Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

10 Aralık 2009 Perşembe

Byron Katie'den

"Haklı olmayı mı, özgür olmayı mı tercih edersiniz?" ...

6 Aralık 2009 Pazar

COP 15'e 24 Saatten Az Kaldı...


Birleşmiş Milletler'in Kopenhag'da 7-18 Aralık 2009 tarihleri arasında yapacağı 15. Taraflar Konferansı'na 24 saatten az kaldı.

Küresel Isınmanın durdurulması için karbon emisyonlarının düşürülmesi gerekiyor. Dünya için tarihi günler yaşıyoruz.

Kofi Annan'ın TckTckTck kampanyasından benim enerjimi yükselten bir parçayı paylaşmak istiyorum.

http://vimeo.com/6470499

Daha fazla bilgi için http://tcktcktck.org/ ve www.350.org internet sitelerini inceleyebilirsiniz.

Atmosferdeki karbon diyoksit CO2 oranının mevcut seviyesi olan 387-387 ppm (milyonda partikülerden) 350 ppm seviyesine indirilmesi gerekiyor.

Dünya liderlerinin bu tarihi fırsatı insanlık adına doğru değerlendirmelerini diliyorum.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Henry David Thoreau'dan


"İçimizde yatana kıyasla, önümüzde uzananlar ve geride bıraktıklarımız küçük meselelerdir. Ve, içimizde olanı ortaya çıkardığımızda mucizeler meydana gelir."

29 Kasım 2009 Pazar

Reiki


Sn. Sinem Kortay'a "Reiki'yi Yaşıyorum" yorumu için teşekkürler.


http://sinemkortay.blogcu.com/reiki-yi-yasiyorum/6142928


Sevgilerimle,
Z

21 Kasım 2009 Cumartesi

Dönüş





İskoçya'da Findhorn Ekoköyü'nde bir ay süren yoğun bir eğitimden sonra Türkiye'deyim. Bu son iki yıl içinde Findhorn'a ikinci gidişimdi.

Sürdürülebilirlik konusuna odaklanarak geçirdiğim bir aydan sonra yaşamımın geri dönülmesi mümkün olmayan bir şekilde değiştiğini hissediyorum. Ve paylaşmak istediğim çok şey var.

Duyduklarım arasında bildiğim ama derinlemesine farkına varmak için bugünlere kadar beklemem gereken şeyler kadar ilk defa öğrendiğim bilgiler, teknikler ve metotlarda vardı. Yoğun bir eğitmenlik eğitimiydi bu.

Bunları bugünden sonra teker teker paylaşacağım. Benim için önemi büyük.

Hızla değişen dünyanın kaderinde belki bizim farkındalıklarımız ihtiyacımız olan gerçek değişimi başlatabilir.

Merhaba diyerek başlamak istedim.

Türkiye'yi özlemişim.

Yürekten sevgilerimle,
Z.

11 Kasım 2009 Çarşamba

"Atlamak"


Dergi ve gazetelerdeki yazı ve röportajlarımdan derlenen yeni kitabım "Atlamak" çıktı.



Keyifle okumanız dileğiyle...

3 Eylül 2009 Perşembe

"Is It Written in the Stars?"


Land of Lights gazetesinde son 4 yılda çıkan yazılarımın tamamı olmasa da büyük bir kısmını içeren İngilizce kitabım "Is It Written in the Stars?" çıktı.
*
Bu kitap'ta Reiki'den olumlu düşüncenin gücüne, numerolojiden Coelho'ya, Louise Hay'den Steve Rother'a, okuduğum, çalıştığım, uyguladığım onlarca metot ve beraber çalışma imkanı bulduğum hocaların ve kaynakarın yaşamımıza neler getirebileceğine dair bir derlemeyi bulacaksınız. Yolunuz hep açık olsun. Keyifle okumanız dileğiyle.
Z.




26 Ağustos 2009 Çarşamba

Oynamayı Biz Ne Zaman Unuttuk?


Çocukluğumuzda oyun okul ile birlikte hayatımızın en önemli parçasıdır. Okula gitmek ve oyun oynamak dışında çok fazla bir şey yapmak zorunda olmayanlarımız için. Legolar benim en sevdiğim oyuncaklarımda çok fazla bebeğim yoktu. Bir tane gerçekten bir minik bebeğe benzeyen ve o ebatlarda Sevinç Teyzemin Japonya’dan kim bilir nasıl taşıyarak getirdiği bir bebeğim vardı. Bir de babamın aldığı zenci barbi tarzı bebeğim. Ağabeyimin küçük matchbox arabaları ile oynamak, monopoly gibi oyunlar hoşuna giderdi. En çok da Legolar. Onlarla her şeyi tasarlamak mümkündü. Başkalarının yaptıklarımın ne olduğunu anlaması önemli değil, ben yaratıyordum ya.

Oyun oynamayı ben ne zaman bıraktım. Lise son sınıfta mı? O zamanda lise müzik grubumuzda davul çalıyordum, bu da bir nevi oyun sayılır mı? Üniversitede bıraktım sanırım, ve Türkiye’ye dönünce de artık iş hayatım başlamıştı ve ciddi olunması gerektiğini düşündüğüm yıllar geçiverdi. Büyüklerin oynamayabileceği oyunlar konusunda benim bilgim dar kaldı.

Oyun yaşamın provası belki çocuklar için. Büyükler içinde yaşam provası olmayı hedefleyen bir oyun var, Dönüşüm Oyunu, orijinal adı ile Transformation Game. Tesadüfler ile birkaç yıl önce karşıma çıkan bu oyun, hayatta elde etmek istediklerimiz ve başarmak istediklerimizle yola çıktığımızda neler olabileceğinin farklı bir provası. Yaşamı derinden sorgulatan ve içimizdeki çocuğu mu dersiniz ruhumuzun sesi mi dersiniz, unuttuğumuz bilgileri ortaya çıkarıyor. Derinlerden ve kimi zaman biraz daha sert kimi zaman usulca.

Çocuklukta oyun rahat etmemizi sağlıyor. Oyun israf edilen bir zaman değil, esasında çocuğun gelişimi için çok önemli bir zaman. Yani çocuğunuza “oyunu bırak dersini çalış” derdiğiniz her zaman doğru olmuyor. Yerine göre bazen oyun ders çalışma verimini arttırabilir, yaratıcılığını geliştirdiği için problem çözme becerilerini geliştirebilir. Oyun ile çocuk başka türlü alması mümkün olmayan becerileri alıyor, farklı durumları deneyimliyor.

Mutluluk enerjisi ile yapılanların başarılı olma oranının çok daha yüksek olduğunu görüyorum. Bu enerji ile hayal edilenlerin daha sık ve hızlı gerçekleştiğini. Çocuk da oyun sırasında, eğer doğru oyunlar ile beslenebilirse, gelişimi için büyük adımlar atabilir. Oyunlar aynı zamanda becerileri geliştirmek içinde güzel fırsatlar sunar, hem sosyal hem koordinasyon ve mekanik becerileri. Ama sadece çocuklar için değil, esasında büyükler için belki daha fazla.

Dönüşüm Oyunu 16 yaşından büyüklerin oynayabileceği etkili ve güzel bir oyun. Oyunun yaratıcıları Joy Drake ve Kathy Tyler adına oyun dedikleri için bu kelimeyi tekrar ediyorum. Esasında süreci kolaylaştırmak için oyun formatında hazırlanmış çok derin bir kişisel gelişim aracı. Elleri dert görmesin, yüreklerine sağlık. Bu iki dev yürekli kadın dünyaya son otuz yıldır kullanılan çok güzel bir hediye sunmuşlar. Onlara bu vesile ile sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Hem oyun hem de geliştirdikleri koçluk çalışmaları hem kendi gelişim sürecimde bana büyük destek oldu, hem de bana bu araçları kullanarak başkalarına destek olma şansı verdi.

Kolaj yapmak benim bir hocamdan öğrendiğim ve büyük iyileştirici gücü olduğunu düşündüğüm bir çalışma. Kolajı bir oyun ruhu ile yapmak mümkün. Oyun ruhu ile yaptırmak mümkün. Hem çocukların hem büyüklerin iç dünyalarını dışa dökmeleri, içlerinde birikmiş olan ve adlandıramadıkları birikmişlikleri atmaları için mükemmel bir araç. Resim yapmak da bunu sağlıyor. Ancak gözlemlediğim kadarı ile resim kağıdı ve boyalar önüne konulduğunda bir çok insanı güzel resim yapamama kaygısı alıyor, yapmamayı seçenler çok oluyor. Bu beni üzen bir gözlem. Serbestçe içinizden geldiği gibi yapın, desem de, ne kadar rahatlatmaya çalışsam da, kişiye keyif vermesi ve rahatlatması gereken bu süreç insanları başarı-başarısızlık, iyi-kötü, özgüven-güvensizlik sularında istemediğim bir gezintiye çıkarıyor. Yabancı danışan ve müşterilerimde bu sıkıntı çok yaşanmıyor. Ama Türklerin oyun için bile olsa özgürce resim yapmak konusunda inkâr edilemez bir sıkıntısı var. Farklı şehirlerde, farklı yaş gruplarında o kadar çok insanda bunu yaşadım ki, sırf bu bile insanlarımızın ruh sağlığı ve kişisel gelişimi için ele alınması gereken bir şey diye düşünüyorum. Öğrencilik yıllarımızda resim ile ilişkimizde neler oluyor?

Oyun üzerine söyleyecek çok şey var, ve devam edeceğim. Ama bugün birkaç sorum var size: Siz neye oyun diyorsunuz? Ve bunu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Beşikten Beşiğe IV - İyi Olma Heyecanı





William McDonough ve Michael Braungart’ın “Beşikten Beşiğe” kitabının giriş bölümünün başlığı: “Bu kitap bir ağaç değildir”. Bu ünlü mimar ve kimyager aktarmak istediklerini o kadar net dile getiriyorlar ki.

Gündelik yaşamdaki şartlanmalarımız, medyanın beklenti ve isteklerimiz üzerindeki etkisi, yaşamın getirdiği yükümlülüklerimiz ve arzularımız bizi yaşama ve dünyaya çok daha dar bir bakış açısına sokabiliyor. Evet, bazen hipnoza giriyoruz sanki. Bir gözü açık uyku haline giriyoruz sanki. Bilmiyor değiliz, ama gördüğümüzün de aktif bilince olmadığımız bir hal. Özellikle çevre ile ilgili konular hakkında ilgisiz değiliz, ama aktif bir şey yapmak konusunda adını koyamadığımız bir hareketsizlik içindeyiz. Sadece biz Türkiye’de yaşayanlara özgü değil bu anlaması zor uyku hali, ama ülkemiz için sorun hale gelmeye başlayan çevre kirliliği uyanma vaktinin gelip geçtiğini hatırlatıyor.

İstanbul’dan Dalaman’a uçup Fethiye’ye giderken, hele eğer gündüz saatleriyse etraftaki ormanları seyretmeyi çok severim. Gözlerim çam ormanlarının yeşiline dalıp gider. Sanki otobüsün kapalı camlarından çamların kokusu burnuma gelir. Yüreğimi bir sevinç ve heyecan alır. Çoğu zaman. Bazen de gözlerim Dalaman Fethiye arasındaki karayolunun kenarlarına atılmış olan pet şişelere takılır. Ağırlıklı olarak onlar gözüme çarpar, ama metal kutular cam şişelerde vardır o 45-60 dakikalık yolun güzergahı boyunca.

Düşünüyorum, bu kadar güzel bir doğanın içinden geçen bir yolcu hangi ruh hali ile o pet şişeyi yolun kenarına atmıştı? Ne düşünmüştü? Düşünmüş müydü? Arabanın sürücüsü kimdi? Kadın mı? Erkek mi? Genç mi? Yaşlı mı? Anne miydi? Dede miydi? Arabada çocuk varsa ne söylemişti, o da mı camı açıp şişeyi bırakıvermişti?

Benim ilkokul ve ortaokul yıllarımda çevreyi temiz tutmak konusunu hem derslerimizde işlerdik, hem de öğretmenlerimiz bizi bu konuda ısrarlar uyanırdı. Geri dönüşüm konusu benim ilkokula gittiğim 1970’lerde henüz gündemde yoktu. Çevre kirliliğiniz genel anlamı ile konuşurduk. Yaşım ilerledi gitti, ve bugün Dalaman Fethiye yolundan geçen sürücülerin büyük bir kısmı benden yaşça oldukça genç olmalı. Okullarda bu konular küresel ısınma ve çevre sorunları ile ilgili olarak daha çok işleniyor bildiğim kadarı ile.

Peki, aradan geçen 30-35 yılda ne yol kat ettik diye merak ediyorum ben? Ortaya bir yanlış var – öğretemiyoruz – çevrenin üzerindeki insanın olumsuz etkilerini öğretemiyoruz, sorumluluk almayı öğretemiyoruz, zarar vermemenin hazzını öğretemiyoruz. Anlatıyor olabiliriz, söylüyor olabiliriz ama öğretemediğimiz kesin. Dalaman Fethiye arasındaki karayolu bunu söylüyor.

Çevre temizliğinin ötesinde yolda yatan plastikler geri dönüşüm kavramanın anlatılmasında ne kadar yoğun bir çalışma yapılması gerektiğini de ortaya koyuyor. Herkesin önemini anlattığı plastik, kâğıt, metal, cam gibi atıkların toplanması konusunda ülkenin idarecilerinin önderlik etmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Milletvekillerimiz, Meclisimiz, Belediye Başkanlarımız kendi atıklarını geri dönüştürüyorlar mı, neyi ne kadar dönüştürüyorlar merak ediyorum. Bu konuda aktardıkları bir veri veya bilgi var mı merak ediyorum. Onların aileleri geri dönüşüm konusunda neler yapıyorlar merak ediyorum.

Ağabeyim son on yıldır geri dönüşebilen hiçbir malzemeye çöpe atmadığını anlattı geçenlerde. Bu gerekirse metal bir kutuyu, bir pili, bir plastik şişeyi uzun mesafeler boyunca taşımak anlamına gelse de; atıkları ayırmak için zaman ayırmak anlamına gelse. “Vicdanım daha rahat,” diyor ağabeyim. “Atık üretiyorsam bunun çevreye en az zararı vermesi için elimden geleni yapmalıyım.” Tabii McDonough ile Braungart’a göre az kötü olmak yeterli değil. Dünyadaki her birey çevre anlamında tamamen iyi olmak üzerine çalışmalı. Atıkların hiç fire vermeden tamamen hammadde olarak yeniden kullanılması veya doğaya besin olarak geri dönmesi gerekiyor. Fakat bunun tam anlamı ile gerçekleştiği ana gelene kadar hem ürünlerin yeniden tasarlanması ve yeni üretim planları yapılması gerekiyor, hem de hali hazırda bulunan imkânların en etkin şekilde kullanılması gerekiyor.

Geri dönüşümde kullanılması mümkün olan maddeler dolgu sahalarına gidiyor; geri dönüşüm tesisleri kapasitelerinin çok altında çalışıyor.

Elimden geleni yapmazsak yarınlara ne kalacak?

“Beşikten Beşiğe” kitabı gündelik yaşamda kullandığımız birçok eşya ve malzemenin sağlığımıza zararlı etmenlerine de dikkat çekiyor. Geri dönüşüme göre tasarlanmamış malzemelerinin geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırılmaya çalışıldığında, yarardan çok sağlığa zarar verdiğini gözler önüne seriyorlar. “Oturduğunuz koltukta hareket ettiğinizde kumaştaki hangi maddeler ortaya çıkıyor, neleri soluyorsunuz?” diye soruyorlar. Günlük yaşamımızda etkileşimde olduğumuz yüzlerce binlerce madde var. Ve onların nelerden yapıldığı sağlığımız için farkında olduğumuzun üzerinde önemli. Bir eşyanın sağlığımıza ve çevreye etkisi sadece atık olarak sayıldığı aşamada değil, tasarım, üretim ve kullanım aşamalarında da çok önemli.

Bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay. Türkçe’de olmadığını gördüğüm kitaplar ile her karşılaşmam da büyük bir bilgi eksikliği içinde olduğumuzu düşünsem de. Ama anlıyorum ki farkı yaratan şey bilgimizin fazlalığı değil. Biz bildiklerimizi ne kadar uyguluyoruz? Bildiğimizi uygulamanın sınırlarına göre nerelerde geziniyoruz? Ve yaşamın bize kendimize çeki düzen vermemizin için sunduğu uyarıları ne kadar görmezden gelebiliriz?

Atıkların yakılması sonucu çevreye yayılan dioksin kimyasalının etkileri konusunda yeterli bilgimiz var mı mesela? Klorla beyazlatılan kâğıt gibi ürünlerinde yakılmasında bu çok küçük oranları bile çok tehlikeli dioksinin salınmasına neden oluyor. Plastik üretimi, çelik üretimi gibi üretimler sonucu da ortaya çıkıyor. “İnsanoğlunun yarattığı en tehlikeli kimyasal” olarak adlandırılıyor. Doğa çok uzun süre kalan, yağda çözündüğü için dokular tarafından emilip muhafaza edilen bu kimyasal gıda yoluyla yayılarak canlıları zehirlemeye devam ediyor. Farkında mıyız?

Greenpeace örgütünün kullanımını azaltmak için yoğun olarak çalıştığı PVC’lerin zararlarının farkında mıyız? PVC üretilirken, geri dönüştürülürken ve yakılırken dioksinler ortaya çıkmaktadır. Ve PVC atıklarının yüzde biri bile geri dönüştürülememekte. Oyuncaktan yer kaplamasına, pencere doğramalarından suni deriye çok farklı alanlarda kullanılan PVC yerine zararsız malzemelerin kullanılmasına büyük bir ihtiyaç var. Bu malzemenin kullanımının getirdiği konfor ve faydanın oldukça ağır bir bedeli var. Bu bedelleri ödediğimizin ne kadar farkındayız?

Kendime, çevreme, insanlara, tüm canlılara, doğaya ve dünyaya tamamen saygılı olarak yaşayabildiğim günler diliyorum. Hepimizin sağlığı için, dünyada sürdürülebilir bir yaşam için adım atmamız gerekiyor. Adımlarımızı hızlandırmamız gerekiyor. “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı ve kitabı ile ne yapmam gerektiğini tam olarak bilemesem de, bana umut veriyor, heyecan veriyor. Dünyaya etkilerimizin farkında olur ve bunun sorumluluğunu üstlenirsek, yararlı olmayı başarabileceğimiz inancımı tazeliyor. Bu heyecanı doğru aktarabilmeyi ve bu konuda bir şeylerin yeniden beşikten beşiğe ile tasarlanmasına ve üretilmesine katkım olmasını yürekten diliyorum.

Yurt dışında yapılanlardan ve yapmaktan bahsetmenin ötesine geçmeyi ve “yaptık” diyebilmeyi diliyorum. Dünyayı değiştirecek güç bizim istek, tercih ve seçimlerimizde yatıyor.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Beşikten Beşiğe III - Beşikten Beşiğe Ne Söylüyor?

Beşikten Beşiğe tasarım ve üretim yaklaşımı üzerine bildiklerimi yazarak paylaşmak istiyorum. Üzerine pek fazla Türkçe kaynak bulunmayan bu kavramın dünyanın çevre ve atık sorunları için uygulanabilir ve etkili çözümler getirdiğini düşünüyorum.

Dünya son ikiyüz üçyüz yıl içinde binlerce yıllık yaşam şeklini tamamen değiştiren bir sanayi devrimi yaşadı. Doğanın zorlu koşullarına karşı verdiği yaşam mücadelesinde insan öncelikle bu şartları kontrol altına alan ve hatta hükmeden olmak istedi. Ancak insanoğlu doğa ile giriştiği mücadelede belki de bu kadar güçlenebileceğini ve yaşadığı sonsuz görünen dünyasını bu kadar etkileyebileceğini düşünmedi.

Çevre konuları gündeme geldiğinde endişe, çaresizlik ve ümitsizlik hisleri hâkim olur. Karşılaştığımız büyük problemlerin nasıl çözülebileceği zihinleri zorlar. Bireysel olarak yapabileceklerimiz yapılması gereken karşısında anlamsız kalacak kadar küçük görünebilir. Mimar William McDonough ve Michael Braungart ’ın kitabı “Beşikten Beşiğe” yaptıklarının doğruluğuna inanan ve doğruyu yapmaya gayret eden insanların birey olarak yapabileceklerini ve dünyada nasıl bir değişimi başlatabileceklerini gösteriyor.

McDonough ve Braungart insanlara olumlu değişimler yapma güçlerini hatırlatıyorlar. Prensiplerinin temelinde yatan inanç bu: İnsan başarabilir. Kendisi, çevresi ve dünyası için tamamen iyi olabilir.

Dünyanın bir hammaddeyi alan, istediği bir şeyi yapma için bunu kullanan ve sonra atan sistemi bırakması gerektiğini, atma kavramını hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini önemle vurguluyorlar. Onların Beşikten Beşiğe adlı kitabı bir manifesto olarak adlandırılıyor. Onlar çevre sorunlarına çözüm odaklı yaklaşılması gerektiğini vurguluyorlar. Yakınmak, şikâyet etmek, üzülmek, suçlamak sorunları çözmüyor.

İnandıkları bazı temel prensipler var:

- Üretimde kullanılan bir hammadde geri dönüşümde ilk hammadde özelliğini yüzde yüz korumalı.

- Üretimde zararlı atık seviyesini azaltmak yeterli değil, yaratmamak gerekiyor.

- Çözüm yasaklarda ve denetimde değil. Eğer tasarım doğru yapılırsa, denetime ve kontrole gerek kalmaz.

- Tasarım ve üretim için doğayı örnek almamız gerekiyor, doğanın ürettiği her şey işe yarıyor.

- Doğada atık gelişim için besindir.

- Bir atık varsa bu insan ve doğa için sağlıklı ve kullanılabilir olmalı.

- Eğer yüzde yüz besin haline gelebiliyorsa atık problem değildir. Besin ya doğa için ya da üretim hattı için besindir.

- Geri dönüştürdüğümüz malzemelerin hammadde özelliğini düşürmediğimiz gibi bilgi ve teknolojimizi kullanarak kalitesini yükseltelim.

- Her malzeme tamamen faydalı olmalı.

- Hammadde kaynakları sonsuz değil.

- Toprak yaratılmıyor. Oluşan toprağın binlerce katı hızda verimli zirai üretim toprağını yitiriyoruz. Toprağı korumamız ve beslememiz gerekiyor.

- Sadece insanlar alıyor ve doğaya bir şey vermiyor.

- Bina ağaç gibi olmalı, şehir orman gibi olmalı.

- Ürünler geri dönüşüm açısından kolay ayrılabilir, demonte edilebilir olmalı.

- Üreticiler tedarikçilerinden çevreye zararsız hammadde talep etmeli.

- Hedef temiz hava, temiz su, temiz toprak.

- Bir mekânı değerlendirirken şu soruya cevap vermek gerekiyor: Çocuklarımın burada oynamasını ister miyim?

- Çatılarda bahçe yaratılması, yeşil çatı uygulaması ile, yağmur suları doğal olarak arındırılabilir ve UV ışınlarına karşı korunma sağlar. Bu çatıları korur ve tamir bakım maliyetlerini azaltır.

- Çözümleri tasarım aşamasında düşünmek maddi anlamda kar sağlar.

- İnsanları bırakıp gitmek istemeyecekleri köyler yaratalım.

- Paketleme konusu büyük değişim ve fayda sağlanabilecek bir alan.

- Bir ürünün paketi başka bir firmanın girdisi olabilir.

- Kullanılan enerji yenilenebilir kaynaklardan olmalıdır.

- Güneş enerjisi kullanılması gereken çok önemli bir kaynaktır.

- Karbon ayak izimiz mutlaka dikkate alınmalıdır.

- Toprağa giden her şey güvenli olmalı.

- Tüketicisi, satıcısına, aldığı ürünün üreticisine, işim bitince bu ürüne ne olacak, nasıl geri dönüştüreceğim diye sormalıdır.
*

Bu uzun listeye belki eklenebilecek daha çok madde var, ama insana, doğaya ve canlılara saygı ve insanın hiç zarar vermeden yaşama yaklaşımını tarif eden prensipler bunlar. Ve uygulanabiliyor. Bu özeni gösteren firmalar tasarlıyor, yeniden tasarlıyorlar ve bu saygıyla üretiyorlar. Belki önce çözmek zorunda kaldıkları çevre denetim ve kısıtlamaları onları bu yöne sevk ediyor, ama bu sorumluluğu çok daha ileri seviyeye taşıyanlar var. Örneğin büyük bir Amerikan tekstil firması 1997 yılında tamamlanan genel merkezinde, enerjiyi verimli kullanılması ile ilgili yasaların istediği oranlardan %30 daha verimli kullanıyor.

Birey olarak bilmemiz ne sağlayabilir? Michael Braungart iki önemli noktanın altını çiziyor. Birincisi birey olarak satın aldığımız ürünlerin özelliklerini ve kullanım sürelerinin sonundaki durumlarını üreticilerine sormak önemli bir momentum yaratıyor. Bu olumlu değişimleri tetikliyor. İkincisi bir değişimin gerçekleşmesi için ilgili herkesin konu hakkında bilgili olması gerekmiyor. Braungart Michael Gorbaçov ile olan bir konuşmasını paylaşıyor. Gorbaçov’a nasıl başarabildiniz diye sorduğunda, Gorbaçov “Bir konunun başarıya ulaşabilmesi için bir topluluğun %5’inin konuya inanması yeterlidir,” diye cevap veriyor.

Haydi yüzde beşteki yerimizi almaya…

16 Ağustos 2009 Pazar

Beşikten Beşiğe II - Beşikten Beşiğe Hayal mi Gerçek mi?




Beşikten Beşiğe/Cradle to Cradle” mimar William McDonough ve kimyager Michael Braungart tarafından yazılan ve 2002 yılında yayınlanan bir kitabın adı olduğu gibi bir tasarım ve üretim yaklaşımının da adı aynı zamanda. Dünyada bir devrim yaşanıyor ve gönlüm Türkiye’nin bu çevre devriminin içinde yer almasını diliyor.


Beşikten Beşiğe her ürünün tasarım aşamasında tüm yaşamını ve kullanım ömrü sonunda ürünün nasıl değerlendirileceğini dikkate alan bir yaklaşım. Ürünün tüm malzemelerinin ve tüm üretim aşamalarının insan ve çevre sağlığını korumasını şart koşan, doğaya ve insana az zarar vermeyi değil tamamen yararlı olmalarını şart koşan bir sistem.


Beşikten Beşiğe ürünlerinin kullanım ömürleri sonunda atık olmamaları gerekiyor. Bu kavrama göre atık esasında bir besin, aynen doğada olduğu gibi. Nasıl doğada bir ağacın ürettiği her şey geri dönüşebiliyor ve doğa için besin oluyorsa, bir ürünün tüm üretim aşamaları da doğa için besin üretmeli ve ürün de atılacağı zaman ya doğada ayrışmalı ve doğal sistemler için besin olmalı ya da üretim hatları için hammadde olmalı. Hiçbir fire söz konusu olmamalı, yani beşikten beşiğe bir ürünün hiçbir parçası dolgu sahasına giden bir atığa dönüşmemeli, doğaya kesinlikle zarar vermemeli. Üretim sisteminde geri dönüşüme tabi tutulacak olan malzeme ya hammadde özelliği %100 korumalı ya da doğada tamamen çözülmeli.


Günümüzde Türkiye’de geri dönüşümde atıkların toplanması konusunda eksiklikler var. Dönüşmesi mümkün olan büyük miktarda atık hala dolu sahalarına gidiyor. Ancak geri dönüşüm ile ilgili sıkıntı burada bitmiyor. Geri dönüşümden sonra işlenen malzemeler birbiri ile karıştığı içim hammadde özelliklerini yitiriyorlar. Eski arabaların araba çeliği boyalardan ve diğer malzemelerden tam olarak ayrılamadığı için tekrar araba çeliği olarak kullanılamıyor; onun yerine örneğin binalarda kullanılan çelik hammaddesi olabiliyor. Plastikler birbirleri ile karışarak kimyasal özelliklerini gittikçe yitiriyorlar. Er ya da geç ömürlerini bir dolgu sahasında tamamlıyorlar. Burada çevre zararına ek olarak büyük bir ekonomik kayıp meydana geliyor.


Sıfır atık kavramını bile doğru bulmuyor Beşikten Beşiğe kavramın yaratıcıları McDonough ve Brungart. Atık kavramını yaşamımızdan çıkarmamız gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre atık kötü tasarımın bir sonucu. Odaklandığımız şeyi yarattığımıza inanan ikili insanoğlunun içindeki potansiyele dikkat çekiyorlar. Bilgi, zekâ ve teknolojiyi kullanarak faydalı ürünler yaratabileceğimize inanıyorlar. Esasında inanmaktan fazlasını yapıyorlar; bunu nasıl gerçek olabileceğini gösteriyorlar.


Beşikten Beşiğe kitabı 2002 yılında yayınlandı ama bu kavram 1990’lı yılların başında William McDonough ve Michael Braungart’ın New York’ta tanışmaları ve doksanlı yıllarda dünyanın farklı yerlerinde uygulamalar yapmaları ile oluşuyor. Kitap bu süreç ve tecrübeleriyle oluşuyor. William McDonough 1999 yılında Time dergisi tarafından “Gezegenin Kahramanı-Hero of the Planet” seçiliyor. Çevreye yönelik çalışmaları nedeni ile ödüller alıyor. Bu ikili doğruluğuna inandıkları şeyleri söylüyorlar; ama söylemekle kalmıyorlar teknik bilgilerini de kullanarak bunların hayata geçirilebileceğini ispatlıyorlar.


Örneğin yine1990’larda İsviçre’deki bir tekstil firması atık problemleri nedeni ile William McDonough’a başvuruyor. McDonough Michael Braungart’ı ekolojik kimyager olarak projeye davet ediyor. Bu fabrikanın tüm ürünleri ele alıyorlar ve sadece zararsız hammadde ve boyalardan üretilmek üzere yeniden tasarlıyorlar. Kullandıkları ana prensip: Atık=Gıda. Bu formül beşikten beşiğe kavramının temel taşı. Bu prensip ile fabrikanın ürünlerini ve üretim hattını yeniden tanımlarken tüm ürünlerin doğal malzemelerden oluşmasına ve atık olarak adlandırılabilecek her şeyin biyolojik yaşam veya sanayi üretimi için bir besin-hammadde olması sağlanıyor. Sonuçta fabrikanın atık suyu fabrikaya giren şebeke suyundan daha temiz hale geliyor. Yani atık sorununu çözmekle kalmıyorlar, suyun kalitesini arttırmış oluyorlar. McDonough ve Braungart “Çözüm yasaklar ve denetim değil,” diyorlar. Onlara göre “Çözüm doğru tasarım. Doğru tasarlarsan denetime gerek kalmaz.”


Üretim için enerjinin yenilenebilir kaynaklardan, özellikle güneş enerjisinden gelmesi önemli prensiplerinden bir tanesi. Aynı zamanda su kalitesinin korunmasının gerekiyor. Hatta “Korumak yeterli değil kalitesini arttırmalısınız,” diyorlar ve bunu başarıyorlar.


Örnekler gerçekten çok ve etkileyici. Tasarladıkları binalarda çalışanlar arasında devamsızlık azalıyor mesela. Fabrika çalışanlarının idare ile olan ilişkilerinde düzelme oluyor. Binalarında dikkate aldıkları faktörlerin başında aydınlatmanın doğal ışıkla yapılması ve mekân için hava kalitesinin çok iyi olması geliyor. Binaların içinde yaşayanlara saygılı olması gerektiğine inanıyorlar. Ve binaların aynı zamanda içinde bulundukları çevre ile uyumlu olması gerektiğine.


“Üretken olalım ve bu da iyi olsun,” diyorlar. Tasarladıkları binaların ağaçlar gibi olması gerektiğine inanıyorlar. Bir bina kendi enerjisini sağlamalı, havayı ve suyu temizlemeli. Amerika Birleşik Devletleri’nde Oberlin Üniversitesi’nde tasarladıkları bina kendi atık suyunu doğal yollardan temizlediği gibi harcadığından daha fazla elektrik üretmeyi de başarıyor.


McDonough ve Braungart Beşikten Beşiğe kavramını bir yaşam prensibi olarak moleküler seviyeden şehir planlaması seviyesine kadar taşıyorlar. Braungart bir kimyager olarak ürünlere giren her maddeyi moleküler seviyesine kadar incelerken McDonough sadece binaların değil şehirlerin beşikten beşiğe prensipleri ile tasarlanması için çalışıyor. Hollanda’da beşikten beşiğe kavramını benimseyen şehir ve bölgeler var. Hollanda Hükümeti bu kavramı bir ülke politikası olarak sahiplenmiş durumda. Dünyanın diğer bir köşesinde, Çin’de bu kavram ile yeni şehirler planlanıyor. Çin bu yaklaşımı döngüsel ekonomi prensibi olarak yaşamına entegre etmek için büyük gayret gösteriyor.


Onların çalışmalarından etkilenen ayakkabı firmaları tasarımlarında zehirli maddeleri çıkarıyorlar ve ürünlerini bu prensipler ile yeniden tasarlıyorlar. Bir ofis mobilyası firmasını tesislerini buna göre yeniliyor, yeni ürünler tasarlıyor, eski popüler ürünlerini bu prensiplere göre yeniden tasarlıyor. Dünyada binlerce firma şampuandan temizlik ürünlerine, inşaat malzemelerinden sanayi ara maddelerine, halıdan tekstil ürünlerine, paketleme malzemelerinden mobilyaya, yer kaplamalarından sörf cila tahtasına birçok ürünü beşikten beşiğe prensipleri ile üretiyor. Bu prensipler ile üretilen ve kullanılıp atılan kısmı tuvalete atılıp dönüştürülebilen bir bebek bezi bile var.


William McDonough ve Michael Braungart’ın ortaklaşa kurdukları bir firmaları var ve çok dikkatli bir süreç ile beşikten beşiğe prensiplerine uyan firmalardan isteyenleri sertifikalandırıyorlar. Bu sertifikayı almış altıyüzü aşkın ürün var, ve binlerce ürünün de sırada olduğu biliniyor.


Bu yeni tasarım ve üretim akımı ile üreticiler ve tedarikçileri kendilerini yeniliyorlar, tüm ürünlerini ve üretim süreçlerini teker teker yeniden ele alıyorlar. Kolay bir süreç değil. Ancak dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre sorunlarının çözülebilmesi içinde böyle radikal ve kökten değişimler gerekiyor. İnsanoğlu özündeki kuvvet ve yaratıcı zekâsı ile gurur duyduğu çözümler yaratabiliyor. İsterse ve seçerse.

13 Ağustos 2009 Perşembe

TRT Radyo 1'de "Atık Servettir" Programı


13.Ağustos.2009 Perşembe günü Saat 12:00'de Zeynep Kocasinan'ı TRT Radyo 1'de Sn. Banu Demir tarafından hazırlanan "Atık Servettir" Programında dinleyebilirsiniz...
Programın kaydını TRT podcast linkinden dinlemeniz mümkün.
Sesli Podcast - Radyo1 - Atık Servettir:

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Limon Söyle Bana Sen Nelere Kadirsin?



Uzun zaman olmuş aromaterapi yağlarından bahsetmeyeli. İlgilenenler için Görüşler adlı kitabımda da aromaterapi yağlarına bir bölümde değinmiştim. Milliyet Blog’daki yazılarımda da aromaterapi’ye dair bilgi bulabilirsiniz. Özellikle lavanta yağının özelliklerinden bahsettim. Bu defa başka bir yağı ele almak istiyorum. Çok sevdiğim limon yağını.

Aromaterapi’de biz bitkilerin, meyvelerin, sebzelerin kendilerini değil öz yağlarını kullanıyoruz. Yani çok sevdiğim limonun özelliklerinden değil, yine çok sevdiğim ve kullandığım limon yağının özelliklerinden bahsedeceğim, bir tamamlayıcı tıp aracı olarak.

Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, düzenli olarak ilaç kullanmanızı gerektiren rahatsızlıklarınız varsa, şeker ve tansiyon hastasıysanız, varisleriniz varsa, hamileyseniz aromaterapi yağlarını kullanırken mutlaka önce bir doktorun tavsiyesini alınız, bir aromaterapi uzmanından destek alınız. Kimi yağlar rahim ve çevresini etkileyerek hamilelerde erken doğum veya düşük tehlikesi doğurabilirler. Ayrıca bu yağların birçoğu cilt üzerinde direkt olarak kullanılmaz, başka bir yağa az miktar ilave edilerek kullanılır. Burada aktaracağım bilgiler genel olarak konu hakkında bilgilenmeniz içindir. Tüm tamamlayıcı tıp metotlarının doktor kontrolü ve onayı ile kullanılması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum.

Limon yağı yine ülkemizde kolay bulunabilen yağlardandır. Önemli olan satın aldığınız yağın saf ve doğal yüzde yüz limon yağı olduğundan emin olmak. Yani az miktarda limon yağı ilave edilmiş başka bir yağ olmasın, suni limon esansı ile ilave edilmiş bir yağ olmasın veya yağların kimyevi başka maddeler ile kullanıldığı bir karışım olmasın. Dikkat edilmesi gereken en önemli konu bu. Bizde bir ürünün esasında olmadığı bir şey olarak tanıtılmasına sık rastlıyorum. Ne aradığımızı biliyorsak, doğru ürüne daha rahat ulaşıyoruz. Ve eğer bulabiliyorsanız bu yağların organik üretim ürünü olmasına özen gösterin.

Limon Türkiye’de çok sevilir ve kullanılır. Çocukluğumuzda ayran, taze sıkılmış portakal ve elma-havuç sularına bir de zaman zaman içtiğimiz ev yapımı limonatalar eklenirdi. Aradan geçen otuz yılda unutulan limonata şimdi popüler kafe ve lokantalarda tekrar menülerde başköşelerde kendi göstermeye, nanelileri klasik limonatalar kadar popüler olmaya başladı.

Limonun yaşamlarımızda ayrılmaz bir yeri var. Bu defa bakacağımız limon yağının yaşamlarımıza neler katabileceği.

Limon Mısırlılar tarafında besin zehirlenmelerinde kullanılmış. Güncel araştırmalara göreyse limon yağının konsantrasyonu arttırdığı tespit edilmiş. Kapalı mekânlarda kötü kokuların giderilmesi için kullanabileceğiniz bu yağı aynı zamanda antiseptik olarak da kullanabilirsiniz. Psikolojik rahatsızlıkları olan hastalarda limon yağının morali düzelttiği, korkuları azalttığı ve depresyon yaşamakta olan hastaların iyileşmesinde destek olduğu görülmüş. Böcekleri uzaklaştıran bir özelliği olduğu da kabul ediliyor.

Limon yağı tansiyonunuzu düşürmede yardımcı olabilir. Tabii yüksek tansiyon şikâyetiniz varsa öncelik bir doktorun bu konudaki görüşlerini almak lazım. Riskli bir konu olan varisler için de faydalı olabilen yağlardandır limon yağı. Kandaki kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin üretilmesini desteklemesi ile hem kansızlığa iyi gelir hem de bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Öksürüğe iyi geldiği görülmektedir. Genel olarak soğuk algınlığı şikâyetlerinde rahatlama sağlar. Ülser ve gut gibi rahatsızlıklara iyi geldiği görülmüştür. Vücudun asit ayarını dengeleyen özelliği vardır.
Kabızlık konusunda şikâyeti olanlara limon yağı yardımcı olabilir. Yalnız burada bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Aromaterapi yağları harici olarak kullanılır. Yani diğer tüm aromaterapi yağları gibi, zeytinyağı gibi başka bir yağa 3-5 damla ilave edilerek cilde sürülebilir.

Asla içilmez. Banyo yapma alışkanlığınız varsa banyo suyuna suyun miktarına göre damlatılabilir. Ya da bir burner haznesine konulan suya birkaç damla ilave edilerek solunum yolu ile alınabilir. Aromaterapi yağları içilmez, yenilmez, aman dikkat. Ve aynı zamanda şişelerinden direkt olarak koklanmaz. Oldukça konsantre yağlar olduklarından şişelerinden koklanmaları bir anda çok kuvvetli bir miktarın solunum sistemi ile kanınıza karışmasına neden olabilir. Bu noktalara özellikle dikkat etmenizi rica ediyorum.

Limon yağını bir burnerda suya damlatarak kullanmaya başladığınızda kısa bir süre sonra etrafınızda size tazelik, ferahlık, enerji veren bir his alırsınız. Bu şekilde kullanmak gerçekten berraklık, hafiflik ve tazelik hisleri var. Ve limon yağı enerji veren bir yağ olmasına rağmen telaş ve huzursuzluk hislerini dinginleştirir. Streste ve kadınlarda adet öncesi huzursuzluklarda büyük rahatlama sağlar.

Limon yağının karaciğer ve böbrek çalışmasını desteklediği ve bu organları temizlediği de görülmektedir. Hazma destek verir ve mide asit seviyelerini destekler.

Limon yağı cilt ürünlerinde de sıklıkla kullanılır. Tırnakların kuvvetlenmesine yardımcı olur ve nasırlarda kullanılabilir. Nasırlarda problemli bölgenin üzerine direkt olarak bir pamuk yardımı ile sürebilirsiniz. Ancak sadece ve sadece nasır olan bölgeye sürmek şartı ile. Bir kulak temizleme pamuğu yardımı ile bunu yapabilirsiniz. Limon yağının hassas ciltlerde tahriş yapabileceğini unutmayın. Ve içinde limon yağı olan bir yağ ile masaj yaptıysanız veya yaptırdıysanız hemen güneşe çıkmayın.

Tüm aromaterapi yağlarının kullanımında hazırlayacağınız örnek karışımlarını, cildinizde öncelikle çok küçük bir bölgeye sürerek deneyiniz. Henüz belirlenmemiş bir alerjiniz olabilir. Çok etkili bir metot olan aromaterapi genelde herkesin kullanmak istediği bir tamamlayıcı tıp aracıdır. Çoğunlukla problemsiz olarak fayda ile kullanılır. Ancak bu yağlar vücut kimyamız ile etkileşime girdiğinden rahatsızlıklarımız, kullandığımız ilaçlar, alerjilerimiz dikkate alınmalı ve bu yağların bilmediğimiz alerji ve hassasiyetlerimizi ortaya çıkarabileceği unutulmamalıdır. Ve hamilelerin erken doğum ve düşük gibi durumlarla karşılaşmamaları için bu konuya çok daha fazla özen göstermeleri şarttır.

Aromaterapi yağlarını tek olarak kullanabileceğiniz gibi birkaç yağı beraber kullanmanız da mümkündür. Limon yağı lavanta yağı ile birlikte çok güzel kullanılabilir. Ben bazen gül ve bergamut yağları ile birlikte kullanıyorum. Uyumlular. Her yağ birbiri ile uyumlu olmuyor.

Size limon ferahlığı ile dolu taze günler diliyorum.

Sen Mor Bir Domuz musun?


Amerikalı yazar ve eğitmen Louise Hay’in düşüncelerimizin sağlığımız üzerindeki etkileri üzerine çok sayıda kitabı var. Dünyada bu konuların öncülerinden. Hala yazmaya, konferanslar vermeye devam ediyor.


Louise Hay diyor ki: “Biz müsaade ettiğimiz için düşüncelerin üzerimizde gücü vardır. Kendimizi kabul etmek başkalarının yargılarını üstümüze alınmamaktır. Kelimelerin tek başına bir anlamı yoktur. Onlara biz anlam veririz. Bizi besleyen ve destekleyen düşünceleri düşünmeyi seçelim.”


Güzel bir örnek veriyor Hay. “Ben size ‘Sen mor bir domuzsun’ desem ya bana gülüp geçersiniz, ya sinir olursunuz ya da deli olduğumu düşünürsünüz. Ama söylediğimin doğru olduğuna inanma ihtimaliniz çok düşüktür. Bizim duyduklarımızdan kendimize dair inanmayı seçtiklerimizin büyük bir kısmı bu cümleden daha fazla doğru değil.”


Doğduğumuz andan itibaren daimi olarak bir şeyler duyuyoruz. Küçük yaşlarımızda duyduklarımızın neredeyse tamamını doğru olarak alıp bilincimize ve bilinçaltımıza kayıt ediyoruz. Yaşlarımız ilerledikçe bilinçli olarak duyduklarımızı kabul edip etmeme farkındalığına ulaşabiliyoruz. Ama her zaman değil. Sözlerin üzerimizdeki gücünün farkında olmuyoruz.


Louise Hay diyor ki: “Kendimiz ile ilgili ‘yanlış’ olduğunu düşündüğümüz şeyler çoğu zaman bizi biz yapan bireysel özelliklerimiz.


Tamam, etrafımdakilerin sözlerine dikkat edeyim ve ciddiye almayayım, ama bu o kadar kolay olmuyor. Ne yapabilirim? Louise Hay dünyada bu konuda gerçekten bir çığır açtı – olumlamaların olumsuz düşünce ve inanç kalıplarımızı değiştirmek konusundaki etkilerini gösterdi. “Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum” olumlaması, veya diğer bir adı ile onaylaması, gerçekten çok etkili. Louise Hay bu cümleyi, ya da kısaltılmış şekli “Kendimi onaylıyorum” cümlesini bir ay boyunca günde üç yüz dört yüz defa tekrar etmeyi öneriyor. Bu sayede kendimizi kabul etmediğimiz tüm noktaların biz bu kelimeleri söyledikçe ortaya çıkacağını ve bunun derinlerdeki yaraları ve yararsız inançları temizleyeceğini söylüyor.


Aklınıza neden kendinizi kabul etmemeniz, neden onaylamamanız gerektiğine dair birçok düşünce gelecek,” diyor Hay. “Ben başarılı değilim… Bu aptalca… Bunun işe yarayacağını düşünmek aptalca… Ben neyi iyi yapabiliyorum ki… Bunların geçip gitmesine müsaade edin. Bu gelen düşüncelere ‘Sizi serbest bırakıyorum, kendimi onaylıyorum,’ deyin. Onlar sadece direnç düşünceleri ve sizin üzerinizde güçleri yok.


Her fırsatta Louise Hay’den ve dünyaya düşüncelerin ve özellikle de sözün gücü üzerine hatırlattıklarından bahsetmeyi görev biliyorum. O kadar önemli ki. Onun kitaplarını onlarca defa okumuşumdur, ve her defasında yeni bir şeyler dikkatimi çekiyor. Her defasında daha önce farkına varmadığım bilgiler alıyorum. Her geçen gün olumlu sözler ve sözcüklerle yaşamanın önemini biraz daha çok kavrıyorum.


Zihnin bizim bir aracımız olduğunu hatırlayalım istiyorum. Bize ait ama bizi kontrol eden değil bizim kontrolümüzde bir araç olduğunu.


Ve bazen iyileşme yolunda yürümeye başladığımızda, her şey düzelmeye başlayacağına bazen sanki daha da karışmış gibi görünür. İlişkilerimizin daha iyi gitmesini isterken daha çok kavga etmeye başlarız. Kendimizi bolluk ve berekete açalım derken cüzdanımız çalınıverir. Bunları doğru değerlendirmemizi öneriyor Hay. Öncelikle arzularımızı bize getirecek olan farkındalığa varabilmek için üstünün açılması gereken farkında olmadığımız olumsuz kalıplarımız olabilir.


Zihnimizde ve sözlerimizde olumlu olmaya gayret ettikçe – bazen kısa süreli olumsuz görünen olaylar ile – yolumuz açılmaktadır. Veya Hay’in ifade ettiği gibi, dibi yanmış bir tencereyi temizlemeye başladığımızda olduğu gibi suyu, sabunu koyup tencerenin dibini ovalamaya başladığımızda tencerenin içindeki su baştaki halinden çok daha kötü görünür, hatta berbat bir haldedir. Bu kısa süreli bulanıklık tencerenin tertemiz olması için ödenen kısa süreli bir bedeldir.


Sağlık ve sevgi dolu günler sizinle olsun.


Sevgilerimle.

İlerleme İnancı

Sürdürülebilirlik yaşamımdaki en önemli kavramlardan biri son yıllarda. Özellikle son iki yıldır bu konuda detaylı olarak okumaya çalışmama rağmen, yetmiyor. Çevre koruma ve sürdürülebilirlik üzerine yazılmış olan kitap ve makaleleri okuma gayretim sürüyor, okuma listem artarak uzamaya devam ediyor.

Sürdürülebilirlik kavramı içerisinde dünyada gelişim temel prensiplerinden biri sayılan ilerlemeye bakış açısı ve inanç değişiyor. İlerlemeyi düşündüğümüz yerin gerçek anlamı sorgulanmaya başlıyor.

Son iki yüz yılda insanın teknoloji, bilim ve gelişime olan inancı, dünyanın sınırsız sayılan kaynaklarının tahmin edilemeyen bir hızda azalmaya başlaması ve teknolojinin dünyanı etkileyemez sanılan yan etkileri, insanlığı yakın gelecekte yaşam ve gelişimin ne olduğuna dair tariflerini değiştirmek zorunda bırakıyor.

Küreselleşme yaklaşımları bir yandan dünyadaki sınırları kaldırırken, toplumların varlıklarını sürdürebilmelerinin çözümünün yerel yeterliliğin artmasında yatmaya başladığı görülüyor. Yani dünyanın ekolojik dengelerinin korunması için gereken yaşam tarzı bir anlamda eskiye dönmeyi gerektiriyor. Gerek enerji gerek gıda ihtiyaçlarının olabildiğince yerel çevrede karşılanması ihtiyacı doğuyor. Aksi bizi artık sürdürülemez bir yaşama götürüyor.

Benim çocukluğumda okullarda kutlanan bir “yerli malları haftası” vardı, hala böyle bir hafta kutlanıyor mu diye merak ediyorum. Belki başka nedenler ile yerli üretimin üzerinde durulurdu. Türkiye’de satılmakta olan ürünlerin acaba yüzde kaçı Türkiye’de üretiliyor? Farklı ürünler ve sektörler arasında bu yüzde acaba nasıl değişiyor? Son iki yıldır birçok bilginin izini sürmeye çalışıyorum, bu konularda çalışmalar yapan birçok grup ile irtibat kuruyorum, ama yine de Türkiye ile ilgili verilere ulaşmak kolay olmuyor, bazen mümkün olmuyor.


Son günlerde Simon Dresner’in “Sürdürülebilirliğin Prensipleri – The Principles of Sustainability” adlı kitabını okuyorum. Dresner çevre ve sürdürülebilirlik konularında son birkaç yüzyılda yazılan ve yaşananları, son 40 yılı daha detaylı ele alarak aktarıyor. Sürdürülebilirliği birçok yönden ele alıyor. Oldukça detaylı hazırlanmış bir kitap. Ve bir yandan sürdürülebilirliğin temin edilmesinin zorluklarını da gözler önüne seriyor. Ülkeler arasında, toplumlar arasında bir hedef birliğine varmanın ne kadar zor olduğunu da. Toplumlar için gelişim ve ilerlemenin getirdiği güçten vazgeçmek kolay görünmüyor. Ancak bu süreçte doğanın sınırları ne kadar göz ardı edilebilir?

Dresner sormadan geçemiyor: İnsanlar kendi rahatları kaçana kadar mı sürdürülebilirliği savunuyorlar? Dresner’in kitabı dünya, insan, yaşam, sürdürülebilirlik, gelişim, küresel ve yerel kavramları üzerine hem çok bilgi veriyor, hem de cevaplarının her gün tekrar verilmesi gereken soruları birbiri ardına ortaya koyuyor.

Kitaplar soru sormaya devam ediyor. Biraz zorlansam da, benim cevaplara olan umudum da hala varım diyor…

Kötü Fikir Nedir?


Başlık bana ait değil. Paul Arden’in kitabından, Aklını Kullan Aksini Düşün ’den. Daha doğrusu bu kitabın Türkçesi var ama benim okuduğum İngilizce aslı Whatever You Think, Think The Opposite. Ne kadar basit ne kadar güzel bir kitap bu. Birkaç yıldır elimde geziniyor ve okumaya doyamıyorum. Kimi günler sadece başlığına bakmak bana iyi geliyor; belki bu yüzden kütüphanenin rafına kaldırmak yerine görebileceğim yerlerde bırakıyorum bu kitabı. Kimi zaman da rastgele bir sayfasını açıyorum ve bana hep taze kalabilen bir yaklaşım veriyor.


Bugün için açtığım sayfada: “Her zaman fikir sahibi olmak iyi değildir,” diyor. Haydi bakalım, ne diyor şimdi? Esasında anlam olarak “Çok fikir üretebilmek her zaman iyi değildir,” diye çevirmek belki daha doğru. Bende bir yerlerde Türkçesi de olacak bu kitabın, nasıl çevirmişler bunu acaba? Yaratıcılık ve yeni fikirler üretmek güzel ama fikirlerin sonuca gitmesi için odaklanmak ve üzerinde çalışmak gerekiyor. Odaklanmak kolay değil. Arden diyor ki eğer az fikriniz varsa, o zaman üzerinde çalışacağınız malzeme bellidir, daha kolay yoğunlaşır ve elinizde olan ile bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışırsınız. Bunu ekip çalışmalarında görüyorum, benim de dâhil olduğum ekip çalışmalarında. Grup içinde kolay fikir üreten arkadaşlarsak, ancak uygulama eğilimli arkadaşlar azsa düşündüklerimizi hayata geçirmekte zorlanıyoruz. Sonra bakıyoruz ki çok daha az donanımlı olduğunu düşündüğümüz bir grup yapmış ortaya çıkmış. Biz hala dâhice fikirlerimize yenilerini eklemek ile meşgulüz. Takım oluşturulması bu anlamda çok büyük önem taşıyor.


Geçtiğimiz Nisan ayında Kanada’dan gelen ünlü Erickson College’ın kurucusu psikolog Marilyn Atkinson’un birkaç eğitimine katılma şansım oldu. Eğitimlerden bir tanesi takım koçluğu diğeri ise insan kaynağı yönetimi üzerineydi, yine koçluk yaklaşımı ile. Takım çalışması iş hayatının ve yaşamın olmazsa olmazı, ancak etkili takımları kurmak ve işler kılmak o kadar kolay değil. Öncelikle mümkün ise ekibin dengeli kurulması gerekiyor. Çözümler için hayal kurabilmek gerekli, ama aynı zamanda ayağı yere basan ve düşük ihtimalli zorlukları görebilenlere de ihtiyaç var ve tüm bunları objektif ve dengeli olarak görebilenlere de.


Kötü fikir nedir?” diye ortaya bir soru atıyor Paul Arden, ve yine önemli bir noktayı hatırlatıyor. “Bir çözüm üretmek üzere kullanılmayan bir iyi fikir, var olmayan bir fikirdir,” diyor. Sadece kendimde ve çevremde değil Türkiye’de ve Dünya’da fikirlerin iyiliğinin değil fikirlerin uygulanmasına gösterilen özenin başarı getirdiğini görüyorum. Ve “Biz Türkiye’de uygulama konusunda çok iyiyiz,” diyemiyorum. Gelişmiş ülkelere göre bu konuda eksiğimiz var. Yabancı dostlarım genelde sorarlar, “Gençleriniz yeniliklerle çok ilgili ve ataklar, ancak sonradan uzun süreli çalışmalarımız olamıyor, neden?” diye. Yeniliklere açığız, yaratıcı fikirler üretebiliyoruz ve değişikliklere çabuk adapte olabiliyoruz, ancak fikirlerimizi hayata geçirmek konusunda aynı istikrarı göstermiyoruz - gösteremiyoruz - yaratıcılığımıza, yeniliklere açıklığımıza ve esnekliğimize kıyasla. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?


İğneyi kendime çuvaldızı başkasına batırmak istiyorum. Ben fikirlerimi hayata gerçekleştirmekte neden ve nasıl zorlanıyorum? Öncelikle çok fikir üretmek, çok seçenek yaratabilmek bana güven veriyor, ancak aralarından seçmekte zorlanıyorum. Kimi zaman seçmek istemiyorum ve aynı anda farklı şeyleri yapmaya başlıyorum. Birkaç şeyi aynı anda yapmak daha yavaş ilerlemek anlamına geliyor. Herhangi bir projeye veya konuya başladığımda, ilerlerken arada zaman geçtikçe ilk başladığım andaki heves ve motivasyonu korumak kolay olmuyor. Ve belki de teker teker başlayıp bitirebileceğim süreden çok daha uzun sürüyor. Tabii bazı şeyleri paralel olarak yapmanın bana ve yaptıklarıma getirdiği bir zenginlik oluyor, ancak tamamlama ihtimali maalesef azalıyor.


Bir de devam edebilme azmini bulsak yaşam bizleri nereye taşır acaba?

30 Temmuz 2009 Perşembe

Organik Organik

Son yıllarda yaptığım gıda alışverişlerinde aldığım ürünlerin organik olmasına özen gösteriyorum. Süt alıyorsam Türkiye’nin neresinde olursam Türkiye’nin organik süt satan tek büyük firması Pınar’ın organik sütünü alıyorum. Artık birçok büyük markette rahatlıkla bulunan Tema’nın ve diğer firmalarının organik bakliyat ürünlerini alıyorum. Bulabilirsem organik yumurta almaya da özen gösteriyorum. İki yıldır pirinçlerini Samsun’da Japon Shumei Vakfı’nın desteğiyle Shumei Doğal Tarım metodu ile üretim yapan bir çiftçiden alıyorum.

İstanbul’da yaz aylarında kendi sebzelerimizi yetiştirdiğimiz bir aile bahçemiz var. Domates, kabak, patlıcan gibi sebzeleri organik olarak yetiştiriyoruz. Biz de Samsun’daki çiftçi gibi Shumei Doğal Tarım metodu ile üretiyoruz. Japon Shumei’nin İstanbul’daki Merkezindeki arkadaşlarımdan destek alıyoruz. Kimyevi gübre ve tarım ilacı kullanmıyoruz. İşlerimizin yoğunluğundan bir nevi hobi olarak yaptığımız bu üretim için organik tarım sertifikası alma girişimi yapmadık, ama benim özellikle arzu ettiğim şeylerden biri. Yaptığımız doğal üretimin resmi olarak da belgelenmesi bence önemli bir şey. En azından yapılabildiğinin sağlıklı olarak duyurulabilmesi için. Organik üretim ve Shumei Doğal Tarım yaklaşımlarının tanıtılabilmesi için.
Organik üretim doğal ve sağlıklı beslenme açısından doğru bilinmesinin çok önemli olduğuna inandığım bir yaklaşım ve bence çok önemli bir konu.

Organik bir meyve sebze demek suni gübre kullanılmadan, kimyevi tarım ilaçları kullanılmadan yetiştirilmiş bir ürün demek. Hatta bir ürünün organik olduğunun resmi olarak tespit edilebilmesi için ilgili yetiştiriciyi ve toprağını denetleyen kurumlar var. Benimde sebze yetiştirdiğimiz bahçemiz için arzu ettiğimiz bir denetim. Bu kurumlar oldukça ciddi çalışıyorlar, ve örneğin İstanbul’da Şişli-Feriköy’de her Cumartesi günü kurulan pazarda, ki adı halk arasında Şişli Organik Pazarı olarak biliniyor, ürünlerinizi satabilmek için resmi organik üretici sertifikanız olması gerekiyor. Yani sizin ürünüm organik demeniz ile organik sayılmıyor. Sertifikanız varsa ürün satış tezgâhı yeri alabiliyorsunuz. Şişli’de güzel bir düzen ve sistem var. Gönlüm bu pazarın daha çok tanınmasını ve Türkiye’de farklı yerlerde de açılmaya başlayan bu organik ürün satan pazarların artmasını diliyor.
Organik üretim kavramı, organik ürünler ve organik pazarlar hakkında detaylı bilgisi olan çok kişi var. Ancak bulunduğum farklı şehirlerde, farklı ortamlarda küçük çiftçinin yetiştirdiği ve yerel pazarlarda sattığı ürünlerin de satışta ve halk arasında "organik" olarak adlandırıldığını duyuyorum. Satıcılar tarafından da, alıcılar tarafından da. Ürünün çiftçiden direkt olarak pazara gelmesi ürünü organik yapmıyor. O çiftçi o sebzeyi üretirken suni, kimyevi gübre kullanmış mı, zirai ilaç kullanmış mı? Yoksa doğal olarak bir kimyasal ilave yapmadan mı yetiştirmiş? Önemli olan bu bilgiler.

İlaç kullanıyorsa, marketten, manavdan alınan organik olmayan normal sebze ve meyvelerden çok farkı olmuyor. Tabii daha taze olabilir bize ulaşma süresi nedeni ile. Daha fazla özen ve sevgi ile yetiştirilmiş olabilir. Kullanılan tohumlar farklı olabilir, ürünlerin cinsleri farklı olabilir. Ama sağlığınıza etkisi anlamında nasıl yetiştirildiği önemli.
Ve küçük ölçekli üreticiyi teşvik etmek isteyebilirsiniz; ben bunu yapmaya gayret ediyorum. Yalnız burada bizi bekleyen bir sıkıntı daha var: kimi küçük ölçekli çiftçiler maddi imkânsızlıklar nedeni ile teknik bilgi alamadığından etraftan duydukları bilgiler ile ilaç kullanıyorlar. Ve bu ölçüyle ve teknik bilgiyle kullanılmayan ilaçlar miktar olarak gerekenden çok daha fazla olabiliyor.

Çok bilinçli ama küçük çaplı olarak üretim yapan çiftçilerimizin olduğunu da görüyorum ve hem gurur duyuyorum hem de mutlu oluyorum. Örnek oluyorlar.

Zirai ilaçların insan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri artık yıllardır biliniyor. 1962 yılında Rachel Carson’un Sessiz Bahar-Silent Spring kitabının dünyayı o günlerde gündemde olan DDT ve benzeri ilaçların bilinmeyen tehlikelerine karşı uyaran ve dünyada çevre koruma konusunda bir devrim başlatan ilk kitap olduğunu hatırlatmak isterim. Bu anlamda organik üretim insanın, toprağın, suyun, kısaca dünyada yaşamın korunması için önemli ve olumlu bir yaklaşım.
Eğer organik olduğundan emin olduğumuz bir ürün almak istiyorsak yetiştiricinin üretim sertifikası olup olmadığını, paketli bir ürün alıyorsak paketin üzerinde organik üretime dair gerekli bilgilerin olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Üretici firmayı araştırmak, gördüğümüz hatalı uygulamaları paylaşmak gerekiyor.

Görüşme şansı bulduğum kimi çiftçilerin gerek teknik gerek pazarlama konularında bilgi ve destekleri olmadığı için organik üretim yerine bilebildikleri eski usüllerle üretim yapmaya devam ettiklerini öğreniyorum. “Nasıl yapacağımızı bilmiyoruz,” diyorlar. “Öyle üretirsek masrafımız artacak” (çünkü zirai mücadele yapılmayacağı için insan gücü gerektiren çalışmalar yapmaları gerekecek, zararlılar nedeni ile verimleri eskisine göre daha düşük olabilecek), “daha pahalıya satmak lazım, kime nasıl satabiliriz bilmiyoruz,” diyorlar. Haklılar. Haklılar. Haklılar. Kabahat üreticide değil. Dünyanın beslenme sorumluluğu sayıları gittikçe azalan üreticilerin omuzlarına yüklenmiş durumda, ve ülkemizde bir çoğu destek konusunda çok yalnız.

Küçük üreticilerin bazen de doğal üretim yapsalar da sertifikasyon işlemleri ve masraflarının altında kalkmaları kolay olmadığından, böyle bir girişimde bulunmadıklarını da görüyoruz. Bizler bilinçli tüketiciler olarak bilinçli üreticilere destek olup aynı zamanda tüketicilerin ve üreticilerin bu konudaki farkındalıklarını da arttırabiliriz. Organik ürünlerin öneminin vurgulanması şart. Hepimizin ve dünyanın sağlığı için.

Ziraat gerçekten çok zor bir iş. İki yıldır amatör olarak yetiştirmeye çalıştığımız sebzeler için toprağın hazırlanması, yabani otların ayıklanması ve bahçenin bakımının ne kadar çok zaman ve emek gerektirdiğini görüyorum. Hele organik üretim yapmak üretici açısından maddi manevi çok daha zahmetli.

Umuyorum ki tüketicilerin bilinçlenmesi doğayı ve insan sağlığını koruyan bu yaklaşım ile üretim yapan çiftçilerin kıymetinin bilinmesini sağlayacak. Tüm çiftçilere kuvvet, sağlık ve bereket diliyorum.

Sağlık, sevgi ve huzur dolu günlere…

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ya Bahar Gerçekten Sessiz Kalırsa, O Zaman Ne Olacak?





Üzülüyorum, sevdiğim ve çok faydalı olduğunu düşündüğüm kitapların ya Türkçesi yok ya da Türkçe baskıları tükenmiş. Nasıl olacak bu? Marshall Rosenberg ’in belki dünya için en kıymetli kitaplardan biri olan Şiddetsiz İletişim kitabının Türkçe baskısı tükenmiş. Konuya gönül vermiş arkadaşlar nasıl tekrar basılmasını sağlayabiliriz diye uğraşıyorlar. Yüreğim onlarla. Çünkü benim içinde önemli. Brian L. Weiss ’ın bazı kitaplarının baskının tükendiğini ve yeniden basılmadıklarını görüyorum; yüreğim bittikleri anda basılmaları gerekiyor diyor. Ama kitapta ticari bir madde. Farklı kıymetleri var. Ama yüreğim duyulması gereken seslerin canlı kalmasını istiyor.

Bir de bu topraklarda hiç duymadığımız sesler var. Mümkün olmayabilir, evet kabul ediyorum her kitabın Türkçesinin olması belki mümkün değil. Ama yüreğim daha çok ve farklı sesleri duymayı istiyor işte.

Bir kitap var, 1962 yılında yazılıp dünyayı çevre koruma kavramları hakkında uyandırmış, bugün önemini anlamaya başladığımız çevre konularını 47-48 yıl önce cesurca ve ilk defa dile getirmiş ve sessiz bir devrim yaratmış. DDT gibi tarım ilaçlarının yarattığı tehlikeyi keşfetmiş, bunu dünyaya duyurmak için gayret etmiş ve dünyada çevre koruma kavramını doğurmuş. Yazarı bu kitabın yayılmasından iki yıl sonra hayatını kaybetmiş ama çevreyi koruma konusunda büyük farkındalık yaratmış. Hem kitap hem de yazarı hala aynı tazelikte anılıyor ve bence bu sesten haberimiz olması gerekiyor.

Rachel Carson ’un “Sessiz Bahar-Silent Spring” kitabı ile ben 2009 yılında tanıştım, ve bir kere daha, bir kere daha yüreğimi bir endişe kapladı - 1962’den 2009’a … Ve bu sesi hala duymamış olanlar o kadar çok ki - nasıl başarabileceğiz - çevre ile ilgili yapmamız gerekenleri nasıl yapabileceğiz? Nereden başlayacağız? Geniş kitlelerin bilgilenmesini nasıl sağlayacağız? Okunması gerekiyor, bilinmesi gerekiyor. Çevrenin, çevre korumanın artık yürekten bir samimiyet ile ele alınması gerekiyor. Çok geç kalmadan. Ben kitabı İngilizcesinden okudum ama sonra 2004 yılında yayınlanan Türkçesini olduğu öğrendim ve çok sevindim.

Yalnız değilim; dünyanın gidişatının farkında olan çok insan var. Bir yandan da hiç farkında olmayan, bilgisi olmayanlar var. Umursamayan çok daha az diye düşünüyorum. Bilip umursamayan çok az. Esas olarak bilmiyoruz.

Mesela geri dönüşüm konusunu ele alalım. Neler geri dönüşüyor ve ne kadar? Biliyor musunuz? Mesela biriktirdiğiniz alüminyum içecek kutularını geri dönüşüm kutularına atıyorsunuz? Peki, bu kutular ne oluyor. Biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, tam olarak bilmiyorum, ama artık öğrenmeye niyetliyim. Yabancı kaynaklardan öğrendiğim kadarı ile bu alüminyum kutuların dış yüzeyleri boyalı olduğu için ve geri dönüşüm sırasında bu boya alüminyum maddesinden ayrılamadığı tekrar içecek kutusu olarak kullanılamıyor. Ben bugüne kadar sanki bu kutuların yeni kutuların yapımında kullanılabileceğini düşünmüştüm. Sağlığa zararlı olduğu için kullanılamıyor. Ama bunu paylaştığımda annem sordu: “Peki bu malzemeler nelerde kullanılıyor?

Bilmiyorum. Gerçekten ne geri dönüşür, ne dönüşmez ve nereye kadar kullanılabilir, ben bilmiyorum. Bilgilerim var ama tam olmadığını fark ediyorum. Siz hangi malzemelerin geri dönüşümde kullanılabildiğini biliyor musunuz? Ben bu kadar çalıştaylara katıldığım, çevre yerli ve yabancı hocalar ile çalışma ortamlarında bulunduğum halde tam olarak bilmiyorum. Nereden öğrenebileceğimi de bilmiyorum.

Mesela bundan bir ay kadar önce İstanbul’da bir belediye başkanlığının danışma hattını arayarak geri dönüşüm kutularının yerleri ve ilgili bir iki konu hakkında bilgi istedim. Telefonda bana bu bilgi verilemedi, telefon numaram alındı ve ilgili birimin bana geri döneceği söylendi, ama dikkatlice telefon beklediğim bir hafta boyunca cevap gelmedi. Hemen geri arayabilirdim, ama beklemek istedim, ne olacak diye. Bu arada bir ay boyunca da geri aranmadım, ama bekledim. İstanbul’da geri dönüşüm konusunda neler oluyor merak ediyorum? Yüzlerce binlerce işyeri, imalathane, fabrika, lokanta geri dönüşüm konusunda neler yapıyor merak ediyorum? Belediyeler bu konuda neler yapıyor merak ediyorum? Ve merak ederken bir yandan çok üzülüyorum. Üzülürken bir yandan yine içeceklerin alüminyum ve pet şişelerini geri dönüşüm için biriktiriyorum. Ne yapacağımı bilmediğim malzemelerin geri dönüşüp dönüşemeyeceği ile ilgili şiddetli bir bilgi açlığı içindeyim. Ve bu soruların cevaplarına bu kadar zor ulaşılıyorsa, İstanbul geri dönüşüm konusunda çok gerilerde sanırım.

Geri dönüşüm çok önemli ama şu an ki işleyiş şekliyle tam bir çözüm değil. Geri dönüşüme tabi olan plastiğin hammadde özelliği düşüyor ve nitelikli ürünlerde kullanılamıyor. Ama bir dolgu sahasında toprağa gömmekten daha iyidir diyorum bir yandan. Diğer yandan birçok insanın gazete kağıdına alerjik olmaya başladığını duyuyorum, eniştelerimden bir tanesi onlardan biri, ve bunun nedeninin geri dönüşüm işlemi sırasında kağıdın mürekkepten ağartılması için kullanılan kimyasallardan olabileceğini okuyorum. Ve yine kimi ürünlerde, o ürünü geri dönüşümde işleyerek kullanmanın zararından dolayı toprağa gömülmesinin insan ve çevre açısından daha sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Beşikten Beşiğe tasarım düşüncesi ile yaratılmayan bir ürünün malzemesini yeniden kullanmanın ne kadar zor ve kimi zaman çok da zararlı olduğunu öğreniyorum.

Bazen o kadar imkânsız görünüyor ki çevre bilinci konusunda yaşanması gereken farkındalık devrimi, “Boş ver diyorum, sen de boş ver Zeynep.” Sonra ertesi sabah yine başlıyorum bu konuda okumaya, ne yapılabilir, Türkiye’de ne yapılabilir, diye düşünmeye. Yazıyorum, bilebildiğim kadarı ile. Ama aksiyon gerekiyor, eylem gerekiyor. Bilginin geniş kitlere yayılması gerekiyor.

Rica ediyorum, diliyorum, sesleniyorum, haykırıyorum. Özellikle Ülkemin Meclisine, sonra Belediyelerine: İstiklal Madalyası sahibi bir dedenin torunu olarak, bu ülkeye tüm köşelerinde hizmet vermiş bir mühendisin kızı olarak sesleniyorum. Bir okuma yazma seferberliği gerekiyor bu ülkeye, hem gerçekten okuma yazma bilmeyen kalmaması için, hem de dünyanın bu hesabının verilmesi zorlaşan gidişatı içinde Türkiye’nın anlının ak çıkabilmesi için.

Benim vicdanım rahat değil. Siz ne durumdasınız?

Şnitzel, Patates Püresi, Salata ve Limonlu Kek

Uzun zamandır yemek yapmıyorum. Misafir ağırlamıyorum demiyorum; gerçekten severim dostlarımı evime davet etmeyi, beraber zaman geçirmeyi. Sadece yemekleri, yiyecekleri ben hazırlamıyorum. İçecekler, çerezler, alışveriş – tamam bunlara itirazım yok. Ama yemek yapamıyorum, uzunca bir zamandır. Zamanım yok diyeceğim, ama sanırım esasında bu o kadar doğru değil. Hiç yemek yapmadım da diyemem, daha ortaokul yıllarında başladım börekler, pastalar, pizzalar hazırlamaya. Sonra bir baktım yemek yapmayı bırakmışım. Bir baktım o kekler kurabiyeler hazırlayan kızın içinden hiç ama hiç yemek yapmak gelmiyor.

Sevgi ve özen ile olmadık zamanlarda yemekler yapıp önüme koyan arkadaşlarımı görünce yemek yapmanın ayrı bir sevgi işi olduğunu anlıyorum. … Aşçılığın da herkesin yapabileceği bir meslek olmadığını daha iyi anlıyorum.

Geçenlerde İstanbul’da bir arkadaşıma uğramaya karar verdim, “geliyorum,” diye aradım. Yarım saat sonra evine vardığımda beni hemen öğle yemeğine buyur etti. Şnitzel, fesleğenli patates püresi ve salata hazırlamış; tatlı olarak da ben gittiğimde fırında pişmekte olan limonlu kek vardı. Çay ile onu da keyifle yedim, her şeyi kararında olan mükemmel bir limonlu kek.

Ya çok şanslıyım ve gerçekten sevdiğim yiyeceklerini yapanlar dostlarım ve ailem var, ya da benim ruhumun bir yerlerinde bir eksiklik var. Ya da fazlalık. Yemek yapmak yaratıcılıktır derler; resim yapar oldum da mı benim kimyam bozuldu diyorum. Yoksa şiir mi yaptı bunu, yoksa yazı mı?

Henüz 30’lu yaşların keyifli son günlerini sürerken bu yaşamda öğrendiğim bir şey varsa o da yaptığım şeyi sevmenin fark yarattığı. Severek yapmıyorsam sıradan olmanın ötesine geçemiyor. Ve sevmeyi öğrenmek mümkün. Sevmeye niyet edilebiliyor, niyetler gerçek oluyor.
Yemek yapmayı sevip sevmemek mümkün. Bir seçim var ortada. Çok sevdiğim bir arkadaşım var, o evlendikten sonra yemek yapmaya başlayanlardan. “Evliliğimin ilk yıllarında yemek yaparken söylenip durdum, bilmiyorum, alışkın değilim, hiç yapmamışım. Sonra bir baktım ki böyle yaşam geçmez, sevgimi katarak yapacağım dedim ve her şey değişti.” Evinin daimi bir misafiri olarak pek lezzetli yemekler yaptığını söylemeliyim. Sofrasına keyif ve sevgi katıyor; mutlu oturuyor mutlu kalkıyorsunuz o sofradan.

Belki bugünlerde yemek yapmayı seçmiyorum ama yaptığım şeyleri sevgiyle ve hakkıyla yapmaya özen gösteriyorum. Yapmış olmak için değil, yapmak istediğim için yapıyorum. Elimden gelen bazen yüreğimi tatmin etmiyor, ama yaparak öğreniyorum.
Kişisel gelişim çalışmalarında yaptığım her çalışma, her vaka bana kendi yaşamım ile ilgili şeyleri düşündürüyor. Başkalarına yardım etmek, destek olmak istiyorsam kendi üzerimde çalışmaya devam etmem gerekiyor. Soğan kabuğu gibi der birçok üstat kişisel gelişimin safları için. Kat kat atarız üzerimizdeki yükleri, sırayla. Öze ulaşmak için atılması gereken o kadar çok maske, o kadar çok perde var ki bizi saran.

...

Ve bazen biri çıkar karşınıza. Mutlu, yüzünde derinlerden gelen bir huzur ve tebessüm taşıyan biri çıkar karşınıza. Sadece sevgi ile bakan, sevgi ile konuşan, sevgi ile yapan her neyi yapıyorsa çok basit ve çok karmaşık. Belki orada saklı son nokta. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapabildiğimiz. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapmayı seçtiğimiz.

Madonna Madonna

Bu yaz Madonna’nın yeni başlayan Avrupa turnesinin ilk konserini Londra’da O2 Sahnesinde seyretme şansım oldu. İlk konser olması nedeniyle tüm biletler uzun süre öncesinden tamamen satılmıştı. Bizde Temmuz ayındaki konserin biletlerini Şubat ayından almıştık.

Madonna’nın bu konseri bir nevi gövde gösterisi gibiydi. “Ben bu sektörde varım ve çok iyi durumdayım,” diyordu Madonna.

Londra’da kalabalık mekânlara, konserlere maçlara gitmek zor olmuyor. Gerçekten iyi işleyen ve kullanması kolay bir toplu taşıma sistemi var Londra’nın. Madonna’nın konserinin olduğu gün O2’ya giden metro hattı Jubilee kapalıydı, ama hemen buna alternatif olacak yolları hazırlamışlardı. Aklıma geçen sonbahar Londra’da gittiğim Arsenal-Porto Şampiyonlar Ligi karşılaşması geldi.

Tıklım tıklım dolu ve zaman zaman nefes almakta zorladığım metro vagonları ile gittiğim maçta Arsenal stadyumu tamamen doluydu ama o kalabalığa rağmen gidiş ve gelişler kalabalıklara rağmen yine de bir düzen içindeydi. Maçta en çok dikkatimi geçen izleyiciler arasında her yaş grubundan insan olmasıydı. 70’li yaşlarında oldukları belli olan tatlı çiftler, önümde oturan aile gibi ilk ve ortaokul çağlarındaki çocukları ile gelenler vardı. Tezahüratların terbiye ile yapıldığı, kimsenin kimseye zarar vermediği sakin maç ortamı beni düşündürdü. Holiganları ile meşhur İngilizlerin büyük bir kısmı için belli ki futbol bir aile eğlencesiydi. Benim Türkiye’de İstanbul statlarında izlediğim futbol karşılaşmaları ise bambaşka manzaralar göstermişti.

Madonna gerçekten yoğun, fiziksel aktivite seviyesi yüksek güzel bir şov hazırlamış. Belki onunda etkisini hissettiği rekabet ortamı nedeni ile dansları ve şovu Madonna imzasını taşımaktan çok günün esprisini yakalama gayretini hissettirdi bana. “Madonna zamana uyabiliyor,” dedirtmek istediğini hissettim. Madonna’ya özgü orijinalliği biraz eksik gelse de yüksek performanslı, izleyicisi her an canlı tutan ve eğlendirerek meşgul eden bol danslı bir şov vardı. O2 sahnesinde ilk defa bir konser seyrettim ama sahnenin imkânlarının da güzel kullanıldığını söyleyebilirim.

Konserde tek bir şey içimde kaldı. Benim kupa/mug koleksiyonum var. Konserde kupalar belki de emniyet gerekçesi ile konserin sonunda satılmak üzere duruyordu. Ancak konser çıkışı geri dönebilmek için binmemiz gereken tekneyi kaçırmamak için konserden çıkan binlerce insan gibi ben ve konsere beraber gittiğim kuzenlerim hemen teknelere koşmak zorunda kaldık. Londra metro hattında Jubilee hattının çalışmaması tekne kullanmayı zorunlu bıraktı. Madonna konserine bir saat kadar geç çıkınca da binlerce kişi konser bitiminde bizim gibi teknelere akın etti. Bu nedenle de konser sonu almayı planladığım kupaya kavuşmak da hayal oldu. Eh ben de hafızamdaki anılar ile idare edeyim bu defa.

Ah, bir de dün akşam televizyonda dinlediğim habere göre Madonna’nın sonbaharda bu turnenin son konserini İstanbul’da verme ihtimali varmış. Kim bilir belki de kupayı almak o zaman nasip olacak…

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Başarı gelir mi?




"Yazmayı seviyorsun galiba?" dedi Japon hocam. Gerçekten de yazı ile ilgili konuları, düşüncelerimi, projelerimi aktarırken gözlerim parlıyordu. Yapılabilecek onca şey varken nedense ve hep yazı yazmak geçiyor içimden. Yine de daha gerçekten yazmak istediklerimi yazmaya başlamadığımı hissediyorum. Ancak olduğum yolu yürümeden başka bir yere gitmem herhalde mümkün değil. O yüzden yazıyorum yazabildiğim kadar.

Londra'ya son gidişimde yine Tate Modern 'e uğramak istedim. Neler var diye. Futurism üzerine çok güzel bir sergi çıktı karşıma. Gerçekten ışıkla dolu, aydınlık resimler karşıladı beni. 1900lü yılların başlarındandı bir çoğu. Ve Per Kirkeby 'in sergiside vardı karşı salonda. Resimlerini ilk defa bir sergide görüyordum. Danimarka'nın belki de en çok tanınan ressamlarından ama ben resimleri ile karşı karşıya gelmemiştim. Jeoloji mezunu olan ressamın çok sayıda kitabı da var. Benim ruhuma en çok suluboya çalışmaları hitap etti, beyaz kağıtların üzerine morlar dahil her türlü rengi neşe ve ışık ile kullandığı.

Ve Tate Modern'in en üst katında St. Paul Katedrali'nin manzarası ile yemek yiyebileceğiniz bir lokantası var. Manzarası gerçekten güzel. Oxo binasının en üst katındaki manzaraya benzer ama sanki karşı sahili biraz daha yakından gören bir manzara bu. Ve ne zaman giderseniz gidin gerek müze gerekse lokanta dolu oluyor. Yaz aylarında olduğumuz için müzeye gelmiş olan okul grupları ve çocuklar çoktu. Birçok müzede görebileceğiniz gibi burada da çocuklar kalemleri, kağıtları ve boyaları ile gelmişler ve gördükleri resimlerin benzerlerini yapmaya çalışıyorlardı. Genelde bunu yapan erişkinleri daha çok görürüz ama Futurism sergisinde büyükler kadar çocuklar da vardı. Normalde saat altıya kadar açık olan müze, Cuma ve Cumartesi günleri akşam saat ona kadar açık. Ve özel sergiler dışında ücretsiz olarak gezilmesi mümkün.


Kendimizi ifade etmenin bir çok yolu var. Öncelikle sesler ve sözcükler var. Dudaklarımızdan duymasını istediğimiz kulaklara dökülebilirler. Kıymetli ama her zaman yeterli değil. Her zaman mümkün değil. Bazen ötesi gerekiyor. Ötesi her ne ise bizim için. Müzik, resim, yazı, heykel, dans, grafitti, ıslık ... Alışıldık yollar var ve hiç denenmemişler. İnsana dair olan belki binlerce yıldır özde çok değişmiyor. Mağra resimlerini çizen kardeşlerimizin duyguları temelde Tate Modern'deki Futurism sergisinde bir resmi asılı duran Picasso'dan ne kadar farklı acaba? Yazarken veya çizerken hangi ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz acaba? Yapmamız gereken onlarca şeyi tamamlamak için zorlanırken, gerekmediğini halde yapmak için yanıp tutuştuğumuz şeylerin bizim için bellki ki farklı bir anlamı ve değeri var. Başarı için gerekli olan bu arzu yapmamız gerekenler için de yaratılabilir mi? Yoksa başarı için olan arzunun peşinden mi gitmek gerekiyor? Başarı için gereken ne aslında?

John Randolph Price'in çok güzel kitapları var. Bir tanesinin adı Başarı Kitabı (The Success Book). Henüz Türkçeye çevrilmiş değil, ama güzel küçük bir el kitabı. Başarıya dair. "Başarı bilinciniz olmadan başarılı olunamaz," diyor J.R.P

Beşikten Beşiğe


Tasarım ile ilgili çok önemli bir kavram var. Tasarımcı değilseniz ya da sürdürülebilirlik konuları ile yakından ilgilenmiyorsanız belki de henüz çok duymadığınız bir kavram olabilir bu ama herkesin farkında olması gereken bir kavram diye düşünüyorum. Bilinçli tüketici olmak sadece haklarımızı korumak anlamında değil çevreyi korumak anlamında daha da önemli hale geliyor. Kavramın adı Beşikten Beşiğe / Cradle to Cradle. Tasarıma ve geri dönüşüme bambaşka bir anlam getiriyor. Bazen C2C şeklinde de ifade edilen bu tasarım şekli atık ve atıkların yeniden kullanımına yeni bir yaklaşım getiriyor.

William McDonough ve Michael Braungart ’ın “Cradle to Cradle, Remaking the Way We Make Things” İngilizce okuma şansınız varsa Beşikten Beşiğe kavramına dair önerebileceğim bir kitap. Türkçe olarak dergilerde çıkan yazılar dışında ben henüz bu konuda bir kitaba rastlamadım. McDonough ve Braungart’ın kitabının kendisi bile bir şeylere dikkat etmeye çalışıyor. Kâğıttan değil suya dayanıklı sentetik kâğıttan yapılmış bir kitap. Ağaçların kâğıt olarak tüketilmesine bir alternatif sunarak giriyorlar konuya ve daha ilk sayfalardan insanın ilgisini çekmeyi başarıyorlar. Tasarımın doğayı ve çevreyi koruyarak nasıl daha etkin kullanılabileceği konusunu gündeme getiriyorlar. Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2002 yılından beri büyük bir farkındalık yaratmayı başarıyorlar. Türkiye’de maalesef henüz yaygın olarak tanınmıyorlar.

Kitapta yazarlarının deneyimlerinden genel farklı hikâyeler, bilgiler var. Aklımda kalan önemli bir cümle var: Tasarım niyetin işaretidir. Ne kadar çok şey söylüyor bu cümle. Yaşamlarımızda, kasabalarımızda, şehirlerimizde, ülkelerimizde - ne kadar çok şey söylüyor. Nelere niyet ediyor ve bunları nasıl yansıtıyoruz?

Ve yazarlar diyorlar ki, doğadaki canlıların çevreye zarar verme anlamında bir tasarım sorunu yok. İnsanoğlunun var. Atık ve çevre problemlerinin insanoğlu tarafından yaratılanlarına insanların çözüm bulması gerekiyor. Hem de acilen.

Bu kitap ve bu yaklaşım bana yeni bir ufuk açtı. Atığı azaltmak gereği ile karşı karşıya olduğumuzu gördüğüm bu günlerde bu yaklaşım “atık kavramını yaşamımızdan çıkarmayı” öneriyor. Atık dediğimiz şeyin nasıl uzun dönemler boyunca kullandığımız farklı ürünlerde ham madde olarak kullanılabileceğine ışık tutuyor. Ne kadar farklı bir bakış açısı değil mi?

Dünyada şu an da üretilmek olan ürünlerin en azından yüzde doksanı beşikten mezara mantığı ile üretilmekte. Yani kullandığınız bir ürünün kullanım ömrü bittiğinde muhtemelen bir dolgu sahasına atılmak üzere göndermektesiniz. Yazarların kitapta net olarak vurguladığı gibi gerçekten tüketilen gıda malzemeleri dışında milyarlarca liralık malzeme, doğal kaynak dünyanın her yerinde toprağa gömülüyor. Bu sadece çevre sorunu değil aynı zaman da büyük bir ekonomik kayıp. Endüstri devrimi ile dünyada üretim, ham maddenin işlenmesi ve bundan bir ürün yaratılması ve sonra da bu ürünün işi bitince atılması sistemi üzerine kurulmuş. Ancak bu üretim ve tüketim yaklaşımı dünyayı ve insanoğlunu bir iki yüzyıl içinde büyük kaynak tüketimi ve çevre koruma sorunları ile karşı karşıya bırakmış durumda. Dünyanın bitmez tükenmez görünen kaynakları tükeniyor, ve bozulmaz sanılan ekolojik dengeler sallanır durumda. Geleceğimizi toprağın altında gömüyoruz ve hızla yaklaşmakta olduğumuz sıkıntıların gerçekten farkında olup olmadığımız incelemeye değer.

O kadar çok yaraya o kadar güzel dokunuyorlar ki bu kitapta. Hangilerini paylaşsam. İnşallah Türkçeye en kısa sürede çevrilir. Mimarların, mühendislerin, kimyagerlerin, çevrecilerin, tüketicilerin, herkesin okuması gereken bir kitap. Konuya gerçekten yaşamını adamış ve anlattıklarını deneyimlemiş kişilerin inandıkları ve uyguladıkları şeyleri anlattıkları bir kitap. Dünyanın üretim ve tüketim sorunlarına gerçek bir çözüm getirebilir. Atmak için değil kullanmak için tasarlamak, tekrar tekrar ve tekrar kullanmak için. Atıkların ham madde olabildiği bir yaşam tasarım sistemi. Yaşamı atık yaratmayacak şekilde tasarlamak. Tasarım ile insanoğlunun ihtiyaç duyduğu konforu zarar vermeden, gerçekten insana ve çevreye zarar vermeden sağlamak. Evet, inanıyorum ki bu konuda bir şeyler yapmak mümkün. Eğer istersek, denersek ve buna göre tasarlarsak.

Haydi Türkiye artık eskimeye başlayan bu yeni tasarım yaklaşımına uyan.

Ses ve Sessizlik


Şövalye Adası’ndayım, Fethiye’de. Ve kulağıma Londra metrosundaki trenlerin sesleri geliyor. Denizden ılık bir rüzgâr esiyor, sanki saçlarım metronun içindeki rüzgâr ile dalgalanıyor, sıcak. Yer, zaman karışıyor. Ya da belki de birleşiyor. Ege ile Akdeniz’in birleştiği yerde küçük bir adada tuvalin karşısına oturuyorum. Dalgalar bakıyorum ve ruhumun istediği renklere gidiyor elim. Sabah akşam oluyor, akşam sabah. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Yavaşlamak istiyorum, yavaşlıyorum, ne kadar başarabileceğimi bilemeden.

Klimanın sesi var, buzdolabının sesi var. Geçen teknelerin farklı sesleri, cırcır böceklerinin sesi, dalgaların sesi, rüzgârın ve komşuların evlerinden gelen sesler. Mırıldandığım şarkının sesi, rüzgârda düşen yaprakların sesi, bahçe hortumundan gelen ses, otlarından arasından beklenmedik çıtırtı. Klavyenin sesi, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi. Burada sessizlik hâkim, tüm seslerin ayrı ayrı kendini gösterebildiği.



Kalabalık ortamlar beni çok rahatsız etmez. Mesela Akmerkez’in içindeki Remzi Kitabevi’nin kafesinde kışın bir Pazar günü kalabalığın içinde kitabımı elim alıp çok rahat okuyabilirim. Sesler sanki o kalabalığın içinde farklı bir sessizliğe dönüşür, dalar giderim. Şövalye Adası benim için sessizliğin içinde kuşların böceklerin dalgaların kendilerini net olarak hatırlattıkları farklı bir sakinliği tarif eder. Belki Göcek’te teknenin yanaştığı sakin bir koyda daha derin bir sessizlik vardır, ya da Çelikhan’da Çat Barajı’nın kretinin üzerinde sadece rüzgârın sesi duyulurken. Ama bu günlerde yakaladığım en koyu sessizlik bu adada oluyor. Fethiye karşımda dağlara doğru ve ovada uzanmış ne kadar da huzurlu ve sessiz. Şehre inmeyi özlemiyorum, buradayken sanki sonsuza kadar balkonda ya da bahçede, ya da salıncakta oturabilirim. Yalnız hissettirmeyen bir yalnızlığı var bu adanın, beni hep dolu hissettiren. Ben de mi bir şey var, yoksa bu adada mı?



Tuvalin başında da yalnız hissetmem ben, ne kadar uzun süredir yalnız olursam olayım. Günler ve saatler geçer fark etmem, tuvaller kurumak üzere dizilmeye başar müsait duvarlar. Zamanın geçişini tuvallerden anlarım. Boyalarım ve boş tuvallerim bitmez. Kendimi bilirim ve oldukça paylı miktarda bulundururum her şeyden. Başladım mı durmak zor olur. Yazmaya başlayınca defterde boş sayfanın bitmesi veya bilgisayarın pilinin aniden tükenivermesi nasıl çaresiz bırakır insanı, aynen öyle. Yok, daha beteri. Yazıda gelen ilham da hassastır ama resim yapmanın bana gerektirdiği ruh haline girmem kolay olsa da çıkmam kolay olmaz. İçimden çıkması gerekenleri bitiremezsem büyük huzursuzluk yaşarım.



Ada’ya gittiğim zamanlarda anlarım oraya gitmeye ne kadar ihtiyacım olduğunu. Kalabalıklarda yakaladığım sessizliklerin emek istediğini o zaman anlarım. Gerçek sessizliğin huzuru ruhumun yaralarını sarar sanki.

İlgi ve Yetenek

Üniversite sınav sonuçları açıklandı. Aileleri meslek seçimi telaşı aldı. Hangi meslekler daha geçerli, hangilerinin geleceği daha parlak konuşulup duruyor. Ama esas olan o mesleği yapacak ve yaşayacak olan kişi değil mi?

Gazetelerden birini okuyorum. Meslek seçiminde en önemli faktörleri söylemişler: İlgi ve Yetenek. Bence de özet bu. Sevmediğimiz işte başarılı olmamız mümkün mü? Ve hele o konuda yeteneğimiz varsa ilgi ile sonuç daha da ateşleniyor. Belki hepimiz biliyoruz ama aileleri buna ikna etmek mümkün mü – işte burada tıkanıyoruz. Bahsedip durduğumuz endişe ve korku kültürü ve bu inançları destekleyen sosyal şartlar aileleri kalıplar içinde düşünmeye zorluyor. “Ülkenin şartları belli, nasıl istediğini yap” diyelim diyorlar. Bir yandan hak veriyorum, ama doğru olduğunu kabul etmem mümkün değil.

Ben kişisel gelişim çalışmalarında genellikle erişkinlerle çalışıyorum. Ve yaptığımız çalışmaların çoğunda lise ve üniversite yıllarında yaptıkların seçimlerin memnun olmadıkları sonuçları üzerinde görüşüyoruz. Yani ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, eğer ilgilerini çeken şeyleri yapmıyorlarsa mutlu olamıyorlar. Gerçekten yeteneklerini ortaya çıkaran şeyler yapmıyorlarsa gayretlerine rağmen istediklerini derecede tatmin ve başarıyı yakalayamıyorlar. Bu kadar net.

Danışanlarımda ve koçluk müşterilerimde karşılaştığım durumlara bakıyorum. Seçtiği meslekte ve işte başarılı olmadığı için gelenler kadar, başarılı olduğu halde derin mutsuzluk içinde olan ve kendini başarısız hissedenler var. Peki, bu hislerin kaynağı ne? Bir de klasik tarifler ile çok başarılı olduğu halde sağlığı çok bozuk olan kişiler var. Peki, bu durumda beden ne söylemeye çalışıyor?



Koçlukta sorduğumuz bazı ana sorular var. Yaşam yolunda ilerlediğimizi ve değişmenin zor olduğunu düşündüğümüzde sormayı bıraktığımız sorular var. En önemlisi: Tam olarak ne istiyorum?
En son zaman bunu kendinize sormaya müsaade ettiniz? En son ne zaman bu soruya yürekten cevap verdiniz?

Çocuğunuzun, sevdiklerinizin ve kendi yaşamınızın biraz daha mutlu geçmesi için sadece ne istediklerini sorarak ve açık yürek ile dinleyerek büyük bir fark yaratabilirsiniz. Sadece bir soru ve o sorunun cevapları ile. Denemeye ne dersiniz?

Seçiyorum, Seçemiyorum


Bir kuzenimin oğlu bu yıl üniversite sınavlarına girdi. Sonuçlar açıklandı, iyi bir puan almış. Ancak şimdi de on beş gün içinde istediği bölümü ve üniversiteyi belirlemesi ve başvuru yapması gerekiyor. Yani hayatının en önemli kararlarından birini vermek üzere ve zorlanıyor.

Ben nasıl yapmıştım diye düşünüyorum. Yurtdışında okudum ama Amerika’da başvurduğum okul eğer burs vermezse gidemem diye Türkiye’de üniversite sınavlarına girmiştim. Bizim zamanımızda - ben de bu sözü söyleyenlerden oldum artık - sınava girmeden önce tercihler yapar ve bildirirdik. Sınav sonuçları açıklandığında puanımız değil kazandığımız okul ve bölümü öğrenmiş olurduk. Puanı öğrendikten sonra başvuru yapabilmek bir şans. Puanı oldukça yüksek olduğu halde istediği bölümlerin puanı çok yükseldiği için açıkta kalan çok başarılı arkadaşlarım olmuştu. Zaman değişiyor. Ama öğrendiğim kadarı ile üniversite giriş sınav sistemi bu hali ile kalmayıp değişmeye devam edecek.

Türkiye’de eğitim sistemi bir deneme tahtası olarak daha ilkokul yıllarında öğrenmekten bezgin hale gelen, ergenlik yılları hafta içi okulda hafta sonu dershanelerde geçen erken yorulan bir gençlik yetiştiriyor. Özellikle batıda üniversite yıllarında yoğun şekilde çalışan öğrencilere kıyasla, üniversiteye girmeye başaran Türk öğrenciler, belki de mesleki anlamda en önemli eğitim aşamasında o güne kadar ki yılların yorgunluğunu atmaya çalışıyor. Bu doğru bir sistem olamaz. Ve üniversite sınav sonuçları, binlerce sıfır puan alan öğrencinin durumu bir şeylerin doğru gitmediğini saklanamaz şekilde gösteriyor. Anaokulu sınıfından başlayan başarı telaşı çocukluklarını, gençliklerini yaşayamayan mutsuz nesiller yaratıyor. Bir müzik aleti çalmaya ayrılacak zamanın ders çalışmaktan çalınan zaman olarak algılanmaya başlandığı, bir sergi, konser ya da tiyatro giderken o sürede ders çalışmadığı için suçluluk duyan belki de doğruları şaşmış ama çaresiz hisseden ve belki de gerçekten çaresiz insanlar yaratıyoruz. Gelecek kaygısı sanki konuşmayı öğrendikleri andan itibaren bilinçaltlarına ince ince işlenmeye başlıyor. Kendi çocukluğunda çok ders çalıştığımı zannederken, şimdiki nesillerin hiç yaşamadığını düşünmeye başlıyorum. İlkokul beşinci sınıfta kolej giriş sınavına ve lise son sınıfta üniversite sınavına hazırlanırken birer yılımızı yitirdiğimi düşünürken şimdiki neslin çocukları çalışmaya daha okul öncesinde başlıyorlar.

Mutlu çocuk bulmakta zorlanıyorum. Bir sitem değil bu, bir gözlem. Anne babalar ve çocuklar arasında hep bir ders çekişmesi, neredeyse bu konuda huzurlu aile yok. Endişe hissi yaşamların bir parçası olmuş. Hep bir gerginlik, hep bir yetersizlik hissi. Kıyaslanan çocuklar, hep yetersiz gelen başarılar. Kendini yetersiz bulan anne babalar. Yetersiz kalacağında korkan çocuklar. … Neler oluyor? Ve neler olduğunun farkında mıyız?



Çocuğunuz sınavlarda başarılı oldu ve iyi bir puan aldı. İş burada da bitmiyor. Eğer çocuğunuz üniversiteye girecekse, peki mesleği ne olacak? Sizin veli olarak istedikleriniz var, çocuğun istekleri var. Çocuğun istemesi gerektiğini düşündükleri var. Çocuğun korkuları var. Ve belki de onun korkusu sizin onun için hissettiğinizin çok daha üzerinde. Türkiye’de endişe ve korku dolu olduğunu gördüğüm bir nesil yetişiyor. Çok şey bilmelerine rağmen kendine güveni tam olamayan, karşılamaları gereken şartlar daimi olarak zorlaşan bir nesil yetişiyor. Ve bence bu şartlar onları yaşama hiç de iyi hazırlamıyor. Kabahat gençlerin değil; onlar yaşamamayı kabul ediyor. Uymaları gereken eğitim sistemi onları yoruyor, köreltiyor ve yetersiz kılıyor. Öğretmenler bu sistemin belki istemeden aracısı olarak bu yükün altında eziliyor ve hem kendi ruhlarına hem de bu taze canlara istemeden eziyet ediyorlar. Bu mutsuzluk zinciri nasıl kırılır, bu beni uzun uzun düşündürüyor…



Dünyada erişkinler için çok farklı kişisel gelişim eğitimleri var. Birçok kişi öğrencilik yıllarındaki hatalı meslek seçimlerini daha sonraki yıllarda eğitimler alarak gidermeye çalışıyor. Doğrusu ben bizden sonra gelenlerin aynı sıkıntıları yaşamayacaklarını düşünürken onların artan seçenekler karşısında bizden fazla zorlandıklarını görüyorum. Yaşam imkân ve seçenek bollukları içinde farklı şekilde zorlaşıyor.

Ne kadar çok olumsuz sözcük sarf ettim. Esasında umudun çok büyük bir itici güç olduğuna yürekten inanıyorum. Ve dünyada daha yapıcı bir farkındalığın artmakta olduğuna da. Ama yeni nesillerin, gençlerin bunlardan yeterince yararlandığını düşünmüyorum. Sanki önce bozuyor, sonradan tamir etmeye çalışıyoruz.

Örneğin son yılların popüler yaklaşımı yaşam koçluğunu alalım. Kişisel gelişim yolumuzda destekleyici bir sistem. Kişi bir koç ile kendi kuvvetlendirme imkânı buluyor. Kendine mutluluk ve başarı getiren kararlar alma becerisini geliştiriyor. Koçluk kişinin kendine olan güvenini artırıyor. Peki, çocuklarda ve gençlerde bu sistem yeterince kullanılıyor mu? Öğrenci koçluğu adı altında çok hizmet satıldığını görüyorum. Ama bu koçluk çoğu zaman çocukların zaman ayırması gereken ayrı bir eğitime dönüşüyor.

Yine meslek seçimi konusu da gençlerin yalnız bırakıldığını düşündüğüm bir konu. Kendileri iyi üniversitelerden mezun meslek sahibi arkadaşlarımın çocuklarının meslek seçimi konusunda çok zorlandıklarını görüyorum. Çevrelerinde çok örnek olmasına rağmen. Ülkemizde eğitimini aldığı mesleği yapanlar dünyadaki örneklerine göre çok daha az. Bu da gençlerin meslekleri değerlendirmesini zorlaştırıyor. Ve değişen zamanların değişen mesleklerini ve bu mesleklerin gereklerini tarif etmek zorlaşıyor.

Koçluğun eğitim sistemine doğru olarak dâhil edilirse, daha mutlu, yaptıkları seçimlerin sonuçları ile daha mutlu nesiller yaratabileceğini düşünüyorum. Koçluk kişinin özündeki bilgiyi ve gücü ortaya çıkarma hedefi ile eğitimin sisteminde olması gereken odağı yakalıyor. Uygulamalar henüz emekleme aşamalarına bile gelmiyor. Yüreğim çocukların ve gençlerin yaşamlarının ilk yıllarından içlerindeki gücü keşfetmelerini diliyor.

17 Temmuz 2009 Cuma

Futurism


Yolunuz Londra'ya düşerse Tate Modern'de gerçekten görülmeye değer bir sergi var: Futurism. Öneriyorum. 20.Eylül.2009 tarihine kadar açık olacak...

Sevgilerimle,
Z.

12 Temmuz 2009 Pazar

Tekneler Nereye Gider?

Gecenin içinde karanlık gemiler geçer Boğaz’dan. Soluk ışıklar gözlerimizin önünden süzülür. Denizlerin bana bilinmez gelen sularından geçip bir seyirlik süzülürler Boğaz’dan. Kimileri gider gelir, onları isimlerinden tanırım. Kimileri ise kim bilir nereden nereye giderler.

Fethiye’de Şövalye Adası’nda Fethiye’ye doğru bakar benim evim. Limana giden gemiler adanın sağından ya da solundan geçerek limana doğru giderler. Hava rüzgarlı ise yelkenlerini hemen indirmeden, bazen gürültü ile, bazen sessiz limana yanaşırlar. Tekneler genelde sabahları limandan ayrılır ve akşama doğru geri dönerler. Özellikle de hafta sonları.

İstanbul Boğaz’ında daimi bir hareket hali vardır. Tekneler geçer gider, nereye varacaklarını belli etmeden. Fethiye’de ise güvenli liman her zaman gözümün önündedir. Yelkenlilerin direkleri sıra sıra dizilidir. Her teknenin akıbeti belli olmasa da geri dönecekleri izlenimini verir.

Deniz Fethiye’de farklı İstanbul’da farklı görünür. Ve farklı denizlerinde tekneleri sanki farklı dünyalarda yaşar, farklı hayatlar sürerler.

Benim küçük bir teknem var, adı Kocasinan. Bula bula bu adı mı buldun derler bazen. İsim ararken düşündüm ve başka bir ad gelmedi aklıma. Yok, daha doğrusu bu ismi vermek geldi aklıma. Sadece soyadım olduğundan değil. Hani Kocasinan deyince kocaman bir tekne bekliyor bazen insanlar ve benim ufaklık çıkıyor karşılarına ama bu da güzel bir hoşluk oluyor doğrusu. Bir de daha küçük bir kayığım var. Onun adını sorarsanız, o da Pegasus. Minnacık kayığa uçan at adı mı verilir diyenler de oluyor, yani Burak atı gibi bir şey. Ama kayığın isim annesi ben değilim. O isim kayığın eski sahibinden bana miras. Bilmiyordum ama teknelerin isimlerinin değiştirilmesine pek hoş bakılmıyor denizciler arasında. Hatta uğursuzluk getireceğini söyleyenler bile var. Ben Pegasus’u mu çok seviyorum. 10 beygirlik motoru ile tatlı tatlı uçan bir at o. Denizciliğim çok yeni ve Fethiye körfezinin sularında, Fethiye ile Şövalye Adası gidiş gelişleri ile denizle yakınlık kurmaya çalışıyorum. Yine de ufukta yenilecek çok fırın ekmek görünüyor. Ağabeyim Yaman’ı kıskanıyorum. Sözde benden gördü denizciliğe heves etti, ama kaptanlığı hızlı kavradı. Boynuz kulağı pek hızlı geçti bu defa.

Deniz ciddi iş. Şakaya gelmiyor. Daha dün Şövalye Adası önlerinde, kuzenlerimin otelinin önünde bir tekne battı. Paniğe kapılan yolcular teknenin bir tarafına doğru yığılıyorlar ve tekne alabora oluyor. Tabii şimdi bunu sakin sakin yazıyorum ama olayın bizim farkına varmamız denizden gelen ve yürekleri parçalayan çığlıklar ile oldu. Kuzenlerimin otelinin kafesinde oturmuş sohbet ediyorduk. Şövalye Adası’nın nispeten yüksek bir yerinde olan otelden deniz kenarı tam görünmez. Oldukça yüksek merdivenlerden indikten sonra deniz kenarındaki iskeleye ulaşılır. İşte o gün otelde oturmuş çaylarımızı içerken aniden kadın çığlık ve feryatları kulağımıza gelmeye başladı.

Feryatlar ve çığlıklar denizden geliyor ve yukarıya bizlere ulaşıyordu. Otelde bulunan İngiliz turistler ve tüm personel ile birlikte hemen aşağı doğru inmeye başladık. Ben bu kadar çığlık ile bizi bekleyen manzaradan gerçekten korkarak indim merdivenlerden. Beyler biz hanımlardan hızlı koşuverdiler merdivenlerden aşağı. Ben aşağı indiğimde kuzenim Erdoğan, ağabeyi kuzenim Murat, Aşçıbaşı Yasin Bey ve birkaç İngiliz turist denizdeydi. Titreyen çocuklar, kadınlar ve ufacık bir bebek sırılsıklam çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Benim merdivenlerden inme sıram gelene kadar kurtarma operasyonu tamamlanmıştı. Biri yedi sekiz aylık dört çocuk, bir yaşlı bir teyze, üç kadın ve bir erkek toplam dokuz yolcu ile Fethiye’den Şövalye Adası’na Pazar günü pikniği için yola çıkıyor, tekne ağırlık haddinin aşması nedeni ile su almaya başlıyor. Ada’ya geçen düzenli dolmuşlar ve tekneler var ve adaya belki yirmi liraya gidip gelebilecekler ama onları ve oldukça yüklü eşyalarını taşıması mümkün olmayan bir tekneye binerek gitmeye çalışıyorlar. Ben merdivenlerden inerken denizin üzerinde yüzen ve etrafa yayılan eşyaları görerek iniyorum merdivenlerden. Hava olmadığı kadar rüzgârlı ve deniz çok dalgalı. Teknenin su almasına neden olan şeylerden biri de bu hava. Panik olan yolcular bir yana yığılınca da tekne alabora oluyor.

Batan teknenin yolcularının tamamı salimen karaya çıkarıldı, eşyalarının çoğunu denizin üzerinden ve dalarak çıkarma şansımız oldu. Ama belki on metre daha açıkta batmış olsalar, ya da otelin iskelesinin yirmi otuz metre ileri ya da gerisinde olsa hemen müdahale edilemeyecek olan kazazedeler belki kurtulamayacak. Ve o Pazar günü yaşamlarımızda unutulması zor acı bir gün olarak yazılacak. Denizde ölüm ve kalım dakikalar, saniyeler ile yazılıyor. Bu olay belki tekneyle üç beş dakikada alınabilecek bir mesafenin büyük bir ailenin son yolculuğu olabileceğini hatırlatıyor. Daha yaşını almamış küçük bebek belki bilinçli olarak hatırlamayacağı büyük bir travma yaşıyor. Ve ileri denizden neden korktuğunu bilemediği ama denizi sevmediğini söylediği günler yaşayacak mı diye düşünmeden edemiyorum. Ve çok şanslı olduğunu. Gerçekten aynı anda herkesi kurtaracak kadar insanın bir arada bulunabileceği ve kazazedelerin karaya bu kadar çabuk ulaştırılabileceği başka bir yeri adada bulmak imkânsız gibi. Evlerin çoğu kısa dönemli olarak kullanılan Şövalye Adası’nın birçok yerinde bu çığlıkların duyulmaması mümkün. Ya da duyanların ulaşabilmesinin belki de herkesi üzecek kadar uzun zaman alacağı.

Mezun olduğum Cornell Üniversitesi’nin bir mezuniyet şartı vardı: Yüzme biliyor olmak. Ben yüzme sınavına girmiş ve belgemi almıştım. Yüzme bilmeyenlerin ise kursa devam ederek yüzmeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Yani isterseniz tüm derslerinizi yıldızlı notlarla bitirmiş olun eğer yüzme bilmiyorsanız üniversite diplomanızı alamıyordunuz. Nedenini unutmuşum ama sanırım okulun kurucularından birinin çocuklarının veya bir yakının yüzme bilmemesi nedeni ile boğulmasından dolayıydı. Doğrusu Fethiye’de batan tekne bana yüzme bilmenin ve yüzmeyi iyi bilmenin gerekliliğini tekrar hatırlattı. Hatta kıyı bölgelerinde sadece yüzmenin değil kurtarma tekniklerinin de öğretilmesi gerektiğini düşündüm. Batan teknede çocuklardan biri yaşlı teyzenin boynuna sarılmış. Teyze yüzmeyi biliyor ama yedi sekiz yaşlarındaki çocuklardan bir tanesi can havli ile boynuna sarılmış, teyze açılmış kocaman gözleri ile suyun üzerinde kalmaya çalışıyor. Küçük bebeği suyun üzerinde tutmaya çalışan teknenin tek erkek yolcusunun aklından o saniyelerde kim bilir neler geçiyordu. Yolcular ve kurtarabildiğimiz eşyaların tamamı başka bir tekneye yüklenip onlar karaya çıkarıldıktan sonra tekrar çığlıkları duyduğumuz zaman oturduğumuz yere geri döndük. Üzerimizde tarifi zor bir yorgunluk fakat aynı zamanda bir rahatlama vardı. Kuzenim Erdoğan bana döndü “Bir can kaybı olmuş olsaydı, şu anda neler yaşanıyor olacaktı” deyiverdi. “Gerçekten verilmiş sadakaları varmış, Allah korudu,” diyebildim. O kadar küçük şans ve tesadüflerin yardımı ile olay atlatılmıştı ki…

Lütfen yüzme bilmiyorsanız veya iyi bilmiyorsanız, mutlaka öğrenin. Çocuklarınız, akrabalarınızın, tanıdıklarınızın öğrenmesini teşvik edin. Bir gün sadece kendinizin veya sevdiklerinizin değil, gerçekten ölüm ile yaşam arasındaki saniyelerde mücadele veren birilerinin yardımına koşma şansınız olabilir. Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide, yaşama doğru atılan kulaçlardan biri sizinki olabilir.

Sevgi, sağlık ve şans hep sizinle olsun. Allah sizi ve sevdiklerinizi korusun.