Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Günün Sorusu


Kalbimizi yaşama açık tutacağımız bir gün olsun.

Bugün iyi ki bugünü yaşadım diyebilmek için neyi yapmayı seçersiniz?

Mükemmel yapmak için uğraşmasanız bugün ne yapmayı denerdiniz?

Her gününüzün yaşadığınız için şükretmenizi sağlaması dileğiyle.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hakvermek



Seçimlerimizde kendimize özgür olma hakkını vermek başkalarının kendi seçimlerini yapmalarına izin vermemizi kolaylaştırabilir.

Bazen sorumluluğunu almak istemediğimiz için seçmemek için uğraşırız.

Bazen seçenekleri değerlendiremediğimiz için.

Nedenler farklı farklı.

Hepsinin altında belki korku hisleri.


Yüreğimizi güldürsün seçimlerimiz.

Her tecrübemizle kendimiz olmak kolaylaşsın.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Umut

Dilimizde, yüreğimizde, yapmayı seçtiklerimizde sevgi ve barış olsun.

Yüce Yaradan nefes verdikçe umut vardır. 

Umudu kucaklamanın en güzel yolu da elimizden geleni en iyi şekilde yapmak belki de. Her ne ise yapabildiğimiz. Yapamayacaklarımız için şikayet etmeden yapabileceklerimize odaklanmak.

İşimizi hakkı ile yapmak. Elimizde fırsat olduğunda başkalarının hakkını korumak. İyi yapılanları fark etmek ve takdirimizi ifade etmek.

Bir çocuğa destek olmak, bir kitap daha okumayı seçmek, spor yapan bir genci teşvik etmek, üşenmeden o plastik ve cam şişeleri geri dönüşüm kutusuna atmak. Olduğumuz yeri bulduğumuzdan daha iyi halde bırakmak.
...

Umut her zaman vardır. Umudu en güzel ateşleyen şey birşeyler yapmaktır.

Yeni günler umutlarımızı haklı çıkarsın.

Kalp Kırılınca

Kırılan kalbi onarmak her zaman mümkün olmuyor.

Yine de, bizdeki izlerini yaşanmışlığın, yaşamaya, sevmeye, kendimizi başkalarının şefkat ve merhametine açma cesaretimizin onurlu izleri olarak görmek de mümkün.

O zaman bir yaradan çok, yaşamın benzeri olmayan bir hediyesi olabiliyorlar bizlere.

Dokuz Kehanet

"Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet".



Okumadıysanız mutlaka öneririm.

Ve okuduysanız, yine de dünden beri kendime önerdiğim gibi, kaçıncı defa olursa olsun tekrar gözden geçirin, derim.

Enerji, duygular, insanlar arasındaki bağlar, bağlantılar, birbirimize etkilerimiz, kuvvetimizi alanlar, kuvvetimizi verdiklerimiz, yaşama ve bakış açısına dair seçimlerimiz. Şu enteresan enerji dünyası. 

Ne kadar sade, ne kadar açık anlatıyor James Redfield.


Bazen öyle bir dalga gelir ki üzerimize, bir an için yer gök karışır. İşte o zaman güvenilir pusulalardan biri olur "Dokuz Kehanet". 


Ve, James Redfield'in kehanetler serisindeki tüm kitapları keşfetmeye değer. Hayatımızdaki dalgaları keşfetmek, anlamak ve onlarla keyifle yaşamak için.

23 Ağustos 2016 Salı

Asıl Olan Ne?

Hepimize düşen bir sorumluluk var.
Beraber olduğumuz insanlara enerji mi veriyoruz, yoksa enerjilerini mi alıyoruz?
Olduğumuz mekana ve yere olumlu bir şey mi katıyoruz, yoksa oranın enerjisini mi alıyoruz?

Doğa bu konuda çok bonkör.
Ama bizlere bir sorumluluk düşüyor. Rızası olmadan enerjisini aldığımız her insana borçlu kalıyoruz. Evrene borçlu kalıyoruz. Yani kul hakkı denilen şeyin çok farklı boyutları var.
Yaşam bize ne getirirse getirsin, şikayet etmeyi ve yakınmayı seçebiliriz, ki benim de yapmışlığım vardır.
Ya da bunu olumluya çevirmek için ne yapabiliriz diye çözüm arayabiliriz. Ben daha çok bunu yapmayı seçiyorum artık.

Bilin ki evrende hiçbir emek karşılıksız kalmaz.
Ve hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Bu sihirli buluşmalara ne katacağımız bizlere kalmış.

16 Ağustos 2016 Salı

Kendimize verebileceğimiz en güzel hediye belki de koşulsuz sevgi...

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Olumluya Davet

Önümüzdeki birkaç gün boyunca yaşamımıza olumlu cümleleri almayı hatırlasak. Bizi kuvvetlendiren, zihnimizi berraklaştıran, olumluyu görmeyi ve şükretmeyi hatırlatan cümleleri.

Mesela, karşıma çıkanlar:
- Aldığım kararların doğruluğuna güveniyorum. Huzurluyum.
- Hayatta kendi yolumu çizmek en doğal hakkım. Güvendeyim. Özgürüm.
- Kendimi özgürce, kolaylıkla, sevgiyle ifade ediyorum. Yaratıcılığımı kullanıyorum. Değişmeye hazırım.

*


Siz hangi farklı cümleleri kullanmak istersiniz?
Sizi kuvvetlendirecek cümleler hangileri olur?
Olumlu düşünmenize destek verecek cümleler hangileri?
Yapıcı cümleleri oluşturmanın en kolay yolu, zaten kolaylıkla aklımıza gelen olumsuz düşünceleri olumlu cümlelerle ifade etmektir, diyor birçok Hoca. Zihnimizdeki zorluklar şifamız olsun.


*


Sevgilerimle.

7 Ağustos 2016 Pazar

Babam

İstanbul’daki resim atölyemi 2004 yılının 17 Aralık günü açmıştım.
 
Babamın vefatından tam 3 ay sonra.

Esasında onun yokluğunda kendim için bir şeyler yapmayı seçiyor olmaktan biraz suçluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. Bununla birlikte, babam Sinan Kocasinan’ı tanıyor onlarından çok iyi bildiği gibi insanın hep kendini aşması gerektiğine inanan bu adamın hayatı, çevresindeki insanları belki onların fark edemediği ama bir şekilde kendisinin görmeyi başardığı en üst potansiyellerine ulaştırmaya çalışmakla geçmişti. Mühendis olarak. İşveren olarak. Ağabey olarak. Dost olarak. Baba olarak.  Vazgeçmeyen bir azimle. Değişik bir mütevazılık, heyecan, inanç ve sabırla.

Ve kimi zaman sırf bu nedenle belki yanlış anlaşılmayı ve bir süre için de olsa sevilmemeyi göze alarak. Çünkü sonunda, çoğu insan onun ne demek istediğini, kendileri için ne yapmak istediğini anlarlardı.  Dediklerinin kendi iyiliği için değil, onların iyiliği için, doğru olan olduğu için olduğunu anlamak, kabul etmek kolay olmazdı.  Tıpkı vefatından sonra taziyeye gelen üst kademedeki yönetici ve bürokratların bana sanki bir itiraf gibi ısrarla “Sinan Ağabey haklıymış,” demeleri gibi.

Babam aferin bekleyen bir adam değildi. Belli ki çocukluğunda da, gençliğinde de kuvvetli gözlem yeteneği ile takip ettiği yaşamın doğrularını keşfetmek ve o yolda ilerlemek gibi bir amacı sahiplenmişti.  Ben doğmadan çok önce öldükleri için rahmetli babaannemin ve dedemin bundaki etkileri ne kadardı bilmiyorum. Ama 1927 doğumlu olan babam da, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında doğan o neslin çocuklarında olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmayı başarmış bir neslin azminin hayat bulduğunu söylemek mümkün olabilirdi.  Ondaki o muazzam vazgeçmeme azminin beni etkileyen yönü bu azmi kendi çıkarına olan şeyler için değil, doğru olduğuna inandığı şeyler için kullanmasıydı.

Babam doğruları savunmak konusunda hiçbir zaman korkmadı. Cesur kalmayı ve mücadeleye etmeyi başardı.  Yaşam zaman zaman onu bu nedenle çok yıprattı.  Maddi, manevi, zorladı.  Ama vazgeçirmeyi başaramadı.  Sorgulamayı belki son nefesine kadar bırakmayan bu ufak tefek sarışın mavi gözlü adam, yaşamındaki tüm kayıp, yenilgi ve yaralara rağmen gerçekten asil bir şekilde savaştı.

*

Babamdan en çok ne öğrendim diye düşünüyorum.  Onu en çok hangi özellikleri ile tarif edebilirim?

Çalışkanlık, sabır ve sebat.

Babamın vazgeçtiğini görmedim.  Vazgeçtiğini hiç görmedim.  Sadece vefatından birkaç gün önce, “Babacığım siz bu rahatsızlıkları aşabilirsiniz,” dediğimde, o meşhur yarım tebessümü ile bana mavi gözleriyle bakıp güldüğünde vücudumdan bir ürpermenin geçtiğini hatırlıyorum.  Bu defa, bu defa artık vazgeçiyordu galiba.

*

Babam bir Cuma günü vefat etti ve bir 17 Eylül günü toprağa verdik. Çalışma temposu nedeni ile Pazartesi günü ofise gittiğimde yaşama adapte olmakta zorlanıyordum.  Ve nasıl oldu ise resim yapmaya başladım.  Ofisimizde on iki yıllık iş hayatımda neredeyse hiç yapmadığım gibi müzik açtım. Ruh halime uyan bir şarkı seçtim ve o şarkıyı tekrara ayarlayarak çalarken resim yaptım.  7 resim. 1 metreye 1,20 metre 7 tuvale.  Beyaz ve mavinin tonları ile. Ve çok çok az pembe, kırmızı kullanarak.

Yedinci resim bittiğinde ben de artık içimdekilerin o an için tükendiğini hissediyordum.
Bu kaç saat sürdü ve o şarkı kaç defa çaldı gerçekten hiç bilmiyorum.

Yıllardır resim yapıyordum ama o gün benim resimle buluşmamda bir devrim yarattı.  O günden sonra yaşamımda daha önce yapmadığım gibi, bir hamlede çok uzun süre resim yapabildiğim zamanlar açılacaktı.  Yaptığım resimlerin ebatları büyüyecekti.

Babamın ölümü ile yaşamımda resimle ilgili sanki değişik bir kapı açılmıştı.

*

O ofisimde resimle geçen Pazartesi gününden, o 19 Eylül 2004 gününden sonra neredeyse her gün resim yapmaya başladım. Gece, gündüz, işten bulabildiğim her fırsatta.

Ve işte bu nereden geldiği belli olmayan yoğun akım bir anda kendi resim atölyemi açma kararını verdirdi.  17 Aralık 2004 tarihi de yaşamımdaki milatlardan biri oldu.

Evime kendi yaptığım resimleri asmaya kendi resim atölyemi açtıktan sonra başladım.  Çok sayıda sergi açtım.  Yazı yazmanın benim için çok değerli olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum ama resim yapmaya olan tutkumun yoğunluğunu babamı toprağa verdikten iki gün sonra keşfettim.

*

Bugün 7 Ağustos.  Babam Sinan Kocasinan’ın doğum günü.

Ve ben mutluyum.

Doğumuyla, ölümüyle, bana verdiği nefesle bende yaşamaya devam ediyor babam. 


Bugün, belki bir babadan daha çok, her gün kıymetini daha çok keşfettiğim hep özlenecek bir hoca olarak.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Karate Sen Bize Neler Söylüyorsun?

Geçen yıl, hatta tarihini net olarak söylemem gerekirse, 31 Ağustos 2015 Pazartesi günü, bana, takriben bir yıl sonra, Fethiye’de biri Türk diğeri İskoç iki Karate Dünya Şampiyonunun yanında oturacağımı, turuncu kuşakla Karate yapan biri olarak onlara tercüme yapacağımı ve en önemlisi konuştuklarının benim için anlamlı gelmeye başlayacağını söyleseler tabii ki inanmazdım. 

Oysa 2016 yılında, Fethiye’de nispeten daha az sıcak bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamın Karate antrenmanından çıkmış, hocalarımızın yanındaki taburede otururken halime şaşıyordum. Dojo’daki misafir hoca İskoçyalı Alistair Mitchell’e antrenmanda tercüme yaparak antrenman yapmıştım.  Ben, Zeynep.  Çocukluğumdan beri sevdiğim Karate’yi, hocalarımızın hemfikir olduğum tarifine göre henüz anlamaya başlamaktan bile uzak olmama rağmen, yapmaya başlamıştım işte. 

Yumruk atıyordum. Farklı tekmeleri atmaya başlamıştım. Mesela mawashi geri tekmelerinde bacaklarımı daha önce hiç yapamadığım kadar yukarıya kaldırmayı başarıyordum.  Bildiğim tekniklerin isimlerinin listesi uzamaya başlamıştı. Karate’nin ‘Do’ denilen yolunun varlığını algılamaya başlıyordum.  Karate’nin Karate olarak Dünya’da duyulmasını sağlayan Üstat Funakoshi’nin kitaplarını okuyor, Hocam Ömer Habeş’in paylaşımlarını dikkatle dinliyordum.  Karate’nin beni güçlendirdiğini, bunu yaparken sakinleştirdiğini görüyordum.

Benim hayatımda, geçen yılın 31 Ağustos günü Karate denilen yepyeni bir sayfa açıldı. O günden beri neredeyse her gün yaşamımda Karate olduğu için şükrediyorum.

*

3 Ağustos akşamı Shihan Ömer Habeş ve Shihan Alistair Mitchell’e tercüme yaparken yine kendimi bir film sahnesinin içinde hissettim.  Bu kendilerine yaptığım ilk tercüme değildi.  Shihan Alistair Mitchell bu yıl Mayıs ayında Fethiye’ye geldiğinde birkaç defa antrenmanda ve antrenman dışında tercüme yapma şansım olmuştu.  Ağustos ayındaki bu yeni ziyaretlerinde ise son iki antrenmanımızdan sonra iki hoca uzun uzun sohbet ediyor ve bu bana tercüme ederken Karate dünyasının gizemli kapılarından içeri bakma şansı veriyordu.  

Karate dünyasının kapılarından içeri girebilmek için zamana ihtiyacım vardı belki ama ömürlerini Karate’ye vermiş iki Karateciyi dinlemek, onların birbirleri ile yaptıkları derin sohbetin bir anlamda parçası olmak muazzam bir şanstı.  Bir yandan tercüme yaparken, diğer yandan kendimi belki hiç olmadığı kadar şanslı hissediyordum.  Bir film seyrediyor gibiydim ve o filme sanki  filmin sahnelerinin içinden seyrediyor gibi yakındım.

*

Hocalar neler konuştular?

Öncelikle birbirini çok iyi anlayan iki insandılar.  İki ayrı dili konuşmalarına, dinleri, milletleri farklı olmasına rağmen birbirini çok iyi anladıkları anlaşılan iki insandılar.  Ülkelerini en üst seviyede temsil etmiş, madalyalar, Dünya Şampiyonluğu kazanmış iki sporcuydular ama her ikisinin de neredeyse her tercüme ettiğim konuşmalarında söyledikleri bir şey vardı. Onlar Karate sporcusu değillerdi. Onlar Karateciydiler. Karate yapan insandılar.  Bu ayrımı anlamak onları anlayabilmek için çok ama çok önemli bir detaydı.

Hoca olarak, eğitmen olarak en büyük üzüntüsünün öğrencilerinin onlarla çalıştıktan sonra ayrılması, Karateyi bırakması veya başka biri ile çalışmaya devam etmesi olduğunu söyledi Ömer Hoca.  "Üzülüyor insan," dedi.  Öz babasını bırakıp üvey babası ile olmaya gitmek gibidir bu hoca değişiklikleri diye anlattı. Bu yolun ilerlemeyi yavaşlatabildiğini.  Ve sonra baba evlat kavuşulsa da bir kırgınlığın, kalp kırıklığının yaşanabildiğini.  Shihan Mitchell de benzer şeyler hissediyordu.  Her öğrenciyi kazanmanın mümkün olmadığını ve bunun umudu ile çalıştıklarını.

İyi hoca olmanın tarifini yaparken iyi insan olmanın önemli olduğunu söyledi Ömer Hoca.  Alistair Hoca, iyi insan olmaya çalışıyorum, deniyoruz, diye vurguladı defalarca. İyi hoca kendi hocasını geçmeli ve kendisini geçecek öğrenciler yetiştirmeli, dediler.  Bunu arzuladıklarını, hedeflediklerini söylediler.  İyi hoca olmak zordu.  İyi öğrenci bulmak belki ondan daha zordu.

Ömer Hocamız 3 Ağustos akşamı antrenmanın sonunda daha önce birkaç defa söylediği bir şeyi tekrarlamıştı. "Aranızdan belki çok azı Karate’ye devam edecek.  Bin kişiden bir kişi belki devam edecek.  Ve o kişi belki söylediklerimi bir gün başkalarına anlatacak," demişti.  Öğretmen olarak verilen onca emeği alanların çoğu Karate yolunu bırakacaktı.

O zaman emekler boşa mı gidiyordu?

“Emekler hiçbir zaman boşa gitmez,” dedi Ömer Hoca.  Alistair Hoca kendi yaşamından bir hikayeyi paylaşmıştı.  15-20 yıl kadar önce bir arkadaşının öğrencileri olan iki genç onun Dojo’suna gelmişlerdi.  14, 15 yaşında iki delikanlı.  Biri Karate’yi benimsemiş, asker olarak kendine iyi bir kariyer yapmış ve güzel bir aile kurmuştu.  Diğer genç ise, o dönemlerde alkol, uyuşturucu ve çetelere karışarak yaşamını bozmuştu.  Alistair Hoca, “Onu kaybettik, demiştim” diye anlattı. “Bu çocuğu kaybettik, dedim.” 

Aradan yıllar geçiyor bir gün Facebook’ta Alistair Hoca’ya bir mesaj geliyor.  O kaybedilen çocuktan. Hocam ben şu kişiyim diye kendini tanıtıyor.  Bu genç adam üç, dört yıl gerçekten hayatında çok karanlık ve ters şeyler yaptığı bir dönem yaşıyor.  Sonra onsekiz yaşına geldiğinde bir anda Karate’yi hatırlıyor.  Karate ile yaptıklarını, Karate’nin hocalarından öğrendiği yaşam prensiplerini.  Ve ben böyle devam etmeyeceğim, hayatımı düzelteceğim, diyor.  Japonya’ya taşınıyor, Japon bir hanım ile evleniyor, Karate ile yakından ilgileniyor, Hoca oluyor, kendi Dojosunu açıyor ve çocukları şampiyon olarak yetiştiriyor.

Alistair Hoca’yı en çok etkileyen nokta, şimdi otuzlu yaşlarındaki bu genç adamın, “Hayatımı Karate kurtardı, dediklerinizi, öğrettiklerinizi hatırladım, hayatımı düzelttim, teşekkür ederim,” demesi.  Yıllar sonra onu bulup bunu söylemesi.  “Onu kaybettiğimizi düşünmüştüm,” diye anlattı Alistair Hoca.  “Ama kaybetmemişiz.  Başarmışız.”  Ömer Hoca da yaşamında buna benzer çok örnek olduğunu ekliyordu.

Gençleri, çocukları iyi insan yapmak, gelişmelerini sağlamak, onlara iyi örnek olmak belli ki onların ortak hedefi. Bu şefkatli ve sakin savaşçıların yaşamlarında o kadar çok deneyim var ki. Alistair Hoca o sakin tebessümü ile, “Biz öğrenmek için çok mücadele verdik. Bilgimizi, otuz yılda öğrendiklerimizi yeni nesillere aktarma şansımız olsa da onlar bizim kaybettiğimiz zamanı kaybetmeseler,” diyordu.  “Biz deneme yanılma yoluyla öğrendik,” diyordu Ömer Hoca.  “Tüm teknikleri, bilgileri bir anda alabileceğim bir kişi yoktu ki”, diye anlatıyordu. “Dünyada birkaç iyi hoca vardı ve bizim onlarla bir araya gelme şansımız yoktu.”

Bir telefondan dünyadaki Karate bilgisine ulaşmanın artık mümkün olduğunu paylaşıyorlardı.  “Kötü Karate için artık mazeret yok,” diyordu Alistair Hoca.  Gerçekten onların yaşadıkları şartlarda bu kadar başarılı olmak, Karate’yi onların başardığı şekilde doğru yaşamak ve doğru yapmak için gerçekten çok emek vermiş olmalıydılar.

*

Ömer Hocamın hayatıyla ilgili önemli bir anıyı da bu akşam ilk defa dinleme şansım oldu. Alistair Hoca’ya anlatırken.  Esasında iyi insan olmaktan, iyilik yapmaktan, başkalarını, özellikle öğrencilerini kötü örneklerden uzak tutmaktan, iyiye doğru yöneltmeye çalışmaktan bahsediyorlardı. Yol göstermekten ve öğrencinin o yolu kendinin yürümesi gerektiğinden. İşte sohbet öyle bir noktaya geldi ki Ömer Hocamızın Almanya’da kaldığı on yıl boyunca haftasonları yaptığı Karate seminerlerinin ücretlerini Almanya içinde ve Afrika’da farklı ihtiyaç sahiplerine yardım için kullandığını, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının rehabilitasyonu için çalıştığını, çok farklı millet ve ihtiyaçtaki insanlara yıllarca yardım ettiğini öğreniyorduk.  

“Ben ırkçılığı bilmiyordum ama Almanya’da bunu gördüm. O yüzden seminerlerimde hep, Dünya’da hiçbir Karateci ırkçı değildir, diye bir başlık kullanırdım," diye anlatıyor.

Ömer Hoca Almanya’da bir Türk olarak ırkçılığı çok farklı şekillerde görüyor ve yaşıyor.  Bu tecrübe ile kendi yardımlarında, kendi çalışmalarında bunu ortadan kaldırmak için özel bir gayret gösteriyor. Çok farklı kesimlere yardım ediyor.

Öyle ki, bir gün çalıştırdığı takımın olduğu eyaletin polis müdürü kendisini arıyor ve Alman Cumhurbaşkanından bir mektubu olduğunu haber veriyor. Zaten arkadaşı ve öğrencisi olan polis müdürü kendisine resmi bir ziyaret yapıyor ve üç ay sonra kendisinin Alman Cumhurbaşkanı tarafından Bonn’a, Alman Parlamentosuna davet edildiğini ileten mektubu ulaştırıyor.  İlgili eyaletin milletvekilleri ile belirtilen tarihte Bonn’a gidiyor Ömer Hoca.  Meclis Başkanı kendisini karşılıyor.  Orada mecliste konuşuyor.  Irkçı bir gazetecinin üzücü sorularına da maruz kalıyor. Salondaki kimi kişilerin alkışladığı üzücü bir soruya.  Ama “Biz Karateciler hızlı düşmek zorundayız,” diye hatırlatarak o gazeteciye verdiği cevapla Meclis salonundakilerin kendisini ayakta alkışladıklarını paylaşıyor.

Soru gerçekten üzücü bir soru.  Gazeteci şöyle soruyor, “Bir Müslüman olarak Usame Bin Ladin’in yaşattığı vahşete üzülmüyor musunuz?”  İnsanlara farklı sosyal hizmetleri nedeni ile Alman Meclisine davet edilmiş bir kişiye dini nedeni ile bu soruyu sormak nasıl bir düşüncedir.  Ama bu soru soruluyor.  Ömer Hoca bahsettiği hızlı düşünme ile şu yanıtı veriyor, “Hitler'in milyonlarca kişiye yaşattığı vahşete sizin bir Hristiyan olarak çok üzüldüğünüz gibi ben de aynı şekilde üzülüyorum.  Evet, çok üzülüyorum,” diyor.  Meclis salonunda beş saniyelik kısa bir sessizlikten sonra tüm salon kendisini ayakta alkışlıyor.

*

Fethiye’de, geçtiğimiz günlere göre nispeten daha az sıcak bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamızın Dojo’sundaki Karate antrenmanımız sonrasında, iki Dünya Şampiyonuna tercümanlık yaptım ben. 

Birbirini çok iyi anlayan, birbirine gerçekten saygı duyan, bunu söyledikleri kadar gözlerinden yansıyan söylenmeyen sözleriyle de anlatan, çok benzer yaşam maceralarını kendi özgün hikayeleri ile yaşayan, örnek alma şansına kavuştuğum bu iki iyi ve değerli insanı tanıdığım için kendimi gerçekten ama gerçekten şanslı hissediyorum.