İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Kader Nerede? 50'ye 6 Gün Kala İle O 11 Yaş

İngilizce öğrenmeye başladığım günleri çok net hatırlıyorum.  İngilzcenin bugünlerde olduğu gibi rahatlıkla duyulabildiği, erişilebildiği günlerde çok öncelerde, 1981 yılında, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nin hazırlık sınıfına başladığım İngilizce ile tanıştım. Öncesinde ise sanırım, gerçekten, bildiğim iki kelime vardı.  Evet ve hayır.  Başka bir kelime bildiğimi hatırlamıyorum.

Bugünlerin eğitim sistemleri ve yaklaşımları ile kıyaslayınca ne kadar farklı geliyor. Ne kadar geç.  Oysa, benden iki yaş büyük olan ağabeyim, benden iki yıl önce Robert Kolej’e başlamıştı.  Ona çok imrendiğimi hatırlıyorum.

İlkokulda başarılı bir öğrenciydim. Matematiği çok severdim ve o zamanlarda adlandırdığımız şekilde kolej sınavlarında başarılı olmam bekleniyordu.  Ağabeyim girilmesi en zor okul olan Robert Kolej’e girmeyi başarmıştı.  Benden de böyle bir başarı bekleniyordu sanırım, hiç söylenmese de.  Ben de çok istiyordum.  

En çok hoşuma giden şey ağabeyimin İngilizce öğrenmeye başlamasıydı. Doğrusu okulu konusunda, ya da dersleri konusunda onunla çok konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Muhtemelen ilkokul çocuğu olan Zeynep ile koleje yeni başlamış Yaman’ın, oyun için biraraya geldiğimiz saatler dışında farklı işleri ve dertleri vardı.  Sadece gözlemlediğimi, ağabeyimi seyrettiğimi hatırlıyorum.  Onun ders kitaplarına arada bakmış da olabilirim, çok net hatırlamıyorum doğrusu.

Ama şunu hatırlıyorum.  Hani bazı sahneleri ömür boyu ilk günkü gibi hatırlarsınız ya, şunu hatırlıyorum.

O zaman oturduğumuz Akaretler’deki evimizin misafir tuvaletinde, aynanın önünde, İngilize konuşur gibi yaptığımı hatırlıyorum.  Annemin evdeki İngilizce öğrenme kasetleri dışında İngilizce neredeyse hiç duymadığım düşünülürse, ağabeyimden duyabildiklerim kadarı ile kendmce İngilizce konuşmaya çalıştığımı, benzer sesler çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Kısacası, benim için kolej sınavlarına çalışmak için en büyük motivasyon İngilizce öğrenme isteğimdi.

O zaman iki aşamalı yapılan sınavların birincisinde 600 küsuruncu, ikincisinde ise biraz daha kötü bir sıralama ile binli sıralamalarda yer almıştım.  Esasında başarılı bir öğrenciydim ve doğrusu Robert Koleji kazanmam doğal olarak bekleniyordu.  Geneldeki sonuçlarıma göre, ama ilk sınavdan önce de ama ikinci sınavdan önce kaygılanmaya başladığımı hatırlıyorum.  Bir şeyi çok istemek üzerimizde değişik bir baskı yaratıyor. Bu arada, açıkça söylemeliyim, ailem, ima ederek bile hiçbir zaman üzerimde bir baskı oluşturmadı, benden bir beklentileri olduğuna dair hiçbir şey söylemediler, hiç bir şey hissettirmediler. Bu konuda anneme ve babama ömür boyu çok müteşekkirim. Beni o küçük yaşımda sonuna kadar desteklediklerini hissettim ama üzerimde bir baskı hissetmedim. İlerleyen yaşlarda, belki iş hayatında, belki onlar da yaşlandıkları için birşeyi yapmam ya da yapmamam konusunda daha belirgin tavırlar ortaya koyduklarını gördüm ama 10,11 yaşındaki Zeynep için ideal bir anne babaydılar doğrusu.  Bir stres yaratan varsa, o benden başkası değildi.

Sınav sonuçlarını öğrendikten sonra uzunca bir süre ağladım.  Kaç gün bilmiyorum.  Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni kazanmıştım.  İkinci tercihimi.  Türkiye’nin en iyi okullarından biri olduğunu söylüyorlardı.  Söylüyorlardı ama ben sanırım ağabeyimin okuluna gitmek istiyorumdum.

Yaşama, kadere, yaşamımıza anlam katacak insanlar ile buluşmalarımıza dair bir şeyleri bilmem tabii ki o günlerde mümkün değildi.  Oysa bugün, geriye baktığımda, beni ben yapan bir çok şeyin o yol ayrımı ile belirlendiğini düşünmeden edemiyorum.

Elli yaşımı tamamlamama altı gün kalan bugünden geride dönüp, o günlerden bugüne geçen otuzdokuz, kırk yıla bakınca, beni mutlu eden, beni yerine göre çok başarılı kılan ve hayalini kurmamın bile mümkün olmadığı farklılıkları yaşamamı sağlayan şeylerin, o dönemde saklı olduğunu görüyorum.

Günahları ve sevapları ile olduğum Zeynep tam da olmak için doğduğum Zeynep gibi geliyor şu anda.  Pişmanlıklarım, keşkelerim, kendimce zaferlerim, gerçekten havalara uçuran mutluluklarım, kuşkularım, endişelerim, korkularım ve peşinden koşmayı muhtemelen bırakamayacağım meraklarım ile.

Yaşamda geriye dönüp baktığım, o çocukluk günlerde farklı bir şey yapabilir miydim bilmiyorum.  Her zaman elimden gelenin en iyisini yaptım.

Geriye dönüp 39, 40 yılıma baktığım da ise, daha farklı yapmak istediğim bir şey var.  Ve öyle düşündüğü neredeyse bir yıldır çok yoğun olarak fark ettiğimi için yaklaşık olarak sekiz aydır farklı yaptığım bir şey var.

Nereden başlamıştık söze.  Ağabeyim, İngilizce ve misafir tuvaletini aynasının karşısında İngilizce konuşmaya çalışan Zeynep diyorduk.

Amerika’da Cornell Üniversitesi’nde mühendislik okuduktan sonra babamın 1950’lerde kurduğu inşaat işimizde çalışmaya başladım.  Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne baraj inşaatları yapıyorduk ve şantiyelerimiz hep Türkiye’deydi. O nedenle, belki seyrettiğim filmler, çok çok yoğun çalıştığım için uykuya zor zaman bulabildiğim ve Türkçe okumayı da sevdiğim için nadiren okuyabildiğim İngilizce kitaplar ve gittiğim yurtdışı tatilleri dışında çok uzun süre İngilizce konuşmadım ve yazmadım.  Üniversite arkadaşlarım ile gittikçe seyretleşen yazışmalarımız dışında, ki o günlerde bu belki birkaçı ile yaptığım faks ile karşılıklı yazışma dışında kart ya da mektup yazmak anlamına geliyordu.

Derken, farklı boyutları var ama, Türkiye’de yaşayan farklı yabancılar, hocalar, eğitmenler karşıma çıkmaya başladı.  Birden, sanki aniden, içimde bir şey uyanmaya başladı.

Lise de, İngilizce ek olarak Almanca öğrenmeye başlamıştım.  Lisemizdeki tek ikinci yabancı dil seçeneği Almanca’ydı.  Üniversite’de Almanca derslerine devam etmiştim ama mühendislik dersleri yanında zaman ayırmakta gerçekten zorlansam da, bir nokta da Bertold Brecht’i hiç ama hiç zorlanmadan ve herşeyi de anlayarak okuyabildiğimi hatırlıyorum.  Tabii dil oldukça nankör ve şu anda Almanca haberlere denk geldiğimde duyduklarımı tam olarak anlayamadığımda televizyon kanalını değiştirme refleksimi tam olarak yenemiyorum.  Zürih’te ya da Münih’te üç, dört gün kaldıktan sonra kulaklarımın alışmaya ve beynimin saklı sayfalarını açmaya başladığını deneyimlemiş olsam da Almanca rahat olduğum bir dil değil. Benim için rahat olduğun bir dil demek konuştuğumu fark etmediğim bir dil demek.

Bu ne mi demek?  Mesela, bir Fransız flimi seyrettim diyelim. Alt yazılı bir film. Ve bana sordunuz, alt yazılar hangi dildeydi, Türkçe mi İngilizce mi, diye. Buna yanıt veremem çünkü farkına varmam. Nereden mi bilmiyorum çünkü bu soru ile birkaç defa karşılaştım.   Bir söz Türkçe mi söylendi, İngilizce mi, bunu ayırt etmem çünkü her ikisi de ana dilim gibi gelir.  İngilizcemin mükemmel olduğunu söyleyemem. Bilmediğim çok kelime var muhtemelen, ve eminim Türkiye’de bu dili benden çok çok daha iyi konuşan onbinlerce kişi var ama İngilizce ile aramda, tarif edilmesi zor bi yakınlık var.

Mesela, İngilizce-Türkçe simültane, yani eş zamanlı anında çeviri yapabiliyorum.  Bunu ortaokul yıllarımdan beri yapıyorum ama simültane tercüme kabininde de yapmışlığım var.  Bir buçuk gün, bir uluslararası mimarlık toplantısında.  Doğrusu bunun İngilizce bilen biri için çok da özel bir durum olduğunu düşünmemiştim, sadece simültane tercüme yapabilmenin, bu konuda hiçbir bilgi ve eğitim almamış olsam da, çok hoşuma gittiğini, beni mutlu ettiğini biliyordum. Kabinde tercüme işi için ücret almış olsam da, en çok yapmış olmak beni mutlu etmişti.  Neyse, toplantı bittiğinde kabin malzemelerinin kiralandığı firmanın temsilcisi genç bir bey yanıma geldi. Toplantı sırasında arkaplanda kendisini görmüştüm ama hiç konuşmamıştık. Şimdi malzemeleri topluyorlardı ve ben de üzerimde hissettiğim yorgunluğu atmak için dinleniyordum.  Toplantının son yarım saatinde bir noktada çok yorulmuştum ve konuşmacılar benim için bir on dakika dinlenme arası vermişlerdi ve sonrasında toplantıyı kapatmıştık.  

İşte, ben eve gitmek için yola çıkmadan önce biraz oturup kendime gelmeye çalışırken bu genç bey yanıma geldi.  “Zeynep Hanım, sizi çok tebrik ederim,” dedi. “Teşekkür ederim,” dedim ama sesinden algıladığım kadarı ile, bu, iş bitimlerinde söylenen tebrik, teşekkür cümlelerinden biraz farklı gibiydi. Biraz merakla yüzüne baktığımı hatırlıyorum.  Ve genç adam devam etti.  “Zeynep Hanım, ben on yılı aşkın süredir bu işi yapıyorum, Türkiye’nin çok farklı yerlerinde kabin kurduk, toplantılara hizmet verdik, ben bugüne kadar birbuçuk gün kabinde tek başına tercüme yapan ve bunu bu kadar iyi yapan birini hiç görmedim. Genelde iki kişi, yarım saat, bazen yirmi dakikalık sürelerde değişerek tercüme yaparlar. Siz tek başınıza bunu yaptınız. Çok başarılısınız. Sizin bu konuda yeteneğiniz var. Bana düşmez ama bu işi yapabilirsiniz,” dedi ve beni tekrar tebrik ederek, elimi sıkarak uzaklaştı.  Ben, genç adamın söylediklerini idrak etmeye çalışırken iskemleme tekrar oturdum ve sanırım bir on, onbeş dakika öyleye kaldım.  Sonrasında yüzüme derince bir gülümsemenin yayıldığını hatırlıyorum.  Ve adeta uçarak arabama bindiğimi ve eve gittiğimi.

Bu sabah uyandığımda aklımdan geçen birkaç cümleyi yazmak için oturmuştum bilgisayarın başıma ve yine neler geldi aklıma.  

Oysa bu sabah 11 yaşında İngilizce konuşmaya çalışan Zeynep’i hatırlamıştım.  Sabah, son sekiz aydır ciddiyetle çalışmaya başladığım Japonca kelimeleri, cümleleri kendime tekrar etmeye çalışırken. Dinlediğim ve büyük kısımlarını halen anlayamadığım Japonca röportajlardaki ifadeleri tekrar etmeye çalıştığımı hatırlayarak tekrar 11 yaşındaki Zeynep gibi hissettiğimi ve davrandığımı fark ederek.  Almanca’dan sonra İspanyolca ve Fransızca’da öğrendiğim halde Japonca’nın beni İngilizce gibi heyecanlandırdığını fark ederek.

Merak ile heyecanlanan bir çocuk gibi hissetmek ne güzel.

Ve daha da güzeli bizi heyecanlandıran şeylerin izinden gitmeyi seçebilmek.

Yabancı dilleri bilmek ve konuşmak beni inanılmaz şekilde mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor.  Genlerimde bir yerlerde gizli kalmış atalarıma kavuşmanın mutluluğu mudur yoksa yabancı bir dil ile açılan dünyaları keşfetmenin sihrinden midir bilmiyorum ama hayatıma anlam katıyor. Nerede, ne zaman, ne için kullanacağımın hiçbir önemi ve anlamı olmadan, sanki arkadan biri beni kovalıyormuşcasına bir hız ve istekle yabancı dilleri çalışıyorum. İşe başladığım ilk on yıl nasıl uzak kalabildiğimi ve nasıl ruhumu ihmal ettiğimi de fark ediyorum.

Bir dersim ya da mesajım yok.  

Sadece bundan sonra, daha kuvvetli bir inanç ve teslimiyetle, beni mutlu eden şeylerin peşinden gitmeyi seçiyorum.

Sevgiyle kalın.

16 Mayıs 2020
Arnavutköy, Beşiktaş, İstanbul

9 Kasım 2014 Pazar

Kırmızı Kurdeleli Yaşam

İlkokul arkadaşlarımdan biri Facebook'ta ilkokul günlerimizden bende olmayan bir sınıf fotoğrafımızı yollamış.  O fotoğrafı görünce ve bugün bana iki farklı şehirden gelen iki benzer konu üzerindeki soruları okuyunca aklım birçok düşünceye, olaya gitti.  Başarı, başarısızlık, yaşam, yaşamı keşfetmek üzerine.

*


İlkokula, İstanbul'da, evimizin tam karşısındaki, Dolmabahçe Sarayı'nın arkasındaki tepede ve Vişnezade Camii'nin hemen yanında olan Süheyla Artam İlkokulu'nda gittim.  Okuma yazma öğrenmeye başladığımız birinci sınıfta, sınıfımda okuma yazma öğrenen öğrenciler içinde sanırım son üç öğrencinin içindeyim.  Okul yılında aylar ilerliyor, okuma yazmayı öğrenen sınıf arkadaşlarımız kırmızı kurdelelerini yakalarına mutlulukla takıyorlardı.  O kırmızı kurdeleler siyah önlüklerine iğnelenirken arkadaşlarımın yüzündeki gülümsemeyi hatırlarım. O nedenle gururdan daha çok sevinç ve mutlulukla parladıklarını hatırlarım. 

O günlerde, benim okuma yazmayı , özellikle okumayı sökememiş olmam nedeniyle ben de bilemediğim bir çaresizlik içindeydim. Olmuyordu işte.  Oysa üç dört basamaklı matematik işlemlerini, toplama ve çıkarmaları daha anaokuluna başlamadan önce yapabiliyordum.  Matematikte bir sorunum yoktu. Ama okuyamıyordum işte. Okuyamıyordum.

Ne öğretmenim, ne ailem bana bu konuda hiçbir eleştiri getirmiyordu.  Okuyamadığımı kimse söylemiyordu ama sınıfımdaki arkadaşlarım yapıyorlardı işte. İspatı kırmızı kurdeleleri de alıyorlardı.  Ben yapamıyordum.

Bir akşam Rahmetli Babam ile Annemin salonda fısıltı ile bu konudaki endişelerini konuştuklarını onlara fark ettirmeden dinlemeyi başarmıştım. Sonraki günlerde Babam hiç yapmadığı ve o günlerden sonra bir daha da hiç yapmayacağı şekilde bana akşamları ders çalıştırmaya çalışıyordu.  Bir türlü beceremediğim dört harfli kelimeleri okumayı bana öğretmeye çalışıyordu.  Çizgilerim, harfleri yazımım da belli ki çok kötüydü.  Bunu da  yine bana söylendiği için değil ama evde merakla duymak için gayret göstererek keşfetmiştim.   Annem rahmetli Babama "Ne yapacağız Sinan?" diyordu. Babamın yanıtını ise hiç duymadım. Muhtemelen, her zaman yaptığı gibi, yanıt vermek yerine, neler yapabileceğini düşünmeye başlamıştı bile.

Sonunda birinci sınıfı bitirmeden sınıfın ya sonuncu ya da sondan birkaç önceki öğrencisi olarak okuma yazmayı öğrendim.  Sorsam annem hatırlar mı bilmiyorum ama o detayı ben de aklıma net yazmamışım.  Kırmızı kurdelem önlüğüme takıldığında, bunu atlattım diye düşündüğümü hatırlıyorum.  Yüz ifadem kim bilir nasıldı diye merak ediyorum şimdi. O güne ait bir fotoğraf yok.  Mutluluğun yüzüme nasıl yansıdığını hayalime bırakıyorum.

*

İlkokulu birincilikle bitirdikten sonra, o yıllarda beşinci sınıfta bitirdiğimiz ilkokuldan sonra gideceğimiz ortaokul ve liseyi belirlemek için, tüm liseler Anadolu Lisesi olarak adlandırılmaya başlamadan önce, özel ortaokul ve liselere ve Anadolu Liselerine gidebilmek için girmemiz gereken sınava hazırlanmıştım.  O yıllarda sınavlar iki aşamalı yapılıyordu. İlk sınavda Türkiye’de ilk 700’e girmeyi başarmıştım.  İkinci sınavda ise sıralamada binküsurlardaydım.  Birinci tercihim olan ve ağabeyimin o yıllarda okuduğu Robert Kolej’e giremedim. İkinci tercihim olan Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni kazandım.  Ağabeyimin gittiği okula gidemediğim için çok ağladığımı hatırlarım.

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne başladığım ilk yıl hazırlık sınıfı yılımızdı. Yani özellikle İngilizce öğrenmemizin hedef alındığı, resim, müzik ve matematik gibi derslerin varsa bile çok hafif olarak üzerinde durulduğu bir yıl.  Herşey İngilizce öğrenmemiz içindi. Bir devlet ilkokulu’ndan geldiğim için hiç İngilizce bilgim yoktu. Ağabeyim Robert Kolej’deki üçüncü yılına, ortaokul ikiye geçmişti ama İngilizce adına yes ve no kelimeleri dışında hiçbir şey bilmiyordum.  Kolej sınavları olarak da bilinen ortaokul giriş sınavlarına hazırlanmam gerektiğin için, yani belki, İngilizceyi gireceğim okulda öğrenmem ya da hangi okula girersem orada öğretilecek olan dili öğrenmem düşünülmüş olabilir. Bunu da aileme hiç sormadım. 

Doğrusu okullarımızın bize gerektiği zaman gerekeni vereceğine dair bir inancımız vardı. Ve esasında bu inanç benim okul yaşamımda hep doğru çıktı. Okullarım her aşamada bana vermesi gerekeni verdi.  Bunun birçok insanın okul yaşamındaki deneyimlerine uymadığını ise zamanla keşfettim. Gerçekten anaokulundan üniversiteden mezuniyetime kadar ne kadar şanslı bir dönem geçirdiğimi sonradan fark ettim.  Bu konuda da söylenecek çok şey var ama gelin onu sonraya bırakalım.

Hazırlık sınıfına başladım ve sorun yine başladı. İngilizce öğrenmeyi beceremiyordum.  

Arkadaşlarımın bir kısmı İstanbul’un ve Türkiye’nin farklı şehirlerinin başarılı özel ilkokullarından geliyor ve İngilizce biliyorlardı. İçlerinde yurtdışında bulunmuş ve ailesinde bizim lisemizden mezun olan veya çok iyi İngilizce bilenler vardı.  Benim annem ve babam Fransızca biliyorlardı.  Ağabeyim Robert Kolej’deydi ama benden sadece iki yaş büyüktü. Onun da dersleri başından aşkındı.  Doğrusu ben de yardım istemedim.  Nasıl yapacağım diyordum. Ben nasıl öğreneceğim. Anlayamıyordum.  Beceremiyordum.  

Notlarımız eve iletiliyordu ama annem veya babam bu konuda bana bir şey söylemiyorlardı.  Mutlaka ki gözlüyorlardı.  Hani bugünlerde olsa hemen ek özel ders aldırılır böyle bir durumda diye düşünüyorum. Ama bana özel ders aldırmadılar.  Bocalamaya devam ettim. Derslerimi dinliyordum, çalışıyordum, elimden geleni yapıyordum.  Olmuyordu, oluyorsa bile sınırda oluyordu.  Hazırlık sınıfının ikinci dönemi ilerlerken sınıfta kalabileceğimi düşünmeye başladım. Bu benim gibi ilkokulda okumayı öğrendikten sonra hep okulun en başarılı öğrencisi olan Zeynep için bir felaketti.  Sınıfta kalmak.

Elimden geleni yapmaya devam ettim. İngilizce'yi esasında öğrenmek istiyordum.  Seviyordum.  Olmuyordu, sadece öğrenmeyi, konuşmayı, yazmayı yeterince beceremiyordum.  Yılın sonunda İngilizce’den 10 üzerinden 4,5’tan 5 alarak sınıfı geçtim ve ortaokul birinci sınıfa geçmeye hak kazandım.  4,5’tan 5 alarak.

Sonrasında yine ilkokulda olan gibi bir süreç başladı.  Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde ortaokulu ve liseyi birincilikle bitirdim ve üniversitenin verdiği burs ile Cornell Üniversitesi’nde mühendislik okumak üzere burs alarak üniversite eğitimim için Amerika Birleşik Devletleri’ne gittim.

*

Geriye dönüp baktığımda anneme ve rahmetli babama büyük bir teşekkürüm var.   Bu olanlar sırasında ben olanları zaten gözlerken, kendime yol açmaya çalışırken, başarmaya çalışırken bana varsa bile tereddüt ve endişelerini hiç yansıtmadılar.  Sadece birkaç defa meraklı çocukların her zaman başarabildiği gibi fısıltı ile yaptıkları özel konuşmalarını dinlemeyi başardım ve doğrusu orada bile kendilerinin bile benimle ilgili endişelerini bu kadar kapalı ve bu kadar az dillendirmeleri ne kadar doğruymuş.  Yüzlerinden kaygılarını okuyabiliyordum ama ne mutlu ki kelimeleri ile bunu gerçek kılmadılar.  Yapamıyorsun demediler, neden yapamıyorsun demediler, kızmadılar, azarlamadılar, zorlamadılar.  

Yanımdaydılar ama sanki yani yürümeyi öğrenen bir çocuğa yapılan gibi hareket etmem için gereken mesafeyi hep bıraktılar.  Çünkü benim yapmam gerekiyordu.  Benim öğrenmem, nasıl öğrenebileceğimi keşfetmem, benim yolumu bulmam gerekiyordu.  Benim yapmam gerekiyordu. Okumayı öğrenecek olan bendim, İngilizce’yi öğrenmeyi becermesi, başarması gereken bendim.  Öğretenler öğretiyordu.  Öğrenmek, bunun yolunu bulmak benim görevimdi.

*

Geçmişin muhasebesini her zaman yapmak mümkün değil.  Bugün gelen bir fotoğraf ve iki eposta bana bu yılları tekrar hatırlattı.  

Sınıfın okuma yazma öğrenemeyen çocuğu olmaktan, çok hızlı okumayı başardığım için ne kadar açık ve hızlı okumanın mümkün olduğunu göstermek için öğretmenlerin bana farklı sınıflarda sesli okumalar yaptırdığı bir öğrenci olmuştum.  

İngilizceyi öğrenmeyi başaramayan bir küçük kız iken yıllar sonra Amerika’da Amerikalı öğrencilerden İngilizce derslerinde daha iyi notlar alan,  eğitimini almamış olsam da İngilizce’den Türkçe’ye, Türkçe’den İngilizce simültane tercüme yapabilen, İngilizce yazılar yazan, yayınlayan bir insan olmuştum.  Mühendislik okuyor olmama rağmen Amerika’daki hocalarımın İngilizce’ye çok farklı bir yeteneğimin olduğunu söylediklerine inanmayarak şahit olmuştum. Yazıp konuşuyordum işte. Bunun neresi özeldi. İngilizce'ye bir yeteneğim olduğu cümlesini üniversiteden sonraki yirmi küsur yılda o kadar çok duydum ki. İngilizce'yi öğrenemeyen ve bu nedenle neredeyse sınıfta kalacak olan kızın yeteneği.

O nedenle bana farklı nedenlerle herhangi bir konuda başarı ve başarısızlık üzerine sorular geldiğinde hayatımdaki bu iki deneyimi hatırlarım.  Okumayı becerememekten okul birincisi olmaya, ve esasında bu hiç de önemli değil, esas kitaplara aşık olmaya, binlerce kitap sahibi olmaya ve kitap okumaya doyamama, kitap yazma arzusuna dönüşen yoluma bakarım.  Ya birileri o ilkokul birinci sınıfta bu kız yapamıyor deseydi?  Beceremeyecek deselerdi? Bundan adam olmayacak deselerdi?  Ya da hazırlık sınıfında, bu kızda dil yeteneği yok deselerdi?  Diğer konularda iyi ama dil buna göre değil deselerdi?  Beni tanıyanlar bilir sadece İngilizce değil, yabancı dilleri konuşmak, öğrenmek, o dillerde okumak benim en büyük tutkularımdan biri. Bunlar olmasa, hayatımda İngilizce olmamış olsa kim olurdum bilmiyorum.

…

Okul ve öğrencilik yılları kadar kişisel gelişim yolunda da kendimizi keşfediyoruz.  Yol bazen kolay olacak. Bazen sabır isteyecek.  Beceremiyorum veya olmuyor diyerek dövünebiliriz, yakınabilir, sızlanabiliriz.  Bunu seçmek her zaman elimizde.

Ya da deneyebiliriz.  

Denemeye devam edebiliriz.

Yapmaya, elimizden geleni yapmaya devam edebiliriz.

Yaşam bana bugüne kadar defalarca farklı şekillerde gösterdi ki anahtar yapmakta ve yapmaya devam etmekte.  Yaparsak, istersek, denersek, oluyor.

Seçim bizim elimizde.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

İngilizce Yazılar İçin

İngilizce yazılarımı

www.zeynepkocasinanenglish.blogspot.com

adresinden takip edebilirsiniz.


Farklı mesajlar sanki farklı dillerin kelimeleri ile hayat bulmak istiyor...