Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

31 Aralık 2010 Cuma

Piyano'daki Yeni Yıl


Piyanomun üzerinde bu yıl hediye gelen bir kalbin önüne uzanmış bir melek figürü olan bir mumluk, üzerinde beyaz ve mor renkte mumları ile iki küçük şamdan, dünyanın farklı köşelerinden yedi çan duruyor. Bu yedi çan annemin geniş çan koleksiyonu yanında çok küçük. Ben seyahatlerimde kendime çan almak yerine anneme alıyorum.

Yeni yıl için bir fotoğraf seçmek isterken bu görüntü geldi gözümün önüne ve bende fotoğrafını çektim. Piyanonum üzerinde annemin Ankara'dn aldığı ve çok sevdiğim bir Şems-i Tebrizi heykeli, Japonya'da Shumei Vakfı'nın Miho Müzesi'ndan aldığım Miho Jibo Kannon dokuması ve Pegasus heykeline ait iki kartpostal ve Mayıs ayında yine Shumei'nin Japonya'da katıldığım Grand Sampai buluşmasında verilen bir kart da var. Mayıs ayında bana gelen kartın verdiği mesaj yaşamımdaki her adımın benim için bir öğrenme deneyimi olduğu – “Each step is a learning experience for you.” Gerçekten bol öğrenme ve deneyim ile geçen bir yıl oldu Mayıs’dan bugüne 2010 yılı.

Piyanonun üzerinde başka neler var? Hanon piyano parmak egzersizi kitabım, kuzenlerim Reyhan ve Mehmet'in Hawai'den getirdikleri bir kitap ayracı, Japonca Japonca chantlerin ve Üstat Meishusama'nın şiirlerinin yer aldığı Miakarishu kitabım da piyanomun üzerinde duruyor. Piyano öğrenmeye başladığım zaman bana alınan ama kimin tarafından yapıldığını bilmesem de kapağını kapatmak için zorlandığı için bozulmuş olan çocukluğum ve ilk piyanom ile beni bağladığı için önümden ayırmak istemediğim ahşap kutulu Alman yapımı Wittner metronomum da orada. Üzerinde nar figürleri olduğu için aldığım eski Türk çini desenlerini çağrıştıran turkuaz mavi zeminli karton bir kitap ayracı Hawaii’den gelen ahşap kitap ayracının altında duruyor.

Piyanomun üzerindeki son parça bir saat. Bundan birkaç yıl önce, üç ya da dört yıl olmalı, kaptanlık belgemi aldığım yılın sonunda bir dostumun 31 Aralık günü verdiği bir yeni yıl hediyesi. Dümen şeklinde bir saat, ve dikkatinizi çekmek isterim dümeni dönen dümen şeklinde bir saat bu.

40 yaşımı doldurmuş olarak yaşadığım bu 41. Yılbaşında güneşli ve bana mutluluk hissi veren bu 31 Aralık gününde İstanbul’da olmaktan mutluyum. Yeni yıl özel bir buluşma ya da büyük bir parti ile değil sakince karşılamayı planlıyorum. 2010 yılı oldukça hareketli günler, haftalar, aylar getirdi. İstanbul’da olduğum ve yüreğimin sıkışmaya başladığı günlerde piyanomun üzerindeki karta şöyle gülümseyerek baktığım olurdu. “…Her adım bir öğrenme deneyimi…”

2011’in beni farklı bir döneme hazırladığını belki bir aydır hissediyorum. Noel geçtiği için Noel Baba’yı beklemek, çağırmak herhalde olmaz ama, piyanomun üzerindeki mumluğun yüzüme yaydığı gülümseme ile hep yanımda olan görünen ve görünmeyen, bildiğim ve bilmediğim tüm koruyucularıma kalpten teşekkür ediyorum. Sizleri seviyorum.

Cevaplar


Enerji çalışmaları yapmaya başladığında en çok istediğim şey hocalarımın hepsinin olmasa da birkaç tanesinin yapmayı başardığı gibi kişileri ve durumları okuyabilmekti. Bana başvuran bir kişinin sorunlarını bilebilmek, içinde olduğu durumu bilebilmek, görebilmek. Çok net hatırlarım bir hocam “Bilmek önemli değil, o kişiye yardımcı olabiliyor musun, önemli olan bu,” demişti. Bunu çok düşünmüştüm. O günlerde enerji vermeyi biliyor ama yaptıklarımın etkisini enerji gözüyle tam olarak değerlendirmediğime inanıyordum. Aradan geçen yıllarla kişilerin durumlarını, yaşadıklarını oldukça net olarak bilebilmeye başladım. Yardım etmek için farklı metotlarda öğrendim, öğrenmeye devam ediyorum. Ancak o gün hocamın söylediği şeyi aradan altı yedi yıl geçtikten sonra bugün çok daha iyi anlıyorum.

Bugün benimle görüşmeye gelen bir bey ile konuşurken o kişinin yaşadığı durumu, geçmişten onu bugüne getiren şartları görebiliyordum. İçinde olduğu durumu tarif ediyordu ve benim de gördüğüm resim söylediklerini teyit ediyordu. Yaşadıklarını ve yaşamak istediklerini tarif ediyordu. Arzuladığı resme ulaşabilecek güçte olduğunu da görebiliyordum. İsteği ile o sonuca ulaşmasını engelleyen şeyin ne olduğunu bilmek istiyordu. Bu soruya cevabım yoktu. Görebildiğim farklı nedenler vardı ama tam olarak adlandıramıyordum, o kadar net değildim. Bir ömürde biriktirilen birçok nedenin sonucuyla varılmış olan bir noktayı birkaç saat içinde ulaşmak o kadar kolay değildir. Bilebildiğim bu kişiyi kuvvetlendirirsem, arınmasına ve içinde yaşadığı mekânların arınmasına yardım edersem, cevabı görebilecek ve istediği değişimi yaşayacak hale gelebileceğiydi. Ancak sorusuna net bir cevabım yoktu.

Benimle görüşmeye gelen bu beyefendinin böyle bir beklentisi yoktu ama genelde enerji çalışması yapmaya gelenleri çabuk sonuç görme beklentisi olur. Bir kişi yıllarca bir psikolog ile görüşerek sorunlarına çare aramış olabilir, fiziksel rahatsızlıkları için aylarca, yıllarca doktora gitmiş olabilir, ancak sıkıntıları için tamamlayıcı tıp metotlarını, özellikle ölçümü daha zor olan enerji çalışmalarını denediğinde bir görüşmede çok büyük sonuçlar görmeyi bekleyebiliyor. Yıllarca yaşanan farklı etkilerden oluşmuş bir sıkıntının bazen bir çalışma ile giderilmesi mümkün olur. Bazen gerçekten bu olur. Ancak genelde sorunlar büyük birikimler ile oluştuğundan kişinin sorunları kabul edebilmesi, yerine göre acılardan vazgeçebilmesi bir zaman gerektirir. İnsanı iyileştiren şifacı değil. Şifacı doğru ortamı sağlayabilir, destek sunabilir, yardımcı olabilir, ama kimse kimseyi iyileştiremez. Biz kendimizi iyileştirebiliriz. İyileşmek, daha iyi, daha mutlu olmak bizim kararımızdır. Modern tıp bir araçtır, destekleyici metotlar araçtır. Kimse bizi mutlu edemez, biz mutlu olmayı seçmedikçe başaramaz. Fizik tedavi uygulamalarında bir defa ile ağrılarımızın geçmesini beklemeyiz. Bazen haftada birkaç defa olmak üzere haftalarca, bazen aylarca fizik tedavi seanslarına gideriz. Ben yıllar önce hem sağ hem sol omzumda beni geceleri uyutmayan ağrılarım için fizik tedaviye gitmiştim, ayak bileklerim için de gittim. Birinci seanslarımın sonunda pek bir fark gördüğümü söyleyemem. İki üç ay sonra düzelmeler kendini net olarak göstermeye başlamıştı. O günlerde henüz tamamlayıcı tıp yaklaşımları ile tanışmamıştım.

Enerji çalışmalarında bir kişiyi adım adım kuvvetlendirmek vardır. Genelde hızlı adımlardır, ama kişinin sorununun derinliğine göre her zaman bir defada başarıya ulaşılamaz. Ancak her nedense bu zaman baskısını her zaman hissederim. Kişi elli yaşına gelmiş, yaşamı boyunca onlarca büyük travma yaşamış ve bunun sıkıntıları atmak isterken, üç seans sürecek bi4 çalışmayı çok uzun bulabilmektedir. Böyle bir durumda o kişiyi ikna mı etmeliyim? Kendimce izah edip seçiminde tamamen rahat mı bırakmalıyım? Hangi davranış daha etik? Destek olabilmek adına karara ne kadar karışmam doğru? Bunlar zor sorular. Ben farklı hocalar ile onlarca seans çalışması yaptım. Birinci çalışmadan ikinciye, altıncı çalışmadan yedinciye geçerken yaşadığım gelişimin ne anlama geldiğini biliyorum. Yaşadım. Yaşadım da yanlış anlaşılmadan bunu tavsiye etmek zor. “Ben baştan 10 seans gerekir diyorum randevu aşamasında,” diye bahsetmişti bir dostum. “Sonra ihtiyacına göre azaltıyorum”, demişti. Ancak buna benzer bir şey de içime sinmiyordu. Gerçekten on seansa ihtiyaç duyan az sayıda danışanım oldu. Yedi sekiz çalışma gerçekten büyük fark yaratan çalışmalar oldu deneyimlerime göre. Sonra aşağı yukarı yılda bir çalışmalara devam ederiz genelde. Ya da kişi yaşamında yeni bir değişim yaşadığında, destek arzuladığında.

Bir danışan geldiğinde bazen sorar, “Sıkıntım kaç seansta geçer,” diye. Bu da çok zor bir soru. Bu kişinin genel durumunu ve durumu yaratan sorunları genel olarak görebilirim, yapabileceklerimi de çoğunlukla bilebilirim. Ancak çalışmayı yapmadan ve o kişinin çalışma ile ne yapmak istediğini deneyimlemeden net bir şey söylemem zordur. Benzer durumlara dair geçmiş deneyimlerime dayanarak fikir verebilirim ama kesin olarak söylemem mümkün değildir. Ayak bileğine fizik tedavi uyguladığınız bir kişiyi düşünün. En doğru şekilde uygulama yapıyorsunuz, ama o kişi dinlemek ve doğru egzersizleri yapmak yerine iki seans arasında dikkat etmiyor, düşüyor, ters hareketlerle bileceğini tekrar incitiyor. Kuvvetli bir ağrı ile geliyor. Şimdi uygulama mı başarısız oldu? Gerçekten ne yaşandı? Fiziksel rahatsızlıklarda durum açık olarak belli olduğu için böyle sorunlar daha az yaşanıyor. Düşen düştüğünü biliyor. Enerjik olarak da benzer durumlar yaşanıyor. Kendini olumsuz düşüncelerden, kendisine zarar veren olumsuz insanlar uzak durmasını önerdiğiniz bir kişi kuvvetli hissetmeye başladığı için yaşam enerjisini düşürecek ortamlara giriyor, yaptığınız çalışmanın filizlenmesine fırsat vermiyor, size çalışmanın hiç faydası olmadı gibi bir cümle ile geri geliyor. Ne yaparsınız?

Bu benim de zaman zaman karşılaştığım bir durum. İlk yıllarda böyle bir cümle duyduğumda ben neyi eksik yaptım diye arardım. Neyi eksik yaptım, neden başarılı olmadı. Bu durum ve bana getirdiği başarısızlık ve yeterli olmama duygusu ağırdı. Doğru yaptığıma inanıyordum ancak bana söylenen cümleleri de inkâr edemiyordum. Elimden geleni hakkı ile yaptığımdan emin olma ihtiyacını kuvvetle hissediyordum. Zihnim ve yüreğim bu durumdan rahatsız oluyordu. Uyuyamadığım geceler olduğunu bilirim. Yaptığım çalışma, kişinin yaşamı zihnimde dönüp dururdu. Allah’tan çok uzun zaman geçmeden yaptığım çalışmaları, kişilerin durumlarını çok net olarak görebilir hale geldim. Bu bana büyük huzur getirdi. Yapılan her çalışmanın bir faydası var. Kişi yeni bir zorluk ile gelebilir ama en azından eskisinin yükü sırtında değil. Yaptığım çalışmanın kişinin enerjisine etkisini net olarak bilebiliyorum. Kişinin düşmesinin nedenlerini de görebiliyorum. Eksiğim olmadığını biliyorum. Esasında iyileşme, iyi hissetme sorumluluğunun danışanımda olduğunu daha kolay kabul etmeye başladım. “ Yaptığımız çalışma hiç işe yaramadı,” diyerek gelen kişilerin bu cümle ile çok farklı şeyler söylediklerini keşfetmeye başladım. Kimisi “İyileşirsem benimle eskisi kadar ilgilenmeyecekler,” demek istiyordu. Kimisi “Hasta olduğumda yakınmaya ve söz söylemeye hakkım var, kuvvetliyim,” diyordu. Kimisi “Hasta olmasam sosyalleşmem azalacak, doktora gidiyorum, çevremdekiler ziyaret geliyor, yoksa beni yalnız bırakıyorlar,” diyordu. Genelde kurban olmaktan, acı çeken insan olmaktan beslenmeyi seçenler iyileşmeyi istiyor gibi görünmekle beraber, esasında istedikleri “Bunu da denedim, bakın bu bile işe yaramıyor, ben gerçekten bir kurbanım, bana ilgi gösterin,” demek oluyordu. Acınmaktan ve acınma ile gelen ilgiden beslenen var. Enerji çalışmaları bireysel gücümüzü elimize almayı sağlayan ve kişinin hayatının sorumluluğunu almasını gerektiren çalışmalar. Geçmişinin sorumluluğu almak istemeyen birçok kişi özde değil sözde destek alıyor. Çalışmaların faydası olsa bile faydasını kabul edecek bir noktada durmuyorlar.

“İyileşmek istiyorum,” cümlesi ile gelen kimi danışanlarımın esasında yardım almaya tamamen kapalı olduklarını artık net olarak görebiliyorum. Elimden geldiğince durumu ifade etmeye çalışırım ama dedim ya enerji çalışmalarını ispat etmek kolay değildir. Yüreğim yaptığım ile rahat mı? Bir defa da on onbeş yıllık ağrıları, yürekteki katılaşmış korkuları, kimlikleri olmuş nefreti bırakmaları için birkaç saatte yardımcı olamayabilirim. Bazen bir çalışma ile büyük değişimler başlar, bazen yeterli olmaz. Sanırım yaptığım çalışmalarda en çok zorlandığım konu bu. Müteahhitlik yaptığımız yıllarda resmi idarelerde irtibatlarımızda rahmetli babam “En zoru doğru yaptığın işi savunmak zorunda kalmaktır, en zoru kendi işinin yalancısı olmaktır,” derdi. Doğru yaptığın işi anlamaya çok istekli olmayan insanlara anlatmaya ve ispat etmeye çalışmak. “İşi yapmaktan daha zordur bu kızım,” derdi babam. Haklıydı.

Tamamlayıcı tıp çalışmalarında bu daha da zor. Bana bir şey yapıyorsunuz, hemen sonucunu görmüyorum, devam etme cesaretini nereden bulacağım? Ya karşımdaki kişi beni aldatıyorsa? Nasıl ölçeceğim? Zor, sanırım bu zorluk hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmayacak. Bu nedenle tavsiye önemlidir. Ben bir hoca ile çalışmaktan sonuç aldıysam size de önerebilirim. Siz de bana güveniyorsanız aynı yolu deneyebilirsiniz.

Bir kulak ağrısı için bir doktorun ağrının nedenine göre uygulayacağı farklı tedaviler vardır. Bir tamamlayıcı tıp uzmanı doktorun yapacağı uygulamalara ek olarak bir çalışma yaparak bu ağrının o kulakta oluşmasına neden olan faktörleri bularak ortadan kaldırmaya çalışır. Kulakları işitmeyen birinin işitme zorluğu için nedenler vardır. Enerji çalışmalarına göre bu sorunun zihinsel ve enerjik nedenleri de vardır. O organı normal fonksiyonundan farklı çalışmaya iten ne olmuştur? Duymak istemediği şeyler konuşulan ortamlardan çıkması mümkün olmayanların işitme bozuklukları geliştirdikleri gözlemlenmiş. Kişi duymamak adına kulağını duyamaz hale getiriyor.

Hastalıklar rastgele oluşmuyor. Altında yatan nedenler var. Soğuk algınlığı ile yatağa düşüyorsam bunda virüs ya da mikropların etkisi var, ama benim o virüs ve mikroplara karşı düşkün hale getiren şey nedir? Bedenimi ihmal ettiysem, ihmal etmeye iten şeyler nedir? Beden, zihin, yürek, ruh, varlığımızın tüm katmanları beraber varlar, birbirlerinden bağımsız değiller.

Yakınıyor muyum? Yazarken anlaşılamamanın beni üzdüğünü söylemekte olduğumu görüyorum. Bunu söylerken haksızlık etmiş oluyorum. Yapmak, paylaşmak ve anlatmak görevim olmalı. Yaşamda birbirini aldatarak yaşayan o kadar çok insan var ki. Birbirimize güvenmeyi unuttuk. Umut tacirleri o kadar çok ki, kim kime itimat etsin?

Tamamlayıcı tıp metotları modern tıbbın bir alternatifi değil. Kişinin sağlıklı, mutlu ve başarılı olması için, bunları kalıcı olarak elde etmesi için özellikle zihin dünyasını irdeleyen çalışmalar. Ayrıca ruhun ve enerji alanlarımızın durumunu da ele alan çalışmalar. Bazen mucize gibi hızlı sonuç getiren, bazen sabırla uygulanması gereken çalışmalar.

Bir şeyleri tavsiye etmekten çekiniyorum. “Bir çalışmaya başladınız, uygulayıcınız dediği kadar devam edin,” demek istesem de karşınıza çıkacak insanları bilmediğim için diyemiyorum. Yarım bırakılan bir ameliyatın fayda getirmeyeceği gibi yarım bırakılmış çalışmaların sizi sonuç elde etmekten alıkoyabileceğini de söylemem gerekiyor. Sanırım yaptığım yüzlerce başarılı çalışmanın yanında çok kısa kesildiği için tam olarak sonuç vermemiş görünen ve sıkıntıları ile yaşamaya devam eden kişilerin yaşamları zihnimden çıkmıyor. Onlara aklıma geldikçe, buna izin vermişlerse, enerji gönderirim. Kiminin almadıklarını görürüm, kimininse değişimi kabul etmekte zorlandıklarını. Esasında hocalarımın önerilerine tam kulak versem enerji göndermeme izin vermiş olsalar bile karışmamam gerekir. Bu çalışmaları yapmak o kişilerin tercihleridir. Gerçekten istiyorlarsa gelirler. O kişilerin istedikleri sürede sonucun oluşmaması benim bir kabahatim değildir. Belki o sıkıntı ile kalmaları yaşam yollarında beklediklerini karşılarına çıkaracak. İstenildiğinde yardım etmek benim görevim. Bildiklerimi uygulamak sorumluluğum. Tercihin benim olmadığını kabul etmek kalır bana. Ama kolay değil. İstenirse yardım etmek görevi benim, yardımı almak ve kullanmak sorumluluğu danışanımın. İşin aslı bu esasında. Uygulaması söylendiği kadar basit değil.

Bunca uzun söze ne gerek vardı?

Cevapları bilmenin çok da önemli bir şey olmadığını artık biliyorum. Esas olan aldığımız cevaplar ile ne yaptığımız. Cevapları bilmenin işe yaradığı zamanlar var, yetersiz kaldığı zamanlar var. Geçmişe, şimdiye, geleceğe dair cevapları bilebilir hale gelmek için yanıp tutuşanlara bunun o kadar da önemli bir şey olmadığını bir kere daha söylemek istiyorum. Bugününüzün yaşam kalitesini arttırmak için neler yapabilirsiniz, buna odaklanın. Sorularınızın asıl cevapları orada yatıyor.

Benim yolculuğum başarılar, başarısızlıklar, mucizeler, çaresizlikler, huzur ve huzursuzluklar ile devam ediyor. Öğrenciliğim hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Yüreğim bugünler için şükrediyor.

29 Aralık 2010 Çarşamba

17

Üniversiteden mezun olduğum yıllarda sorsanız çift sayıları sevdiğimi söylerdim size. Doğum günüm 22’si. 1970 yılında doğmuşum. Lise okul numaram 288’di. İlkokuldaki numaram ise 317. 288 sayısını 317’e göre daha çok sevdiğimi düşünürdüm. O zaman.

Yaşamda birçok şeye bakış açım değiştiği gibi sayılara bakış açımda değişti. Küçüklüğümden beri sayılara ilgim yüksek olmuştu. Okuma yazmayı öğrenmeden çok önce anaokulu günlerimde toplama ve çıkarma işlemlerini yapmaya merakım vardı. Elime kâğıt kalemi alıp büyüklerimin bana verdiği sayıları toplamlarını almak benim için çok eğlenceliydi. Bu beni mühendis olmaya kadar götüren bir merak oldu, ama şimdi geriye dönüp baktığımda sayılar dünyasının berraklığı ve netliği beni çekiyordu belki de. Sayılara olan merakım iş hayatında aile firmamızdaki görevlerimde mühendislik konuları kadar muhasebe konularını da sevmemi sağladı.

Sanırım bundan sekiz yıl kadar önce sayıların bana mesajlar vermeye başladığını fark ettim. Nasıl başladı tam hatırlamıyorum ama sayıların ve bazen de sayılara eşlik eden harflerin bana bir şeyleri işaret ettiğini görmeye başladım. Sokak tabelalarında, araba plakalarında, dergilerde, televizyonda, bilgisayarda, bazen bir kitabın sayfa numarasında. Farklı sayılar farklı şeyler söylüyordu.

Numeroloji, sayı bilimi, diye bir konu olduğunu öğrendiğimde gerçekten ilgimi çekti. Özellikle doğum tarihlerimizin numerolojiye göre değerlendirmelerinin çok yerinde bilgiler verdiğini fark etmeye başladım. Bir günün numerolojiye göre değerlendirmesinin verebildiği bilgileri gördüm. Araştırmaya başladım. Astroloji ve Tarot sayı bilimi ile ilgili olarak karşıma çıktı. Dan Millman’ın yaşam sayısı analizlerinin de değerli bir kaynak olduğunu gördüm.

17 sayısının karşıma çıkması da aşağı yukarı bu günlere denk gelir. Babamın büyük rahatsızlıkları arkada arkaya iki yıl 17 Aralık civarına denk geldi. İki defa hastanede yattı aynı tarihlerde. Bir Eylül ayının 17sinde toprağa verildi. Yeğenim 17 Ocak’ta doğdu. Görüşme için gittiğim bir numeroloji uzmanı ben daha rakamlar ile bu şekilde tanışmazken yaşam sayımın 26’dan 17’ye doğru geçmekte olduğunu söyledi. Dan Millman’ın analizlerine göre yaşam sayımın 26/8 olduğunu sonra öğrendim. Ana yaşam 8 sana çok şey söyledi. Sorularıma, sorunlarıma, kuşkularıma ve aradıklarıma dair. Amerikalı ve Alman hocaların numeroloji yaklaşımları ile tanıştığımda sayıların tıklayınca açılan dev dosyalar gibi ufacık semboller ile dev anlamlar taşıyabildiklerini öğrendim. James Redfield’in kitapları ile yaşamın devamlı bizimle iletişimde olduğunu ve bunu tesadüf ile adlandırdığımız olaylar ile yaparken her zaman işaretlerin etrafımızda olduğunu ve kimi zaman da sayıların o işaretler olduğunu öğrendim.

İstanbul’daki resim atölyemi altı yıl önce 17 Aralık’ta açtım. O günlerde hayatımda henüz Fethiye yoktu. Fethiye’ye, Göcek’e tatil için ve orada yaşayan kuzenimi görmek için gitmişliğim vardı ama ben bir İstanbul’luydum. Resmin atölyemi açtıktan beş altı ay sonra hızla Fethiyeli olmaya başladım. Şimdilerde hem Fethiye’de hem de İstanbul’da eş zamanlı olarak yaşıyorum. Danışmanlık ve eğitim işlerimi her iki şehirde sürdürürken İstanbul’daki resim atölyemde çalışmak oldukça zorlaştı. Altı yıl sonra atölyemi kapatmaya karar verdim. Aralık ayı sonunda İstanbul’daki atölyemi işyeri olarak kapatıyorum. Resim hayatımdaki önemli yerini koruyor, ancak şimdilik resim malzemelerim, boyalarım, tuvallerim Fethiye’de evime ve İstanbul’da Kurtköy civarındaki bahçemize yerleşmiş durumda. Resim atölyemi açmak mühendislik eğitimi almış ve yıllarca müteahhitlik yapmış olduğum için zor gelmişti. Tereddütlerim olmuş ancak bir günde karar vererek birkaç hafta içinde atölyemi bir sergi ile açmıştım. İyi ki de öyle yapmışım. Resim benim hayatımda şükrettiğim şeylerden biri. Atölyem resmin benim için önemini kabul etme anlamını taşıyordu. Sanırım bu açıdan hayatımda önemli bir tarihti 17 Aralık 2004.

Hayatımdan bazı dönemler bazı sayılar sıkça karşıma çıkar. Bir dönem 17 ile bunu çok yaşadım. Bir konuda karar vermem gerektiğinde olmadık yerlerde, olmadık şekillerde 17 sayısı görüyordum. Genelde bir karar verip yine de içimde az ya da çok bir acaba kaldığında. Bir süre 17 benim evrenden teyidim oldu. 17’den önce 123 benim için aynı görevi gördü. Bir ara 42, bir ara 456 ve 321.

Hiçbir sayıyı diğerinden kıymetli saymak gibi özel bir inancım yok. Sadece karşıma çıkan sayıların ortaya çıkış zaman ve şekilleri, bazen içime doğanlar, bazen de numerolojinin bana sayılar ile söyledikleriyle hareket ediyorum.

Çok farklı yerlerde ve şekillerde karşıma çıktı ama bazen de 17 ve 42 sayılarının yan yana geldiği olur. Çok sık olarak saat bakarım ve saatin 17:42 olduğunu görürüm. Nasıl o anda saate bakmayı başarıyorum bilmem ama hala sıkça başıma gelir. Özellikle aklıma birini aramak geldiğinde cep telefonumun ekranında 17:42’yi görmeyi artık çok normal karşılar oldum.

Binaların numaraların, dairelerin, evlerin numaralarının getirdikleri enerjiler olduğunu fark ediyorum. Binanın enerjisi, toprağının enerjisi, evin eşyalarının, ev halkının enerjisi mekâna çok şey katar. Bir evde daha önce yaşayanlar olmuşsa onların enerjilerinin de ayrıldıkları evde etkileri sürebilir. Ama basit bir kapı numarası diyebileceğimiz sayınında o eve etkisi vardır. 5 iyidir, 8 daha iyidir gibi bir şey söyleyemem. Sayıların bir enerjisi var, önemli olan bu enerjinin sizinle uyumlu olması. Ya da bir mesajı var. İyi ya da kötü değil, bir şey söylüyor o eve dair.

Her türlü enerji okumasında olduğu gibi bir sayının hangi anlama geldiğini bilmeniz gerekmiyor. Numeroloji ile ilgilenerek öğrenebilirsiniz ama gerekmiyor. Bir ev kiralamak istediğinizde, bir ev almak istediğinizde yer içinize tam olarak siniyorsa doğru karar vermek üzeresiniz demektir. Enerjimiz etrafımızdaki enerjileri her zaman okur. Her zaman. Ve bize okumasına göre mesajlar verir, özellikle duygularımız ile. Bu işaretleri fark ederek yaşarsak zaten bizim için en olumlu yolda ilerleriz. İşaretlere rağmen farklı yollar seçtiğimizde katılmaya, tökezlemeye ve zorlanmaya başlarız.

Sadece sayı bilimi için değil astrolojiyi gibi içinde olduğumuz duruma ve geleceğe dair bilgi almak için kullandığımız tüm teknikler için böyledir. O teknikler bize bilgi verebilir, ancak bilgiye ulaşmak için hiçbir bilime mutlak ihtiyacımız yoktur. Bu bilimler bilgiye bağlanmamız için bir kanal olabilirler. Ama tek kanal değiller ve mecbur olduğumuz kanallar değiller. Sanırım yaşamı ve geleceği hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlere söyleyebileceğim en net bilgi bu. Enerjinizi ve bilinçaltınız her zaman etrafında neler olup bittiğinin farkında. Yaşam farklı şekillerde size bilgi sunuyor. Bakmak gerekiyor. Hislerimize açık olmak gerekiyor.

Türk kahvesi içtiğimde fincanımı ters çevirip kapattığım olur. Beraber kahve içiyorsak fincanımı kapatarak bakmalarını istediğim birkaç kişi var. Hatta kahve fincanımı kapatmadan bile paylaşımda bulunan arkadaşlarım var. Annem yapar zaman zaman bunu. Kahve vesiledir, kahve aracılığı ile gördüğümüzü düşünürüz, oysa bambaşka bir dinamiktir yaşanan. O kahve fallarından çok net bilgiler aldığım oldu. Zihnimin teyit aradığı o anlarda aradığım, ihtiyaç duyduğum cevaplar geldi. O anlarda o kişilerin bilgiye bağlandıklarını net olarak söyleyebilirim. Kimileri bunun farkında, kimileri değil, ama olan bu. Her kahve falı bakan için söylemiyorum bunu ama hepimizin bilgiye bağlanma gücü olduğunu söyleyebilirim. Kullanmak, kullanabilmek bireysel tercihlerimizin getirdiği yaşama bağlı.

Yeni yıla girerken numerolojiden olmasa da astrolojiden bolca bahsediliyor. 2011 yılının olumlu bir yıl olacağına dair mesajlar var. 2011 benim algıma göre de oldukça olumlu ihtimaller taşıyor. Yaşam her durumda olumlu ihtimalleri içinde taşıyor. 2011’de bu biraz daha çok. 2011 sayısının genel enerjinin getirdiği bir kuvvet ve yaratıcılık enerjisi var. Yaşamı açan iki kuvvetli enerji.

Yeni yılda sizi yaşamınızdaki sayıları gözlemleye davet ediyorum. Kim bilir sayılar, tarihler size neler söylüyor. Yaşamın bu iletişim dilini konuşmaya başladığınızda yaşamı keyiflendiren sürprizlerin arttığını görebilirsiniz. Sayıların dili bakalım size hangi yeni kapıları açacak.

Yolunuz hep açık , keyifli maceralarınız bol olsun.

Yapabileceklerimiz Var

Yaptığım çalışmalarda danışanlarımdan kendilerinin hayat kalitelerini arttırmak için neler yapabileceklerine dair sorular gelir. Düzenli olarak eğitimler veren hocalar var. Benim hem Fethiye hem İstanbul’da yaşıyor olmam ve seyahat programlarım istediğim kadar sık eğitimler düzenlememi engelliyor. Bireysel çalışmalarda kişilerin yaşam kalitelerini yükseltmek için yapabileceklerini paylaşmaya özen gösteririm. Her zaman yapabileceğimiz bir şeyler var. Hele düzenli olarak dikkat edersek yaşam kalitemizi arttıracak olan ipuçları var. Basit ve çok kolay uygulanabilir şeyler. Son günlerde duygu ve düşüncelere dair çok şey yazdım. Artık uygulamalara dair yazma zamanı geldi.

Sadece üç hafta uygulayarak yaşamınızda fark yaratabileceğiz önerileri madde madde yazacağım. Uyguladığım zaman yaşamımı açan, biraz ihmal ettiğimde eksikliğini hemen fark ettiğim uygulamalar. Mutlaka içinden bildikleriniz ve uyguladıklarınız çıkacaktır. Kuru gelmesin ama madde madde yazmak istiyorum. Zeynep’in olmazsa olmazları diyelim.



1- (1) Su için. Su olmazsa hiçbir şey olmaz. Reiki olmaz, ilacın faydası olmaz. Kristallerin, bitki çaylarının, vitaminlerin, brokolinin faydası olmaz. Ne kadar çorba, meyve suyu, yeşil çay içtiğinizin eğer su içmiyorsanız pek önemi yok. Birçoğumuzun çocuklukta çok içtiğimiz için bıktığımız ama faydalı ıhlamurun da tam faydası yok. Ihlamura biraz limon sıkmak belki ya da içine bir dilim limon atmak ıhlamur ile sizi tekrar barıştırabilir belki. Su vücudu besliyor, arındırıyor. Bedenin ve aynı zamanda ruhun var olmasını sağlıyor. Sadece düzenli olarak su içerek, bu sağlık durumunuza göre değişebilmesine rağmen ortalama olarak yedi sekiz bardak su içmeniz gerektiği anlamına geliyor. Hiçbir şey yapamıyorsanız lütfen su için.

2- 2- (2)Gülümseyin. Gülün. Kahkaha atın. Ama gülümseyin. Bir neden olduğu için değil. Üç hafta sadece görev olarak gülümseyin. Her zaman. Üç hafta. Kendiniz için kendinize gülümseyin. Bir üzüntü içindeyken, bir zorluk içindeyken gülümsemek ve gülümsemeye çalışmak suni gelebiliyor. Ama o kadar etkili ki. Ne durumda olursanız olun eğer onbeş yirmi dakika gülümsemeyi başarabilirseniz neredeyse kalıcı olarak enerjiniz değişecek. Hele bunu bir görev gibi üç dört hafta yapma çalıştığınızda sadece sağlığınız düzelmekle kalmayacak yaşama olumlu olarak bakmaya başlayacaksınız. Su içtikten sonra bir şey yapacak isteğiniz varsa bu gülümsemek olsun. Bu kadar basit bir şeyin yaşamınıza hangi mucizeleri getirebileceğini bilseniz bir an durmazsınız inanın. Ve gülmeyi seviyorsanız, lütfen bu özelliğinize sahip çıkan.

Gülen bir toplum değiliz. Amerika’dan Türkiye’ye döndüğüm ilk birkaç yıl gerçekten çevremdekilere göre çok daha fazla güldüğümü fark ediyordum. Bir buçuk yıl kadar Türkiye’ye hiç gelmediğim bir dönem olduğu için döndüğümde çok daha net olarak fark etmiştim. Zaman içinde gülümsememi önce tam olmasa da biraz yitirdim, yaptığım iş güler yüzlü olmaya mani olmasa da ciddi olmamı gerektiriyordu. Zeynep’in kahkahalarına sadece erkeklerin çalıştığı, işverenin kızı bir mühendis olarak çalıştığı inşaat şantiyelerinde, devlet dairelerinde pek yer yoktu. Sonra tekrar gülümsememe sahip çıktım. Başkası için değil kendim için gülümsüyorum. Bazen unutuyorum, fark ettiğim anda gülümsüyorum. Eskiden gülümsemeyi hatırlatan notlar koyuyordum masama, evimin, ofisimin farklı yerlerine. İşe yarıyordu doğrusu. Gülümsemeyi seven bir ailem ve arkadaşlarım var. Eski iş hayatım gülümsemeye daha dar bir alan bırakıyordu dediğim gibi. Artık pek hatırlatmaya gerek kalmıyor. Gülümsemeyi, gülmeyi seviyorum. Yaşama gülmeyi seviyorum. Gülümseme bulaşıcı bir şey. Bana gülen bir insana karşı somurtmam gerçekten zor. Ben gülüyorsam olayları kötü yorumlamam neredeyse mümkün olmuyor. Sevgi ve nefret duygularının aynı anda yaşamasının mümkün olmadığı gibi, sevinç ve üzüntü aynı anda var olamıyor. Biri gidip diğeri gelebilir ama aynı anda var olamıyorlar. Gülümseme ile sevinci davet edin ve sağlık, keyif ve mutluluk sizinle olsun.

3- 3- (3)Yorgun, mutsuz, endişeli iseniz mutlaka duş alın; özellikle akşamları duş alın. Su içmemizin sağladığı faydalara ek olarak bedenimizi ve mekânları arındırmak için muazzam etkili. Sanınız çok sıkıldığında ellerinizi akan suyun altında birkaç dakika tutmak üzerindeki enerjik yükleri hızla temizleyebilir. Bir duş alma şansınız varsa bu tüm bedeni ve enerji alanını temizleyeceği için sizi çok daha iyi hissettirecek. Kirden arınmaktan bahsetmiyorum. Bir saat önce yıkanmış olabilirsiniz ama bir kavda yaşadıysanız, hastanede bulunduysanız, gergin bir toplantı geçirdiyseniz, bir tartışma yaşadıysanız, üzerinizdeki enerjik yükü su ile çok hızlı bir şekilde temizleyebilirsiniz.

Ben Amerika’daki üniversite yıllarımda Amerikalıların genelde yaptığı gibi her sabah duş almaya alıştım. Sabahları duş almak güne taze başlamayı sağlar, ancak genelde gün içinde girdiğimiz her ortam ve bir araya geldiğimiz her insanla enerjik olarak bir etkileşimimiz olur. Genelde enerjisi yüksek ve bizi mutlu eden insanlarla daha az karşılaşırız. Aksaklıklar, tartışmalar, haksızlıklar, sorunlar bitmez. Genelde sıkıntısı olan insanlar ile daha çok karşılaşırız. Kuvvetli isek enerjimizden vererek devam ederiz güne, ama bir yandan onların yükleri ile yüklenmiş ya da enerjimizi onlara vermiş oluruz. Gece bu yükler ile rahat uyumak pek mümkün değildir. Gece yatmadan önce yapılacak bir duş hem uyku kalitenizi arttıracak, hem de üzerinizdeki enerjik yükleri temizleyeceği için sağlığınızı koruyacaktır. Duş alamıyorsanız elinizi yıkayın, ayağınızı yıkan. İslam’daki abdest ve boy abdesti ibadetin gereği olmak tarifi dışında çok etkili arındırıcı uygulamalar. Su, niyet ve sözün gücü ile bizi koruyan bir uygulama.

Rahmetli babam bana “su kuşu” derdi. Ben sabahları duş alma alışkanlığımdan çok vazgeçemedim, ancak buna akşamları aldığım duşları, yorgun, moralsiz, üzgün hissettiğim zamanlarda aldığım duşları ilave ettim. Enerji çalışmalarımdan önce ve sonra yerine göre imkânım varsa duş alırım. Kendim için ve çalışma yapacağım kişi için hazır olmak adına. Su inanılmaz bir şey. Çevreci kimliğim bazen su kullanımı konusunda beni dikkatli olmam konusunda uyarsa da enerjimin ve ruhumun arınma ihtiyacına özen gösterdiğimde çevre adına da faydalı şeyler yapabiliyorum. O gücü, o inancı bulabiliyorum.

4- 4- (4)Evinizi, içinde olduğunuz mekânları tozdan arındırın. Toz özellikle kapalı mekânlarda düşük frekanslı enerjileri barındırabiliyor. Yorgun hissediyorsanız bir bahar temizliği yapma zamanı gelmiş olabilir. Normalde sizi etkilemeyen bir ortam enerjiniz düşükse etkileyebilir. Gözle görünen bir kirlilik olmayabilir ancak ince bir toz katmanı bile sizi desteklemeyen enerjiyi barındırabilir. Kendinizi kuvvetli kılmak adına dikkat etmenin fayda getireceği bir detay olduğu için paylaşmak istedim.

5- 5- (5)Sözün önemli bir gücü var. Dualar, mantralar, olumlamalar sözün gücü ile yaşamlarımıza bizi kuvvetlendiren enerjileri aktarmak için araçlar. Dünyanın her köşesinde sözün gücü farklı şekillerde tüm toplumlar tarafından kullanılıyor. Fatiha Suresi’nin, İhlas Suresi’nin farklı bir kuvveti vardır benim için. Farklı duaların kelimelerinin, seslerinin enerjisi ile beni kuvvetlendirdiğine çok şahit olmuşumdur. Japon kökenli chant’ler var söylediğim, Shumei'nin Amatsunorito'su gibi. Louise Hay ile hayatıma giren olumlamalar sözün gücünü yaşamıma davet etmek için etkili araçlar. Louise Hay’in olumlamalara dair kitapları uzun yıllardır Türkçe’de mevcut. Louise Hay’in bir kitabını almak ve olumlamaları kullanmak kendinize verebileceğiniz en kıymetli hediye olabilir.

Bir olumlama önermem gerekirse “Kendimi seviyor, onaylıyor ve kabul ediyorum” özellikle EFT olarak bilinen Duygusal Özgürlük Tekniği-Emotional Freedom Technique’te çok kullanılan etkin bir olumlama. Sadece bu cümleyi yaşamınıza dâhil etmeniz, kendinize gün içinde farklı zamanlarda mümkünse sesli olarak tekrar etmeniz zihninizdeki, yüreğinizdeki, bedeninizdeki birçok engeli hızla açabilir. Düşüncenin ve niyetin gücü çok etkilidir. Sözün, hele dudaklarımızdan sesli olarak dökülen kelimelerin kuvveti dönüşüm getirebilir.


Bu çok basit beş uygulamayı hayatınıza dâhil ederek büyük fark yaratabilirsiniz. Hele öncelikle üç haftalık bir süre düzenli olarak uygulayarak hayatınızın parçası haline getirmeye başlarsanız. Çok basit ve istikrarlı uygulandığında büyük fark yaratan uygulamalar.

Enerjimizi yüksek tutmak için olmazsa olmazlar listesini paylaşmaya devam edeceğim. Şansınız ve kuvvetiniz hep bol, yaşam yolunuz sevgi ile açık olsun.

28 Aralık 2010 Salı

Kırılma An'ı


27 Aralık akşamı Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği’nin yeni yıl yemeği vardı. Neredeyse iki haftadır katıldığım ilk sosyal aktivite. Her gün dışarıda, gruplarla, toplantılarla, çalışmalarla geçen aylardan sonra Aralık ayı cebren durdurmuştu sanki beni.

13 Aralık’ta Konya’ya dönem başkanı olduğum Fethiye Lions Kulübü ile düzenlemiş olduğumuz gezi için gitmiştim. İki gün içinde Konya’yı dışarıya pek belli etmediğim ama hızla başlayan öksürüğüm ile kendini yine de gösteren halsizliğime rağmen gezmiş, kültür merkezindeki törene hatta Mevlana’ya Gönül Verenler Kurumsal Çalıştayı’nın bir bölümüne kısa da olsa katılmayı başarmıştım. 14 Aralık akşamında ilaca rağmen beni bitkin hissettiren yoğun halsizlik, grup ile beraber Fethiye’ye değil İstanbul’a geri dönmemin doğru olacağını söylemişti. Sanki ucu ucuna yakalanmış bir tren gibi İstanbul’daki evime vardıktan aşağı yukarı bir saat sonra iki gün süre ile yaşam benim için adeta tamamen durdu. Uzun zamandan beri ilk defa hiçbir şey yapmadan, gözlerimi açamadan saatlerce yattım, uyumaya bile imkân vermeyen bir yorgunluk ve kaybolmuşluk hissi ile. Sonra yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Kendime gelmem on gün kadar aldı. Yavaş, çok yavaş. Bu sürede bir eniştem oldukça büyük bir ameliyat olup hastaneden eve çıkmıştı bile. Benim yaşamım ise çok yavaşlamıştı. Zihnim hareket etmek istemeye başladığında bedenim mümkün olmadığını çok açık ve net olarak hissettiriyordu.

Bu hislerimi daha önce yazdım, yaşamın beni durdurduğunu biliyorum. Biliyorum bilmesine de dün akşam profesyonel koç arkadaşlarım ile yeni yıl yemeğinde birlikteyken hem kendi yaşamımı ve bundan sonra yapmak istediklerimi, hem de Konya ile başlayan bu durma sürecinde hepimizin yaşam yollarımızın benzerlik ve farklılıklarını düşünmeden edemedim. Bir yandan uzun süreden beri görmediğim koç dostlar ile sohbet ederken zihnimin bir yanı son yıllarımın bir hesabını çıkarıyordu sanki.

Ben danışmanlık, eğitmenlik ve koçluk yapıyorum. Daha çok kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp üzerine danışmanlık. Bu oldukça geniş bir alan. Yaşama ve insana çok farklı pencerelerden bakmayı gerektiriyor. Bazen bilincin, bazen bilinçaltının, bazen bedenin, bazen ruhun ve enerjinin pençelerinden. Aynı şeye farklı pencerelerden bakmak bir bütünlük hissi verir bana. Bireysel olarak tercih yapmam gerektiğinde enerji penceresinden bakmayı tercih ettiğimi, sanki bütünü oradan daha rahat görebildiğimi fark ederim. Bunun zor yanı gördüklerimi paylaşırken bu açının daha az bilinmesi, daha az kabul görmesi. Daha az tanınan bir penceredir enerji penceresi. Birçok kişinin gözle göremediğinin varlığını ispat etmek yükü ile karşılaşırım bazen. Üzerime almadığım ama benden beklendiğini hissettiğim bir yük. Doğru olduğunu gördüğüm, bildiğim ama henüz çok fazla insanın göremediği bir resmi paylaşmak her zaman kolay değildir.

Görmüyormuş gibi yaparken bulurum kendimi bazen. Ama beni ben yapan görüyor olduğum gerçeğini inkâr kendimi inkâr etmektir. O nedenle, gerekli gördüklerinde sıra dışı bulunmalarına rağmen bildiklerine kendilerini teslim edebilen hocalara hayranlık duyarım. Hesap kitap yapmadan kendileri olabildikleri için. Ben de hesap kitap yapmam kendimi dışarıya anlatmak anlamında. Ancak kendimi frenlediğimi biliyorum, bilerek değil, aniden ve ancak sonrasında farkına varabileceğim şekilde o farklı gözlerimi kapatırım. Bir insana baktığımda genel ruh halini, fiziksel ve ruhsal durumunu, zihnindeki endişeleri veya korkuları biliyor olmak isteyerek yaptığım bir şey değil. Özellikle bir teknik kullanarak yaptığım bir şey değil. Onlarca farklı teknik ile çalıştıktan sonra kendiliğinden gelişen bir şey. Bir insan bakınca gördüğüm bir şey. Bir insanı düşündüğümde hissettiğim bir şey. Hem görüp hem de görmemiş gibi davranmak belki samimi gelmediğinden, bilmiyor gibi farz ederim kendimi. O bilgileri kapatırım. Beş yaşında gözlerim bozulmaya ve uzağı görmemeye başladığımda ailemizde neden kimse gözlük kullanmadığı halde benim kullanmam gerektiğini düşünürdüm. Belki tüm ilkokul yıllarım boyunca düşündüm. Enerji çalışmaları ile tanıştıktan sonra beş yaşında ne olmuştu ki gözlerim bozulmaya başlamıştı diye sormaya başladım. İlk defa aynı yaşta bir diş hekimi ile tanışmıştım. Beş yaş birçok insanın yaşamında bir değişim ve farklılaşma noktası. Yaşadıklarımızın bir kısmı çok önceden yaptığımız seçimler. Tesadüf yok, yaşam rastgele değil. Hepimizin yaşamayı seçtikleri ve planladıkları var. Ruhun seçimlerine yaklaştıkça dış şartlarımız ne olursa olsun tatmin duygusuna sahip oluyoruz. Zihnin seçimleri ise dünyasal başarılar içinde yarım bırakabiliyor bizi. Bir münzevi hayatı sürmemiz gerektiği anlaşılmasın. Ruhunuz zenginlik, iş başarısı ile kendine bir yol seçmişse bu sesi de ne kadar zor olursa olsun dinlemek ve o yolda çalışmak gerekir. Ruhumuz ne diyor, ne istiyor, söylenen değil, senin nereden geldiği önemli. Benim duymaya çalıştığım ses bu.

Danışanlarım ile çalışırken hayatlarında farklı kırılma noktaları kendini gösterir. Ruhun karar aldığı anlardır, bazen yaşamı yukarı çıkaran, bazen derinden sarsarak kapatan. Kırılma noktaları vardır, hepimizin yaşamlarında var. Sorun diye adlandırılan birçok konu bu kırılma anlarının hediyesidir. Çoğu bu yaşamımızdan gelir, kimileri daha eskiden. Bazen de sorunlar üzerimize yüklenen yüklerden gelir. Yaşam sorumlulukları, iş ve aile sorumlulukları önemli yüklerdir. Bir de taşıdığımızın farkında olmadığımız enerjik yükler vardır. Sırtımıza bilerek veya bilmeyerek başka insanların, başka enerjilerin yüklediği yükler. Bu yüklerde sorun diye adlandırdığımız olay ve durumların kaynağıdır birçok zaman. Bu yükleri kaldırmaya başlayınca yaşam açılmaya, renklenmeye ve keyiflenmeye başlar.

Koçluk Derneği’nin yemeğinde koçluk mesleği ile insanlara gelecekteki hedeflerine ulaşmaları için destek olma yolunu seçmiş arkadaşlarım var. Koç olarak bir insana yardım etme yolunu seçmişler. Çoğu bu yola inanmış ve bu yol ile ilerliyorlar. Dünyada kabul görmüş etik kural ve prensiplerle çalışıyor. Çok başarılı arkadaşlar var. Benim koçluk desteği aldığım bir arkadaşım da yemekteydi dün akşam. Görüşmeyeli dört beş hafta olmuştu herhalde. En son bir araya gelişlerimizde bana koçluk yapmıştı. Tekrar netleşme ihtiyacı hissettiğim bir dönemde kendisinden destek rica etmiştim. Danışmanlık ve koçluk yapmak kendimiz üzerinde çalışmayı zorunlu kılar. Karşımıza çıkan her insan, her vaka, o insanların her sorunu danışmanın ve koçun yaşamında bir yerlere dokunur, kapalı ya da kapalı olduğu sanılan eski düşünce ve duygu dosyalarını açıverir. Bir danışmanın, bir koçun karşısındaki insana karşı görevini yerine getirebilmesi kendini karşısındaki insana yüzde yüz verebilmesini gerektirir. Yüzde yüz samimiyetle. Kendini unutarak. Yol olmak diye tarif eder koçlar. Bu duyguları bastırarak yapılamaz; düşünceler zihinden cebren kovulamaz. Yaşam boyu sürecek olsa da bir koç, bir danışman kendi yaşamını didik didik etmek zorundadır; bir nevi arzın merkezine yolculuktur bu.

Her danışanım ile onların dünyasına bir yolculuk yaparım. O kişiye ve duruma dair bilgiler gelir, görüntüler gelir. Dünyasına girerim; girdiğim için yardımcı olabilirim. Her dünya mutlulukları, acıları, başarıları, devleri, melekleri, karabasanları ile gelir. O yüzdende hakkı ile yapılan bir enerji çalışması esasında tonlarca yükün altına girmek hissini verir bazen. Hiçbir şey yapmıyor gibi görünerek tonlarca yükü kaldırmak, selden çamurla dolmuş evleri, mahalleleri, şehirleri temizlemek. İnşaat işleri ile uğraştığım günlerde gerçekten çok çalıştım, çok yoruldum. O işlerinde başka bir güzelliği ve yorgunluğu vardı. Enerji çalışmaları ise bambaşka bir dünya. Ve aynı bilgiye sahip bir insan karşınıza çıkmıyorsa genelde anlaşılmayacak olan bir dünya. Seçimin bedeli bu. Hediyenin bedeli bu. Sorarlar bazen Milli Piyango’dan bilet alsanıza, Sayısal Loto oynasanıza. Bir noktadan sonra enerji diliyle görmenin, duymanın, çalışmanın yolunda başka seçimler karşımıza çıkıyor. Biraz yalnız bir yol. Anlaşılamamayı kabul etmeyi gerektiren, anlaşılmak için çaba göstermeyi bıraktıran. Bırakmak zorunda bırakan. Evet, yürek istemeyi tam bırakamasa da anlaşılmayacağını kesinlikle kabul etmeyi gerektiren bir yol.

Ben enerji çalışmaları yapmayı seçtiğimi zannettim. Enerji aktarımı yapmayı öğrenmek istedim bu doğru. Enerjileri görmeyi, bilgiye ulaşabilmeyi de istedim, bu da doğru. Ancak görebilmenin ne anlama geldiğini ancak görebilmeye başladığımda anladım. O nokta isteyerek olmadı işte, aniden karşıma çıkıverdi. Ve yaşamımın bundan sonra getireceklerini görmeye başladım. Gerçek ile hayal edilen oldukça farklı. Öğrencilerimden ve danışanlarımdan “Biz ne zaman enerjileri görebileceğiz?”, “İnsanların hastalıklarını bilebilmek istiyorum”, “Geleceği bilebilmek istiyorum”, “İnsanların sorunlarını nasıl anlar hale gelebilirim?” gibi yüzlerce soru ile karşılaşıyorum. Bu cümleleri ben de sarf ettim. Zorlamayın, olması gerekiyorsa olacaktır”, “Sabırlı olun” ya da bazen “Bilmek her zaman kolay değildir,” şeklinde cevaplar verirken buluyorum kendimi. Genelde hazır olduklarında bilebileceklerini paylaşıyorum. En gerçek cevap bu sanırım. İstedikleri gerçekleştiğinde karşılarına çıkacak olan sorumluluğu anlatmaya çalışsam da tam olarak yapamadığımı biliyorum. Bilgiye ulaşabilmek büyük bir nimet, ancak yanında ayrılmaz hediyeleri ile geliyor. Yıllar geçtikçe kişilerin enerji çalışmaları yapmaları için daha az ısrarcı olduğumu ve bu yola çıkmak isteyenlerin yolu bulacağına teslim olmayı seçtiğimi görüyorum.

Koçlukta sevdiğim ve esasında enerji çalışmalarımda karşıma çıkan hocalarımın birçoğunun tarzı ile uyan bir yaklaşım var. İnsanın içindeki güce inanmak ve içindeki potansiyeli ortaya çıkmasına destek vermek. Koçun görevi koçluk hizmeti alan kişinin arzuladığı gerçek hedefleri ve istekleri ortaya çıkarması için çalışmak ve bu hedef oluştuktan sonra yine kişinin kendi yoğurt yiyişi ile hedefe ulaşması için destek vermek. Danışmanlık ise akıl veren, yolu gösteren kişi olmak gibi anlamlar içeriyor. Danışmanlığı koçluğa yakın bir tarz ile yapmayı seviyorum. Tarzım tamamen koçluk çizgisinde durmamı zorlaştırdığı için genelde koç kimliğimi çok tanıtmıyorum. Sadece koçluk yaparak yol gösterenlere saygım büyük. Benim gördüğüm resim, yaşamın getirdikleri farklı hareket etmemi gerektiriyor. Bu da benim yolum.

Koç arkadaşlar arasında oturup sohbet ederken, eğitimler, sertifikasyonlar, aşamalar, akreditasyonlar, birçok konu var konuştuğumuz bir koç olarak yetkin olmak yolunda. Birçok koç arkadaşım yaşam için seçtikleri yolda emin adımlarla ilerliyorlar. Ben de bir yandan daha yavaş adımlarla olsa da koçluktan kopamıyorum. Ancak ölçülmesi çok daha zor, elle tam tutulamayan gözle görülemeyenlerin dünyasında çalışırken kendimi kendime ve dünyaya ispat etmenin mümkün olmayacağı gerçeğini tam olarak kabul edemediğimi de görüyorum. Kabullenmekte hala zorlandığımı fark ediyorum.

Benim yaptığım enerji çalışmaları hiç görülemez, hiç bilinemez şeyler değil. Esasında evrende her bilgi, her yapılan, her düşünce, her bilgi, her zaman ulaşılabilir durumda. Benim sizin hakkınızda ne düşündüğümü, benim herhangi bir konudaki düşüncemi bilmeniz, bir işi hakkı ile yapıp yapmadığımı bilmeniz her zaman mümkün. Kinesiyoloji bu bilgiye ulaşmak için çok bilinen tekniklerden bir tanesi mesela. Farklı yollar var. Ama yine de zor. Sokaktan rastgelen çevireceğimiz bir kişinin bana bakarak yetkin olup olmadığımı söylemesi biraz zor. Sonuçlar görmeniz lazım. Ve inanın bizim çalışmalarda bazen sonuçlara bile inanmak zor olur, sonuçların enerji çalışmasından geldiğine inanmak zor olur.

Benim için geriye çok fazla seçenek kalmıyor. Ya her türlü tarifi, etiketi bir kenara bırakıp doğru olduğuna inandığım ölçülemez yolda ilerlemek ya da çoğunluğun kabul edeceği bir sistem içinde yürümek ve gelişmek. Uzun zamandır farkında olduğum bir yol ayrımı bu. Yol uzun zaman önce ayrıldı. Ben bir tanesinde yürürken bakıyorum ayağımın bir tanesi diğer yolun üzerinde de durmaya çalışıyor. Yollar kendi güzergâhlarında ilerledikçe bunu yapmak zorlaşıyor. Ne oradayım, ne buradayım. Peki, neredeyim o zaman?

Koç dostlarım ile konuşurken hepimiz yaşamımızda olan değişimlerden bahsettik. Biz söylemesek de yüzlerimiz değişimleri anlatıyordu sanki. Yaşamımda farklı kırılma anları yaşadım. Bazıları gerçekten bir andı, kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay sürdü. Farklı kırılma anlarıyla dolu yıllar yaşadım. Şimdide bir yeni yılın arifesinde olduğumuz için değil yaşam benim için hazırlamış göründüğü için bir kırılma anındayım. Güvenlik ağları kurmadan, kurmaya ihtiyaç duymadan sadece sevdiğim ipte yürümeyi seçen bir ip cambazı olma zamanı. Güvenlik ağlarının ağırlığının ipte yürümeyi imkânsız kıldığını fark etme zamanı.

Değişim zamanı geldi mi pas geçilemiyor.

Yaşamın sürprizleri, herhalde ben de arzuladığım için, devam ediyor.

Başlarken ve Biterken

Yeniden başlıyorum. Yeniden.

Etrafımdaki onlarca eşya anlatılmayı bekleyen farklı hikâyeleri için bana göz kırpıyor.
Öyle çok şey var ki içimde” diyor Sertap Erener şarkısında. Ben son birkaç yıldır zihnimden geçenleri, yüreğimin istedikleri söylemeye başladım ama henüz başlamış olduğumu hissetmiyorum nedense.

Yeni yıla giriyoruz. Astrologlar yeni yıla dair analizlerini yoğun olarak paylaşmaya başladılar. Gelecek günler neler getirecek bilmek istiyoruz. Bazen sadece merak ettiğimiz için, bazen endişeler içinde olduğumuz için.

Geleceğin bize kendini hiçbir zaman anı gelinceye kadar kendini göstermeyecek olan yanları olacak. Bize kendi yaşamımıza dair göstermedikleri olacak. Başkalarının yaşamlarına dair bilgi edinmemiz eğer o yaşama karışmama niyeti ile hareket edebiliyorsak çok daha kolay olacaktır. Yani ne kadar derin bir görme yetim olsa da kendi yaşamıma dair görüntüler ve bilgiler bana çok daha az gelecektir. Bir sigorta sistemidir bu. Yaşamın ve bilginin sigorta sistemi. Bu kendime dair hiçbir şeyi bilemeyeceğim anlamına gelmesin. Bazen çok net olarak görebilirim ve bilebilirim, ancak karşımdaki kişinin bana olan yakınlığı azaldıkça çok daha net olarak bilgiye ulaşmam mümkün.

2010 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde 2011’de bizleri neler bekliyor diye baktığımızda genel etkiler var olsa da bireysel yaşamlarımızda çok farklı etkiler ile karşılaşmamız mümkün.

İleriye bakmak yerine elimizdeki günü en dolu ve etkin şekilde yaşamaya inandığım için bana ileriye doğru sorulara cevap vermek konusunda çekimse kalıyorum. Bir yanım yapıldığını gördükçe kendimi yapmayarak geride bıraktığıma ve değişmem gerektiğine ikna etmeye hala çalışırken,içime doğru geleni yapmam gerektiğini de inkâr edemiyorum.
Dan Millman sevdiğim bir yazar. "Peaceful Warrior-Dingin Savaşçı" ile dünyaya farklı bir bakış getirdi. Hayatınızın Amacı analizlerinin de çok doğru olduğuna inanıyorum. Kendinizi ve yaşamınızın size sunduğu potansiyelleri keşfetmek için Dan Millman’ı okumanızı mutlaka öneririm. O daha önce sunulmayan bir bilgiyi bizlere sundu. En azından sunulmayan bir açıklık ve samimiyet ile.

Geleceği bilmek esasında kendimizi iyi tanımakla ilgili. Dan Millman doğum tarihlerimizden elde ettiği sayılar ile bu yaşamda deneyimlemek üzere geldiğimiz konuları belirlemiş. Örneğin benim yaşam sayım 8. Dan Millman’ın yaşam sayısının da 8 olduğunu öğrenmek enteresan gelmişti. Benim daha farklı bir numeroloji analiz şeklim var; Dan Millman’ın ki biraz farklı. Yaklaşımlarımızın farklı şeyler söylemiyor. Aynı resmin farklı detaylarını ele alıyor diye tarif edebilirim belki.

Nasuh Mahruki ’nin 2010 yılının Ekim ayında çıkan bir kitabı var: “Kendi Everest’inize Tırmanın”. Güzel yazılmış bir kitap. Kendi gerçeğini paylaşan birçok üstadın yaptığına benzer bir şekilde inandıklarını ve yaşadıklarını paylaşmış Mahruki. Bir öncü olduğu kesin. İsteklerini yaşamak cesareti ile hareket ettiği. Esasında bizi durduran şeyin çoğu zaman yetenek, bilgi veya güç eksikliği değil de, yola hiç çıkmamak, bu cesareti hiç bulamamak olduğunu hatırlatıyor bana Nasuh Mahruki’nin korkusuzluğu. Aradığımız cevap her ne ise esasında buna ulaştıracak yol kendimizi keşfetmekten geçiyor bu doğru. Kendimizi keşfedip, güvenip, bildikçe korkular belki yok olmasalar da bizi durdurma güçlerini yitiriyorlar. Korkusuzluk dediğimiz şey böyle bir şeyler aslında.

Tamamen korkusuz olmak mümkün mü bilmiyorum. Hiç korkmamak mümkün mü bilmiyorum. Ama korkuya rağmen korkunun söyledikleri duyarak, anlayarak, böylece kendini anlayarak yola devam edenleri çok gördüm. Değerine inandığım korkusuzluk bu. Korku karşımıza çıkabilecek bilinen ve bilinmeyenler ile başa çıkma durumumuza dair bir iç değerlendirme sonucu oluşan bir duygu bir anlamda. Ne kadar yeterli olduğuma dair bir değerlendirmenin sonucu. Altından kalkabilir miyim? Her an farkında olmasak da devam eden bir iç diyalog bu. İrili ufaklı olayların üstesinden gelebildikçe korkularda azalıyor. Deneyim kazanmak bu yüzden önemli. Yaşama küçük yaşlardan beri katılan çocuk adım adım bu güveni oluşturuyor. Yaş ilerledikçe zorlaşsa da her yaşta aşabileceğimiz bir engel bu. Korku zihnimizdeki ejderhalar ile savaşın sonucu. Yaklaştıkça ve dokundukça çoğunlukla yok olan ejderhalarla.

Yaşamda huzur, sevgi, başarı ve bireysel doyumu yakalayanların yolu kendi ile yüzleşme yolundan geçiyor. Kimisi doğdu andan itibaren tanışmaya başlıyor, kimisi kırk yaşında bir anda aynayı buluveriyor karşısında ve kendini görmeyi seçene kadar çok ayna kırıyor. Yüzleşmeden sonraki adım gelmiyor. Her zaman seçimle de olmuyor bu belki. Bazen yaşam dediğimiz gizem bizi çekip çıkarıyor takıldığımız çıkmazlardan, haydi, yeter oyalandığın, yola devam zamanı.
Yeni yıla birkaç gün kaldı. 31 Aralık’a gerek yok, her gün bir başlangıç esasında. Ancak zihnimizdeki dönüm noktaları temiz sayfaları çevirmek için bir güç, bir ilham verebiliyor. Berekete açıldığımızı hissetmek için kapı eşiğinde o narı patlamak gerekebilir. Gerektiği için değil, biz seçtiğimiz için. Çoğu zaman.

Kimi zaman da yaşama sadece teslim olmak gerekiyor. Bizden öte, bizim için, bize rağmen çalışanlara. 2011’e girerken yıllardır öğrendiklerimle, bildiklerimle, kimi zaman en kıymetli olduğuna inandığım akışa teslim olmanın gücüne bırakmak istiyorum kendimi.

Akışa bıraktığımda bazen bakıyorum ben sapasağlam duruyorum olduğum yerde. Akış sürüklemiyor beni; akış beni besliyor. Ben bekliyorum ve o yaşamı getiriyor bana.

27 Aralık 2010 Pazartesi

"Atlamak" ya da Sadece Gülümsemek

Norbekov’un çalışmalarını bilmiyor değildim ama tekrar karşıma çıkması birçok defa olduğu gibi yine tesadüflerle oldu. Mirzekarim Norbekov’un ilk okuduğum kitabı “Haddini Bilmez’in Annesinin Nikâhı Nerede Kıyıldı?”ydı. “Aptalın Deneyimi, Aklını Başına Toplamak için Rehber” ise sanırım daha çok sevdiğim bir kitabı.

Norbekov bana dünyanın farklı bir köşesinde yaşayan Jose Silva’yı çağrıştırıyor. Jose Silva Silva Metodu ile zihnimizin ve bilinçaltının gücünü kullanımımıza sunarken Norbekov bedenimizin de bu gücün önemli bir parçası olduğunu bizlere hatırlatıyor.

Ruh, duygu, düşünce, beden … Sağlık ve mutluluk adına neler yapılabileceğini anlatan binlerce hoca, binlerce yazar var. Sağlıklı olmak için, mutlu olmak için, zengin olmak için yapmamız gerekenleri anlatan binlerce hoca. Binlerce teknik, kimileri birbirine çok benzeyen, kimileri bambaşka binlerce teknik.

Benim de karşıma dünyanın farklı köşelerinde, Türkiye’nin farklı köşelerinde onlarca değişik hoca çıktı. Hepsini dinledim. Kimilerini daha uzun süre, kimilerini çok daha kısa. Yüreğime ve ruhuma dokunanlar oldu, samimiyetine pek de inanamadıklarım da. Işıkları binlerce kilometre öteden bana ulaşanlar oldu, yanında ruhumun eziyet çektiğini düşündüklerim de. Ama hepsinden öğrendim, hepsinden çok şey öğrendim.

Hedef belki aynı. Yollar ise çok farklı tatlarda.

Beni yazmaya iten ne diye sorduğumda karşıma çıkan kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp bilgilerini paylaşmanın önemli olduğunu biliyorum. En doğru, en iyi, en güzeli bunlar diyerek değil. Benim karşıma çıkanlar neler oldu, bunu anlatmak istiyorum.
Norbekov çok şey söylüyor. Bir yandan da söylediklerinden sadece birkaç tanesi bile büyük fark yaratmaya yeter. Esasında o da zihin açık olduktan sonra çözümlerim çok basit olduğunu tekrar edip duruyor. Sağlıklı, mutlu ve bereketli bir yaşam için yapabileceğiniz çok basit iki şey var: Gülümsemek ve yürürken, ayakta dururken ve otururken duruşunuzu düzeltmek. Çok basit fakat muazzam etkili iki şey. Bir gün için, sadece bir gün için içinizde gelse de gelmese de gülmeyi, gülümsemeyi deneseniz acaba akşam olduğunda hangi mucizeler ile karşılaşmış olursunuz merak ediyorum. Hele bir de bedeniniz müsaade ediyorsa dik durabiliyorsanız, omuzlarınız geride, göğsünüz dik ve ciğerleriniz hava almaya açık, kim bilir neler hissedersiniz? Söylemek benim denemek sizin elinizde.

Yazmak şükrettiğim şeyleri paylaşmak için önemli bir araç. Kendi yolculuğumu gözlemlemek için de. Farklı kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp konularını ele aldığım 2006-2009 yılları arasında muhtelif gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımdan derlenen beşinci kitabım "Atlamak" 2009 yılının Ekim ayında yayınlandı. Ondan önceki dört kitabımı da seviyorum, sonrasında yayınlanan diğer iki tanesini de. Ancak babamı sıkça hatırladığım bu günlerde, hayatımdaki en kıymetli hocalarımdan biri olan rahmetli babam Sinan Kocasinan’ın yaşama, yapmaya ve kuvvetimizi sahiplenmek için korkusuzca atılmaya dair verdiği dersleri unutmak mümkün değil. “Atlamak” bana babamı hatırlatıyor.

Kitaplarımı okumak isterseniz, D&R kitabevi gibi kitapçılarda bulabileceğiniz gibi, idefix, kitapyurdu, netkitap gibi internet kitap satış sitelerinden de ulaşmanız mümkün.

www.netkitap.com:
http://www.netkitap.com/arabul2.asp?=T%FCm+alanlarda&ad=zeynep+kocasinan
Kuvvetiniz bol olsun.

Sağlık, sevgi, neşe ve bereket dolu günlere…

26 Aralık 2010 Pazar

www.zeynepkocasinan.com

Merhabalar,

Yazılarımı takip edenlerin bildiği gibi www.zeynepkocasinan.com internet adresime girdiğinizde sizleri www.zeynepkocasinan.blogspot.com sitesine yönlendiriyordu.

Aşağı yukarı bir yıldır sorunsuz olarak çalışan websitesi yönlendirme ayarında hayatımda bir aydır baş gösteren birçok teknolojik aksaklık gibi çözemediğimiz bir durum var.

İlgili firmaların kayıtlarında bağlantılar tam ve hatasız olarak görünse de www.zeynepkocasinan.com adresine girdiğinizde site bağlanması gereken blog siteme bir türlü bağlanmıyor. Nedenini henüz bilemiyoruz ama neden olmuyor demek yerine bu kısa bilgi notu ile aktarmak ve paylaşmak istiyorum. Google gibi siteler sayesinde Zeynep Kocasinan ismini girdiğinizde birçok yazıma ve ilgili sitelere ulaşmak çok şükür ki mümkün.

Vardır elbet bir nedeni diyerek sizleri yazılarım için www.zeynepkocasinan.blogspot.com adresine bekliyorum.

Şimdiden yeniyılda sağlık, sevgi ve bereket dolu günler diliyorum.
Sevgiler,
Zeynep Kocasinan

SABIR


Yaşamda en çok sevdiğim şey olduğunu düşündüğüm yazı yazmaktan soğuduğum zamanlar oldu, unuttuğum zamanlar oldu. Eskiden. 2006 yılında beri ise Türkçe ve bazen de İngilizce olmak üzere dergilerde, gazetelerde yazılar yazıyorum. Milliyet Blog sitesinde ve kendi blogspot sitemde düzenli olarak yaşadıklarımı, bana faydası olduğuna inandığım teknikleri ve bilgileri paylaşıyorum. Bunları bugüne kadar beş tane Türkçe ve iki tane İngilizce kitapta derledim. Yazmak benim için önemli. Okunmayı tabii ki istiyorum. Ama fark ettiğim o ki ben yazdıkça yaşamımın bir sonraki sayfasını görebilir hale geliyorum. Yazdıkça sayfalar çevriliyor. Yani öncelikle kendim için yazdığımın farkındayım. Aralık ayının onunda elimdeki birçok dokümanı yitirdim. İstanbul’daki bilgisayarım arızalandığı için yanıma aldığım yedeklemeleri yaptığım hard diskimi kaybettim. Saatlerce aradım, sonrasında Lions kulüplerinin bir toplantısı için İzmir’e ve birkaç gün sonra da Konya’ya bir kulüp gezisi için gittim.

Gittim gitmesine de, önce İzmir’de 11 Aralık Cumartesi sabahı havalimanından çıkarken kar yağışı, Pazar günü ofiste yoğun bir çalışma günü, ertesi sabah Konya’ya başlayan yolculuk aşağı yukarı dört gün içinde uzun yıllardır olmadığı kadar ağır hastalanmama neden oldu. 39 derecelere çıkan ateş ile Konya’dan gezimizin tamamlandığı son günde sabah ilk uçak ile İstanbul’a döndüm. Fethiye’ye gitmeyi isteyen bir yanım vardı ama uzun zamandır hissetmediğim halsizliğim ile kendime bakabileceğimden emin değildim. İstanbul’da gerekirse bana bakabilecek annem vardı. İstanbul’a vardıktan sonra bir iki gün kendimde değildim. Annemi çok üzmemek için çok kısa süreli olarak, ayağa kalkacak hali yakalayabildiğimde üst kata çıkıyor, benim için yaptığı çorbayı içiyor. Tekrar yatıyordum. Tamamlayıcı tıp çalışmaları ile uzun yıllardır önce hobi sonraki yıllarda profesyonel olarak ilgileniyor ve danışmanlık yapıyordum. İlaç kullanmak önerdiğim bir şey değildi. Ancak Konya’ya uçacağım sabah hiçte iyi olmadığımın çok net farkındaydım. Esasında son bir iki haftadır oldukça yorgun olduğumu hissediyor, programımı biraz yavaşlatmakla beraber beni bekleyen farklı işler ile uğraşıyordum. Sanırım iradem ile yapmaya çalıştığım yavaşlama ruhum için pek de yeterli olmamıştı.

Ateşim birkaç gün inmedi. Bir yandan ateşin etkisiyle hiçbir şeyi düşünemeden yatıyor, bir yandan bu hastalık halinin bana söyledikleri karşısında üzülüyordum. Bu kadar yüksek ateş bana içimdeki kızgınlıkları gösteriyordu. Oysa eskiye göre, eski Zeynep’e göre çok daha hoşgörülü ve sevgi dolu değil miydim?
Yaşamın bir soğan gibi katman katman olduğuna dair benzetmeleri birçok hoca yapar. Gerçekten de soğanın merkezine doğru yapılan yolculukta her katman çok farklı olmakla beraber benzerlikler de içerir. Her katmanda çok farklı ama bir önceki katman ile benzerlik taşıyan özellikler vardır. Kendi ruhumu keşfederken bazen aynı görünen ama bambaşka deneyimleri yaşamak maceranın özelliklerinden biri olsa gerek.
Enerji çalışmaları ile birçok kişinin ağrılarının, sıkıntılarının geçmesine yardım edebilirken, bazen bitmeyecek, hatta sonsuz gibi gelen bir enerji ile çalışır ve koşarken, zihnimin yeni sınırlarına tosladığını ve aşmam gereken bir duvar ile karşılaştığımı kalkamayacak halde bir yatakta yatarken çok daha net olarak fark ediyordum. Aralık ayı karşımdaki duvarı gösterdiğinde öncelikle şaşırmış olmakla beraber yaşam maceramın beni biraz çaresiz hissettirmesi bir yandan hoşuma gitmişti. Yapbozun yeni parçaları vardı. Oyun hiçte sıkıcı olmayacaktı.

Akmerkez özellikle İstanbul’da Arnavutköy’e ailecek taşındığımız son 15-16 yıldır çok zaman geçirdiğim bir yer. İstanbul’un yeni modern ve dev çarşılarına göre çok az şeyin bulunduğu ufak bir çarşı. İçi yeni AVM’lere göre, artık AVM kelimesi o kadar çok kullanıyor ki alışveriş merkezleri için ben de kullanmaya başlasam diyorum, eski kalınca yenilediler ama neredeyse bir yılı aşkın süre şantiye gibiydi Akmerkezin içi. Gelen giden oldukça azaldı. 2010 yılının bu son günlerinde bembeyaz yenilenmiş hali ile, dış cephesi hale örtüler ile kaplı garip bir halde olsa da, insanları daha çok çekiyor. Akmerkez enteresan bir yerdir, bir mahalle gibi. Her gittiğinizde gördüğünüz insanlar vardır. Düşünmeden edemem, ben her gittiğimde oradaysa benden çok zaman geçiriyor olmaları gerekir. Gitmek için hep aynı gün ve saatleri seçtiğimizi düşünmek benim tesadüf yaklaşımı bile aşar sanırım. Akmerkez’de sıkça gittiğim iki yer S Cafe ve Starbucks’tır. Eskiden HomeStore’un kafesine de çok giderdim ama sonra siyah bir dekorasyon ile yenilendi ve şimdi tekrar başkalaşsa da ruhum mekândan soğudu sanki.

Başlığı “Sabır” diye koyarken esasında okurken bana sabretmenizi ima etmek istememiştim. Hastalanmaya başladığım günden bu yana geçen iki hafta benim için çok az yaptığım, kitap okumakta bile zorlandığım günler oldu. Son birkaç yıldır pek televizyon seyretmiyorum. Bir yıl kadar önce Digiturk sistemimde bir arıza olmuştu, üç dört ay kadar yaptırmamış ve evde hiç televizyon seyretmemiştim. Televizyonu anneme, akrabalarımıza veya arkadaşlarıma gittiğim zaman onlar seyrediyorsa o zaman seyrediyordum. O dört ay boyunca sonradan çıkan kitaplarım üzerinde çalışmak için zaman bulduğumu şimdi daha net fark ediyorum. Ancak zorlanmıştım. Gerçekten birkaç günde bir televizyon seyretmek isteği bir tiryakinin arayışı gibi kanımda yükseliyordu, sonra dayanabilsem geçiyordu. Elimdeki işe, yazıya, kitaba odaklanıyor ve çok da mutlu oluyordum. Bu yıl birkaç ay önce Digiturk’üm yine arızalandı. Kutuda bir arıza olduğu anlaşılıyordu. Bir süre televizyonu yine açmadım. Sonra sistemi kontrol etmek için açtığımda bir fark ettim ki televizyonun kendi anteni aTV, KanalD ve tabii ki TRT gibi kanalları gösteriyor. Arada bu kanalları seyretmeye başladım. Görüntü süper net değildi, ama zaten televizyonla daimi bir bağım yoktu zaten. Bu son hastalığım sırasında annem sağolsun biraz gözlerimi açmaya başladığımda evde sıkılmamam için Digiturk servisi aramış, birkaç saat içinde geldiler ve tahmin ettiğim gibi Digiturk kutumu değiştirerek beni televizyon dünyası ile buluşturdular.

Sonraki bir hafta hard diskimin ve içindeki binlerce doküman ile birlikte yeni bitirdiğim bir kitabımı da benden koparınca kitap ve yazıdan sanki kaçar bir halde buldum kendimi. Kimi günler geceden sabaha kadar film ve dizi izlerken buldum kendimi. Eskiden severek seyrettiğim NCIS gibi dizileri izlerken, yerli dizileri izlerken. Haber programlarımı, magazin programlarını izlerken. Televizyonun karşısında oturacak halim olmadığı için kanepede uzanarak seyrettiğim programlar yaşamımda pek başka bir şeye yer bırakmıyordu. Unutmuştum, televizyonun insanı hipnotize eden, paralize eden bir yönü vardı. Televizyon açık ise başka bir şey yapma isteği ile harekete geçmek pek de kolay olmuyordu. Beş altı yıldır yayında olduğunu öğrendiğim televizyon evlilik programları ile ise Aralık ayının başında gündüzleri annemi görmek ve dinlenmek için uğradığımda tanışmıştır. Beş altı yıldır yayınlanıyorlarmış, ben ise yeni tanışıyordum. Ancak özellikle Konya’dan döndükten sonra o kadar halsizdim ki zihnimin her türlü gerçeklikten kopmak ve derinlemesine dinlenmek istediğinin farkındaydım.

Beş yıldır neredeyse haftada birkaç yazı hazırlıyorum. Neredeyse her gün birşeyler yazıyorum. Kimileri gündelik yazılar, kimileri bir kitap için, kimileri bir sosyal sorumluluk projesi için. Özellikle son beş yıldır yazmayı ne kadar çok sevdiğimi net olarak keşfettikçe kendimi yazıdan ayırmadım, ayıramadım. Beş yıldan beri beni şaşırtan şekilde son on günde sanki bir daha hiç yazı yazmak istemeyecekmişim gibi bir ruh hali sarmıştı içimi. Beni üzen ve korkutan bir his. İçinden çıkamadığım bir his. Topu topu on gün diyeceksiniz belki ama yazı yazmak nefes almak gibi bir şey oldu benim için son beş yıldır. Nefes almadan yaşanır mı?

Ve ne olduysa dün kötü büyü bozuldu. Öncelikle kalktım Akmerkez’e gittim – şu anda Akmerkez’de olduğuma göre geldim mi demeliyim? – Teknosa’ya uğradım ve bir bilgisayar aldım. Bilgisayarım kurulumunda çıkan garip aksaklıklar ile akşam saat dokuz civarında eve getirebildim bilgisayarı. Masaya koydum, açtım. Kullanmadım ama açtım. Gece saat gece yarısını geçmişti ki televizyonda Konya Sille’yi gösteren bir gezi programına katıldı gözüm ve her ne olduysa yerimden kalktım ve yazmaya başladım. Gece yattığımda saat sabah üçe yaklaşıyordu. Sabah dokuz civarında uyandım, yine bilgisayarımı açtım, gece yazdığım yazıyı düzelttim ve blog sitelerimde yayınladım. Yeni bilgisayarıma tam hakim olmadığım için çektiğim fotoğraflardan yüksek çözünürlükte olanları sitenin bir tanesine ekleyebildim, diğer ebadını küçültmemi gerektiriyordu, yapamadım ve sadece yazıyı yükledim. Zeynep geri döndü, demek geldi içimden ve dudaklarımdan döküldü. “Zeynep geri geldi.”
Zaman zaman oturduğum yerde etrafımdaki görüntülerin netleştiği, sanki ışıkların yandığı, renklerin parlaklaştığı olur. Zaman zaman özellikle enerji çalışmaları ile uğraşmaya başladığımdan beri ruhumun, enerjimin bedenimi yalnız bırakarak başka dünyalara hareket ettiğini hissettiğim olur. Zihnim istediği halde bedenim isteklerime oldukça az cevap verir bu zamanlarda. Nereye gittiğimi ve nereden döndüğümü bilmediğim yolculuklardır bunlar. Bazen ipuçları olsa da çoğunlukla bilinmezleri ile beni şaşırtan yolculuklar.

Bu 26 Aralık günü, parmaklarımın altında yeni Toshiba bilgisayarım, Akmerkez Starbucks’ta otururken geri geldiğimi hissediyorum. Neredeydim bilmiyorum, ama Akmerkez’in iç mekânlarının beyaz yer kaplamalarının, beyaz yuvarlak sütunlarının, beyaz duvar kaplamalarının parmaklığını fark ediyorum, hissediyorum. Bugün dün bilgisayarımı almak için geldiğim iki defadan çok. Kendimi iyi hissetmeye başladığımda dışarı çıkmak için geldiğim altı gün önceden çok. Renkleri tekrar görmeye başlıyorum.

“Bu da geçer, sen mutlu olmaya bak,” diyen hocamın sözleri zihnimde dolanırken yüzümdeki gülümseme Mirzakarim Norbekov önerdiği için değil. Ben gülmeyi zaten seviyorum. Geri dönmeye başladığım için seviniyorum. Söylemek istediğim sözcükleri bulabilmek için zihnimden boşalmak isteyenleri yazmaya sabretmem gerekiyor. Sabır öğrenmekte zorlandığım ama bir o kadar ihtiyacım olan önemli bir ders olarak yanımda gezinmeye devam ediyor.

Bir bakarsınız sabreden derviş muradına ermiş…

KONYA



Bu yıl 17-18 yıldan sonra Konya'ya tekrar gitme şansım oldu. Çocukluğunda annem, babam ve ağabeyimle yaptığımız birkaç yolculukta Konya'dan geçtiğimizi hatırlarım. En son gezim ise üniversiteden Türkiye'ye dönüp babam ile çalışmaya başladıktan sonra olmuştu.

Bir akşam vakti varmıştık Konya'ya. A dını şimdi hatırlayamadığım otelimizin önünde arabamızdan inmiştik. Otelin görevlisi valizlerimizi taşımak için gelmişti. Biz otelin giriş kapısına doğru yürürken babam "Birazdan duyacaklarına şaşırma," demişti. Ve biz henüz otele girmeden önce akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Gerçekten bir anda onlarca camiden okunan ezan sesleri birbiri ile birleşerek farklı bir ses oluşturmuştu sanki. Bir koro. Türkiye'nin dört bir köşesindeki şehirlere, kasabalara, köylere gitmiş olan babam Konya'da ezan seslerinin farklı yükseldiğini biliyordu. Babamın Konya ile eski aile bağları olmasına rağmen Konya bizler için bir memleket olmadı hiç. Akrabamız yoktu bu şehirde. Babamın çok net hatırlayamadığım anıları vardı Konya’da. Konya Hz. Mevlana’nın şehri olarak çok defa karşıma çıksa da yolum çok düşmemişti işte. Babamla gittiğimiz o sefer de bir iş seyahati için yolumuzu oraya düşürmüştü. O günlerde ne Mevlana Müzesi'ne gidebilmiştim ne de cami veya türbe ziyareti yapabilmiştim. Bamya çorbası içtiğimi hatırlamıyorum, etli etmek yemiş olma ihtimalim var ama dedim ya Konya'ya sayılı gün için ve iş nedeni ile gelince bambaşka bir yolculuk yaşamıştım.

Yıllar sonra dönem başkanlığını yaptığım Fethiye Lions Kulübü’nün üyeleri ve misafirleri ile Konya'ya yaptığımız bu yeni yolculuk çok daha farklı olacaktı. Grubumuz Fethiye'den Konya'ya otobüs ile seyahat edecek, bende o günlerde İstanbul'da olduğum için 13 Aralık Pazartesi sabahı İstanbul'dan Konya'ya uçarak gruba katılacaktım. O erken sabah uçağı ile Konya'ya vardığım gün tüm Türkiye birkaç gündür süren soğuk hava dalgasının etkisi altındaydı. O günlerde Türkiye'yi etkisi altına alan hava Fethiye’ye yirmi küsur yıl sonra kar getirdiği gibi Fethiye’den Konya’ya ulaşım yolunun birçok bölümünü de ulaşıma kapatmış ve geçilmesi zorlu bir hale getirmişti. 12 Aralık gecesi Fethiye'den yola çıkması gereken otobüs ancak ertesi sabah 7'de yola çıkabilmişti. Benim uçağımın tarifeye göre kalkış saati de 07:10'du. Zamanında kalkan uçağım Konya'ya vardığında grubumuzun varmasına daha saatler vardı.

Havaş servisi ile Anıt'a gittim, oradan da bir taksi ile kalacağımız Dündar Otel'e. Beni otele götüren taksi şoförü ile konuşurken yıllar önce geldiğim Devlet Su İşleri binalarından bir tanesinin Havaş otobüsünden indiğim durağın tam karşısında olduğunu öğrendim. Konya’dan Fethiye’ye geçmeyi planladığım için elimde iki valiz vardı, ve otobüsten inip taksiye binerken etrafıma pek bakmamıştım. Şehir çok farklı gelmişti. Lions grubu şehre akşama doğru ancak varacaktı ve bu arada ben Konya'da ne yapabilirim diye düşünürken, gezimizi organize eden ve Fethiye'de bir seyahat acentası olan Geçmiş Dönem Başkanlarımızdan Sn. Yonca Döğerli’nin kızı, ve Fethiye Lions Kulübü Kurucu Başkanı Sn. Burcu Gül’ün ablası Sn. Pınar Döğerli Başerkafaoğlu rehberimiz Altan Bey'i aramış ve benimle ilgilenmesini rica etmişti. Son birkaç haftadır başımda dolaşmakta olan aksilikler zinciri sonlanacak mıydı? Şansım geri dönüyordu galiba. O pazartesi günü Konya ile mükemmel bir buluşma günü olacaktı.

Konya'dan İstanbul'a döneli on günü geçti ve gece tam uyumaya hazırlanırken Konya Sille'ye dair bir gezi haberine rastladım. Konya'ya uçakla vardığım sabah rehberimiz beni grubumuz Konya'ya varmış olsa beraber kahvaltı edeceğimiz Sille’deki Sille Konağı'na kahvaltıya götürmüştü. Hatta çıkışta konağı işleten ailenin annesi bir teyze ile fotoğraf çektirmiştim. Tesadüf televizyonda işte tam bu konak vardı ve konağı işletenlerden o teyze konuşuyordu. Esasında açık televizyonun karşısında elimdeki Norbekov kitabını okurken ses kulağıma tanıdık gelmiş ve başımı kitaptan kaldırıp ekrana bakmıştım. İşte o teyze konuşuyordu. Kendine özgü bir konuşma tarzı vardı. Kendisi ile kahvaltı sırasında konuştuğumuzda bana ve rehberimize de bahsettiği pansiyonlarından bahsediyordu televizyonda. Soba ile ısınan, doğal şekilde hazırlanmış köy evi şeklinde düzenlenmiş pansiyonlarından.


Sille'de kayalara oyulmuş bir kiliseyi ve kayalar oyulmuş diğer yapıları, dış restorasyonu tamamlanmış ama henüz açılmamış bir kiliseyi, bir mum atölyesini görme şansım oldu. Kaplumbağa şeklinde yeşil mumlar aldım kendime ve anneme, ve bir de çam ağacı şeklinde mumlar aldım. Aldığım ağaçlar da yeşildi, yeşil ve parıltılı. Hızla geçen 2010 yılının sonları yaklaşıyordu.

Sabah İstanbul'da uçağa binerken uçağa yolcu alımının yapıldığı kapının üzerindeki ekranda Konya Havalimanı'ndaki hava sıcaklığı -17 derece olarak görünüyordu. Sille'nin yenilenmiş sokaklarında yürürken güneş yüzümü biraz ısıtıyor olsa da kat kat giyinmiş olmama rağmen sıcak gelmemişti. Köyün içinde yürürken güneşin değmediği yerlerde buzlara basıp kaymamak için dikkatli olmam gerekmişti. Konya’da birkaç gün öncesinde şehri beyazlatan kar yağışı durmuş ve güneşli bir günle beni karşılamıştı. Ancak hava İstanbul ve Fethiye'deki gibi nemli olmasa da oldukça soğuktu.

Son yıllarım, özellikle son altı ay oldukça yoğun ve hareketli geçmişti. Ancak son haftalarda bilgisayarlarımla çok büyük sorunlar yaşamıştım. Yapmam gereken bir çok iş yarım kalmış, uzun yıllar emek verdiğim çalışmalarımı yitirmiştim. Hele birşeylerin kaybolması hissi ben de büyük huzursuzluk yaratmıştı. Hard disklerim zarar gördü, yedek disklerin kayboldu. Uzun yıllara ait dokümanlarımı, bilgileri ve belgeleri yitirdim.

Hani bir yerlerden belirivermelerini beklemiyorum dersem yalan olur ama kabullenmek zorunda olduğum kayıplar ile karşı karşıyayım. Muhtemelen ortaya çıkmayacaklar. Çok eskiden beri gelen fotoğraf, doküman ve bilgileri yitirdiğim günlerde aynı zamanda yeni tamamladığım bir kitabı da yitirdim. Son bir iki haftadır revizeleri ile uğraştığım, yaptığım ilaveler ile çok güzelleşmeye başladığını düşündüğüm bir kitabı neredeyse yayınevine göndermek üzereyken hem bilgisayarımı hem de yedek hard diskimi kaybettiğim için yitirdim. Düzeltmelerden önceki haliyle içime sinmeyen bir taslağı epostalarımın arasında var, ancak o taslağı tekrar düzeltmeye elim gitmiyor bir türlü. O son birkaç günde yayınevine bir nüsha göndersem mi diye aklıma ne kadar sık geldiğini hatırlıyorum. Kontrol için baskı işlerimi yapan basım grafik firmasına bir nüsha göndersem mi diye onlarca defa aklıma geldiğini de. İşaretlerin ve tesadüflerin, akla gelen düşüncelerin önemini başkalarına bolca anlatıyorum ama bazen koşma halinde yaşarken kendi yaşamıma dair sesleri duymayı unutuyorum. Duyuyorum belki, koşuyorum ya, hani çok uzun zamandır aksaklıkların yaşamımda azalmasına alışmışım ya, sesleri duymanın ve hemen harekete geçmenin önemini bazı konularda atlamaya başlamışım.

Konya'ya gitmeden birkaç gün önce oluyor bunlar. Kitapta birçok farklı şeyden bahsederken bir yandan da eşyalar, anılar, ve yaşamı kabul etmek, olanı kabul etmek üzerine düşüncelerimi de bolca paylaşmıştım. Konya gezisi öncesi bana biraz fazla gelen bir kabul dersi ile karşı karşıya kalmıştım. Son zamanlarda karşıma çıkan en büyük kabul dersi ile. Çok kısa bir süre içinde, sanki bir anda hayatımda ne kadar elektronik alet varsa arızalanmıştı sanki. Elimi attığım bilgisayar arızalanıyordu. Evdeki telefon hattım bile arızalanmıştı. İletişim, hızlı iletişim benim için olmazsa olmaz olmuştu. Fiziksel olarak neredeyse daimi olarak hareket halindeydim ve teknoloji de bu hareketlilik içinde dünya ile bağlantımı sağlıyordu. Sonra sanki teker teker sigorta şalterleri kapanmaya başladı. Birşeyler beni durmaya zorluyordu. Terzi kendi söküğünü dikemez derler ya ben de her ne kadar evrenin mesajlarını duymaya açık olsam da kendime dair mesajlarda bazen ısrarla yanılabiliyorum. ... Belki de yanılmam gerekiyordu kimbilir...


Konya gezisine, gezi öncesi iki üç hafta ve 15 Aralık'ta Konya'dan İstanbul'a döndüğüm günden bugüne anlatılacak çok şey var. Son bir iki yıldır yaşadığım ve alıştığım tempodan çok farklı gelişen bir ay yaşıyorum. Bu günlerin getirdiklerini paylaşmak istiyorum. Ama bu gece televizyonda Sille Konağı'na ve Konya gezimin sabahına tekrar kısacıkta olsa geri gittiğimde yazmak istediğimi fark ettim. Bugün Akmerkez'deki Teknosa mağazasına gidip yeni bir bilgisayar aldım ve o bilgisayardaki Office programının yüklenmesinde de bir problem çıktı ve bilgisayarı ancak altı yedi saat sonra akşam sekiz buçuk civarında teslim alabildim. Güler yüzle ve sabırla bilgisayarımı hazırlayan Teknosa personeli bana gecikmeden dolayı defalarca özür dilediler. Ancak görünüşteki aksaklığın gündüz ve akşam yaptıklarımın yolunu açtığını biliyorum. Yaşamımda aksaklık diye niteliğim şeyler azaldıkça aksaklık diye adlandırdığımız şeylerin nimetlerini unutmaya başlamışım galiba. Görebilirsek yaşamın ipuçları tesadüfler hep bizimle esasında... Kaybettiğim kitabımda yaşamı ve olayları kabul etmeye dair derslerle karşılaştığımdan bahsederken bu dersi öğrendiğimi zannettiğimi ise şimdi fark ediyorum.

Yaklaştığı mıknatısları bozan, hatta bu nedenle dükkânlarına girmemesini rica eden dükkân sahipleri ile karşılaşan bir hocam var. Benim bilgisayarlar ile yaşadığım aksaklıkların enerjimin etkisinden olduğunu düşünmüyor olsam da özellikle son bir ay içinde yaşamın beni durdurmak adına çalışmakta olduğunu görmezden gelemiyorum. Yıllar öncesinde durmam gerektiğinde beni cebren durduran bilek rahatsızlıklarım bu defa yaşamımın ayrılmaz parçası olan teknolojik aletler ile olmadık sıkıntıları karşıma çıkarıyordu. İşin ilginç tarafı bu aksaklıkların ne kadar ters görünseler de benim için faydalı hatta gerekli olduğunu televizyonda Sille Konağı'nı gördüğümde tüm bedenimde tekrar hissediyordum.

13 Aralık günü özel Konya turumda Mevlana Müzesi'ni sonunda ziyaret ettim. Müze'nin girişinde hatların bulunduğu odada, girişte sol taraftaki camın üzerinde annemin ebrusu üzerine yazılmış olan hatı da gördüm. Yıllar önce babamın ve ağabeyimin gördüğü o pencereyi ve üzerindeki eseri görmek bana yeni nasip oluyordu. Annemin ebrularının farklı hattatların ellerinden çıkan eserler ile İstanbul'un adlarını bilmediğim onlarca camiinde yaşadıklarını ise Konya'dan döndükten sonra öğrenecektim.

Macera devam ediyor ve sanırım yüreğim tekrar yazmak istiyor.