İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2023 Pazar

Yeni Yıl için

 Mutlu Yıllar

🥰🥰
Yeni yılın ilk sabahında 2019 yılının sonundaki düşüncelerimi hatırlayarak hepinize yürekten sevgilerimi gönderiyorum. Sevgi, şefkat, neşe, mutluluk dolu bir yılınız olsun. Gönlünüzce sevdiğiniz ve sevildiğiniz. Yeni yılınız, iyi ki yaşıyorum, iyi ki bugünü yaşadım, dediğiniz günlerle dolu olsun.
*
31 Aralık 2019'dan...
Yeni bir yılın başlangıcına yaklaşırken ben de geriye dönüp belki sadece bitmekte olan yıla değil, yaşamımın tamamına hızla göz gezdiriyorum.
Geriye dönüp baktığımda, belki detaylı incelersem daha çok ama, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiden geçtiğim üç olay var.
Yani bugün nefes alabiliyorsam eğer, o üç günde, o üç anda birileri, bir şeyler, Yaradan, nasıl adlandırırsanız adlandırın, beni koruduğu ve belki de yaşama devam etme şansı verdiği için.
İşte o yüzden belki de, bugün ve her gün, rahmetli Louise Hay'in en sevdiğim kitaplarından "Love Your Body-Bedenini Sev”deki ilk olumlamalardan birini hep hatırlamak ve hatırlatmak isterim.
O cümleyi aklımıza geldikçe fısıldamak yıl boyunca kendimize vereceğimiz en güzel yeni yıl hediyesi olabilir.
Ne mi o cümle?
...
"Hayatta olduğum için müteşekkirim."

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Kader Nerede? 50'ye 6 Gün Kala İle O 11 Yaş

İngilizce öğrenmeye başladığım günleri çok net hatırlıyorum.  İngilzcenin bugünlerde olduğu gibi rahatlıkla duyulabildiği, erişilebildiği günlerde çok öncelerde, 1981 yılında, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nin hazırlık sınıfına başladığım İngilizce ile tanıştım. Öncesinde ise sanırım, gerçekten, bildiğim iki kelime vardı.  Evet ve hayır.  Başka bir kelime bildiğimi hatırlamıyorum.

Bugünlerin eğitim sistemleri ve yaklaşımları ile kıyaslayınca ne kadar farklı geliyor. Ne kadar geç.  Oysa, benden iki yaş büyük olan ağabeyim, benden iki yıl önce Robert Kolej’e başlamıştı.  Ona çok imrendiğimi hatırlıyorum.

İlkokulda başarılı bir öğrenciydim. Matematiği çok severdim ve o zamanlarda adlandırdığımız şekilde kolej sınavlarında başarılı olmam bekleniyordu.  Ağabeyim girilmesi en zor okul olan Robert Kolej’e girmeyi başarmıştı.  Benden de böyle bir başarı bekleniyordu sanırım, hiç söylenmese de.  Ben de çok istiyordum.  

En çok hoşuma giden şey ağabeyimin İngilizce öğrenmeye başlamasıydı. Doğrusu okulu konusunda, ya da dersleri konusunda onunla çok konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Muhtemelen ilkokul çocuğu olan Zeynep ile koleje yeni başlamış Yaman’ın, oyun için biraraya geldiğimiz saatler dışında farklı işleri ve dertleri vardı.  Sadece gözlemlediğimi, ağabeyimi seyrettiğimi hatırlıyorum.  Onun ders kitaplarına arada bakmış da olabilirim, çok net hatırlamıyorum doğrusu.

Ama şunu hatırlıyorum.  Hani bazı sahneleri ömür boyu ilk günkü gibi hatırlarsınız ya, şunu hatırlıyorum.

O zaman oturduğumuz Akaretler’deki evimizin misafir tuvaletinde, aynanın önünde, İngilize konuşur gibi yaptığımı hatırlıyorum.  Annemin evdeki İngilizce öğrenme kasetleri dışında İngilizce neredeyse hiç duymadığım düşünülürse, ağabeyimden duyabildiklerim kadarı ile kendmce İngilizce konuşmaya çalıştığımı, benzer sesler çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Kısacası, benim için kolej sınavlarına çalışmak için en büyük motivasyon İngilizce öğrenme isteğimdi.

O zaman iki aşamalı yapılan sınavların birincisinde 600 küsuruncu, ikincisinde ise biraz daha kötü bir sıralama ile binli sıralamalarda yer almıştım.  Esasında başarılı bir öğrenciydim ve doğrusu Robert Koleji kazanmam doğal olarak bekleniyordu.  Geneldeki sonuçlarıma göre, ama ilk sınavdan önce de ama ikinci sınavdan önce kaygılanmaya başladığımı hatırlıyorum.  Bir şeyi çok istemek üzerimizde değişik bir baskı yaratıyor. Bu arada, açıkça söylemeliyim, ailem, ima ederek bile hiçbir zaman üzerimde bir baskı oluşturmadı, benden bir beklentileri olduğuna dair hiçbir şey söylemediler, hiç bir şey hissettirmediler. Bu konuda anneme ve babama ömür boyu çok müteşekkirim. Beni o küçük yaşımda sonuna kadar desteklediklerini hissettim ama üzerimde bir baskı hissetmedim. İlerleyen yaşlarda, belki iş hayatında, belki onlar da yaşlandıkları için birşeyi yapmam ya da yapmamam konusunda daha belirgin tavırlar ortaya koyduklarını gördüm ama 10,11 yaşındaki Zeynep için ideal bir anne babaydılar doğrusu.  Bir stres yaratan varsa, o benden başkası değildi.

Sınav sonuçlarını öğrendikten sonra uzunca bir süre ağladım.  Kaç gün bilmiyorum.  Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni kazanmıştım.  İkinci tercihimi.  Türkiye’nin en iyi okullarından biri olduğunu söylüyorlardı.  Söylüyorlardı ama ben sanırım ağabeyimin okuluna gitmek istiyorumdum.

Yaşama, kadere, yaşamımıza anlam katacak insanlar ile buluşmalarımıza dair bir şeyleri bilmem tabii ki o günlerde mümkün değildi.  Oysa bugün, geriye baktığımda, beni ben yapan bir çok şeyin o yol ayrımı ile belirlendiğini düşünmeden edemiyorum.

Elli yaşımı tamamlamama altı gün kalan bugünden geride dönüp, o günlerden bugüne geçen otuzdokuz, kırk yıla bakınca, beni mutlu eden, beni yerine göre çok başarılı kılan ve hayalini kurmamın bile mümkün olmadığı farklılıkları yaşamamı sağlayan şeylerin, o dönemde saklı olduğunu görüyorum.

Günahları ve sevapları ile olduğum Zeynep tam da olmak için doğduğum Zeynep gibi geliyor şu anda.  Pişmanlıklarım, keşkelerim, kendimce zaferlerim, gerçekten havalara uçuran mutluluklarım, kuşkularım, endişelerim, korkularım ve peşinden koşmayı muhtemelen bırakamayacağım meraklarım ile.

Yaşamda geriye dönüp baktığım, o çocukluk günlerde farklı bir şey yapabilir miydim bilmiyorum.  Her zaman elimden gelenin en iyisini yaptım.

Geriye dönüp 39, 40 yılıma baktığım da ise, daha farklı yapmak istediğim bir şey var.  Ve öyle düşündüğü neredeyse bir yıldır çok yoğun olarak fark ettiğimi için yaklaşık olarak sekiz aydır farklı yaptığım bir şey var.

Nereden başlamıştık söze.  Ağabeyim, İngilizce ve misafir tuvaletini aynasının karşısında İngilizce konuşmaya çalışan Zeynep diyorduk.

Amerika’da Cornell Üniversitesi’nde mühendislik okuduktan sonra babamın 1950’lerde kurduğu inşaat işimizde çalışmaya başladım.  Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne baraj inşaatları yapıyorduk ve şantiyelerimiz hep Türkiye’deydi. O nedenle, belki seyrettiğim filmler, çok çok yoğun çalıştığım için uykuya zor zaman bulabildiğim ve Türkçe okumayı da sevdiğim için nadiren okuyabildiğim İngilizce kitaplar ve gittiğim yurtdışı tatilleri dışında çok uzun süre İngilizce konuşmadım ve yazmadım.  Üniversite arkadaşlarım ile gittikçe seyretleşen yazışmalarımız dışında, ki o günlerde bu belki birkaçı ile yaptığım faks ile karşılıklı yazışma dışında kart ya da mektup yazmak anlamına geliyordu.

Derken, farklı boyutları var ama, Türkiye’de yaşayan farklı yabancılar, hocalar, eğitmenler karşıma çıkmaya başladı.  Birden, sanki aniden, içimde bir şey uyanmaya başladı.

Lise de, İngilizce ek olarak Almanca öğrenmeye başlamıştım.  Lisemizdeki tek ikinci yabancı dil seçeneği Almanca’ydı.  Üniversite’de Almanca derslerine devam etmiştim ama mühendislik dersleri yanında zaman ayırmakta gerçekten zorlansam da, bir nokta da Bertold Brecht’i hiç ama hiç zorlanmadan ve herşeyi de anlayarak okuyabildiğimi hatırlıyorum.  Tabii dil oldukça nankör ve şu anda Almanca haberlere denk geldiğimde duyduklarımı tam olarak anlayamadığımda televizyon kanalını değiştirme refleksimi tam olarak yenemiyorum.  Zürih’te ya da Münih’te üç, dört gün kaldıktan sonra kulaklarımın alışmaya ve beynimin saklı sayfalarını açmaya başladığını deneyimlemiş olsam da Almanca rahat olduğum bir dil değil. Benim için rahat olduğun bir dil demek konuştuğumu fark etmediğim bir dil demek.

Bu ne mi demek?  Mesela, bir Fransız flimi seyrettim diyelim. Alt yazılı bir film. Ve bana sordunuz, alt yazılar hangi dildeydi, Türkçe mi İngilizce mi, diye. Buna yanıt veremem çünkü farkına varmam. Nereden mi bilmiyorum çünkü bu soru ile birkaç defa karşılaştım.   Bir söz Türkçe mi söylendi, İngilizce mi, bunu ayırt etmem çünkü her ikisi de ana dilim gibi gelir.  İngilizcemin mükemmel olduğunu söyleyemem. Bilmediğim çok kelime var muhtemelen, ve eminim Türkiye’de bu dili benden çok çok daha iyi konuşan onbinlerce kişi var ama İngilizce ile aramda, tarif edilmesi zor bi yakınlık var.

Mesela, İngilizce-Türkçe simültane, yani eş zamanlı anında çeviri yapabiliyorum.  Bunu ortaokul yıllarımdan beri yapıyorum ama simültane tercüme kabininde de yapmışlığım var.  Bir buçuk gün, bir uluslararası mimarlık toplantısında.  Doğrusu bunun İngilizce bilen biri için çok da özel bir durum olduğunu düşünmemiştim, sadece simültane tercüme yapabilmenin, bu konuda hiçbir bilgi ve eğitim almamış olsam da, çok hoşuma gittiğini, beni mutlu ettiğini biliyordum. Kabinde tercüme işi için ücret almış olsam da, en çok yapmış olmak beni mutlu etmişti.  Neyse, toplantı bittiğinde kabin malzemelerinin kiralandığı firmanın temsilcisi genç bir bey yanıma geldi. Toplantı sırasında arkaplanda kendisini görmüştüm ama hiç konuşmamıştık. Şimdi malzemeleri topluyorlardı ve ben de üzerimde hissettiğim yorgunluğu atmak için dinleniyordum.  Toplantının son yarım saatinde bir noktada çok yorulmuştum ve konuşmacılar benim için bir on dakika dinlenme arası vermişlerdi ve sonrasında toplantıyı kapatmıştık.  

İşte, ben eve gitmek için yola çıkmadan önce biraz oturup kendime gelmeye çalışırken bu genç bey yanıma geldi.  “Zeynep Hanım, sizi çok tebrik ederim,” dedi. “Teşekkür ederim,” dedim ama sesinden algıladığım kadarı ile, bu, iş bitimlerinde söylenen tebrik, teşekkür cümlelerinden biraz farklı gibiydi. Biraz merakla yüzüne baktığımı hatırlıyorum.  Ve genç adam devam etti.  “Zeynep Hanım, ben on yılı aşkın süredir bu işi yapıyorum, Türkiye’nin çok farklı yerlerinde kabin kurduk, toplantılara hizmet verdik, ben bugüne kadar birbuçuk gün kabinde tek başına tercüme yapan ve bunu bu kadar iyi yapan birini hiç görmedim. Genelde iki kişi, yarım saat, bazen yirmi dakikalık sürelerde değişerek tercüme yaparlar. Siz tek başınıza bunu yaptınız. Çok başarılısınız. Sizin bu konuda yeteneğiniz var. Bana düşmez ama bu işi yapabilirsiniz,” dedi ve beni tekrar tebrik ederek, elimi sıkarak uzaklaştı.  Ben, genç adamın söylediklerini idrak etmeye çalışırken iskemleme tekrar oturdum ve sanırım bir on, onbeş dakika öyleye kaldım.  Sonrasında yüzüme derince bir gülümsemenin yayıldığını hatırlıyorum.  Ve adeta uçarak arabama bindiğimi ve eve gittiğimi.

Bu sabah uyandığımda aklımdan geçen birkaç cümleyi yazmak için oturmuştum bilgisayarın başıma ve yine neler geldi aklıma.  

Oysa bu sabah 11 yaşında İngilizce konuşmaya çalışan Zeynep’i hatırlamıştım.  Sabah, son sekiz aydır ciddiyetle çalışmaya başladığım Japonca kelimeleri, cümleleri kendime tekrar etmeye çalışırken. Dinlediğim ve büyük kısımlarını halen anlayamadığım Japonca röportajlardaki ifadeleri tekrar etmeye çalıştığımı hatırlayarak tekrar 11 yaşındaki Zeynep gibi hissettiğimi ve davrandığımı fark ederek.  Almanca’dan sonra İspanyolca ve Fransızca’da öğrendiğim halde Japonca’nın beni İngilizce gibi heyecanlandırdığını fark ederek.

Merak ile heyecanlanan bir çocuk gibi hissetmek ne güzel.

Ve daha da güzeli bizi heyecanlandıran şeylerin izinden gitmeyi seçebilmek.

Yabancı dilleri bilmek ve konuşmak beni inanılmaz şekilde mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor.  Genlerimde bir yerlerde gizli kalmış atalarıma kavuşmanın mutluluğu mudur yoksa yabancı bir dil ile açılan dünyaları keşfetmenin sihrinden midir bilmiyorum ama hayatıma anlam katıyor. Nerede, ne zaman, ne için kullanacağımın hiçbir önemi ve anlamı olmadan, sanki arkadan biri beni kovalıyormuşcasına bir hız ve istekle yabancı dilleri çalışıyorum. İşe başladığım ilk on yıl nasıl uzak kalabildiğimi ve nasıl ruhumu ihmal ettiğimi de fark ediyorum.

Bir dersim ya da mesajım yok.  

Sadece bundan sonra, daha kuvvetli bir inanç ve teslimiyetle, beni mutlu eden şeylerin peşinden gitmeyi seçiyorum.

Sevgiyle kalın.

16 Mayıs 2020
Arnavutköy, Beşiktaş, İstanbul

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Mutlu Bayramlar ve Bayram Sorusu

Günün sorusu:
Bugün kendinizi mutlu etmek için ne yapacaksınız?
Sevgiyle olsun.
Mutlu bayramlar.

12 Mart 2015 Perşembe

İçimizdeki Cevher


İçimizde, hepimizin içinde keşfedilmeyi ve ortaya çıkarak yaşam bulmayı bekleyen ne çok yetenek ve zenginlik var.

Kimilerimiz bizdeki bu cevheri bularak hayat bulması için çalışan insanlar ile karşılaşma şansına sahip oluyoruz.

Bazense bizi doyuracak bir yaşamın arayışı içinde bizde saklı hazineyi kendimizin keşfetmesi ve ortaya çıkarması gerekiyor.

Bazen zorluklar bizi daha kuvvetli yaparken, bazen de önümüzü açanlar hızlı yol almamızı sağlıyorlar.

Yolumuz ne olursa olsun, emin olmamız gereken bir şey var. Nasıl olursa olsun, ne olursa olsun, ne kadar kolay veya zor olursa olsun, yaşamak için doğduğumuz yaşamı yaşamaya yaklaştığımızda doyum, mutluluk ve keyif oluyor. Çok zor bir yaşam bile, bir anından bile şikayet etmediğimiz bir yaşam oluyor.

Karşımıza çıkan her 'engel', her 'zorluk', üstesinden gelebileceğimiz için. Aşmamız, çözmemiz, keşfetmemiz ve üstesinden gelmemiz için. Belki engel ve zorluğa bakışımızı değiştirmek için.

Kendi gücümüzü keyif ve mutluluk ile keşfedeceğimiz bir yaşamın tadını hep alalım.

19 Ekim 2014 Pazar

Adım


Yüreğimizi mutlu eden şeyleri yapmak, onları seçmek, mutluluğu seçmek, kendi yaşamımızın, kendi mutluluğumuzun sorumluluğunu almak belki zor, belki de en özgürleştirici adımlarımız olabilir.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Işık


Yaşamlarımızda mutluluk getiren aydınlığın hep var olması dileğiyle. Her gölgenin, her bulutun, her karanlığın ardında hep ışığın olduğunu hatırlayarak.

Saygı ve sevgilerimle.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Şnitzel, Patates Püresi, Salata ve Limonlu Kek

Uzun zamandır yemek yapmıyorum. Misafir ağırlamıyorum demiyorum; gerçekten severim dostlarımı evime davet etmeyi, beraber zaman geçirmeyi. Sadece yemekleri, yiyecekleri ben hazırlamıyorum. İçecekler, çerezler, alışveriş – tamam bunlara itirazım yok. Ama yemek yapamıyorum, uzunca bir zamandır. Zamanım yok diyeceğim, ama sanırım esasında bu o kadar doğru değil. Hiç yemek yapmadım da diyemem, daha ortaokul yıllarında başladım börekler, pastalar, pizzalar hazırlamaya. Sonra bir baktım yemek yapmayı bırakmışım. Bir baktım o kekler kurabiyeler hazırlayan kızın içinden hiç ama hiç yemek yapmak gelmiyor.

Sevgi ve özen ile olmadık zamanlarda yemekler yapıp önüme koyan arkadaşlarımı görünce yemek yapmanın ayrı bir sevgi işi olduğunu anlıyorum. … Aşçılığın da herkesin yapabileceği bir meslek olmadığını daha iyi anlıyorum.

Geçenlerde İstanbul’da bir arkadaşıma uğramaya karar verdim, “geliyorum,” diye aradım. Yarım saat sonra evine vardığımda beni hemen öğle yemeğine buyur etti. Şnitzel, fesleğenli patates püresi ve salata hazırlamış; tatlı olarak da ben gittiğimde fırında pişmekte olan limonlu kek vardı. Çay ile onu da keyifle yedim, her şeyi kararında olan mükemmel bir limonlu kek.

Ya çok şanslıyım ve gerçekten sevdiğim yiyeceklerini yapanlar dostlarım ve ailem var, ya da benim ruhumun bir yerlerinde bir eksiklik var. Ya da fazlalık. Yemek yapmak yaratıcılıktır derler; resim yapar oldum da mı benim kimyam bozuldu diyorum. Yoksa şiir mi yaptı bunu, yoksa yazı mı?

Henüz 30’lu yaşların keyifli son günlerini sürerken bu yaşamda öğrendiğim bir şey varsa o da yaptığım şeyi sevmenin fark yarattığı. Severek yapmıyorsam sıradan olmanın ötesine geçemiyor. Ve sevmeyi öğrenmek mümkün. Sevmeye niyet edilebiliyor, niyetler gerçek oluyor.
Yemek yapmayı sevip sevmemek mümkün. Bir seçim var ortada. Çok sevdiğim bir arkadaşım var, o evlendikten sonra yemek yapmaya başlayanlardan. “Evliliğimin ilk yıllarında yemek yaparken söylenip durdum, bilmiyorum, alışkın değilim, hiç yapmamışım. Sonra bir baktım ki böyle yaşam geçmez, sevgimi katarak yapacağım dedim ve her şey değişti.” Evinin daimi bir misafiri olarak pek lezzetli yemekler yaptığını söylemeliyim. Sofrasına keyif ve sevgi katıyor; mutlu oturuyor mutlu kalkıyorsunuz o sofradan.

Belki bugünlerde yemek yapmayı seçmiyorum ama yaptığım şeyleri sevgiyle ve hakkıyla yapmaya özen gösteriyorum. Yapmış olmak için değil, yapmak istediğim için yapıyorum. Elimden gelen bazen yüreğimi tatmin etmiyor, ama yaparak öğreniyorum.
Kişisel gelişim çalışmalarında yaptığım her çalışma, her vaka bana kendi yaşamım ile ilgili şeyleri düşündürüyor. Başkalarına yardım etmek, destek olmak istiyorsam kendi üzerimde çalışmaya devam etmem gerekiyor. Soğan kabuğu gibi der birçok üstat kişisel gelişimin safları için. Kat kat atarız üzerimizdeki yükleri, sırayla. Öze ulaşmak için atılması gereken o kadar çok maske, o kadar çok perde var ki bizi saran.

...

Ve bazen biri çıkar karşınıza. Mutlu, yüzünde derinlerden gelen bir huzur ve tebessüm taşıyan biri çıkar karşınıza. Sadece sevgi ile bakan, sevgi ile konuşan, sevgi ile yapan her neyi yapıyorsa çok basit ve çok karmaşık. Belki orada saklı son nokta. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapabildiğimiz. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapmayı seçtiğimiz.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Bir Kadın ve Bir Erkeğin Beraber Mutlu Olması Mümkün mü?




Sevgi dolu ilişkiler yaşamak ve mutluluğu yakalayabilmek için bir formül var mı?

Mutluluk sadece anne babalarımızın, belki dedelerimizin ve ninelerimizin ölüm bizi ayırana kadar diyerek yürüttüğü ilişkilerde mi yaşanabiliyor?

Yoksa yüreğimizin heyecan duyduğu anlar mıdır mutluluk?

Ve mutluluk ile gerçekten neyi kastediyorsunuz?

*

Soruları sıralamak kolay. Cevapları bulmak ise çok daha zor.

Ben uzun yıllar evli kaldıktan sonra bunu huzur ve sevgi ile yürütmeyi başaramayanlardanım. İki ruhu daha fazla darmadağın etmeden geç de olsa ayrılık zamanının geldiğini kabul edenlerden.

Başarı, başarısızlık, ya da sadece yaşamın akışı, bilmiyorum. Yaşam devam ediyor.

*

Aynı zamanda yaptığım koçluk ve tamamlayıcı tıp çalışmaları nedeni ile eşi ile problem yaşayan çok sayıda evli kişi ile karşılaşıyorum. Evlenmeden önceki dönemlerde sıkıntılar yaşayanlarda var, ancak evlilik bağı içerisinde sanki sorunları çözmek biraz daha zorlaşıyor.

7 yıllık süren bir evliliği devam ettirmeyi başaramamışken, kime söyleyecek ne sözüm olabilir, diye düşünmeden edemem zaman zaman. Ancak, her ilişkinin sonsuza kadar olması gerekmediğini de düşünürüm bir o kadar. Ben denedim, denedim ve belki en başından gerçekten birbirini mutlu etmesi mümkün olmayan iki insanın bir çekim ile bir araya gelmesi idi bizi yanıltan. Sonraki adımları atmakta acele ettik anlaşılan, ve yol bize ait değilse ne kadar güzel görünürse görünsün, götürdüğü yerlerde bize ait olmuyor. Şartlar ne olursa olsun mutlu edemiyor.

*

“Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten” kitabının yazarı John Gray’i duymuşsunuzdur. Mars-Venüs serisinde Dr. Gray’in farklı kitapları var. Kadın ve erkeklerin yaşamda stres ile başa çıkmalarının ilişkilere etkisi, kadın ve erkeklerin genel olarak yaşama yaklaşımları ve var olma stratejilerinin belki de binlerce yıl öncesine dayanan kökenlerine iniyor. Güzel bilgiler var. Ancak bu psikologun diğer birçok hoca ve yazar gibi var saydıkları bir nokta iki insanın birbirlerine karşı duydukları sevgi bağının kuvvetli olması. İkinci varsayımda ilişkinin devamını iki tarafında istediği.

Ancak, ya derinlerde büyük yaralar varsa, bu yaraların iyileştirilebilmesi mümkün mü?

Yoksa sevgi, saygı, terbiyenin yitirilmesi ile insanlığımızı da yitirmeye başladığımız ilişkilerde, belki de yolların ayrılması mı en doğru çözüm?

*

Modern yaşamın ve hayat gailesinin kadınların yaşamını eskiye göre çok farklı etkilediği ortada. Eskiye oranla çok daha fazla kadın çalışmak zorunda. Gerek baba evine katkıda bulunmak, gerekse kurduğu ailesine katkıda bulunmak için. Tabi üretme ve yaşamda bir anlam bulmak için çalışmak isteyen çok kadın da var. Bu bir hak. Tabi benim ilk işe başladığım yıllarda evli kadınların çalışabilmek için eşlerinden izin almaları gereken günleri hatırlamayacak kadar da genç değilim.

Seçme ve seçilme hakkını kazanmaktan çok daha zor belki kadının yaşamının akışını seçme ve yaşama hakkı.

Kadının evde azalmayan yükü, çalışmasının ilişkisine getirdiği artılar ve eksiler, kadın ve erkek, karı ve koca arasındaki dinamikleri derinden etkiliyor. Bu darbelere maruz kalan ilişkileri korumak ve kurtarmak mümkün mü?

*

Erkeklerin bir ilişkide başarısı veya başarı beklentisinin testosteron seviyesini yükselttiğini ve birlikteliğe gösterdiği ilgi ve özeni artırdığı bulunmuş. Peki erkekler bu başarı hissini nasıl alabiliyorlar? Severek bir kadın ile bir arada olmak isteyen erkeklerde, eşlerini mutlu etmenin kendi mutluluklarında büyük payı olduğu görülmüş. Erkek mutluluk verdiğini görmeyi başarı olarak algılıyor. Bu anlamda takdir görmek, yaptıklarının kabul edilmesi, eşi tarafından istenilen konuları hatta sorumları çözebilmesi erkeğe büyük güven veriyor. Belirlenen hedefe ulaşmak hem erkeğin kendine güvenini artırıyor, hem de devam etme gücü veriyor. Bu nedenle erkeklerin çözüm bulamadıkları problemleri zihinlerin bir köşesinde dinlenmeye yatırdıkları, ve bu arada başarabileceklerini bildikleri daha küçük belki de büyük konu kadar acil olmayan işler ile ilgilendikleri görülmüş. Bu önemsiz işi tamamlayarak aldıkları başarı hissi ile tekrar büyük konuya dönerek ilerleme yolunu seçmek çok rastlanan bir davranış tarzı olmuş.

Kadınların rahatlayana kadar aynı konu hakkında konuşma ve duygularını aktarma arzuları bu nedenle erkekler için dayanılmaz hale gelebiliyor. Erkeklerin devam edebilmek için sorunlardan geçici bir süre içinde olsa uzaklaşma ihtiyaçları var. Kadınların ise bir konuya çözüm bulabilmek için önce içlerindeki duygu yoğunluğunu kelimeler ile yüreklerinden ve zihinlerinden atma ihtiyaçları var. Tabi bu aktarımı sırasında kadının aynı sorun hakkında, hem de çözüme yönelik olmayan, konuşmaları dinlemeye dayanamayan erkek ilgisiz olabilir. Bu iç dinamiği hissetmesi mümkün olmayan bir kadın kendini yalnız, ihmal edilmiş ve bu nedenle de güvensiz hisseder. Kadınlar sorunlar hakkında konuşurken her zaman çözüme yönelik yaklaşmazlar. Duyguların boşaltılması çok daha önceliklidir. Buna ihtiyaçları da vardır. Kadınların bir gruba ait olma, bir sosyal çevrenin parçası olma ihtiyaçları çok daha yüksektir, bu çevre sadece kendilerini ve eşlerini içeriyor bile olsa da.

*
Sevgimiz taze iken ilişkilerimizin maruz kaldığı baskıların pek de farkında olmayız. Tazeliğin getirdiği, sevginin gücünün, çekimin getirdiği bir güç olur. Ancak, yaşamın farklı evrelerinde iki kişi arasındaki bağın altında kaldığı etkilere ve değişimlerine açık yürek ve saygı ile bakmadığımız sürece, “biz” denilen birlikteliği yaşamamız zor.

İki kişinin bir araya gelerek bir olmasından bahsetmiyorum. İki’yi Bir yapmaya çalışmak belki de hayatlarımızdaki problem. ‘Bir’ olduğumuz ve bizimle birlikte ‘Bir’ kalmayı seçecek bir insan ile olmaya cesaretimiz var mı?

*

Sevgi, ilişkiler ve mutluluk üzerine sorulacak çok soru var. Cevaplarımızın arzularımızı yaşama şansı vermesi dileklerimle.

Z.


Günün Onaylaması: “Bolluk ve bereket içindeyim. Bütün ihtiyaçlarımı rahatlıkla karşılayacağım kaynaklara sahibim ve bunları kullanıyorum.” R. Şanal

Günün Sözü: “Yükseklere uzan, çünkü yıldızlar senin ruhunda gizlidir. Büyük düşler kur, çünkü her düşün ilerisinde bir hedef vardır.” Pamela Vaull Star


Zeynep’in Kitap Tavsiyesi: Ayn Rand ’ın bir kitabını okumaya ne dersiniz?