Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

22 Ekim 2016 Cumartesi

"Şiddetsiz İletişim" Bildirisi

12-13 Mart 2016 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen "Geleceğin Lions'u Konferansı'nda sunduğum bildirinin özetine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimle.

"Hayatımdaki Lion Üyenin Olmazsa Olması:  Şiddetsiz İletişim"

http://www.lionskonferans2016.com/bildiriler/1.1-ZeynepKocasinan.pdf

5 Ekim 2016 Çarşamba

5 Ekim'de Fethiye'de Lions Hizmet Çalışmaları İle Özel Bir Gün Yaşadık

Üyesi olduğum Muğla Fethiye Lions Kulübü'nün çalışmalarına dair bir paylaşım:


Değerli Dostlar,

Üyesi olmaktan büyük onur ve mutluluk duyduğum Muğla Fethiye Lions Kulübümüzün 5 Ekim tarihindeki çalışmaları hakkında genel hatları ile bir paylaşım yapmak istiyorum.

5 Ekim 2016 tarihinde Lions 118-R Yönetim Çevresi Genel Yönetmenimiz Sayın Lion Cahit Kisioglu Muğla Fethiye Lions Kulübümüze Genel Yönetmen ziyaretlerini gerçekleştirdiler. Kendi Kulüplerine ve Genel Yönetmen 1. Yardımcımız Sayın Tuna Yükselen'in Kulübü İzmir Phokaia Lions Kulübü'ne ziyaretlerinin akabinde kendilerini Fethiye görmek bizler için çok anlamlıydı.

Genel Yönetmen Ziyaretinin akabinde Fethiye Belediye Başkanlığı ile birlikte organizasyonu gerçekleştirilen "Lions'un 100. Yılında 100 Günlük Ağacı" dikimine katıldılar.

Sonraki açılış yine Lions 100. Yıl Miras Projeleri kapsamında Fethiye Belediyesi ile ortak bir çalışma olarak hazırlanan "Fethiye Hatırası" noktasının açılışıydı.

Günün sonunda Sayın Genel Yönetmenimizin de katılımı ile bizleri yalnız bırakmayan Fethiye'deki STK temsilcileri ile bir araya geldik, paylaşımlarda bulunma şansını yakaladık.

Bu toplantı ve çalışmaların detayları ileriki günlerde Muğla Fethiye Lions Kulübü sayfamızda paylaşılarak iletilecektir, bununla birlikte, bu aktivitelerimizi büyük bir emek, özen ve titizlikle hazırlayan Muğla Fethiye Lions Kulübü Başkanımız Sayın Lion Arzu Yeni'ye, Yönetim Kurulu'na, Kulüp Üyelerimize ve Fethiye Belediye Başkanlığımıza ve destek veren Müdürlüklerine yürekten teşekkürlerimizi sunmak isterim. Çok sevdiğimiz Fethiyemiz için, doğayı korumak için değerli çalışmalar ortaya çıkarmak adına işbirliği ve özveri ile çok emek verdiler.

Fethiye Belediye Başkan Yardımcımız Sayın Mete Karacadağ, Kültür ve Sosyal İşleri Müdürümüz Sayın İlksen Halime OK, Park ve Bahçeler Müdürümüz Sayın Durmuş Sazcı ve Ekipleri çalışmalardaki katkıları kadar bugün yanımızda olarak bizleri Çok Değerli Fethiyemize hizmet etmek adına daha da yüreklendirdiler. Yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşları ve gönüllülerinin ortak çalışmaları adına örnek oldular, umut verdiler.

Sayın Cahit Kişioğlu Genel Yönetmenimiz, Yönetim Çevresi Sekreterimiz Sayın Lion Bahar Yarar Gülen'nin de katılımı ile, gerek bu resmi ziyaretleri, gerekse bizler için önemli olan bu üç aşamalı "8 Ekim Lions Dünya Hizmet Günü" aktivitelerinde, miras proje açılışlarındaki varlıkları ile bizleri hem onurlandırdılar, hem de çok mutlu ettiler. 5 Ekim 2016 tarihi Fethiye Lions Kulübü Ailesi olarak hep hatırlayacağımız özel bir gün olacak. Yürekten teşekkürlerimizi sunarız.

12. Bölge Başkanımız, Değerli Üyemiz Sayın Lion Esin Urganci Artun 'a da katılım, katkı ve aramızda oldukları için çok teşekkür ederiz.

Açılış ve toplantılarımızın farklı etaplarında bizi yalnız bırakmayan sivil toplum kuruluşlarının başkan ve temsilcilerine de yürekten teşekkür ve şükranlarımızı sunarız. Onların çalışmaları bizler için çok değerli, varlıkları bizler için hep anlamlı.

Fethiye için, Ülkemiz için birlik ve işbirliği içinde nice faydalı hizmetlerde buluşmak dileğiyle.

Yürekten saygılarımla paylaşırım.
Ln. Zeynep Kocasinan
Lions 118-R Yönetim Çevresi
Genel Yönetmen 2. Yardımcısı

4 Ekim 2016 Salı

Dünyayı Sen mi Kurtaracaksın?

Yaşamayanınız yoktur sanırım, bazen bir istek gelir ve Dünya için, Ülkemiz için, mahallemizdeki ihtiyaç sahipleri için, çocuklar için, doğa için bir şeyler yapmak isteriz.  Aklımıza bir fikir gelir, yüreğimize bir heyecan dolar.  Yapacağımızın anlamlı olduğunu hissederiz.  Hatta bu düşüncelerimizi paylaşmak isteriz. Anlatırız. Heyecanla, istekle, yapma azmi ile paylaşmak isteriz. Paylaşırız.

Ve hemen olmasa bile neredeyse çok geçmeden şu cümleleri mutlaka duyarız, “Neye yarayacak?”, “Böyle gelmiş böyle gider”, “Bu kişilere ulaşsan ne olacak, daha milyonlarcası var?” ve akabinde cümlelerin cümlesi mutlaka gelir - “Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın?

Sivil Toplum Hareketi’nin içinde olup, sosyal çalışmalarda destek verip bu ve benzeri cümleleri duymayan yoktur.  Yaptıklarımızın çok güzel olduğu ile başlar bu cümleler genelde. “Çok güzel bir şey yapıyorsun ama bunlar pek işe yaramaz, kıymetini bilmezler.” “Çok iyi yapıyorsun ama biliyorsun falanca da bunları denedi sonra olmadığını gördü.”  Vesaire, vesaire, vesaire.

Hani biz heyecanımızı paylaşmak, çoğu zaman sadece manevi olarak desteklenmek, yeni fikirler alabilmek umudu ile paylaşırız.  Ama karşımıza çıkan neden başaramayacağımız ve yaptıklarımızın boş olduğu konusunda bizi ikna etmek isteyenler olur.  Olabiliyor.  Yine klasik cümleler vardır sivil toplum çalışmalarının içinde olanların duyduğu.  “Kendini çok yoruyorsun.” “Kendini bunlarla biraz oyala ama kendini çok da kaptırma.” “Sen yap yine ama bil ki hiçbir şeyi değiştiremezsin.

Yaşamın bir alanında katkı koymak isteyen hepimiz bu cümleleri duymuşuzdur.  Aramızda duymayan varsa çok ama çok şanslı demektir.  Esasında bizler de şanslıyız, çünkü karşımıza bu cümleleri söyleyenler kadar farklılarını söyleyenler de çıkıyor.  “Yapabilirsin”, “Neden olmasın”, “Şunu da denesene”, “Ben nasıl yardımcı olabilirim?”, “Bizler de katılmak isteriz” diyen insanlar.  

Diğerlerinden daha az akıllı, daha saf veya daha çok zamanı olan insanlar değiller.  Onların farkı belki yaşama katkı koymak isteyenlerin ortak farklılığı.

Umudu ve sevgiyi seçenlerden olmak.  Yüreğimize doğru gelen ilhamların yaşam yapbozunun tamamlanmak için gerek duyabileceği parçalar olabileceğine inanmak.  Bazen tam da böyle olduğunu görmeye açık olmak.  Gerçekleri görmeye açık olup daha iyi bir dünya, daha iyi bir yaşam, daha mutlu bir insanlık için her zaman yapılabilecek bir şeyler olduğuna inanmak. Yaşamda yapılanların hiçbir zaman boşa gitmeyeceğine inananlardan olmak.

*

Sivil toplum çalışmalarının içinde sanırım onbeş yıldır aktif olarak yer alıyorum.  Daha öncesinde iş yoğunluğum nedeni ile daha çok yardım etmeyi seçiyordum.  İhtiyacı olanlara yardım etmek.  Sivil toplum hareketi Türkiye’de bu son onbeş yılda çok farklı bir atılım ve kuvvetlenme yaşıyor ve bu da bizlere sivil toplum gönüllüsü olmak ne demek öğrenme şansı veriyor.

Benim sivil toplum çalışmaları dediğimiz dernek ve vakıf çalışmaları ile öğrendiğim çok önemli bir bilgi var.  Benim sosyal çalışmalarda bakış açımı derinden değiştiren bir bilgi.  Belki eskiden aynı olduğunu otomatik olarak düşündüğüm muazzam bir farklılığa dair bir bilgi.  Üyesi olduğum Muğla Fethiye Lions Kulübü Derneği ve derneğimizin bağlı olduğu, 210 ülkede faaliyet gösteren Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği, kısaca Lions sayesinde idrak ettiğim bir bilgi.  Sivil toplum çalışmasının ruhuna dair.

Beni iş hayatından farklı bir boyutta sosyal yaşamda proje üretmek kavramı ile tanıştıran Lions Kulüpleri Dünya’daki 100. Yılını kutlamak üzere. Amerikalı Melvin Jones, Chicagolu bir sigortacı olarak 1917 yılında, bizler Türkiye’de, Anadolu topraklarımızda özgürlük ve cumhuriyet mücadelemizin temeli olacak zorlu günlerimizi yaşarken, Amerika Birleşik Devletleri’nin o günkü refah şartları içerisinde, bugünkü sivil toplum anlayışının temellerinden birini oluşturan Lions derneklerini kurmaya başlıyor.  Topluma katkı koymadan sadece ticari başarı veya kazanç için yaşamın sürdürülemeyeceğine inanan iş adamları olarak bu hareketi başlatıyorlar.  Aynı yıllarda aralarında bugüne kadar devam eden Rotary Kulüpleri gibi başka oluşumlar da harekete geçiyor.
Anadolu topraklarında, Türklerin yaşamında imece, yardımlaşma hep canlı olmuş kavramlar.  Yani bizler başkalarına yardım etmeyi ve dayanışmayı çok iyi bilen bir kültürden geliyoruz.  
Kökenlerimizde bu var.  Bununla birlikte takriben yüz yıl önce Dünya’da filizlenmeye başlayan sivil toplum hareketinin, özellikle Lions hareketinin farklı bir yaklaşımı var. 

*

Lions’un bir sloganı vardır “Hizmet Ediyoruz,” diye.  İngilizce “We Serve,” olarak ifade ettiğimiz.  Lions dernekleri ile tanıştıysanız bu kısa cümleyi mutlaka görmüş veya duymuşsunuzdur.  Hizmet ediyoruz derler, deriz.  “Nerede ihtiyaç varsa orada bir Lion vardır,” diyerek ihtiyaç olan yerde çalıştıklarını da belirtir Lionlar.  “Başkası için yardıma eğilmedikçe kimse dik duramaz,” demiş Kurucumuz Merhum Melvin Jones. 

“Hizmet ediyoruz” benim için fark yaratan sihirli bir kısa cümle.

Lions dernekleri üyeleri diyorlar ki, bir insana yardım edebilirsiniz ve o günkü sorunlarını o süre içinde giderebilirsiniz ama bu yeterli olmaz.  Yapılması gereken şey projeler üreterek bu kişilere hizmet götürmektir.  Kalıcı olabilecek çözümler götürmektir, çözüm için çalışmaktır, gönüllülerin zamanlarını ve yüreklerini de maddi imkânlar kadar ortaya koymalarıdır.  Birlik içinde çalışmaktır.

Yani bir çalışma için bir insana, bir gruba, çalışmalarına inandığımız başka bir derneğe çıkarıp para vermek, zaman zaman yapsak da, Lions Kulüplerinin hedefi değildir. Çünkü bunu yapmak kolaydır. Bunu birey olarak, aile olarak, bir arkadaş grubu veya bir şirket olarak yapabiliriz.  Ama ihtiyacın nedenini anlayabilirsek bu ihtiyacın kaynağını dönüştürebilirsek dokunduğumuz insanların hayatlarında kalıcı dönüşümler yaratabiliriz.  Sivil toplum hareketi dediğimiz yaklaşım bilinçlenelim der, birlikte hareket edelim der, tecrübelerimizi birleştirelim der ve özellikle ve özellikle süreklilik der.  Yani çalışmalarımız sürekli olmayı hedeflemezse işte o zaman faydası eksik kalır.

Şimdi maddi destek istenmesi konularında benim üyesi olduğum Lions derneğimiz dahil talepler gelmiyor mu, geliyor.  Hem de o kadar çok ki.  Bu farklı derneklerin temsilcilerine yardım etmek ile hizmet etmek kavramlarının arasındaki önemi anlatmaya gayret ediyoruz.  Ne mutlu ki sivil toplum düşüncesi Türkiye’de çok olumlu şekilde gelişiyor.  O yüzden şirketler de artık yardımlar yapmak yerine projeler oluşturuyorlar.  Mesela bir okulun boyanması için para vermek yerine, malzemeleri alıyorlar ve çalışanlarına o okulun boyanması için görev alarak gönüllü hizmet yapma şansı veriyorlar.  Yani maddi destek ile bireyin katkısını birleştirerek.  Dernekler, kurumlar eğitim projeleri yapıyorlar, mesela imkanı az olan insanların katılabileceği eğitim akademileri kuruyorlar, kültürel projeler yapıyorlar, mesela imkanı çok dar çocuklardan orkestralar oluşturuyorlar ve onların yeteneklerini geliştirmelerine fırsat veriyorlar.  O çocuklara para vermenin ötesinde farklı bir gelişim ve katkı sağlıyorlar.  Türkiye sivil toplum çalışmasında proje üretmek, yani hizmet üretmek ve uygulamak kavramlarını hızla öğreniyor.

*

Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’ne bağlı dernekler Türkiye’de 1963 yılında açılıyor. O günden beri Lions dernekleri, Lions Kulübü üyeleri Türkiye’de binlerce proje yapıyorlar,  okullar, hastaneler, sağlık ocakları yapıyorlar.  Binlerce okulun laboratuvarlarını, yemekhanelerini, kütüphanelerini yapıyorlar.  Birçok okulu bilgisayar ile buluşturuyorlar, binlerce çocuğa gerçekten hiçbir karşılık beklemeden burs veriyorlar.  Lions’da, sadece Türkiye’deki değil tüm Dünya’daki oluşumlarında en büyük prensip – hiçbir karşılık beklememek.  İnsanın inanası gelmiyor ama gerçekten benim saygı duymamı sağlayan en büyük özelliği de bu.  Edilirse bir teşekkür. Beklenen sadece bu.

Japonya’daki Lionlar da böyle. Makedonya’daki Lionlar da. Avusturalya’dakiler de Amerika’dakilerde.  Bizzat gördüm, yaşadım.  Ortak projelerde çalıştım.  Mesela 2011 yılında Japonya’da yaşayan büyük depremde orada içme suyu sıkıntısı yaşanınca, Fethiye ve Antalya İli’ndeki Lions Kulüplerimiz bir oldu ve imkanlarımızı harekete geçirerek Japonya’ya içme suyu gönderdik. İhtiyaçları olan içme suyu yokluğuydu, bunu göndererek onlara hizmet ettik.  Çalışarak onların bir ihtiyaçlarını giderdik.  Japon Lions Kulübü Üyelerinin 1999 yılı Marmara Depremi’nde Türkiye için yaptıklarını hep hatırlayarak.

O yüzden hem gurur duyuyorum, hem de Lions Kulüpleri ile karşılaştığımız için kendimi şanslı hissediyorum.  Türkiye’deki 15 Temmuz hain darbe girişimi bize sözde insana ve gençlere yapılan yardımların nasıl kötü amaçlar için yapılabildiği gösterdi. Gerçekten karşılıksız hizmet eden insanların ne kadar değerli olduğunu bana tekrar tekrar fark ettirdi.

Lions 200’ü aşkın ülkede sivil toplum gönüllüsü olmayı bizlere benimseten yaklaşımları ile ne kadar şeffaf, ne kadar doğru, ne kadar etkili, ne kadar insana kıymet veren bir yaklaşım.

8 Ekim günü “Dünya Lions Hizmet Günü” olarak kutlanır.  1917 yılında kurulan Lions 2017 yılında hizmette 100. Yılını kutlamaya hazırlanıyor.  Bu nedenle 3-9 Ekim 2016 tarihleri arasında, yani bu hafta Dünya’da takriben 1,5 milyon üyeli Lions Ailemiz hizmet etmek için hummalı olarak çalışacak.  Lions’un “Lions, Özgürlük, Anlayış, Ulusumuzun Güvenliğidir” sloganının ışığı altında. Çünkü sivil toplum hareketi, Lions bize öğretir ve hatırlatır ki ilk hizmet yerimiz her zaman öncelikle en yakınımızdır.  Ve oradan bakış açımızı genişleterek hizmet etmeye devam ederiz.  Komşumuz, mahallemiz, şehrimiz, Ülkemiz, Dünyamız.

Görürüz ki bir kalbe çok şey sığar ve kalbimize aldıklarımız için yaptıklarımız Dünya’yı değiştiremese de dönüştürür. 


Acıyı sevgiye, hüznü neşeye, yalnızlığı kardeşliğe, acizliği özgürlüğe.

2 Ekim 2016 Pazar

Lions Relife'da...

Lions Relife online dergisi için yazdığım yazılarımı aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz:


Keyifle olması dileğiyle.

Şükür ya da Şikayet

Doğruları bulmak için çalışmak, gayret etmek, doğru olanı yapmaya çalışmak, bunlar bize yaşama hevesini de veren arzular bir yandan.

Bununla birlikte yaşamda yarının nasıl olması gerektiğine dair düşüncelerimizin ne kadar sınırlı olduğunu fark etmek için o hiç tahmin edemediğimiz sürpriz yarınlarla karşılaşmak yeterli olabiliyor. Bir anda.

İşte o yüzden başımıza gelenlerle ilgili yorumları, yargıları, şikayetleri, mutlulukları, kaygıları, heyecanları akıtmaya başlamadan önce, özellikle de bizi üzüntülere iten düşünceleri, belki de sormak gerek, bu neden oluyor, bu neden oldu diye?

Kim bilir, belki şükredeceğimiz yanıtları şikayet edeceklerimizden daha fazladır.

23 Eylül 2016 Cuma

Hangisi...

Yaşamı, insanları, olayları iyi görmek, yaşananları iyiye yormak lazım. 

Üzmeye, üzülmeye değmez.

Seviliyorsak şanslıyız. Sevebilecek dostlar bulduysak belki daha şanslı.

Yaşlarımız ilerledikçe yitirdiğimiz dostlar çoğalıyor. 

Yaşanmışlıklar hem hazine hem teselli oluyor.

Yüreğimiz hep sevgide kalsın.

20 Eylül 2016 Salı

Yolumuz, Yönümüz

Yolumuz, yönümüz sevgiye olsun.

Yaşamın akışına güvenerek.

Her olanın hayrımıza olduğunu kabul ederek. 

Bu bazen o kadar kolay olmasa da. 

Denemek başarmaktır aslında.

18 Eylül 2016 Pazar

Tesadüf

Evrenin hayatımıza yanıtları sunma biçimi çok ilginç olabiliyor. Tesadüfler üzerine tesadüfler ile bazen.

Tesadüf diyoruz işte ya adına, o metotla geliyor yanıtlar. Genelde de insanları vesile ediyor. İyi ki de öyle yapıyor. Mesela bana kıymetlerini bilmemi hatırlatıyor.



Soruyorsak yanıt geliyor. Soruları sormaya ve yanıtları duymaya cesaret etmeyi seçme gücümüz olsun. Sevgiyle.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Korku

Bugün iki dostum iki farklı konu ile aynı şeyi düşündürdü bana. Biri az önce.

İnanıyorum ki duyduğumuz şeyler tesadüf değil. Artık muhtemelen biliyorsunuz ben tesadüflere inanmıyorum.

İki dostum neleri mi hatırlattılar?

Yaşamlarımızın sorumluluğunu almak bizim görevimiz. Kaderin etkisi başka bir mevzu ama yaşamın getirdikleri ile barışmak için seçmek gerek. Seçmemeyi seçiyorsak, bunda da sorumluluğu almak.

Kurban değiliz. Aciz değiliz. Öyleymiş gibi yapıyoruz zaman zaman hepimiz, ama bir yandan çok ama çok kuvvetliyiz.

Yaşamın üstesinden gelemediğimiz veya kontrol edemediğimiz yönlerinden etkilenmek acizlik değil. Yaşamak diyoruz ona. Elimizden geleni yapmadan yakınmak, şikayet etmek ve kendimizi aciz hissetmek, orada ise kendimiz için gerçekten ne istediğimize bakmak lazım.

Korkmak değil zor olan. Korku ille de kötü bir şey değil. Korku ile ne yapıyoruz, korkuyu nasıl yaşıyoruz, anlaşılan mesele en çok burada.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Ruha Şife

İnsan olmak hata yapabilmek demek.

Hoşgörmek, affedebilmek, affedilmek de kalbe, ruha şifa.

Yeter ki bilerek, incitmek için, menfaat için olmasın hatalarımız.

İyi niyetin bile koruyamadığı kimi hatalarımızın yıkan etkisini dostlukların gücü kolaylıkla onarsın.

1 Eylül 2016 Perşembe

Söyleyebilmek...

Kalbini, sevgisini, şefkatini, ilgisini bizlere açan ne çok insan var aslında hayatımızda.

Ben hayatıma dokunan her birinin varlığını hep hatırlamayı istiyorum. Ablası, kardeşi, evladı yerine koyanlar. Can dostu sayanlar. 

İnsan yitirmekten de korkuyor bazen. Sevilmek ve sevmek korkmayı da içeriyor. Mutlulukla karışık bir korku. Anne sevgisinin tadına benziyor belki.

Kalbe girenler unutulmuyor hiç aslında ama bu yıl daha çok hissediyorum ki daha çok söylemek lazım sevdiğimizi, yaşamımızdaki insanlara bizim için değerlerini.

Söylemek her zaman kolay değil. Hani bir tarih belirleyip miladım olsun diyesim var. Kalbimde olan dudaklarımda da olsun.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Günün Sorusu


Kalbimizi yaşama açık tutacağımız bir gün olsun.

Bugün iyi ki bugünü yaşadım diyebilmek için neyi yapmayı seçersiniz?

Mükemmel yapmak için uğraşmasanız bugün ne yapmayı denerdiniz?

Her gününüzün yaşadığınız için şükretmenizi sağlaması dileğiyle.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hakvermek



Seçimlerimizde kendimize özgür olma hakkını vermek başkalarının kendi seçimlerini yapmalarına izin vermemizi kolaylaştırabilir.

Bazen sorumluluğunu almak istemediğimiz için seçmemek için uğraşırız.

Bazen seçenekleri değerlendiremediğimiz için.

Nedenler farklı farklı.

Hepsinin altında belki korku hisleri.


Yüreğimizi güldürsün seçimlerimiz.

Her tecrübemizle kendimiz olmak kolaylaşsın.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Umut

Dilimizde, yüreğimizde, yapmayı seçtiklerimizde sevgi ve barış olsun.

Yüce Yaradan nefes verdikçe umut vardır. 

Umudu kucaklamanın en güzel yolu da elimizden geleni en iyi şekilde yapmak belki de. Her ne ise yapabildiğimiz. Yapamayacaklarımız için şikayet etmeden yapabileceklerimize odaklanmak.

İşimizi hakkı ile yapmak. Elimizde fırsat olduğunda başkalarının hakkını korumak. İyi yapılanları fark etmek ve takdirimizi ifade etmek.

Bir çocuğa destek olmak, bir kitap daha okumayı seçmek, spor yapan bir genci teşvik etmek, üşenmeden o plastik ve cam şişeleri geri dönüşüm kutusuna atmak. Olduğumuz yeri bulduğumuzdan daha iyi halde bırakmak.
...

Umut her zaman vardır. Umudu en güzel ateşleyen şey birşeyler yapmaktır.

Yeni günler umutlarımızı haklı çıkarsın.

Kalp Kırılınca

Kırılan kalbi onarmak her zaman mümkün olmuyor.

Yine de, bizdeki izlerini yaşanmışlığın, yaşamaya, sevmeye, kendimizi başkalarının şefkat ve merhametine açma cesaretimizin onurlu izleri olarak görmek de mümkün.

O zaman bir yaradan çok, yaşamın benzeri olmayan bir hediyesi olabiliyorlar bizlere.

Dokuz Kehanet

"Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet".



Okumadıysanız mutlaka öneririm.

Ve okuduysanız, yine de dünden beri kendime önerdiğim gibi, kaçıncı defa olursa olsun tekrar gözden geçirin, derim.

Enerji, duygular, insanlar arasındaki bağlar, bağlantılar, birbirimize etkilerimiz, kuvvetimizi alanlar, kuvvetimizi verdiklerimiz, yaşama ve bakış açısına dair seçimlerimiz. Şu enteresan enerji dünyası. 

Ne kadar sade, ne kadar açık anlatıyor James Redfield.


Bazen öyle bir dalga gelir ki üzerimize, bir an için yer gök karışır. İşte o zaman güvenilir pusulalardan biri olur "Dokuz Kehanet". 


Ve, James Redfield'in kehanetler serisindeki tüm kitapları keşfetmeye değer. Hayatımızdaki dalgaları keşfetmek, anlamak ve onlarla keyifle yaşamak için.

23 Ağustos 2016 Salı

Asıl Olan Ne?

Hepimize düşen bir sorumluluk var.
Beraber olduğumuz insanlara enerji mi veriyoruz, yoksa enerjilerini mi alıyoruz?
Olduğumuz mekana ve yere olumlu bir şey mi katıyoruz, yoksa oranın enerjisini mi alıyoruz?

Doğa bu konuda çok bonkör.
Ama bizlere bir sorumluluk düşüyor. Rızası olmadan enerjisini aldığımız her insana borçlu kalıyoruz. Evrene borçlu kalıyoruz. Yani kul hakkı denilen şeyin çok farklı boyutları var.
Yaşam bize ne getirirse getirsin, şikayet etmeyi ve yakınmayı seçebiliriz, ki benim de yapmışlığım vardır.
Ya da bunu olumluya çevirmek için ne yapabiliriz diye çözüm arayabiliriz. Ben daha çok bunu yapmayı seçiyorum artık.

Bilin ki evrende hiçbir emek karşılıksız kalmaz.
Ve hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Bu sihirli buluşmalara ne katacağımız bizlere kalmış.

16 Ağustos 2016 Salı

Kendimize verebileceğimiz en güzel hediye belki de koşulsuz sevgi...

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Olumluya Davet

Önümüzdeki birkaç gün boyunca yaşamımıza olumlu cümleleri almayı hatırlasak. Bizi kuvvetlendiren, zihnimizi berraklaştıran, olumluyu görmeyi ve şükretmeyi hatırlatan cümleleri.

Mesela, karşıma çıkanlar:
- Aldığım kararların doğruluğuna güveniyorum. Huzurluyum.
- Hayatta kendi yolumu çizmek en doğal hakkım. Güvendeyim. Özgürüm.
- Kendimi özgürce, kolaylıkla, sevgiyle ifade ediyorum. Yaratıcılığımı kullanıyorum. Değişmeye hazırım.

*


Siz hangi farklı cümleleri kullanmak istersiniz?
Sizi kuvvetlendirecek cümleler hangileri olur?
Olumlu düşünmenize destek verecek cümleler hangileri?
Yapıcı cümleleri oluşturmanın en kolay yolu, zaten kolaylıkla aklımıza gelen olumsuz düşünceleri olumlu cümlelerle ifade etmektir, diyor birçok Hoca. Zihnimizdeki zorluklar şifamız olsun.


*


Sevgilerimle.

7 Ağustos 2016 Pazar

Babam

İstanbul’daki resim atölyemi 2004 yılının 17 Aralık günü açmıştım.
 
Babamın vefatından tam 3 ay sonra.

Esasında onun yokluğunda kendim için bir şeyler yapmayı seçiyor olmaktan biraz suçluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. Bununla birlikte, babam Sinan Kocasinan’ı tanıyor onlarından çok iyi bildiği gibi insanın hep kendini aşması gerektiğine inanan bu adamın hayatı, çevresindeki insanları belki onların fark edemediği ama bir şekilde kendisinin görmeyi başardığı en üst potansiyellerine ulaştırmaya çalışmakla geçmişti. Mühendis olarak. İşveren olarak. Ağabey olarak. Dost olarak. Baba olarak.  Vazgeçmeyen bir azimle. Değişik bir mütevazılık, heyecan, inanç ve sabırla.

Ve kimi zaman sırf bu nedenle belki yanlış anlaşılmayı ve bir süre için de olsa sevilmemeyi göze alarak. Çünkü sonunda, çoğu insan onun ne demek istediğini, kendileri için ne yapmak istediğini anlarlardı.  Dediklerinin kendi iyiliği için değil, onların iyiliği için, doğru olan olduğu için olduğunu anlamak, kabul etmek kolay olmazdı.  Tıpkı vefatından sonra taziyeye gelen üst kademedeki yönetici ve bürokratların bana sanki bir itiraf gibi ısrarla “Sinan Ağabey haklıymış,” demeleri gibi.

Babam aferin bekleyen bir adam değildi. Belli ki çocukluğunda da, gençliğinde de kuvvetli gözlem yeteneği ile takip ettiği yaşamın doğrularını keşfetmek ve o yolda ilerlemek gibi bir amacı sahiplenmişti.  Ben doğmadan çok önce öldükleri için rahmetli babaannemin ve dedemin bundaki etkileri ne kadardı bilmiyorum. Ama 1927 doğumlu olan babam da, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında doğan o neslin çocuklarında olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmayı başarmış bir neslin azminin hayat bulduğunu söylemek mümkün olabilirdi.  Ondaki o muazzam vazgeçmeme azminin beni etkileyen yönü bu azmi kendi çıkarına olan şeyler için değil, doğru olduğuna inandığı şeyler için kullanmasıydı.

Babam doğruları savunmak konusunda hiçbir zaman korkmadı. Cesur kalmayı ve mücadeleye etmeyi başardı.  Yaşam zaman zaman onu bu nedenle çok yıprattı.  Maddi, manevi, zorladı.  Ama vazgeçirmeyi başaramadı.  Sorgulamayı belki son nefesine kadar bırakmayan bu ufak tefek sarışın mavi gözlü adam, yaşamındaki tüm kayıp, yenilgi ve yaralara rağmen gerçekten asil bir şekilde savaştı.

*

Babamdan en çok ne öğrendim diye düşünüyorum.  Onu en çok hangi özellikleri ile tarif edebilirim?

Çalışkanlık, sabır ve sebat.

Babamın vazgeçtiğini görmedim.  Vazgeçtiğini hiç görmedim.  Sadece vefatından birkaç gün önce, “Babacığım siz bu rahatsızlıkları aşabilirsiniz,” dediğimde, o meşhur yarım tebessümü ile bana mavi gözleriyle bakıp güldüğünde vücudumdan bir ürpermenin geçtiğini hatırlıyorum.  Bu defa, bu defa artık vazgeçiyordu galiba.

*

Babam bir Cuma günü vefat etti ve bir 17 Eylül günü toprağa verdik. Çalışma temposu nedeni ile Pazartesi günü ofise gittiğimde yaşama adapte olmakta zorlanıyordum.  Ve nasıl oldu ise resim yapmaya başladım.  Ofisimizde on iki yıllık iş hayatımda neredeyse hiç yapmadığım gibi müzik açtım. Ruh halime uyan bir şarkı seçtim ve o şarkıyı tekrara ayarlayarak çalarken resim yaptım.  7 resim. 1 metreye 1,20 metre 7 tuvale.  Beyaz ve mavinin tonları ile. Ve çok çok az pembe, kırmızı kullanarak.

Yedinci resim bittiğinde ben de artık içimdekilerin o an için tükendiğini hissediyordum.
Bu kaç saat sürdü ve o şarkı kaç defa çaldı gerçekten hiç bilmiyorum.

Yıllardır resim yapıyordum ama o gün benim resimle buluşmamda bir devrim yarattı.  O günden sonra yaşamımda daha önce yapmadığım gibi, bir hamlede çok uzun süre resim yapabildiğim zamanlar açılacaktı.  Yaptığım resimlerin ebatları büyüyecekti.

Babamın ölümü ile yaşamımda resimle ilgili sanki değişik bir kapı açılmıştı.

*

O ofisimde resimle geçen Pazartesi gününden, o 19 Eylül 2004 gününden sonra neredeyse her gün resim yapmaya başladım. Gece, gündüz, işten bulabildiğim her fırsatta.

Ve işte bu nereden geldiği belli olmayan yoğun akım bir anda kendi resim atölyemi açma kararını verdirdi.  17 Aralık 2004 tarihi de yaşamımdaki milatlardan biri oldu.

Evime kendi yaptığım resimleri asmaya kendi resim atölyemi açtıktan sonra başladım.  Çok sayıda sergi açtım.  Yazı yazmanın benim için çok değerli olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum ama resim yapmaya olan tutkumun yoğunluğunu babamı toprağa verdikten iki gün sonra keşfettim.

*

Bugün 7 Ağustos.  Babam Sinan Kocasinan’ın doğum günü.

Ve ben mutluyum.

Doğumuyla, ölümüyle, bana verdiği nefesle bende yaşamaya devam ediyor babam. 


Bugün, belki bir babadan daha çok, her gün kıymetini daha çok keşfettiğim hep özlenecek bir hoca olarak.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Karate Sen Bize Neler Söylüyorsun?

Geçen yıl, hatta tarihini net olarak söylemem gerekirse, 31 Ağustos 2015 Pazartesi günü, bana, takriben bir yıl sonra, Fethiye’de biri Türk diğeri İskoç iki Karate Dünya Şampiyonunun yanında oturacağımı, turuncu kuşakla Karate yapan biri olarak onlara tercüme yapacağımı ve en önemlisi konuştuklarının benim için anlamlı gelmeye başlayacağını söyleseler tabii ki inanmazdım. 

Oysa 2016 yılında, Fethiye’de nispeten daha az sıcak bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamın Karate antrenmanından çıkmış, hocalarımızın yanındaki taburede otururken halime şaşıyordum. Dojo’daki misafir hoca İskoçyalı Alistair Mitchell’e antrenmanda tercüme yaparak antrenman yapmıştım.  Ben, Zeynep.  Çocukluğumdan beri sevdiğim Karate’yi, hocalarımızın hemfikir olduğum tarifine göre henüz anlamaya başlamaktan bile uzak olmama rağmen, yapmaya başlamıştım işte. 

Yumruk atıyordum. Farklı tekmeleri atmaya başlamıştım. Mesela mawashi geri tekmelerinde bacaklarımı daha önce hiç yapamadığım kadar yukarıya kaldırmayı başarıyordum.  Bildiğim tekniklerin isimlerinin listesi uzamaya başlamıştı. Karate’nin ‘Do’ denilen yolunun varlığını algılamaya başlıyordum.  Karate’nin Karate olarak Dünya’da duyulmasını sağlayan Üstat Funakoshi’nin kitaplarını okuyor, Hocam Ömer Habeş’in paylaşımlarını dikkatle dinliyordum.  Karate’nin beni güçlendirdiğini, bunu yaparken sakinleştirdiğini görüyordum.

Benim hayatımda, geçen yılın 31 Ağustos günü Karate denilen yepyeni bir sayfa açıldı. O günden beri neredeyse her gün yaşamımda Karate olduğu için şükrediyorum.

*

3 Ağustos akşamı Shihan Ömer Habeş ve Shihan Alistair Mitchell’e tercüme yaparken yine kendimi bir film sahnesinin içinde hissettim.  Bu kendilerine yaptığım ilk tercüme değildi.  Shihan Alistair Mitchell bu yıl Mayıs ayında Fethiye’ye geldiğinde birkaç defa antrenmanda ve antrenman dışında tercüme yapma şansım olmuştu.  Ağustos ayındaki bu yeni ziyaretlerinde ise son iki antrenmanımızdan sonra iki hoca uzun uzun sohbet ediyor ve bu bana tercüme ederken Karate dünyasının gizemli kapılarından içeri bakma şansı veriyordu.  

Karate dünyasının kapılarından içeri girebilmek için zamana ihtiyacım vardı belki ama ömürlerini Karate’ye vermiş iki Karateciyi dinlemek, onların birbirleri ile yaptıkları derin sohbetin bir anlamda parçası olmak muazzam bir şanstı.  Bir yandan tercüme yaparken, diğer yandan kendimi belki hiç olmadığı kadar şanslı hissediyordum.  Bir film seyrediyor gibiydim ve o filme sanki  filmin sahnelerinin içinden seyrediyor gibi yakındım.

*

Hocalar neler konuştular?

Öncelikle birbirini çok iyi anlayan iki insandılar.  İki ayrı dili konuşmalarına, dinleri, milletleri farklı olmasına rağmen birbirini çok iyi anladıkları anlaşılan iki insandılar.  Ülkelerini en üst seviyede temsil etmiş, madalyalar, Dünya Şampiyonluğu kazanmış iki sporcuydular ama her ikisinin de neredeyse her tercüme ettiğim konuşmalarında söyledikleri bir şey vardı. Onlar Karate sporcusu değillerdi. Onlar Karateciydiler. Karate yapan insandılar.  Bu ayrımı anlamak onları anlayabilmek için çok ama çok önemli bir detaydı.

Hoca olarak, eğitmen olarak en büyük üzüntüsünün öğrencilerinin onlarla çalıştıktan sonra ayrılması, Karateyi bırakması veya başka biri ile çalışmaya devam etmesi olduğunu söyledi Ömer Hoca.  "Üzülüyor insan," dedi.  Öz babasını bırakıp üvey babası ile olmaya gitmek gibidir bu hoca değişiklikleri diye anlattı. Bu yolun ilerlemeyi yavaşlatabildiğini.  Ve sonra baba evlat kavuşulsa da bir kırgınlığın, kalp kırıklığının yaşanabildiğini.  Shihan Mitchell de benzer şeyler hissediyordu.  Her öğrenciyi kazanmanın mümkün olmadığını ve bunun umudu ile çalıştıklarını.

İyi hoca olmanın tarifini yaparken iyi insan olmanın önemli olduğunu söyledi Ömer Hoca.  Alistair Hoca, iyi insan olmaya çalışıyorum, deniyoruz, diye vurguladı defalarca. İyi hoca kendi hocasını geçmeli ve kendisini geçecek öğrenciler yetiştirmeli, dediler.  Bunu arzuladıklarını, hedeflediklerini söylediler.  İyi hoca olmak zordu.  İyi öğrenci bulmak belki ondan daha zordu.

Ömer Hocamız 3 Ağustos akşamı antrenmanın sonunda daha önce birkaç defa söylediği bir şeyi tekrarlamıştı. "Aranızdan belki çok azı Karate’ye devam edecek.  Bin kişiden bir kişi belki devam edecek.  Ve o kişi belki söylediklerimi bir gün başkalarına anlatacak," demişti.  Öğretmen olarak verilen onca emeği alanların çoğu Karate yolunu bırakacaktı.

O zaman emekler boşa mı gidiyordu?

“Emekler hiçbir zaman boşa gitmez,” dedi Ömer Hoca.  Alistair Hoca kendi yaşamından bir hikayeyi paylaşmıştı.  15-20 yıl kadar önce bir arkadaşının öğrencileri olan iki genç onun Dojo’suna gelmişlerdi.  14, 15 yaşında iki delikanlı.  Biri Karate’yi benimsemiş, asker olarak kendine iyi bir kariyer yapmış ve güzel bir aile kurmuştu.  Diğer genç ise, o dönemlerde alkol, uyuşturucu ve çetelere karışarak yaşamını bozmuştu.  Alistair Hoca, “Onu kaybettik, demiştim” diye anlattı. “Bu çocuğu kaybettik, dedim.” 

Aradan yıllar geçiyor bir gün Facebook’ta Alistair Hoca’ya bir mesaj geliyor.  O kaybedilen çocuktan. Hocam ben şu kişiyim diye kendini tanıtıyor.  Bu genç adam üç, dört yıl gerçekten hayatında çok karanlık ve ters şeyler yaptığı bir dönem yaşıyor.  Sonra onsekiz yaşına geldiğinde bir anda Karate’yi hatırlıyor.  Karate ile yaptıklarını, Karate’nin hocalarından öğrendiği yaşam prensiplerini.  Ve ben böyle devam etmeyeceğim, hayatımı düzelteceğim, diyor.  Japonya’ya taşınıyor, Japon bir hanım ile evleniyor, Karate ile yakından ilgileniyor, Hoca oluyor, kendi Dojosunu açıyor ve çocukları şampiyon olarak yetiştiriyor.

Alistair Hoca’yı en çok etkileyen nokta, şimdi otuzlu yaşlarındaki bu genç adamın, “Hayatımı Karate kurtardı, dediklerinizi, öğrettiklerinizi hatırladım, hayatımı düzelttim, teşekkür ederim,” demesi.  Yıllar sonra onu bulup bunu söylemesi.  “Onu kaybettiğimizi düşünmüştüm,” diye anlattı Alistair Hoca.  “Ama kaybetmemişiz.  Başarmışız.”  Ömer Hoca da yaşamında buna benzer çok örnek olduğunu ekliyordu.

Gençleri, çocukları iyi insan yapmak, gelişmelerini sağlamak, onlara iyi örnek olmak belli ki onların ortak hedefi. Bu şefkatli ve sakin savaşçıların yaşamlarında o kadar çok deneyim var ki. Alistair Hoca o sakin tebessümü ile, “Biz öğrenmek için çok mücadele verdik. Bilgimizi, otuz yılda öğrendiklerimizi yeni nesillere aktarma şansımız olsa da onlar bizim kaybettiğimiz zamanı kaybetmeseler,” diyordu.  “Biz deneme yanılma yoluyla öğrendik,” diyordu Ömer Hoca.  “Tüm teknikleri, bilgileri bir anda alabileceğim bir kişi yoktu ki”, diye anlatıyordu. “Dünyada birkaç iyi hoca vardı ve bizim onlarla bir araya gelme şansımız yoktu.”

Bir telefondan dünyadaki Karate bilgisine ulaşmanın artık mümkün olduğunu paylaşıyorlardı.  “Kötü Karate için artık mazeret yok,” diyordu Alistair Hoca.  Gerçekten onların yaşadıkları şartlarda bu kadar başarılı olmak, Karate’yi onların başardığı şekilde doğru yaşamak ve doğru yapmak için gerçekten çok emek vermiş olmalıydılar.

*

Ömer Hocamın hayatıyla ilgili önemli bir anıyı da bu akşam ilk defa dinleme şansım oldu. Alistair Hoca’ya anlatırken.  Esasında iyi insan olmaktan, iyilik yapmaktan, başkalarını, özellikle öğrencilerini kötü örneklerden uzak tutmaktan, iyiye doğru yöneltmeye çalışmaktan bahsediyorlardı. Yol göstermekten ve öğrencinin o yolu kendinin yürümesi gerektiğinden. İşte sohbet öyle bir noktaya geldi ki Ömer Hocamızın Almanya’da kaldığı on yıl boyunca haftasonları yaptığı Karate seminerlerinin ücretlerini Almanya içinde ve Afrika’da farklı ihtiyaç sahiplerine yardım için kullandığını, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının rehabilitasyonu için çalıştığını, çok farklı millet ve ihtiyaçtaki insanlara yıllarca yardım ettiğini öğreniyorduk.  

“Ben ırkçılığı bilmiyordum ama Almanya’da bunu gördüm. O yüzden seminerlerimde hep, Dünya’da hiçbir Karateci ırkçı değildir, diye bir başlık kullanırdım," diye anlatıyor.

Ömer Hoca Almanya’da bir Türk olarak ırkçılığı çok farklı şekillerde görüyor ve yaşıyor.  Bu tecrübe ile kendi yardımlarında, kendi çalışmalarında bunu ortadan kaldırmak için özel bir gayret gösteriyor. Çok farklı kesimlere yardım ediyor.

Öyle ki, bir gün çalıştırdığı takımın olduğu eyaletin polis müdürü kendisini arıyor ve Alman Cumhurbaşkanından bir mektubu olduğunu haber veriyor. Zaten arkadaşı ve öğrencisi olan polis müdürü kendisine resmi bir ziyaret yapıyor ve üç ay sonra kendisinin Alman Cumhurbaşkanı tarafından Bonn’a, Alman Parlamentosuna davet edildiğini ileten mektubu ulaştırıyor.  İlgili eyaletin milletvekilleri ile belirtilen tarihte Bonn’a gidiyor Ömer Hoca.  Meclis Başkanı kendisini karşılıyor.  Orada mecliste konuşuyor.  Irkçı bir gazetecinin üzücü sorularına da maruz kalıyor. Salondaki kimi kişilerin alkışladığı üzücü bir soruya.  Ama “Biz Karateciler hızlı düşmek zorundayız,” diye hatırlatarak o gazeteciye verdiği cevapla Meclis salonundakilerin kendisini ayakta alkışladıklarını paylaşıyor.

Soru gerçekten üzücü bir soru.  Gazeteci şöyle soruyor, “Bir Müslüman olarak Usame Bin Ladin’in yaşattığı vahşete üzülmüyor musunuz?”  İnsanlara farklı sosyal hizmetleri nedeni ile Alman Meclisine davet edilmiş bir kişiye dini nedeni ile bu soruyu sormak nasıl bir düşüncedir.  Ama bu soru soruluyor.  Ömer Hoca bahsettiği hızlı düşünme ile şu yanıtı veriyor, “Hitler'in milyonlarca kişiye yaşattığı vahşete sizin bir Hristiyan olarak çok üzüldüğünüz gibi ben de aynı şekilde üzülüyorum.  Evet, çok üzülüyorum,” diyor.  Meclis salonunda beş saniyelik kısa bir sessizlikten sonra tüm salon kendisini ayakta alkışlıyor.

*

Fethiye’de, geçtiğimiz günlere göre nispeten daha az sıcak bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamızın Dojo’sundaki Karate antrenmanımız sonrasında, iki Dünya Şampiyonuna tercümanlık yaptım ben. 

Birbirini çok iyi anlayan, birbirine gerçekten saygı duyan, bunu söyledikleri kadar gözlerinden yansıyan söylenmeyen sözleriyle de anlatan, çok benzer yaşam maceralarını kendi özgün hikayeleri ile yaşayan, örnek alma şansına kavuştuğum bu iki iyi ve değerli insanı tanıdığım için kendimi gerçekten ama gerçekten şanslı hissediyorum.

31 Temmuz 2016 Pazar

"Bu Halde Ne Yapmalı?"

26 Temmuz 2016 tarihinde yazdığım "Bu Halde Ne Yapmalı?" başlıklı yazı Lions Relife online dergisinde yer almıştı.

Özel Facebook sayfamda paylaştığım bu yazıyı, burada da paylaşmak istedim.
Yürekten saygı ve sevgilerimle.

26 Temmuz 2016 Salı

Bu Halde Ne Yapmalı?


Bir kitap fanatiği olduğumu inkâr edemem.

Kitaplara garip bir bağımlılığım var ve bunun Japonca’da tsundoku diye bilinen bir adı olduğunu da keşfettikten sonra kitaplarla bu bağ mı, bağımlılık mı dersiniz, bu durumun sadece bana özgü olmadığını keşfetmekle birlikte, bu ilişkide her iki tarafı da özgürleştirmem gerekiyor galiba.  Bunda kitaplarımı koyacak yer bulmak konusunda gerçekten ama gerçekten zorluk yaşıyor olmamın da etkisi var. Evimde, arabamda, ofislerimde, el çantamda, sırt çantamda, salonda, yatak odasında, mutfakta, kitaplar üzerime üzerime geliyor adeta.  Tamam, tamam, ofislerimdeki durum daha vahim evime göre ama bir sorun ile karşı karşıyayım işte.

Bu sorunu yaşayan tek kişi değilim ve tabii kitap almaktan ve biriktirmekten vazgeçememek olarak tarif edebileceğimiz bu duruma Japonların bir kelime yaratmış olması beni iyi hissettiriyor.  Japonya’yı seviyorum ve bazen gerçekten kimi Japon dostlarımın beni kimi Türk tanıdıklarıma göre çok daha iyi anladıklarını hissediyorum. Tsundoku, yani kitap almaktan ve biriktirmekten vazgeçmeme kavramından dolayı değil tabii ki.  Tsundoku’yu Japon arkadaşlarıma hiç anlatmadım.  Sadece onların yaşama ve insana, kimi zaman çok katı da denilebilecek prensiplerle, değişik bir saygı kavramı ile yaklaşmaları yerine göre enteresan bir huzur veriyor bana.  Japonlara güveniyorum ve Japonya’da, bu memleketin dilini hala tam olarak çözememiş olsam da, güvende hissediyorum.

En son kitaplarımı Japonya’da aldım.  Osaka’da kaldığım Hilton Osaka Oteli’nin hemen bitişiğinde altı yedi katlı, her katında sadece beş altı dükkanın olduğu bir alışveriş merkezi vardı. Bir akşam orada dolaşırken çıkmadığım bir katında bir kitabevi olduğunu gördüm.

O katta sadece o kitabevi vardı.  Neredeyse tamamı Japonca kitaplardan oluşan kitapçıda uzun süre oyalandım.  Bildiğim hiragana ve katakana Japon alfabesi ile başlıklarda kitapların adlarını çözmeye çalışmak gibi anlamsız denemelere bile girdim. Kanji denilen Japonca’nın ana yazım işaretlerini bilmeden kitapçıda satılan bir kitabın herhangi bir bölümünü okuyabilmek gibi bir ihtimal yoktu ki.  Şimdi aklıma geliyor, çocuk kitapları bölümüne bakabilirdim belki.

Japonca kitapların arasında dolaşarak belki biyolojideki osmoz benzeri bir süreçle Japoncamı ilerletmek gibi bir arzum var mıydı bilmem ama yanımda bir Japon arkadaşım olmadan Japonya’da bir kitapçıdaki bu ilk yalnız keşfim beni iyi hissettirmişti.  Yani ben Japonca’dan ürkmüyordum artık.  2016 yılının Haziran ayının 19’unda başlayan bu son Japonya yolcuğumda, bu altıncı Japonya seyahatimde, artık Japonca’dan korkmadığımı fark ettim. Yani başka bir deyişle daha önce, onca kuvvetli Japonca öğrenme isteğime ve gayretime rağmen, korktuğumu ve belki de işte tam o nedenle, mehter marşı gibi iki ileri bir geri, bir türlü kalıcı olarak yol alamadığımı.

O akşam kendime Japonca bir kitap alamamıştım ama kitapçının küçükte olsa İngilizce kitaplar bölümünden iki tanesi Japonya’da savaşçının yolu olarak bilinen ve samurayların yaşam felsefesini anlatan bushido üzerine olmak üzere beş tane kitap almayı yine başarmıştım.  Valizimde zaten yer olmadığını bilmeme rağmen almadan geçememiştim.  Tamam, yeni çıkan ve çok satanlardan, Türkiye’de belki bulmam zor olabilir diye, yeni çıkan bireysel gelişim kitaplarından iki tane almıştım.  Yani muhtemelen Türkiye’de bulurdum veya amazon.com’dan internetten sipariş edebilirdim ama.  Ve bir tane de Karate üzerine bir kitap aldım o akşam. Çocukluğumdan beri ilgi duyduğum ve özellikle son bir yıldır hayatımda ayrı bir yeri olan Karate üzerine bir kitap almadan Japonya’dan dönülmezdi değil mi?

Osaka’daki kitapçıdaki o akşam değil ama 4 Temmuz sabahı Türkiye’ye dönüş yolculuğu için valizimi yaparken çocukluğumdan beri garip bir tutku gibi bir şey olan kitaplar ile ilişkimi yeniden ele almaya karar verdim.  Yanımda zaten dört beş tane kitap getirmiştim Türkiye’den.  Katıldığımız eğitimlerden ve toplantılardan birçok doküman çantalarıma eklenmişti. Şimdi beş kitap daha. Hem de bazıları kalın ciltli kapaklı. Ah, Zeynep, yine yaptın yapacağını, demiştim.  Tamam, Japonya’da alışveriş yapmamıştım.  Bu defa birkaç çok küçük hediyelik eşya, Kyoto’daki Kiyomizudera gibi sevdiğim bazı tapınak ve mabedlerden muska gibi minik şeyler almak dışında pek alışveriş yapmamıştım. Eşya fazlalığı istemiyordum.  Ama kitaplar?  O konuda kendime hâkim olamamıştım. Esasında beş kitap neydi ki aslında, dedim kendime ama Türkiye'den Japonya'ya iki haftalık bir seyahate giderken götürdüğüm ve orada aldığım toplam 10 kitap valizimdeki en çok yeri kaplıyordu.  Notları, dosyaları ve defterlerimi saymıyorum. 

Kitaplar ile ilişkimi değiştirmek için bir şey yapmam gerekiyordu galiba. İnsan kırkaltı yaşında da olsa hayatta her zaman yeniliklere yer var değil mi?

*

Son Japonya yolculuğumdan sonra kendime kitap satın alma yasağı koyduğumu itiraf etmeliyim. Yani takriben üç küsur haftadır kitap satın almadım ve bu benim için yeni bir şey.

Gazete satın almak dışında sadece bir dergi satın aldım.  Son birkaç yıldır her ay alıp okumayı ve içindeki tariflerden bazılarını denemeyi sevdiğim Sofra dergisinin Temmuz sayısını.

Kitap satın almamanın değişik bir etkisi vardır.  Yani yine itiraf etmeliyim bu ilk defa deneyimlediğim bir his değil. Ben kitap satın alma orucunu daha önce de denedim. Denedim denemesine ama bu konuda bir haftadan daha uzun bir süre başarılı olmadım.  Bu defa niyetim ciddi. Yani ciddi ciddi karar verdim bu defa.  Etrafımda benimle birlikte ve bana rağmen var olmaya çalışan bu kitap kalabalığının bana ne söylemek istediğini anlamaya gerçekten gayret edeceğim bu defa.

Son yıllarda yeni kitap alma hızımda bir yavaşlama olmaya başlamıştı.  Ve daha önce okuduğum bazı kitapları tekrar okuma isteğimin çoğaldığını fark ediyordum.  Mesela büyük bir iştahla Şibumi’yi tekrar okumak istemiştim.  Ayn Rand’ı da mesela. Mesela Hayatın Kaynağı’nı, The Fountainhead’i.  Oğuz Atay’ı mesela. Mesela Sait Faik’in tüm hikâyelerini tekrar tekrar okumayı. 

Bazen yirmi, yirmi beş yıl önce okuduğum kitapları, bazen ortaokul lisede okuduğum romanları, bazen son on yılda okumaya ağırlık verdiğim bireysel gelişim ve ruhsal konulardaki kitapları. Okuduğum kitapları tekrar okuma isteğim beni mutlu ediyordu aslında. Çok sevdiğim bir filmi tekrar seyredebilenlerdenim ben.  Kitaplarda bu ayrı bir tat alıyor.

Kendi yazdığım kitaplar dâhil, her kitabın yeniden okunduğunda yeni bir kitaba dönüşebildiğini biliyorum.  Tamam, belki her kitap böyle olmasa da her okunuşta yeniden can bulan çok kitap var.  Bu da bu geri dönüşleri benim için gizemli kılıyor.

*

Türkiye’de son iki hafta içinde yaşadıklarımız ile hayat çok farklı bir hal içinde.  Üzüntü, keder, korku, telaş, ümitsizlik, ve bir yandan insan ruhunun nefes almak gibi doğasından gelen küçük şeylerden alınan mutluluk, dostluklardan akan sevgi, arkadaşlıkların ruhumuza akıttığı neşe.  Farklı dalgalar bedenlerimizde, ruhlarımızda çarpışıp duruyor.

Böyle bir halde yaşam pek normal ve pek anormal şekilde devam ederken ne yapmalı?


İşte bu ruh halinde hiçbir şey yapmak istemezken, bu sırada verdiğim Reiki dersleri sırasında heyecanımı, isteğimi o saatler içinde canlandırmayı nasılsa başarırken, en çok yapmayı sevdiğim şey olan yazı yazmayı istemezken, yapmadığımda nefes alamadığımı hissettiğim yazı yazmayı istemezken, yaşama sevincimi tekrar nasıl kazanacaktım ben?


Fethiye’de şehirdeki ve Ada’daki kitaplarımı karıştırmayı deniyordum.  Oradan bir umut ışığı çıkar mıydı bana?  Ayn Rand’ın esasında bugünlerde, tam da bugünlerde bana göre dediğim “İhtiyacımız olan Felsefe” kitabını en az beş defa okumaya başlamaya çalışmama rağmen okuyamadım. 

Doğan Cüceloğlu’nun “Mış gibi Yaşamları” ilerlemiyordu bir türlü. 

Kişisel gelişim dünyasının annesi, her okuyuşta ruha umut verdiğini düşündüğüm Louise Hay’ler bile ağır geliyordu.  “İnsanın Anlam Arayışı”, Halide Edip,  deniyordum, deniyordum da, bu halimde neyi okumayı başarabileceğimi bulamıyordum.  Her kitaptan birkaç sayfa okurken kitaplar biriktikleri yerlerden çıkıp yemek masalarımın üzerinde okunma zorluğu yaşatan kitaplar yığını oluşturmaya başlıyorlardı.

Ta ki, ta ki, o kitabı buluncaya kadar. 

Onbir günlük ruh halimde beni, kelimelerimi çözen kitabı buluncaya kadar. 

Benim travma şifacım, beklenmedik bir şekilde Semahat Arsel’in Divan Oteli’nin kırkıncı yılı için hazırlattığı “Eskimeyen Tatlar, Türk Mutfak Kültürü” kitabı oldu.  Bir yemek kitabı.  Farklı bir yemek kitabı.



Bu kitabı lütfen basit bir yemek kitabı olarak kabul etmeyin.  Satın aldığım günü çok iyi hatırladığım kitaplardan biri olan "Eskimeyen Tatlar"ı aradan geçen onküsur yıl boyunca, hep elimin altında bir yerlerde kendini göstermesine rağmen, hiç okumamıştım.  Sayfalarını karıştırdığım ve çok kısa paragraflarını okuduğum ve içindeki fotoğraflara bakmışlığım vardı ama okumamıştım.  Oysa Divan Oteli, Taksim’deki Divan Pub çocukluğumda ailecek yediğimiz bir çok özel yemeğin hatırasını taşıyordu.

Bu kitap benim için babam, annem, ağabeyim Yaman, İstanbul ve özel aile akşamları ve günleri adına o kadar farklı anıları uyandırıyordu ki.  Sadece hazırlanış nedeni ile.  Mesela, Japonya’ya gitmeden önce Ramazan’da ailecek iftara gittiğimiz Bebek’teki Divan Brasserie’nin bu yaz tadilata gireceğini ve kapalı olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm.  Dışarıda yemek yemek veya ille de orada yemek yemek meraklısı olduğumdan değil.  Divan kelimesi beni hep Taksim’deki Divan Oteli’ndeki çocukluk anılarıma götürdüğü için belki. 

Belki o otelin alt katındaki Divan Pastanesi’ne nice bayram çikolatalarını almaya babamla ben gittiğim için.  Pastane çalışanı hanımların aldığımız hediye çikolataların paketlerinin kurdelelerini özenle bağlayışlarını dikkatle ve zevkle seyrettiğimi hatırlarım. Yıllar sonra bu hissi,  Japonya’ya ilk gidişimde, Kyoto’da bir alışveriş merkezinde, sade lacivert döpiyes ve beyaz gömleği ile pek tertipli duran Japon satış görevlisi hanımın, anneme anneler günü hediyesi olarak aldığım yelpazenin paketinin kurdelesini özenle ve sanki şefkatli dokunuşlarla bağlayışını seyrederken almıştım. 

Annem de Divan’ın yemeklerini beğenir.  Klasik Türk mutfağının tatlarını Divan Oteli’nin lokantalarında bulmak mümkündür genelde.  Hani son Ramazan iftarında Divan’ın o klasik güllacının sade lezzetinin Antep fıstığı çorbası, Antep fıstığı muhallebisine dönmesi ile bozulduğunu ve o naif file badem tadını aradığımızı söylemem gerekse de.

Ne çok uzattım ben lafı.  Gelelim sadede.

Canım hiçbir şey yapmak istemediğimde, bundan altı, yedi yıl kadar önce İskoçya’da Findhorn Ekoköyü’nde kaldığımda keşfettiğim bir şey yaparım.  Ellerim ile bir şeyler. 

Orada öğrenmiştim ki Dünya’da yapılan araştırmalara göre elleri ile bir şeyler yapanlar, çalışanlar Dünya’daki araştırmalarda mutlu olduklarını daha çok ifade eden insanlarmış.  Mesela doktorlar arasında cerrahlar.  Yani ücretleri, imkânlarından öte cerrahların ellerini daha farklı şekilde devamlı kullanıyor olmalarının işlerinden aldıkları mutluluğu ve doyumu yükselttiği fark edilmiş.  

Örgü örmek, dikiş dikmek, bahçe ile uğraşmak, tahta oymak, seramik yapmak, ve belki de bir nebze yazı yazmak, adını koyamadığımız bir şekilde doyuruyor olabilir bizi.

Şimdi itiraz edenleriniz olabilir, ve sanırım ben de eskiden itiraz edebilirdim, ama yemek yapmak da esasında en büyük mutluluklardan biri olabiliyor.  Bir kurabiye hamurunu yoğurmak, şekillendirmek, o tepsiye dizmek ve pişerken yaydığı kokunun evi doldurduğunu görmek.  Yeni tarifleri denerken çıkacak sonucu bir yandan zaten başından beri hissetmek ve bir yandan merakla beklemek.

İşte Ada’daki evimin deposundaki kitapların arasından çıkan, İstanbul’daki evimi kapattığımda oradaki evimin kütüphanesinden bu depodaki kitaplar arasında karışan “Eskimeyen Tatlar”, bende hem oradaki yemek tarihini okuma isteği ile kelimelerle aramdaki çekişmeyi ortadan kaldırdı, hem de daha önce nasıl yapmayı düşünmediğime hayret ettirerek bu kitaptaki tüm tarifleri teker teker deneme isteği uyandırdı. Mezeleri, çorbaları, et yemeklerini, tatlıları.  Neden yapmamışım bugüne kadar, dedim.  Türk Mutfağının klasiklerini Divan vesilesi ile gelen tariflerle denemek.

*

Osaka’da 30 Haziran 2016 akşamı o aklımda hep kalacak olan kitapçıda aldığım son kitaplardan sonra, kitap satın alma orucuma devam etmeye kararlıyım.  En azından elimdeki kitapların bana yaşattığı bu yoğun yer darlığının bana söylediklerini anlamayı başarana kadar.

Bu sürede hangi kitapları okumaya yüreğim izin verecek bunu henüz bilmiyorum. Aklım ve yüreğim fazlası ile karışık ve ben artık duygularına rağmen yaşama hiçbir şey olmamışçasına devam edebilenlerden değilim.  Bununla birlikte “Eskimeyen Tatlar”ın bana hatırlattığı izden ilerleyeceğim. Tatların, lezzetlerin yaşamımızı nasıl zenginleştirebileceğini, keyiflendirebileceğini, geçmiş kadar geleceği de keşfetmemizi sağlayabileceğini hissederek.

Eğer sizde yoksa “Eskimeyen Tatlar”ı almaya ve içindeki tarifleri denemeye ne dersiniz?

Ya da, başka seçenekler olsa da, tarifleri ile az yanıltan Sofra dergisinin eski veya yeni, herhangi bir sayısından denemediğiniz bir tarifi keşfetmeye? 

Yaşamda bazen hava, Fethiye’nin sıcak ve nemli havasının ötesinde ağır ve dayanılmaz olabilirken, yine Güzel Fethiye gibi, bir gün doğumu, bir gün batımı, Fethiye Körfezi’nden gelen beklenmedik serin bir rüzgârın saçlarımızı karıştırırken bizi tebessüm ettirmesi gibi, bir şeyler hayata taze bir can üfleyebiliyor.  Yemeklerin tatlarının rüzgârı da yüreklerimizi, ruhumuzu serinletebilir belki.

Ve belki de, bu halde, yapılabilecek en iyi şey sevdiklerimizle ve sevdiklerimiz için yemek yapmaktır.