Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

23 Şubat 2009 Pazartesi

22-28 Şubat 2009




Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Analizi için:


22 Şubat (Cumartesi) - 28 Şubat (Pazar) 2009


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=164071


Mutlu Haftalar.







15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.



Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.



Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.

15-21 Şubat 2009 Haftalık Astroloji Değerlendirmesi

Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Yorumları için:

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=162599

Mutlu, sağlıklı ve sevgi dolu bir hafta dilerim.
Z.

11 Şubat 2009 Çarşamba

"Uygunsuz Gerçek"


Al Gore’un 2 dalda, En İyi Belgesel ve En İyi Özgün Müzik dallarında Oscar ödüllü filmi “Uygunsuz Gerçek” seyretmeye değer bir film.

Politik kariyeri için ne düşünürseniz düşünün bu filmi seyrettikten sonra Al Gore’u sevmemek bence mümkün değil.

İlk defa iki yıl önce seyrettiğim bu filmi bu günlerde tekrar seyrediyorum.

Çevremizi korumak konusunda yeterince şey yapmadığımı düşünüyorum. Ve kendimce bir yol, yeni ve daha kuvvetli bir başlangıç arıyorum.

Al Gore’un azmini ve cesaretini kendim için de diliyorum.



“… Bu konuya uzak duran birçok politikacı var. Çünkü bu konuyu anlar ve kabul ederlerse önemli değişiklikler yapmak kaçınılmaz ahlaki bir zorunluluk olur. …”

Böyle diyor filmde Al Gore.

Ve ben de üzerimde aynı baskıyı hissediyorum.

Gerçekten de dünya büyük bir çevre probleminde değilmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ben konu hakkında daha çok şey öğrendiğim her gün daha büyük bir eksiklik ve eziklik hissediyorum. Sanırım böyle bir iç savaş ile devam etmekte zorlanıyorum.

Bu rahatsızlığı hissediyorsam, yaptıklarımın yeterli olmadığını düşünüyor olmalıyım.




Film’de Mark Twain’den bir alıntı var:

Başımızı derde sokan bilmediğimiz şeyler değildir.
Aslında yanlış bildiğimiz şeyleri şeylerin, kesin doğru olduğunu sanmamızdır
.”

Ve Al Gore devam ediyor: “Pek çok insan küresel ısınma konusunda da benzer bir varsayıma sahip. O varsayım ise şudur: Yerküre o kadar büyük ki Yerküre çevresinde kalıcı bir zararlı etki oluşması mümkün değil. Bu bir zamanlar doğru olmuş olabilir, ama artık değil. …”

Al Gore Roger Revelle isimli bir hocasının çalışmalarından etkilenerek üniversite yıllarında bu konu ile ilgilenmeye başlamış. Roger Revelle atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin ölçülmesini öneren ilk kişi olmuş, ve bir şeyler yapılmazda dünyanın ileride neyle karşılaşacağını 1950’li yıllarında sonunda ortaya koymuş.

Bu konu gerçekten ilgisini çekmeye devam ediyor Al Gore’un, ve 1970’ler de meclise girdiğinde küresel ısınma üzerine ilk görüşmeleri organize ediyor, hocasını da görüşlerini paylaşması için davet ediyor. Ancak üzülerek istediği farkındalığı yaratamadığını görüyor. 1958’de ölçülmeye başlayan atmosferimizdeki karbondioksit seviyeleri halen artmaya devam ediyor. 1992’de Amerikan Başkan Yardımcısı olduğunda da ve sonrasında da çektiği filmle dünyada farkındalık yaratma adına elinden geleni yapmaya devam ediyor.

Al Gore dünyanın farklı bölgelerindeki buzullardan alınan buz örneklerinden ortaya çıkan verileri paylaşıyor; gelecek 50 yılda dünyanın karşılaşabileceği ısınma problemini çok etkili ve net olarak ortaya koyuyor. Konuları politikanın, bireysel düşüncelerin ve inançların ötesine taşıyor. Karşımızda yerküreye değer veren bir insan olarak Küresel Isınma konusuna bir dünya insanı olarak bakmamızı sağlıyor.

Buzullar eriyor, dünya denizlerinde ısı yükseliyor, Amerika’da kasırgalar, Japonya’da tayfunlar dünyayı büyük felaketler ile karşı karşıya bırakıyor. Güzel olan Al Gore yaşananların doğal olaylar ve doğal sınırlar içinde olabileceğini söyleyebilecek olanlara net bilimsel veriler ile ışık tutuyor. Ve gerçekten ne güzel anlatıyor.

2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Katrina Kasırgası’nda yaşananları hatırlatarak dünyadaki bilim adamlarının uyarıları karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimize karar vermemiz gerektiğini sorguluyor. Bilim dünyası yaşama şeklimizin bizi götüreceği yerleri net olarak gösteriyor; peki bu konuda ne yapacağız?

Küresel Isınma tehlikeli kuraklıklar kadar denizlerden yoğun buharlaşma nedeni ile yoğun yağışlara, fırtınalara ve sellere neden oluyor.

Dünya buzulları bir ayna gibi dünyaya gelen güneş ışınlarını geri yansıtarak dünyanın ısınmasını önlüyor, ama ya buzlar erimeye devam ettikçe neler olacak? Al Gore’un elindeki verilere göre önümüzdeki 50 ila 70 yıl arasında Kuzey Kutbundaki buzun yaz döneminde tamamen erişim duruma gelmesi mümkün. Dünya gerçekten tahmin edilmesi, kabul edilmesi zor şartlar ile karşı karşıya. Ve bir günden diğerine bu konuda ne yapıyoruz diye düşününce sonuçlar çok da iç açıcı değil.

Isınan dünya ile canlıların yaşam düzenleri de değişiyor. Doğanın dengesi içinde var olan canlıların bir kısmı nesillerinin tükenme riski ile karşı karşıya. Kimileri ise dengeyi bozacak şekilde fazla ürüyor. Hava yeterince soğumadığı için normalde kış dönemlerinde yaşamaması gereken bazı böcekler üremeye devam ediyor ve örneğin kimileri dünyanın farklı bölgelerinde ormanların yok olmasına neden oluyorlar.

Biz Türkiye’de neler yapıyoruz? Hayrettin Karaca uzun yıllardır erozyon ve Türkiye’nin verimli toprak kaybı hakkında bu ülkeyi bilgilendirmeye çalışıyor. Kurduğu TEMA Vakfı Türkiye’de bir uyanış başlattı. Bu çalışmalara yeterinde dâhil oluyor muyuz? İstanbul’da ne yapıyoruz, Malatya’da, Elazığ’da, Erzurum’da ne yapıyoruz? Antalya’da, Fethiye’de, Denizli’de neler yapıyoruz? Kırklareli’nde, Urfa’da, Gaziantep’te ne yapıyoruz?

Zor sorular ile karşı karşıyayız. Ve hem cevaplar hem de cevapların getirdikleri kolay şeyler değil. Belki benim dedem 1950’lerde öldüğünde doğmamış torunlarının bu dünyada karşılaşacağı farklı sorunları düşünüyordu. Ben ise altı yaşındaki yeğenimi düşündüğümde benim yaşıma gelince karşılaşacağı dünyanın doğa şartlarının nasıl olacağını, bu topraklarda hangi şartlar altında yaşayacağını düşünmeden edemiyorum.

Bir dünya vatandaşı olarak elimizden geleni yapmanın huzuru ile uyuyabileceğimiz gecelere; ve dünyayı korumayı denediğimizi, başardığımızı hissedeceğimiz günlere diyorum. Sevgi, sağlık ve huzur ile…



8 Şubat 2009 Pazar

Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Değerlendirmesi



8 Şubat (Pazar) – 14 Şubat (Cumartesi) 2009

Koç Burcu (21 Mart -20 Nisan):
Yaşamın sunduğunu yaratıcı fırsatlar yaşamın sunduklarını tattıkça, kıymetini bilip tadını çıkardıkça kendini ortaya koyar. Bu deneyimleyerek farkına varma ile anlayabilir ve istediklerinizi hayata geçirebilirsiniz. Yaşamınızda hangi alanlarda daha dolu dolu yaşamak istiyorsunuz? Bu hafta size beklediğiniz fırsatları sunabilir.

Boğa Burcu (21 Nisan-21 Mayıs):
Hayatınızda yaşamakta olduğunuz değişimler hayırlı. Siz kalbinizi sevgiye ve yaşamdaki yenilikleri karşılamaya açtığınızda sizi mutlu edecek olan sonuçlara ulaşma yolunuzu da açmış oluyorsunuz. Eskiden beri yapageldiğiniz şeyler eskisi kadar ilginizi çekmiyor olabilir. Bu geçiş döneminde arzu ettiğiniz fırsatları ve dostlukları yaşamak için düşüncelerinizi olumlu tutun.

İkizler Burcu (22 Mayıs-21 Haziran):
Hayatınızdaki çocuklar kimler? Yaşamınızda şu aşamada istediklerinizin cevabı çocuklar ile ilgili olabilir. Ve çevrenizdeki çocuklar kadar içinizdeki çocuğun sesi duyuluyor mu? Yaşamınızda ailenizde olduğu kadar iş yaşamınızda, sosyal yaşamınızda da çocuklar ile ilgili konularla ilgilenmeniz sizin sorularınızın cevabı olabilir.

Yengeç Burcu (22 Haziran-23 Temmuz):
Geçmişin pişmanlıklarını, acılarını ve üzüntülerini bırakı n. Geleceğin neşe ve mutluluk dolu olabileceği ihtimaline kendinizi açma zamanınız gelmiştir. Yaşamın size getirdiklerini özgürce ve cesaret ile karşılayın. Mucizelere ve mutlu sonlara inanın. Kalbinizi dinlemeye açık olun ve yeni başlangıçlara, sizi götüreceği yeni yerlere hazır olun.

Aslan Burcu (24 Temmuz-23 Ağustos):
Bu hafta kendinizi olumsuz düşüncelerden temizlemek için çok iyi bir hafta. Aynı zamanda çevrenizi, evinizi, giysilerini ve eşyalarınıza tozdan, kirden arındırmak ve temizlemek için iyi bir zaman.

Başak Burcu (24 Ağustos – 23 Eylül):
Kendinizi ve çevrenizdekileri koşulsuz olarak kabul etmek için iyi bir dönem. Bu saflık değil; kendinizin ve çevrenizdeki herkesin potansiyelini kullanabilmesi için büyük bir destek. Kendinizi ve diğer insanları eleştirmek ve yargılamak yerine, sağlık ve mutluluğunuz için dua etmeye ne dersiniz? İlişkilerinize sevgi ve özen göstermek için iyi bir zaman.

Terazi Burcu (24 Eylül-22 Ekim):
Hayatınızda problem olarak gördüğünüz bazı şeyler esasında sizin dualarınızın kabulü olabilir. Kaybettikleriniz hayatınızdan zaten çıkması gereken şeyler olabilir. Her şeyi kontrol etme arzunuzu serbest bırakın. İsteklerinizin gerçekleşme şekilleri her zaman bizim istediğimiz yollardan olmayabilir.

Akrep Burcu (23 Ekim-22 Kasım):
Bu hafta yaratıcı bir projeye başlamaya veya en azından yaratıcılığınızı kullanabileceğiniz bir sanat faaliyetinde bulunmaya ne dersiniz? Ruhunuz kendini ifade edebilmek için bir kulvar arıyor. Yazı, müzik, resim, el sanatları veya fotoğraf… yaptığınız şeyin kalitesi değil, istediğiniz şeyi seçerek yapmanız önemli.

Yay Burcu (23 Kasım-22 Aralık):
Yaşam enerjisi bu hafta sizinle ve sizin kanalınız ile akmak istiyor. Ellerinizi kullanmak için uygun bir zaman. Evinizdeki ve kullandığınız mekanlardaki enerjiyi temizleyin. Temizlik yapın, gereksiz eşyalardan arındırın. Kendinizi , evinizi ve eşyalarınızı hayalinizde beyaz ve mor ışık ile sardığınızı ve yıkadığınızı hayal edin.

Oğlak Burcu (23 Aralık-20 Ocak):
Yaşamınızda verme-alma dengesini kurmanız gereken bir dönemdesiniz. Sadece vermek veya sadece almak yaşamın sağlıklı ve mutlu olarak sürdürülebilmesi için gereken döngüyü bozar. Kendinizden gereğinden fazla verdikçe, başkalarının sizi istismar ettiğini hissedebilirsiniz. İlişkilerin bu duygusal yükleri kaldırması kolay değildir. Eğer çevrenizdekilerden çok şey istiyorsanız, bu da gereksiz suçluluk hislerini doğurabilir. Teşekkür etmeyi ve gerçekten ihtiyacınız olduğunda yardım istemeyi ihmal etmeyin.

Kova Burcu (21 Ocak – 18 Şubat):

Yeni fikirlere açık ve duyarlı olmanın size faydalı olacağı bir hafta. Olayları zorla oldurmaya çalışmayın. Zorlamaktan bahsetmiyoruz. Olaylara başka açılardan bakmaya açık olun. Aklınıza gelen düşünceleri yazın ve bunların nasıl hayata geçebileceğine dair gelen fikirlere de kulak verin. Kendi kendinize bir beyin fırtınası yapabilirsiniz.

Balık Burcu (19 Şubat-20 Mart):
Geçmişi geride bırakmak için doğru bir zaman. Geçmişte yaşadıklarınıza ve geçmişinize ait içinizde tuttuğunuz duygularınız, bugünü yaşamanıza engel olabilir. Bu duyguların yükü nedeni ile benzer olayları tekrar tekrar yaşıyor olabilirsiniz. Acı veren duygular ile vedalaşmak ise size huzur verebilir. Kendinizi ve başkalarını affetmek zorunda değilsiniz, ancak bu duygular asıl sizi zehirliyor olabilir mi?

Sağlık, sevgi ve mutluluk dolu bir hafta diliyorum.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=161139

7 Şubat 2009 Cumartesi

Ben Böyle Yaşamaya Devam Edebilir miyim?


Aşağı yukarı 15-16 aydır yaşamıma giren yeni kavramlar var: Küresel ısınma, ekolojik ayak izi, çevre koruma, sürdürülebilirlik.
Peki, yaşamımın diğer 36 yılında dünyaya zarar vererek mi yaşadım? Eh, istemeden de olsa tahmin ettiğimden daha fazla vermiş olabilirim. Neyi doğru yapmam gerektiğini bildiğimi sansam da, bilmediğimi biliyorum artık.



Türkiye’de ekmeğin karne ile verildiği dönemleri bilen bir anne ve babamın çocuğuyum ben. Babam 1927 doğumluydu, Annem ise 1940 doğumlu. Onların yaşadıkları savaş yıllarının tasarruf, tutumluluk, eldekini koruma ve iyi kullanma hakkında onlara öğrettiği çok şeyler var. Ben ilkokul yıllarımda Türkiye’de benzin kuyruklarını gördüm, yağ kuyruklarını daha az hatırlıyorum, ama hafif de olsa benim de yaşamımdan geçti o günler.

Ancak gerek bir Amerikan lisesinde okumuş olmam, gerekse üniversite yıllarını Amerika’da geçirmiş olmam, ya da sadece İstanbullu olmak insanı dünyanın kaynaklarını kullanmak ve tüketmek konusunda biraz daha sorumsuz yapıyor. Özellikle İstanbul’da beton denizi içinde yüzerken doğanın bir parçası olduğumuzu unutuyoruz adeta.

Büyük şehirlerde bilgi ve imkânların fazlalığı bizi beklenin tersine daha duyarsız hale getirebiliyor.

Amerika’ya gittiğim ilk yıllarda bozulan şeylerin tamir edilmek yerine atıldığını ve yerine yenisinin alındığını görmek beni şaşırtmıştı. Bir ayakkabı veya çanta tamircisi yoktu ortalıkta. Ütü bozulduğu zaman belki gidecek bir servis vardı garanti kapsamında, ama ya sonrasında. Neredeydi Türkiye’de her mahallede bulunan ve neredeyse her şeyi düzeltebilen tamirciler? Bir yirmi yıl içinde bizde neredeye aynı duruma geldik.

İstanbul ve yaşamımız dünyada hangi şehirlere benziyor diye düşünürüm arada. Şehir yapısı olarak İstanbul’u Barselona’ya benzetsem de İstanbul ve Türkiye’deki yaşamın ve yaşam tarzlarının Avrupa’ya benzediğini söylemek zor. Türkiye 1990’ların başında beri küçük Amerika, küçük A.B.D. olma yolunda ilerliyor. Tüketim alışkanlıklarımız bu yolu en hızlı takip eden özelliklerimizden.

Bir İstanbullunun tüketim alışkanlıkları ile dünyaya etkisi bir NewYorkluyu geçmeye başladı adeta.

Tüketiyoruz. Tüketmenin ve tüketiyor olabilmenin özenilir olduğu bir dönemleri yaşıyoruz. Ama bu kelime sadece bir kelime olarak baktığımızda çağrıştırdığı diğer anlamlar neler oluyor?

Ama alışkanlıkları değiştirmek o kadar kolay değil.



2007 yılının Ekim ayında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde katıldığım bir Uluslararası Çalıştay’dan beri ben kendime göre ciddi olarak tüketim alışkanlıklarımı değiştirmeye gayret ediyorum. Atıkların geri dönüşümü çevre koruma ve küresel ısınma için önemli. Ama esas çözüm atıkları geri dönüştürmek değil, geri dönüştürülmesi gereken atık miktarını azaltmak gibi görünüyor. Bu düşünce tarzı bizi bambaşka bir tüketim yaklaşımına götürüyor. Belki anne babalarımızın, dede ve ninelerimizin çok iyi bildiği, ama bizim unutmaya başladığımız yaklaşımları.



Bir giysi sizin için ne zaman eski sayılır? Babam okul yıllarında yamalı kıyafetler ile okula gelen çok arkadaşı olduğunu söylerdi. “İnsanların giysileri eski olabilir, asla bu yüzden kimseyi yargılama ve küçümseme” diye tembih ederdi. Çocukluk yıllarında iki en fazla iki belki üç çift ayakkabıları olduğundan ve bunlardan bir çiftinin mutlaka ‘bayramlık’ diye adlandırdığı ve özel günlere ait olduğunu hatırlatırdı.

Yurtdışına gittiğimde çevre konularına kendini adamış ve bu konularda bireysel olarak yaptıklarımızın önemine inanan birçok dostumun, hocamın giysileri hep dikkatimi çeker. Önemli bir konuşmacının konferansını dinlemeye gidiyorum. Türkiye’de ve Dünya’da da alışmışız, konuşmacı iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olacak. Belki Türkiye’de dış görünüze biraz daha fazla mı önem veriyoruz acaba? Konferans sırasında bir bakıyorum konuşmacı belli ki uzun yıllardır giymekte olduğu temiz ama pek de yeni olmayan pantolon, gömlek ve hırkası ile konuşmakta. Temiz ama bariz şekilde pek de yeni olmayan.

Mesela ODTÜ’deki çalıştayda Brezilyalı bir hanım eğitmen vardı. Eğitim verdiği 4 gün boyunca oldukça şık 3 elbise giydi. Ancak hanımın kendisini uzun yıllardan beri tanıyanlardan şu cümleyi duyduk “May bu elbiseleri Birleşmiş Milletlerdeki toplantılarda da giyiyor.” Bir vakfın Birleşmiş Milletlerdeki temsilciliğine de yapan bu hanım beğendiği çok az miktarda giysiye sahipti ve bunları daimi olarak kullanıyordu. Ben sonradan internette bu eğitmen hanım ile ilgili araştırma yaparken, oradaki fotoğraflarda da tanıdık elbiselerine rastladım hep.

Bu eğitmenler alıp kullandıkları her giysinin, her eşyanın yapılmasında tüm aşamalarda kullanılan tüm kaynakların tüketimini, ortaya çıkan karbon salınımlarını ve ortaya çıkan birim zararı birey olarak nasıl giderebileceklerini ciddi olarak dikkate alıyorlardı.

Çok uçak yolculuğu yapıyorlarsa, dünyada ihtiyaç olan bölgelerde ağaç diktiriyorlardı. Ve eğer mümkün ise uçak yolculuğu yerine tren ile yolculuk etmeye gayret ediyorlardı. ODTÜ’de bu konuların öncülüğünü yapan iki hocamız var, Prof. Dr. İnci Gökmen ve Prof. Dr. Ali Gökmen. Onlar Ankara’dan İstanbul’a gelecekleri zaman uçak, otobüs veya araba kullanmıyor. Tren hatta yataklı tren ile seyahat ediyorlar. Türkiye’de uçak bilet fiyatlarının oldukça düştüğü ve uçak ile seyahatin teşvik edildiği günlerde, bir uçak yolculuğumuzun çevreye etkilerinin farkında mıyız?

Ben gerçekten çok sık uçuyorum, gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışına gittiğim zamanlarda. Bir yıl içinde yurtiçinde en az 25-30 uçuyorum, 50-60’ı bulduğu yıllar oldu. 2008’de biri Japonya’ya olmak üzere 5 yurtdışı seyahatim oldu. Çoğu eğitimler ve dernek çalışmaları için ve bir iki tanesi de çevre konuları ile ilgili çalışmalar için gittiğim seyahatler oldu. Belki ben 2008 yılında ne kadar kaynak tükettim?

İş dönüp yaşam tarzımıza geliyor. Ben böyle yaşamaya devam edebilir miyim? Böyle yaşama hakkım var mı? Ve yaşıyorsam, bu tercihlerimin etkilerini ortadan kaldırmak, bertaraf etmek için neler yapabilirim?

Ekim 2007’den beri ve özellikle geçen ayında Haziran ayında İskoçya’daki Findhorn’a yaptığım geziden beri gerçekten, uçak yolculuklarım dışında, daha az “tüketmeye” özen gösteriyorum. Kaynakları özenli kullanmaya. Ve geri dönüştürmek değil daha az atık üretmek gerektiğini fark ediyorum.

Ben her hafta birkaç kitap almadan duramazdım, son altı ayda gerçekten mutlaka sahip olmam gerekmiyorsa almıyorum. Yurtdışında inanın çok kitap okunmasına rağmen buna bile dikkat ediyorlar. Kütüphanelerden yararlanıyorlar, kitap grupları kuruyorlar ve kitaplarını paylaşıyorlar. Bizde de bu vardır, kitapları paylaşırız. Bence buradaki fark tasarrufu ve paylaşımı sadece gereksiz para harcamamak için değil, bu tüketimin çevreye etkisini azaltmak düşüncesi ile de yapıyorlar.

Gardırobumdaki giysileri inceliyorum. Nelere eski, nelere yeni diyorum – buna bakıyorum. Üç dört yıl önce artık eskidi diyerek ayırdığım giysi ve eşyalarımı tekrar kullanmaya başlıyorum. Seviyorsam ve kullanılabilir haldeyse varsın biraz eski yüzlü olsun hırkam. Alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum.

Anne babalarımızın zaten yaptığı, belki birçoğunuzun yaptığı şeyler. Savurgan sorumsuz bir insandım diyemem, ama hayata fazla batılı yaklaşan bir ekol ile yaşar olmuşum bir süredir. Şimdiler de kendime gelmeye çalışıyorum.

Bu nedenle Fethiye’ye geldiğim günlerde eskiden hissetmediğim bir sıkıntı yaşıyorum. Buradaki evim klima ve elektrikli ısıtıcılar ile ısınıyor. Yılın çok uzun bir dönemi güneşli olan bu bölgede gerçekten evin sıcak su ısıtıcısı dışında güneşi kullanmıyor olmamız çok büyük bir eksiklik. Dünyanın uzun kışları olan bölgelerinde bile kısıtlı güneşli günlerden yararlanmaya çalışırken biz yüz binlerce insanın yaşadığı il ve ilçelerimizi elektrikli ile ısıtmaya çalışıyoruz. Burada bir şeylerin değişmesi gerekiyor. Fethiye geri dönüşüm anlamında çok iyi çalışan bir şehir, ancak kışın ısıtma konusu bence ele alınması gereken büyük bir yara. Sadece bu İlçenin değil tüm Türkiye’nin ele alması gereken bir konu.

Alışkanlıklar kolay değişmiyor ama benim düşünce yapımda ve alışkanlıklarımda büyük değişiklikler olmaya başlıyor.

Bu beni nereye götürecek zaman gösterecek, ama en azından yaşadığım dünya sanki varlığını korumaya gayret ettiğim için bana biraz daha gülümseyerek bakıyor. Ya da ben öyle olduğunu düşünüp huzur buluyorum.

Yüreğimi Çağıran Topraklardan Nasıl Bir Merhaba Geldi?







Kitabı boşuna İstanbul’da aramışım Fethiye’de çıktı diyecektim. Ama doğru değil. Yani doğru evet bu akşam Fethiye’ye gelince evimin salonundaki yemek masasının üzerinde duruyordu. Hangi kitap mı? “Yaratma Cesareti”. Ne zaman koymuşum buraya? Ama kapağını açınca görüyorum bu yeni bir nüsha, gıcır gıcır. Benim satır altları çizili eski kitabım hala bulunmayı bekliyor.

Fethiye’yi özlemişim. Dalaman uçağı ile geldim bu akşam ve oldukça doluydu uçak. Bakmak istediğim bir iki kitap vardı uçakta yanıma aldığım, ancak kulağım zaman zaman arka koltuktaki yabancı bir bey ile küçük bir Türk çocuğunun konuşmalarına takıldı. Arka koltuktan “İngilizceyi nerede öğrendin?” diye İngilizce bir soruya küçük bir çocuğun cevap verdiğini duyduğum zaman dikkatimi çekti. Ve neredeyse tüm yolculuk boyunca bu ilkokul öğrencisi ile asıl memleketinin neresi olduğunu çıkaramadığım yabancı bey sohbet ettiler. Ama ne kadar tatlı bir sohbet anlatamam. Bir çocuk ile işte böyle konuşulur ve bir çocuk böyle bir yabancı dil öğrenmeye motive edilir dedirten bir konuşma, ve küçük delikanlı da bir büyük ile farklı konulardan bu kadar konuşmayı çok iyi becerdi. Uçak yere inip koltuklarımızdan kalktığımızda bey ile küçük delikanlının vedalaşmalarını görme şansım oldu. Delikanlının annesi belki de biraz gurur ile oğlunun saçlarını okşuyordu. Bu akşam beni mutlu eden bir diyalogdu bu, yaşama ve yürekten iletişime dair.

Dalaman’dan Havaş firmasının servisi ile Fethiye’ye geçtim. Eskiden şehrin içinde dolaşan bu servisin son durağı artık Fethiye Otobüs Garı. Akşam saat 10 civarında vardım Fethiye’ye, servisten indim. Aşağı yukarı bir aydır yokum, evde yiyecek bir şeyler yoktur diye köşede araba ile muz satan birini görünce alayım dedim. Araba muz dolu. Hemen yan tarafta Carrefour var ama şimdi akşam saatinde bu adam bir şeyler satmaya çalışıyor ondan alayım dedim.

Elimde çantalar bir kilo muz rica ettim. Önce bir parçayı aldı, tarttı ve tam poşete koyacakken, aklından ne geçtiyse parçayı geri koydu, “Abla hemen yiyeceksen sana biraz daha olmuşlarından vereyim” dedi. Bir an içimden bunda bir terslik var diye geçti ama “Aman Zeynep” dedim içimden “alacağın bir kilo muz, boş ver yok davranışta terslik hissetmişsin, huysuzluk etme”. Dışımdan satıcıyı “bakın dışları siyah gibi içi çürük çıkmasın” dedim yinede. “Yok abla içi bal gibidir bunun çürük çıkmaz.” “Peki” dedim, ellerimde valizim ve evrak çantam vs. derken poşeti parmakları uzatıp aldım, palto cebindeki bozuk paralardan da muzların parasını verdim.

Eve vardığımda haydi dedim bir tanesini yiyeyim. Muzları poşetten çıkarınca içlerini açmaya gerek kalmadığını fark ettim. Uzaktan gözle belli olmasa da, hafif bir temas ile muzların alt kısımlarının oldukça çürümüş olduğu belli oluyordu.

Ortaokul okuduğum bir İngilizce hikâye vardı. Hikâye bir çiçekçide çalışmakta olan genç bir delikanlıya dairdi. Dükkân sahibi soranlara tüm çiçeklerin taze olduğunun söylenmesini istiyor, genç delikanlı ise alanların sonradan fark edecekleri bir yalanı bile bile söylemekte çok zorlanıyordu. Yıllar sonrasında hala aklımda kalan bir hikâye.

Dün akşam bütün gün İstanbul’da toplantılarla geçip yola çıkmama ve oldukça yorgun olmama rağmen çok güzel ve keyifli bir yolculuk geçirmiştim. Uçakta uzun zamandır tekrar okumak istediğim bir iki kitabı incelemiştim. Uçuştaki hostesler çok güler yüzlüydü, Havaş’a bindiğimde şoförü tanıdık bir yüz, yıllardır Havaş’ta görev yapan Ramazan Kaptan’ı görünce Fethiye’ye varmış kadar olmuştum. Birkaç parça muz nedense keyfimi kaçırdı, ve bunun ötesinde de düşündürdü.

Akşam uçağa binmeden önce günün uzunca bir bölümünü Japon dostlarımda ve onlar vesilesi ile tanıştığım Türk arkadaşlarım ile geçirmiştik. İçtenlik, hakikat, dürüstlük, ahlak ve davranışlarımızın bize görebildiğimiz ve göremediğimiz anlamdaki etkileri ara ara irdeleriz kendileri ile. Japonya’da benim gözlemlediğim saygı ve dürüstlük konusundan da bahsetmiştik uzun uzun dün.

Japonya’nın güneyinde bir vakfın merkezine bir ziyaretim olmuştu. Vakfın ormanın içinde büyük bir kampus formatındaki merkezine akşam varmıştık. Valizlerimizi bıraktıktan sonra binalarının birinin içinde gezinirken, o tarihten 2-3 ay önce Türkiye’yi ziyaret etmiş bir hocam ile karşılaştık, Yuriko Sensei. Yuriko hoca kısa bir merhabalaşmadan sonra Vakfın başkanının bir toplantıdan çıkmak üzere olduğunu ve görüşmek istiyorsak yetişebileceğimizi söyledi. Ancak elimizde paltolarımız el çantalarımız, evrak çantalarımız vardı. Toplantının yapıldığını bina ise uzaktaydı ve koşmamız gerekecekti. Gerçekten koşmamız gerekecekti. Yanımdaki Japon arkadaşlarım her şeyimi o binanın girişinde olan koltukların üzerine bırakmamı söylediler. “Ama” dedim “benim her şeyim içinde paralarım, kredi kartların, pasaportum. Bir şey olursa ne yaparım?” “Merak etme Zeynep” dediler “hiçbir şey olmaz.” Biz Türkiye’de ‘bir şey olmaz’ lafını çok duyarız ve birçoğumuz için acı sürprizler hazırlamıştır bu söz. “Ama” dedim tekrar “nakdim, pasaportum…”. Kısa bir karar anı … ve sonunda onlar gibi ben de her şeyimi o girişi çıkışı serbest, hiçbir güvenlik ve kontrol olmayan binanın içindeki koltuklara bıraktım ve koşmaya başladık.

5-10 dakika koştuktan sonra vardığımızda, toplantıda bir uzama olduğu haberini aldık ve bir 20-25 dakika da toplantı salonunun çıkışında bekledik. Sonra vakfın başkanı ile o akşam kısa da olsa görüşme şansım oldu. Koşmaya değdi. Ve sonra keyifli keyifli geri yürürken çantalarım geldi tekrar aklıma. Yaşayıp görecektik. Gerçekten de belki bir saat kadar yalnız bıraktığımız eşyalarımız gelip geçen insanların yanında bizi bekliyorlardı, yerlerinden milim oynamadan.

Ben Japonya’yı seviyorum. Trenlerde biletleri kontrol eden görevliler her vagona girişlerinde ve her vagondan çıkışta yolcuları selamlıyorlar. Bir alışveriş yaptığınızda satıcı eleman ödemeyi almak için bir tepsi uzatıyor ve siz ödemeyi bıraktığınızda selam veriyor, ve para üstünü getirdiğinde selam vererek sunuyor. Bir eşyayı sararken paketi sanki en kıymetli mücevheri sarıyormuş gibi ince ince ve zarafet ile paketliyor. Geçiştirmiyorlar, yapmış olmak için yapmıyorlar, sanki hayatının en önemli işini yapıyormuş gibi bir özen gösteriyorlar adeta. Ne yapıyorlarsa saygı ve sevgi ile yapıyorlar. Bir kişi değil, bana bunu Japonya’da hissettiren o kadar çok kişi oldu ki.

Ve dün akşam Fethiye’ye geliyorum. Dünya’da belki de en çok bulunmak istediğim yer. Tarif edemediğim sevgim var bu topraklara. Dedelerim bu topraklarda bulunmamışlar ama ben bir insanın ait hissedebileceği kadar tamamıyla ait hissediyorum buraya.

Ve Fethiye’deki sosyal çalışmalarımda, arkadaşlarım, dostlarım, hemşerilerim ile temaslarımda, irtibatlarımda, günlük yaşamda buraya duyduğum sevgiyi buraya dair yaptığım şeylerde, burada yaptığım şeylere göstermeye çalışıyorum. Burası kıymetli benim için.

Ve belki de bu yüzden, otogarın kenarından evime gelen bir iki çürük muz saygı, sevgi, dürüstlük üzerine gereğinden fazla düşündürüyor beni, ve sevdiğim topraklar ince bir üzüntü ile merhaba diyor.

Annem uzun yıllar Ebru Sanatı ile uğraştı. Hattını ünlü üstat Yusuf Benefşe’nin yazdığı bir çalışması var. Eser ilk eve geldiğinde sormuştum Anneme “Anneciğim üzerinde ne yazıyor?”. Yıllardan 1986 veya 1987 olmalıydı. Annemin cevabı ise kısaydı: ‘Hoş Gör Yahu’.