Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

8 Haziran 2009 Pazartesi

İki Sihirli Sözcük

Yazarak yazar olunabilir mi bilmiyorum ama benim müteahhit olmak için kâğıt üzerinde tüm yeterliliklerim olsa da yaşam boyu bu işi sürdürebilmem o kadar da kolay bir şey değildi sanırım. Bir inşaat müteahhidi olmak bilgi, beceri gerektirdiği kadar gerektirdiği yaşam şartları nedeni ile çok kolay bir iş değil. Özellikle işin uğraşları ile aktif olarak ilgilenmek istiyorsanız ve gerekiyorsa.

Ben babam ile çalıştığım ve inşaat müteahhitliği yaptığımız yıllarda kendimi başarılı bir ikinci adamdım diye tarif edebilirim. Alınan kararların iyi bir uygulayıcısı ve aktaranı olmayı başarabiliyordum. Ancak başarılı bir ikinci adam olmak başarılı bir müteahhit olmak için yeterli bir kriter olmadığı gibi, başarılı bir müteahhit olmanın kuralları farklı tarif edilmesi kolay bir şey değildi. Geçen yıllar ve değişen zaman bu kuralları da hızla değiştirmekteydi. İşin gerekleri gerek Türkiye’nin gerek dünyanın şartları ile birlikte hızla değişmekte.

İşi inşaat müteahhitliği olan inşaat mühendisi bir babanın kızı olarak yaşamım, hem çok kolay hem de yerine göre oldukça zor oldu. Aile işinde çalışıyor olmak beni kimi zaman bir yabancı olarak bir firmadan çalışıyor olsam alacağım bazı kararları almakta çekimser kalmak zorunda bıraktı. Firmamızda belki aile dışından bir müdürü veya çalışan fikirlerini özgürce ifade ederken, ben kimseyi kırmamak adına daha temkinli olmayı tercih etmekte fayda gördüm. Nezaket, saygıya öncelik ve alttan alarak iş hayatını sürdürmeyi seçtim.

Öğrendiğim bir şey var. Bu sanırım Türkiye’nin bir gerçeği. Bir insan nazik ise onu güçsüz olarak algılama eğilimindeyiz. Dünyada nezaket ve incelik sosyal yaşamın insanları bir araya getiren zamkı diye düşünülürken toplumumuzda sanki nezaket gücümüz yetmediğinde insanlara gösterdiğimiz bir davranış. 1992 yılında Türkiye’ye döndüğüm günden bugüne kadar bu davranış tarzını üzülerek sadece iş hayatında değil, her türlü toplumsal ve sosyal ilişkilerimizde gözlemliyorum.

Bize servis yapan bir garsona, uçakta hizmet eden hostese, alışveriş sırasında ödememizi yaptığımız görevli kasiyere kaç kişi teşekkür ediyor dikkatinizi çekti mi? Bize hizmet eden kişilere yaklaşımlarımız nasıl? Seçtiğimiz kelimeler konuştuğumuz insanın sosyal statüsüne göre ne kadar farklılaşıyor ya da aynı kalıyor? … Bu konu sosyal yaşamın huzuru için, keyifli bir yaşam için bence çok çok önemli.

Teşekkür etmek, her zaman, her yerde, bizim için görevi bile olsa bir şey yapan herkese teşekkür etmek bana çocukluğumda ailemin öğrettiği bir şey. Özellikle Avrupa’da, Amerika’da ve Japonya’da bunu görüyorum. İnsanlar teşekkür ediyorlar, bunu istinasız yapıyorlar ve bunu yaşamlarının içine nefes almak kadar entegre etmişler. Japon araştırmacı Masaru Emoto’nun çalışmalarında ‘teşekkür ederim’ sözlerinin suda çok güzel kristaller oluşmasını sağladığını artık biliyoruz. Ve bu sözlerin ağırlıklı olarak sudan oluşan bedenimiz üzerindeki olumlu etkilerini de tahmin edebiliyoruz. O zaman neden çekiniyoruz bu sözleri söylemekten? Bizi tutan şey ne? Teşekkür sözleri insanı küçültmez yüceltir, insanın ruhunu besler – hem söyleyenin hem duyanın. Çünkü o ses frekansları oradaki herkesin enerji alanlarına ulaşır. Nedense kelimeler dudaklarımızdan dökülürken zorlanıyoruz.

Birkaç gün önce Dalaman’dan İstanbul’a uçmuştum. Uçakta gerçekten güzel yüzlü ve ilgili hostesler vardı. Ben koridor kenarında oturuyordum. İki koltuk yanımda cam kenarında oturan bey uçakta başımızın üzerinde yanan paneldeki hostes çağırma düğmesine bastı. Bir iki dakika sonra bir hostes hanım geldi ve “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Beyin cevabı biraz yüksek sesle “Yastık!” oldu. Evet ihtiyacını az ve öz olarak söylemişti. Ama yüreğim başka cevapları diledi. Mesela “Bir yastık rica ediyorum” veya “ bir yastık verebilir misiniz?” veya benzeri daha ince daha nazik bir ifade diledi. O bey soruya tek bir kelime ile sert sayılabilecek bir ifade ile cevap vermeyi tercih etmişti.

Uçaklarda uçuşlarda yiyecek ve içecek ikramı yapılır. Hostesler yiyecek ve yolcunun isteğine göre içecek ikramı yaparlar. Yıllardır dikkat ederim genellikle yabancılar hostes bir şey verirken teşekkür ederler. Daha sonra hostesler bu defa boşalan kapları toplarken tekrar teşekkür ederler. İstisnasız. Ben de teşekkür etmeyi çocukluğumdan beri hayatımın parçası yapmaya gayret ederim. Ama genelde Türk yolcuların bu kelimeleri söylemekten uzak olduğu görüyorum. Teşekkür etmek ile ilgili bir sıkıntımız var. Ve bence bunu acilen aşmamız gerekiyor. Ben küçükken dışarıya bir yere yemeğe gittiğimizde bir garson masamıza servis yaptığında, tabağımızı getirdiğinde veya bir yiyecek servis yaptığında ailemiz teşekkür etmemizi öğretmişti. Eğer unutursam “Zeynepciğim, garson ağabeyine teşekkür et bakalım” diye hatırlatırlardı. Her hangi bir yerde, her hangi bir zamanda teşekkürü ihmal edersek, bunu hatırlatırlardı. Zorunda olduğumuz değil zorunda olmadığımız kişilere teşekkür etmenin önemini anlatırlardı. Bir yandan şükran ve teşekkür toplumumuzda önemli yeri olduğunu düşündüğüm şeyler. Biz bunlara gerçekten hiç önem mi vermedik, yoksa unuttuk mu? Düşünmeye ve üzerinde bir şeyler yapmaya değer bence.

*

Nereden nereye gitti düşüncelerim. Oysa başka şeyler vardı söylemek istediğim. Haydi, aklımdaki konuya döneyim. Bundan herhalde dört yıl kadar önceydi. Eğitim firması sahibi bir arkadaşımın hazırladığı yeni bir eğitimin test çalışmasına dinleyici olarak katılmıştım. On on beş kişi kadardık. Prof. Dr. Yankı Yazgan eğitim programının danışmanıydı ve o da iki günlük çalışmayı dinlemeye gelmişti. Bu eğitim çalışması kendisi ile tanışmam için vesile oldu. İleriki yıllarda kendisi Fethiye Rehberlik Araştırma Merkezi’nin davetlisi olarak Fethiye’ye geldi ve dinlemeye gelen kapılardan taşan yüzlerce Fethiyeli veliye bir konferans verdi. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama Yankı Bey ile bir konuşmamızda kendisi beklenmedik şekilde bir soru soruverdi bana: “Neden ‘Anadolu’da Bir Kadın Müteahhit Olmak’ diye bir kitap yazmıyorsunuz?” … Şimdi nereden gelmişti bu soru. Bir an için daha önce nelerden bahsettiğimizi unuttuğumu fark ettim. Yazmayı sevdiğimi, bu kadar çok sevdiğimi söylemiş miydim sahiden?

Şaşırmıştım, ama zihnimdeki çarklar da dönmeye başlamıştı. Hayatımdaki büyük değişiklikler beklenmedik zamanlarda, beklenmedik kişilerin bir önerisinin veya bir tavsiyesinin içimde yerini bilemediğim bir motoru ateşlemesiyle olmuştur. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik yerlerde.

Bu konuşmadan iki üç yıl kadar sonra ilk kitabım çıktı. Konusu müteahhitlik değil, bir tamamlayıcı tıp metodu olan Reiki üzerine oldu. Sonradan kitapların devamı geldi. Yazı hayatımın vazgeçilmezi olarak yerini aldı. Müteahhitlik işimiz mükemmel bir eğitim süreci olarak hayatımda çok önemli bir yer alırken, yazmak ruhumu kanatlandıran bir uğraş oldu.

Bazen kendi plan ve kontrolümde olduğuna inanmak istediğim yaşamım, sanki sihirli bir değneğin dokunuşuyla, o ana kadar var olmayan ihtimallerin dünyasına akmaya başlar. Aniden bir kapı karşımda belirmiş ve açılmayı beklemektedir. Bazen de bir bakarım yeni bir yolda koşmaya başlamışım. Ne zaman başladım, o yolun başına ne zaman geldim ve nereye gidiyorum tam bilemeden. Sadece koşmanın doğru olduğuna inancım ile ilerlerim. Yeni ve farklı dönemeçlere kadar.

Sabah ezanı az önce okundu. Bu gece de uyumadığımı fark ettim. Elimde dolaşan uzunca bir kitabı bitirdim. Farklı kitaplara göz gezdirdim. Ve sonra yorgun da olsam uyuyamayacağımı bilerek yazmaya karar verdim. Sessizliği bölen sakin sabah ezanı yorulmaya başladığımı hissettirdi bana. Az önce bitirdiğimi kitabın sonralarında da sabah ezanından bahsedilmemiş miydi? İstanbul’da Akaretlerdeki evimizin karşısındaki küçük cami geldi aklıma, Vişnezade Camii. Swissotel’in birkaç sokak altındaki küçük bir cami. Dolmabahçe Sarayı’nın arkasındaki sırtlarda. Sabah ezanlarını duya duya duymaz olurdu insan. Bazense gereğinden fazla şey düşündürürdü ezan sesi. Sabah ezanı ise her zaman bir farklı olurdu. Günün henüz karanlık saatlerinde sabahın yaklaşmakta olduğunu haber veren bir ses.

Tabii yurt dışında duyulmayan bu ses İstanbul’da, Ankara’da, Fethiye’de ya da Malatya’da, kısaca Türkiye’de olduğumu da haber verir bana.

İnşaat mühendisi bir babanın müteahhitlik işi yapan kızı olarak doğdum, yaşamımın büyük bir kısmı babamın izinden yürüyerek geçti, ama ruhum yazı diyip duruyor artık. Eskiye dair söylemek istediklerim var. Zamanı gelince ve gelirse Anadolu’da müteahhit olmaktan, kadın olmaktan ve o günlerde yaşadıklarımdan da bahsederim hayırlısıyla.


Bugünse içimden teşekkür ederim demek geliyor, önce babama ve sonra bu sihirli iki sözcüğü bana söylemekten esirgemeyerek ruhumu aydınlatanlara…