Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

30 Temmuz 2009 Perşembe

Organik Organik

Son yıllarda yaptığım gıda alışverişlerinde aldığım ürünlerin organik olmasına özen gösteriyorum. Süt alıyorsam Türkiye’nin neresinde olursam Türkiye’nin organik süt satan tek büyük firması Pınar’ın organik sütünü alıyorum. Artık birçok büyük markette rahatlıkla bulunan Tema’nın ve diğer firmalarının organik bakliyat ürünlerini alıyorum. Bulabilirsem organik yumurta almaya da özen gösteriyorum. İki yıldır pirinçlerini Samsun’da Japon Shumei Vakfı’nın desteğiyle Shumei Doğal Tarım metodu ile üretim yapan bir çiftçiden alıyorum.

İstanbul’da yaz aylarında kendi sebzelerimizi yetiştirdiğimiz bir aile bahçemiz var. Domates, kabak, patlıcan gibi sebzeleri organik olarak yetiştiriyoruz. Biz de Samsun’daki çiftçi gibi Shumei Doğal Tarım metodu ile üretiyoruz. Japon Shumei’nin İstanbul’daki Merkezindeki arkadaşlarımdan destek alıyoruz. Kimyevi gübre ve tarım ilacı kullanmıyoruz. İşlerimizin yoğunluğundan bir nevi hobi olarak yaptığımız bu üretim için organik tarım sertifikası alma girişimi yapmadık, ama benim özellikle arzu ettiğim şeylerden biri. Yaptığımız doğal üretimin resmi olarak da belgelenmesi bence önemli bir şey. En azından yapılabildiğinin sağlıklı olarak duyurulabilmesi için. Organik üretim ve Shumei Doğal Tarım yaklaşımlarının tanıtılabilmesi için.
Organik üretim doğal ve sağlıklı beslenme açısından doğru bilinmesinin çok önemli olduğuna inandığım bir yaklaşım ve bence çok önemli bir konu.

Organik bir meyve sebze demek suni gübre kullanılmadan, kimyevi tarım ilaçları kullanılmadan yetiştirilmiş bir ürün demek. Hatta bir ürünün organik olduğunun resmi olarak tespit edilebilmesi için ilgili yetiştiriciyi ve toprağını denetleyen kurumlar var. Benimde sebze yetiştirdiğimiz bahçemiz için arzu ettiğimiz bir denetim. Bu kurumlar oldukça ciddi çalışıyorlar, ve örneğin İstanbul’da Şişli-Feriköy’de her Cumartesi günü kurulan pazarda, ki adı halk arasında Şişli Organik Pazarı olarak biliniyor, ürünlerinizi satabilmek için resmi organik üretici sertifikanız olması gerekiyor. Yani sizin ürünüm organik demeniz ile organik sayılmıyor. Sertifikanız varsa ürün satış tezgâhı yeri alabiliyorsunuz. Şişli’de güzel bir düzen ve sistem var. Gönlüm bu pazarın daha çok tanınmasını ve Türkiye’de farklı yerlerde de açılmaya başlayan bu organik ürün satan pazarların artmasını diliyor.
Organik üretim kavramı, organik ürünler ve organik pazarlar hakkında detaylı bilgisi olan çok kişi var. Ancak bulunduğum farklı şehirlerde, farklı ortamlarda küçük çiftçinin yetiştirdiği ve yerel pazarlarda sattığı ürünlerin de satışta ve halk arasında "organik" olarak adlandırıldığını duyuyorum. Satıcılar tarafından da, alıcılar tarafından da. Ürünün çiftçiden direkt olarak pazara gelmesi ürünü organik yapmıyor. O çiftçi o sebzeyi üretirken suni, kimyevi gübre kullanmış mı, zirai ilaç kullanmış mı? Yoksa doğal olarak bir kimyasal ilave yapmadan mı yetiştirmiş? Önemli olan bu bilgiler.

İlaç kullanıyorsa, marketten, manavdan alınan organik olmayan normal sebze ve meyvelerden çok farkı olmuyor. Tabii daha taze olabilir bize ulaşma süresi nedeni ile. Daha fazla özen ve sevgi ile yetiştirilmiş olabilir. Kullanılan tohumlar farklı olabilir, ürünlerin cinsleri farklı olabilir. Ama sağlığınıza etkisi anlamında nasıl yetiştirildiği önemli.
Ve küçük ölçekli üreticiyi teşvik etmek isteyebilirsiniz; ben bunu yapmaya gayret ediyorum. Yalnız burada bizi bekleyen bir sıkıntı daha var: kimi küçük ölçekli çiftçiler maddi imkânsızlıklar nedeni ile teknik bilgi alamadığından etraftan duydukları bilgiler ile ilaç kullanıyorlar. Ve bu ölçüyle ve teknik bilgiyle kullanılmayan ilaçlar miktar olarak gerekenden çok daha fazla olabiliyor.

Çok bilinçli ama küçük çaplı olarak üretim yapan çiftçilerimizin olduğunu da görüyorum ve hem gurur duyuyorum hem de mutlu oluyorum. Örnek oluyorlar.

Zirai ilaçların insan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri artık yıllardır biliniyor. 1962 yılında Rachel Carson’un Sessiz Bahar-Silent Spring kitabının dünyayı o günlerde gündemde olan DDT ve benzeri ilaçların bilinmeyen tehlikelerine karşı uyaran ve dünyada çevre koruma konusunda bir devrim başlatan ilk kitap olduğunu hatırlatmak isterim. Bu anlamda organik üretim insanın, toprağın, suyun, kısaca dünyada yaşamın korunması için önemli ve olumlu bir yaklaşım.
Eğer organik olduğundan emin olduğumuz bir ürün almak istiyorsak yetiştiricinin üretim sertifikası olup olmadığını, paketli bir ürün alıyorsak paketin üzerinde organik üretime dair gerekli bilgilerin olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Üretici firmayı araştırmak, gördüğümüz hatalı uygulamaları paylaşmak gerekiyor.

Görüşme şansı bulduğum kimi çiftçilerin gerek teknik gerek pazarlama konularında bilgi ve destekleri olmadığı için organik üretim yerine bilebildikleri eski usüllerle üretim yapmaya devam ettiklerini öğreniyorum. “Nasıl yapacağımızı bilmiyoruz,” diyorlar. “Öyle üretirsek masrafımız artacak” (çünkü zirai mücadele yapılmayacağı için insan gücü gerektiren çalışmalar yapmaları gerekecek, zararlılar nedeni ile verimleri eskisine göre daha düşük olabilecek), “daha pahalıya satmak lazım, kime nasıl satabiliriz bilmiyoruz,” diyorlar. Haklılar. Haklılar. Haklılar. Kabahat üreticide değil. Dünyanın beslenme sorumluluğu sayıları gittikçe azalan üreticilerin omuzlarına yüklenmiş durumda, ve ülkemizde bir çoğu destek konusunda çok yalnız.

Küçük üreticilerin bazen de doğal üretim yapsalar da sertifikasyon işlemleri ve masraflarının altında kalkmaları kolay olmadığından, böyle bir girişimde bulunmadıklarını da görüyoruz. Bizler bilinçli tüketiciler olarak bilinçli üreticilere destek olup aynı zamanda tüketicilerin ve üreticilerin bu konudaki farkındalıklarını da arttırabiliriz. Organik ürünlerin öneminin vurgulanması şart. Hepimizin ve dünyanın sağlığı için.

Ziraat gerçekten çok zor bir iş. İki yıldır amatör olarak yetiştirmeye çalıştığımız sebzeler için toprağın hazırlanması, yabani otların ayıklanması ve bahçenin bakımının ne kadar çok zaman ve emek gerektirdiğini görüyorum. Hele organik üretim yapmak üretici açısından maddi manevi çok daha zahmetli.

Umuyorum ki tüketicilerin bilinçlenmesi doğayı ve insan sağlığını koruyan bu yaklaşım ile üretim yapan çiftçilerin kıymetinin bilinmesini sağlayacak. Tüm çiftçilere kuvvet, sağlık ve bereket diliyorum.

Sağlık, sevgi ve huzur dolu günlere…

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ya Bahar Gerçekten Sessiz Kalırsa, O Zaman Ne Olacak?





Üzülüyorum, sevdiğim ve çok faydalı olduğunu düşündüğüm kitapların ya Türkçesi yok ya da Türkçe baskıları tükenmiş. Nasıl olacak bu? Marshall Rosenberg ’in belki dünya için en kıymetli kitaplardan biri olan Şiddetsiz İletişim kitabının Türkçe baskısı tükenmiş. Konuya gönül vermiş arkadaşlar nasıl tekrar basılmasını sağlayabiliriz diye uğraşıyorlar. Yüreğim onlarla. Çünkü benim içinde önemli. Brian L. Weiss ’ın bazı kitaplarının baskının tükendiğini ve yeniden basılmadıklarını görüyorum; yüreğim bittikleri anda basılmaları gerekiyor diyor. Ama kitapta ticari bir madde. Farklı kıymetleri var. Ama yüreğim duyulması gereken seslerin canlı kalmasını istiyor.

Bir de bu topraklarda hiç duymadığımız sesler var. Mümkün olmayabilir, evet kabul ediyorum her kitabın Türkçesinin olması belki mümkün değil. Ama yüreğim daha çok ve farklı sesleri duymayı istiyor işte.

Bir kitap var, 1962 yılında yazılıp dünyayı çevre koruma kavramları hakkında uyandırmış, bugün önemini anlamaya başladığımız çevre konularını 47-48 yıl önce cesurca ve ilk defa dile getirmiş ve sessiz bir devrim yaratmış. DDT gibi tarım ilaçlarının yarattığı tehlikeyi keşfetmiş, bunu dünyaya duyurmak için gayret etmiş ve dünyada çevre koruma kavramını doğurmuş. Yazarı bu kitabın yayılmasından iki yıl sonra hayatını kaybetmiş ama çevreyi koruma konusunda büyük farkındalık yaratmış. Hem kitap hem de yazarı hala aynı tazelikte anılıyor ve bence bu sesten haberimiz olması gerekiyor.

Rachel Carson ’un “Sessiz Bahar-Silent Spring” kitabı ile ben 2009 yılında tanıştım, ve bir kere daha, bir kere daha yüreğimi bir endişe kapladı - 1962’den 2009’a … Ve bu sesi hala duymamış olanlar o kadar çok ki - nasıl başarabileceğiz - çevre ile ilgili yapmamız gerekenleri nasıl yapabileceğiz? Nereden başlayacağız? Geniş kitlelerin bilgilenmesini nasıl sağlayacağız? Okunması gerekiyor, bilinmesi gerekiyor. Çevrenin, çevre korumanın artık yürekten bir samimiyet ile ele alınması gerekiyor. Çok geç kalmadan. Ben kitabı İngilizcesinden okudum ama sonra 2004 yılında yayınlanan Türkçesini olduğu öğrendim ve çok sevindim.

Yalnız değilim; dünyanın gidişatının farkında olan çok insan var. Bir yandan da hiç farkında olmayan, bilgisi olmayanlar var. Umursamayan çok daha az diye düşünüyorum. Bilip umursamayan çok az. Esas olarak bilmiyoruz.

Mesela geri dönüşüm konusunu ele alalım. Neler geri dönüşüyor ve ne kadar? Biliyor musunuz? Mesela biriktirdiğiniz alüminyum içecek kutularını geri dönüşüm kutularına atıyorsunuz? Peki, bu kutular ne oluyor. Biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, tam olarak bilmiyorum, ama artık öğrenmeye niyetliyim. Yabancı kaynaklardan öğrendiğim kadarı ile bu alüminyum kutuların dış yüzeyleri boyalı olduğu için ve geri dönüşüm sırasında bu boya alüminyum maddesinden ayrılamadığı tekrar içecek kutusu olarak kullanılamıyor. Ben bugüne kadar sanki bu kutuların yeni kutuların yapımında kullanılabileceğini düşünmüştüm. Sağlığa zararlı olduğu için kullanılamıyor. Ama bunu paylaştığımda annem sordu: “Peki bu malzemeler nelerde kullanılıyor?

Bilmiyorum. Gerçekten ne geri dönüşür, ne dönüşmez ve nereye kadar kullanılabilir, ben bilmiyorum. Bilgilerim var ama tam olmadığını fark ediyorum. Siz hangi malzemelerin geri dönüşümde kullanılabildiğini biliyor musunuz? Ben bu kadar çalıştaylara katıldığım, çevre yerli ve yabancı hocalar ile çalışma ortamlarında bulunduğum halde tam olarak bilmiyorum. Nereden öğrenebileceğimi de bilmiyorum.

Mesela bundan bir ay kadar önce İstanbul’da bir belediye başkanlığının danışma hattını arayarak geri dönüşüm kutularının yerleri ve ilgili bir iki konu hakkında bilgi istedim. Telefonda bana bu bilgi verilemedi, telefon numaram alındı ve ilgili birimin bana geri döneceği söylendi, ama dikkatlice telefon beklediğim bir hafta boyunca cevap gelmedi. Hemen geri arayabilirdim, ama beklemek istedim, ne olacak diye. Bu arada bir ay boyunca da geri aranmadım, ama bekledim. İstanbul’da geri dönüşüm konusunda neler oluyor merak ediyorum? Yüzlerce binlerce işyeri, imalathane, fabrika, lokanta geri dönüşüm konusunda neler yapıyor merak ediyorum? Belediyeler bu konuda neler yapıyor merak ediyorum? Ve merak ederken bir yandan çok üzülüyorum. Üzülürken bir yandan yine içeceklerin alüminyum ve pet şişelerini geri dönüşüm için biriktiriyorum. Ne yapacağımı bilmediğim malzemelerin geri dönüşüp dönüşemeyeceği ile ilgili şiddetli bir bilgi açlığı içindeyim. Ve bu soruların cevaplarına bu kadar zor ulaşılıyorsa, İstanbul geri dönüşüm konusunda çok gerilerde sanırım.

Geri dönüşüm çok önemli ama şu an ki işleyiş şekliyle tam bir çözüm değil. Geri dönüşüme tabi olan plastiğin hammadde özelliği düşüyor ve nitelikli ürünlerde kullanılamıyor. Ama bir dolgu sahasında toprağa gömmekten daha iyidir diyorum bir yandan. Diğer yandan birçok insanın gazete kağıdına alerjik olmaya başladığını duyuyorum, eniştelerimden bir tanesi onlardan biri, ve bunun nedeninin geri dönüşüm işlemi sırasında kağıdın mürekkepten ağartılması için kullanılan kimyasallardan olabileceğini okuyorum. Ve yine kimi ürünlerde, o ürünü geri dönüşümde işleyerek kullanmanın zararından dolayı toprağa gömülmesinin insan ve çevre açısından daha sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Beşikten Beşiğe tasarım düşüncesi ile yaratılmayan bir ürünün malzemesini yeniden kullanmanın ne kadar zor ve kimi zaman çok da zararlı olduğunu öğreniyorum.

Bazen o kadar imkânsız görünüyor ki çevre bilinci konusunda yaşanması gereken farkındalık devrimi, “Boş ver diyorum, sen de boş ver Zeynep.” Sonra ertesi sabah yine başlıyorum bu konuda okumaya, ne yapılabilir, Türkiye’de ne yapılabilir, diye düşünmeye. Yazıyorum, bilebildiğim kadarı ile. Ama aksiyon gerekiyor, eylem gerekiyor. Bilginin geniş kitlere yayılması gerekiyor.

Rica ediyorum, diliyorum, sesleniyorum, haykırıyorum. Özellikle Ülkemin Meclisine, sonra Belediyelerine: İstiklal Madalyası sahibi bir dedenin torunu olarak, bu ülkeye tüm köşelerinde hizmet vermiş bir mühendisin kızı olarak sesleniyorum. Bir okuma yazma seferberliği gerekiyor bu ülkeye, hem gerçekten okuma yazma bilmeyen kalmaması için, hem de dünyanın bu hesabının verilmesi zorlaşan gidişatı içinde Türkiye’nın anlının ak çıkabilmesi için.

Benim vicdanım rahat değil. Siz ne durumdasınız?

Şnitzel, Patates Püresi, Salata ve Limonlu Kek

Uzun zamandır yemek yapmıyorum. Misafir ağırlamıyorum demiyorum; gerçekten severim dostlarımı evime davet etmeyi, beraber zaman geçirmeyi. Sadece yemekleri, yiyecekleri ben hazırlamıyorum. İçecekler, çerezler, alışveriş – tamam bunlara itirazım yok. Ama yemek yapamıyorum, uzunca bir zamandır. Zamanım yok diyeceğim, ama sanırım esasında bu o kadar doğru değil. Hiç yemek yapmadım da diyemem, daha ortaokul yıllarında başladım börekler, pastalar, pizzalar hazırlamaya. Sonra bir baktım yemek yapmayı bırakmışım. Bir baktım o kekler kurabiyeler hazırlayan kızın içinden hiç ama hiç yemek yapmak gelmiyor.

Sevgi ve özen ile olmadık zamanlarda yemekler yapıp önüme koyan arkadaşlarımı görünce yemek yapmanın ayrı bir sevgi işi olduğunu anlıyorum. … Aşçılığın da herkesin yapabileceği bir meslek olmadığını daha iyi anlıyorum.

Geçenlerde İstanbul’da bir arkadaşıma uğramaya karar verdim, “geliyorum,” diye aradım. Yarım saat sonra evine vardığımda beni hemen öğle yemeğine buyur etti. Şnitzel, fesleğenli patates püresi ve salata hazırlamış; tatlı olarak da ben gittiğimde fırında pişmekte olan limonlu kek vardı. Çay ile onu da keyifle yedim, her şeyi kararında olan mükemmel bir limonlu kek.

Ya çok şanslıyım ve gerçekten sevdiğim yiyeceklerini yapanlar dostlarım ve ailem var, ya da benim ruhumun bir yerlerinde bir eksiklik var. Ya da fazlalık. Yemek yapmak yaratıcılıktır derler; resim yapar oldum da mı benim kimyam bozuldu diyorum. Yoksa şiir mi yaptı bunu, yoksa yazı mı?

Henüz 30’lu yaşların keyifli son günlerini sürerken bu yaşamda öğrendiğim bir şey varsa o da yaptığım şeyi sevmenin fark yarattığı. Severek yapmıyorsam sıradan olmanın ötesine geçemiyor. Ve sevmeyi öğrenmek mümkün. Sevmeye niyet edilebiliyor, niyetler gerçek oluyor.
Yemek yapmayı sevip sevmemek mümkün. Bir seçim var ortada. Çok sevdiğim bir arkadaşım var, o evlendikten sonra yemek yapmaya başlayanlardan. “Evliliğimin ilk yıllarında yemek yaparken söylenip durdum, bilmiyorum, alışkın değilim, hiç yapmamışım. Sonra bir baktım ki böyle yaşam geçmez, sevgimi katarak yapacağım dedim ve her şey değişti.” Evinin daimi bir misafiri olarak pek lezzetli yemekler yaptığını söylemeliyim. Sofrasına keyif ve sevgi katıyor; mutlu oturuyor mutlu kalkıyorsunuz o sofradan.

Belki bugünlerde yemek yapmayı seçmiyorum ama yaptığım şeyleri sevgiyle ve hakkıyla yapmaya özen gösteriyorum. Yapmış olmak için değil, yapmak istediğim için yapıyorum. Elimden gelen bazen yüreğimi tatmin etmiyor, ama yaparak öğreniyorum.
Kişisel gelişim çalışmalarında yaptığım her çalışma, her vaka bana kendi yaşamım ile ilgili şeyleri düşündürüyor. Başkalarına yardım etmek, destek olmak istiyorsam kendi üzerimde çalışmaya devam etmem gerekiyor. Soğan kabuğu gibi der birçok üstat kişisel gelişimin safları için. Kat kat atarız üzerimizdeki yükleri, sırayla. Öze ulaşmak için atılması gereken o kadar çok maske, o kadar çok perde var ki bizi saran.

...

Ve bazen biri çıkar karşınıza. Mutlu, yüzünde derinlerden gelen bir huzur ve tebessüm taşıyan biri çıkar karşınıza. Sadece sevgi ile bakan, sevgi ile konuşan, sevgi ile yapan her neyi yapıyorsa çok basit ve çok karmaşık. Belki orada saklı son nokta. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapabildiğimiz. Her şeyi sevgi ile ve sevgiden yapmayı seçtiğimiz.

Madonna Madonna

Bu yaz Madonna’nın yeni başlayan Avrupa turnesinin ilk konserini Londra’da O2 Sahnesinde seyretme şansım oldu. İlk konser olması nedeniyle tüm biletler uzun süre öncesinden tamamen satılmıştı. Bizde Temmuz ayındaki konserin biletlerini Şubat ayından almıştık.

Madonna’nın bu konseri bir nevi gövde gösterisi gibiydi. “Ben bu sektörde varım ve çok iyi durumdayım,” diyordu Madonna.

Londra’da kalabalık mekânlara, konserlere maçlara gitmek zor olmuyor. Gerçekten iyi işleyen ve kullanması kolay bir toplu taşıma sistemi var Londra’nın. Madonna’nın konserinin olduğu gün O2’ya giden metro hattı Jubilee kapalıydı, ama hemen buna alternatif olacak yolları hazırlamışlardı. Aklıma geçen sonbahar Londra’da gittiğim Arsenal-Porto Şampiyonlar Ligi karşılaşması geldi.

Tıklım tıklım dolu ve zaman zaman nefes almakta zorladığım metro vagonları ile gittiğim maçta Arsenal stadyumu tamamen doluydu ama o kalabalığa rağmen gidiş ve gelişler kalabalıklara rağmen yine de bir düzen içindeydi. Maçta en çok dikkatimi geçen izleyiciler arasında her yaş grubundan insan olmasıydı. 70’li yaşlarında oldukları belli olan tatlı çiftler, önümde oturan aile gibi ilk ve ortaokul çağlarındaki çocukları ile gelenler vardı. Tezahüratların terbiye ile yapıldığı, kimsenin kimseye zarar vermediği sakin maç ortamı beni düşündürdü. Holiganları ile meşhur İngilizlerin büyük bir kısmı için belli ki futbol bir aile eğlencesiydi. Benim Türkiye’de İstanbul statlarında izlediğim futbol karşılaşmaları ise bambaşka manzaralar göstermişti.

Madonna gerçekten yoğun, fiziksel aktivite seviyesi yüksek güzel bir şov hazırlamış. Belki onunda etkisini hissettiği rekabet ortamı nedeni ile dansları ve şovu Madonna imzasını taşımaktan çok günün esprisini yakalama gayretini hissettirdi bana. “Madonna zamana uyabiliyor,” dedirtmek istediğini hissettim. Madonna’ya özgü orijinalliği biraz eksik gelse de yüksek performanslı, izleyicisi her an canlı tutan ve eğlendirerek meşgul eden bol danslı bir şov vardı. O2 sahnesinde ilk defa bir konser seyrettim ama sahnenin imkânlarının da güzel kullanıldığını söyleyebilirim.

Konserde tek bir şey içimde kaldı. Benim kupa/mug koleksiyonum var. Konserde kupalar belki de emniyet gerekçesi ile konserin sonunda satılmak üzere duruyordu. Ancak konser çıkışı geri dönebilmek için binmemiz gereken tekneyi kaçırmamak için konserden çıkan binlerce insan gibi ben ve konsere beraber gittiğim kuzenlerim hemen teknelere koşmak zorunda kaldık. Londra metro hattında Jubilee hattının çalışmaması tekne kullanmayı zorunlu bıraktı. Madonna konserine bir saat kadar geç çıkınca da binlerce kişi konser bitiminde bizim gibi teknelere akın etti. Bu nedenle de konser sonu almayı planladığım kupaya kavuşmak da hayal oldu. Eh ben de hafızamdaki anılar ile idare edeyim bu defa.

Ah, bir de dün akşam televizyonda dinlediğim habere göre Madonna’nın sonbaharda bu turnenin son konserini İstanbul’da verme ihtimali varmış. Kim bilir belki de kupayı almak o zaman nasip olacak…

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Başarı gelir mi?




"Yazmayı seviyorsun galiba?" dedi Japon hocam. Gerçekten de yazı ile ilgili konuları, düşüncelerimi, projelerimi aktarırken gözlerim parlıyordu. Yapılabilecek onca şey varken nedense ve hep yazı yazmak geçiyor içimden. Yine de daha gerçekten yazmak istediklerimi yazmaya başlamadığımı hissediyorum. Ancak olduğum yolu yürümeden başka bir yere gitmem herhalde mümkün değil. O yüzden yazıyorum yazabildiğim kadar.

Londra'ya son gidişimde yine Tate Modern 'e uğramak istedim. Neler var diye. Futurism üzerine çok güzel bir sergi çıktı karşıma. Gerçekten ışıkla dolu, aydınlık resimler karşıladı beni. 1900lü yılların başlarındandı bir çoğu. Ve Per Kirkeby 'in sergiside vardı karşı salonda. Resimlerini ilk defa bir sergide görüyordum. Danimarka'nın belki de en çok tanınan ressamlarından ama ben resimleri ile karşı karşıya gelmemiştim. Jeoloji mezunu olan ressamın çok sayıda kitabı da var. Benim ruhuma en çok suluboya çalışmaları hitap etti, beyaz kağıtların üzerine morlar dahil her türlü rengi neşe ve ışık ile kullandığı.

Ve Tate Modern'in en üst katında St. Paul Katedrali'nin manzarası ile yemek yiyebileceğiniz bir lokantası var. Manzarası gerçekten güzel. Oxo binasının en üst katındaki manzaraya benzer ama sanki karşı sahili biraz daha yakından gören bir manzara bu. Ve ne zaman giderseniz gidin gerek müze gerekse lokanta dolu oluyor. Yaz aylarında olduğumuz için müzeye gelmiş olan okul grupları ve çocuklar çoktu. Birçok müzede görebileceğiniz gibi burada da çocuklar kalemleri, kağıtları ve boyaları ile gelmişler ve gördükleri resimlerin benzerlerini yapmaya çalışıyorlardı. Genelde bunu yapan erişkinleri daha çok görürüz ama Futurism sergisinde büyükler kadar çocuklar da vardı. Normalde saat altıya kadar açık olan müze, Cuma ve Cumartesi günleri akşam saat ona kadar açık. Ve özel sergiler dışında ücretsiz olarak gezilmesi mümkün.


Kendimizi ifade etmenin bir çok yolu var. Öncelikle sesler ve sözcükler var. Dudaklarımızdan duymasını istediğimiz kulaklara dökülebilirler. Kıymetli ama her zaman yeterli değil. Her zaman mümkün değil. Bazen ötesi gerekiyor. Ötesi her ne ise bizim için. Müzik, resim, yazı, heykel, dans, grafitti, ıslık ... Alışıldık yollar var ve hiç denenmemişler. İnsana dair olan belki binlerce yıldır özde çok değişmiyor. Mağra resimlerini çizen kardeşlerimizin duyguları temelde Tate Modern'deki Futurism sergisinde bir resmi asılı duran Picasso'dan ne kadar farklı acaba? Yazarken veya çizerken hangi ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz acaba? Yapmamız gereken onlarca şeyi tamamlamak için zorlanırken, gerekmediğini halde yapmak için yanıp tutuştuğumuz şeylerin bizim için bellki ki farklı bir anlamı ve değeri var. Başarı için gerekli olan bu arzu yapmamız gerekenler için de yaratılabilir mi? Yoksa başarı için olan arzunun peşinden mi gitmek gerekiyor? Başarı için gereken ne aslında?

John Randolph Price'in çok güzel kitapları var. Bir tanesinin adı Başarı Kitabı (The Success Book). Henüz Türkçeye çevrilmiş değil, ama güzel küçük bir el kitabı. Başarıya dair. "Başarı bilinciniz olmadan başarılı olunamaz," diyor J.R.P

Beşikten Beşiğe


Tasarım ile ilgili çok önemli bir kavram var. Tasarımcı değilseniz ya da sürdürülebilirlik konuları ile yakından ilgilenmiyorsanız belki de henüz çok duymadığınız bir kavram olabilir bu ama herkesin farkında olması gereken bir kavram diye düşünüyorum. Bilinçli tüketici olmak sadece haklarımızı korumak anlamında değil çevreyi korumak anlamında daha da önemli hale geliyor. Kavramın adı Beşikten Beşiğe / Cradle to Cradle. Tasarıma ve geri dönüşüme bambaşka bir anlam getiriyor. Bazen C2C şeklinde de ifade edilen bu tasarım şekli atık ve atıkların yeniden kullanımına yeni bir yaklaşım getiriyor.

William McDonough ve Michael Braungart ’ın “Cradle to Cradle, Remaking the Way We Make Things” İngilizce okuma şansınız varsa Beşikten Beşiğe kavramına dair önerebileceğim bir kitap. Türkçe olarak dergilerde çıkan yazılar dışında ben henüz bu konuda bir kitaba rastlamadım. McDonough ve Braungart’ın kitabının kendisi bile bir şeylere dikkat etmeye çalışıyor. Kâğıttan değil suya dayanıklı sentetik kâğıttan yapılmış bir kitap. Ağaçların kâğıt olarak tüketilmesine bir alternatif sunarak giriyorlar konuya ve daha ilk sayfalardan insanın ilgisini çekmeyi başarıyorlar. Tasarımın doğayı ve çevreyi koruyarak nasıl daha etkin kullanılabileceği konusunu gündeme getiriyorlar. Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2002 yılından beri büyük bir farkındalık yaratmayı başarıyorlar. Türkiye’de maalesef henüz yaygın olarak tanınmıyorlar.

Kitapta yazarlarının deneyimlerinden genel farklı hikâyeler, bilgiler var. Aklımda kalan önemli bir cümle var: Tasarım niyetin işaretidir. Ne kadar çok şey söylüyor bu cümle. Yaşamlarımızda, kasabalarımızda, şehirlerimizde, ülkelerimizde - ne kadar çok şey söylüyor. Nelere niyet ediyor ve bunları nasıl yansıtıyoruz?

Ve yazarlar diyorlar ki, doğadaki canlıların çevreye zarar verme anlamında bir tasarım sorunu yok. İnsanoğlunun var. Atık ve çevre problemlerinin insanoğlu tarafından yaratılanlarına insanların çözüm bulması gerekiyor. Hem de acilen.

Bu kitap ve bu yaklaşım bana yeni bir ufuk açtı. Atığı azaltmak gereği ile karşı karşıya olduğumuzu gördüğüm bu günlerde bu yaklaşım “atık kavramını yaşamımızdan çıkarmayı” öneriyor. Atık dediğimiz şeyin nasıl uzun dönemler boyunca kullandığımız farklı ürünlerde ham madde olarak kullanılabileceğine ışık tutuyor. Ne kadar farklı bir bakış açısı değil mi?

Dünyada şu an da üretilmek olan ürünlerin en azından yüzde doksanı beşikten mezara mantığı ile üretilmekte. Yani kullandığınız bir ürünün kullanım ömrü bittiğinde muhtemelen bir dolgu sahasına atılmak üzere göndermektesiniz. Yazarların kitapta net olarak vurguladığı gibi gerçekten tüketilen gıda malzemeleri dışında milyarlarca liralık malzeme, doğal kaynak dünyanın her yerinde toprağa gömülüyor. Bu sadece çevre sorunu değil aynı zaman da büyük bir ekonomik kayıp. Endüstri devrimi ile dünyada üretim, ham maddenin işlenmesi ve bundan bir ürün yaratılması ve sonra da bu ürünün işi bitince atılması sistemi üzerine kurulmuş. Ancak bu üretim ve tüketim yaklaşımı dünyayı ve insanoğlunu bir iki yüzyıl içinde büyük kaynak tüketimi ve çevre koruma sorunları ile karşı karşıya bırakmış durumda. Dünyanın bitmez tükenmez görünen kaynakları tükeniyor, ve bozulmaz sanılan ekolojik dengeler sallanır durumda. Geleceğimizi toprağın altında gömüyoruz ve hızla yaklaşmakta olduğumuz sıkıntıların gerçekten farkında olup olmadığımız incelemeye değer.

O kadar çok yaraya o kadar güzel dokunuyorlar ki bu kitapta. Hangilerini paylaşsam. İnşallah Türkçeye en kısa sürede çevrilir. Mimarların, mühendislerin, kimyagerlerin, çevrecilerin, tüketicilerin, herkesin okuması gereken bir kitap. Konuya gerçekten yaşamını adamış ve anlattıklarını deneyimlemiş kişilerin inandıkları ve uyguladıkları şeyleri anlattıkları bir kitap. Dünyanın üretim ve tüketim sorunlarına gerçek bir çözüm getirebilir. Atmak için değil kullanmak için tasarlamak, tekrar tekrar ve tekrar kullanmak için. Atıkların ham madde olabildiği bir yaşam tasarım sistemi. Yaşamı atık yaratmayacak şekilde tasarlamak. Tasarım ile insanoğlunun ihtiyaç duyduğu konforu zarar vermeden, gerçekten insana ve çevreye zarar vermeden sağlamak. Evet, inanıyorum ki bu konuda bir şeyler yapmak mümkün. Eğer istersek, denersek ve buna göre tasarlarsak.

Haydi Türkiye artık eskimeye başlayan bu yeni tasarım yaklaşımına uyan.

Ses ve Sessizlik


Şövalye Adası’ndayım, Fethiye’de. Ve kulağıma Londra metrosundaki trenlerin sesleri geliyor. Denizden ılık bir rüzgâr esiyor, sanki saçlarım metronun içindeki rüzgâr ile dalgalanıyor, sıcak. Yer, zaman karışıyor. Ya da belki de birleşiyor. Ege ile Akdeniz’in birleştiği yerde küçük bir adada tuvalin karşısına oturuyorum. Dalgalar bakıyorum ve ruhumun istediği renklere gidiyor elim. Sabah akşam oluyor, akşam sabah. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Yavaşlamak istiyorum, yavaşlıyorum, ne kadar başarabileceğimi bilemeden.

Klimanın sesi var, buzdolabının sesi var. Geçen teknelerin farklı sesleri, cırcır böceklerinin sesi, dalgaların sesi, rüzgârın ve komşuların evlerinden gelen sesler. Mırıldandığım şarkının sesi, rüzgârda düşen yaprakların sesi, bahçe hortumundan gelen ses, otlarından arasından beklenmedik çıtırtı. Klavyenin sesi, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi. Burada sessizlik hâkim, tüm seslerin ayrı ayrı kendini gösterebildiği.



Kalabalık ortamlar beni çok rahatsız etmez. Mesela Akmerkez’in içindeki Remzi Kitabevi’nin kafesinde kışın bir Pazar günü kalabalığın içinde kitabımı elim alıp çok rahat okuyabilirim. Sesler sanki o kalabalığın içinde farklı bir sessizliğe dönüşür, dalar giderim. Şövalye Adası benim için sessizliğin içinde kuşların böceklerin dalgaların kendilerini net olarak hatırlattıkları farklı bir sakinliği tarif eder. Belki Göcek’te teknenin yanaştığı sakin bir koyda daha derin bir sessizlik vardır, ya da Çelikhan’da Çat Barajı’nın kretinin üzerinde sadece rüzgârın sesi duyulurken. Ama bu günlerde yakaladığım en koyu sessizlik bu adada oluyor. Fethiye karşımda dağlara doğru ve ovada uzanmış ne kadar da huzurlu ve sessiz. Şehre inmeyi özlemiyorum, buradayken sanki sonsuza kadar balkonda ya da bahçede, ya da salıncakta oturabilirim. Yalnız hissettirmeyen bir yalnızlığı var bu adanın, beni hep dolu hissettiren. Ben de mi bir şey var, yoksa bu adada mı?



Tuvalin başında da yalnız hissetmem ben, ne kadar uzun süredir yalnız olursam olayım. Günler ve saatler geçer fark etmem, tuvaller kurumak üzere dizilmeye başar müsait duvarlar. Zamanın geçişini tuvallerden anlarım. Boyalarım ve boş tuvallerim bitmez. Kendimi bilirim ve oldukça paylı miktarda bulundururum her şeyden. Başladım mı durmak zor olur. Yazmaya başlayınca defterde boş sayfanın bitmesi veya bilgisayarın pilinin aniden tükenivermesi nasıl çaresiz bırakır insanı, aynen öyle. Yok, daha beteri. Yazıda gelen ilham da hassastır ama resim yapmanın bana gerektirdiği ruh haline girmem kolay olsa da çıkmam kolay olmaz. İçimden çıkması gerekenleri bitiremezsem büyük huzursuzluk yaşarım.



Ada’ya gittiğim zamanlarda anlarım oraya gitmeye ne kadar ihtiyacım olduğunu. Kalabalıklarda yakaladığım sessizliklerin emek istediğini o zaman anlarım. Gerçek sessizliğin huzuru ruhumun yaralarını sarar sanki.

İlgi ve Yetenek

Üniversite sınav sonuçları açıklandı. Aileleri meslek seçimi telaşı aldı. Hangi meslekler daha geçerli, hangilerinin geleceği daha parlak konuşulup duruyor. Ama esas olan o mesleği yapacak ve yaşayacak olan kişi değil mi?

Gazetelerden birini okuyorum. Meslek seçiminde en önemli faktörleri söylemişler: İlgi ve Yetenek. Bence de özet bu. Sevmediğimiz işte başarılı olmamız mümkün mü? Ve hele o konuda yeteneğimiz varsa ilgi ile sonuç daha da ateşleniyor. Belki hepimiz biliyoruz ama aileleri buna ikna etmek mümkün mü – işte burada tıkanıyoruz. Bahsedip durduğumuz endişe ve korku kültürü ve bu inançları destekleyen sosyal şartlar aileleri kalıplar içinde düşünmeye zorluyor. “Ülkenin şartları belli, nasıl istediğini yap” diyelim diyorlar. Bir yandan hak veriyorum, ama doğru olduğunu kabul etmem mümkün değil.

Ben kişisel gelişim çalışmalarında genellikle erişkinlerle çalışıyorum. Ve yaptığımız çalışmaların çoğunda lise ve üniversite yıllarında yaptıkların seçimlerin memnun olmadıkları sonuçları üzerinde görüşüyoruz. Yani ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, eğer ilgilerini çeken şeyleri yapmıyorlarsa mutlu olamıyorlar. Gerçekten yeteneklerini ortaya çıkaran şeyler yapmıyorlarsa gayretlerine rağmen istediklerini derecede tatmin ve başarıyı yakalayamıyorlar. Bu kadar net.

Danışanlarımda ve koçluk müşterilerimde karşılaştığım durumlara bakıyorum. Seçtiği meslekte ve işte başarılı olmadığı için gelenler kadar, başarılı olduğu halde derin mutsuzluk içinde olan ve kendini başarısız hissedenler var. Peki, bu hislerin kaynağı ne? Bir de klasik tarifler ile çok başarılı olduğu halde sağlığı çok bozuk olan kişiler var. Peki, bu durumda beden ne söylemeye çalışıyor?



Koçlukta sorduğumuz bazı ana sorular var. Yaşam yolunda ilerlediğimizi ve değişmenin zor olduğunu düşündüğümüzde sormayı bıraktığımız sorular var. En önemlisi: Tam olarak ne istiyorum?
En son zaman bunu kendinize sormaya müsaade ettiniz? En son ne zaman bu soruya yürekten cevap verdiniz?

Çocuğunuzun, sevdiklerinizin ve kendi yaşamınızın biraz daha mutlu geçmesi için sadece ne istediklerini sorarak ve açık yürek ile dinleyerek büyük bir fark yaratabilirsiniz. Sadece bir soru ve o sorunun cevapları ile. Denemeye ne dersiniz?

Seçiyorum, Seçemiyorum


Bir kuzenimin oğlu bu yıl üniversite sınavlarına girdi. Sonuçlar açıklandı, iyi bir puan almış. Ancak şimdi de on beş gün içinde istediği bölümü ve üniversiteyi belirlemesi ve başvuru yapması gerekiyor. Yani hayatının en önemli kararlarından birini vermek üzere ve zorlanıyor.

Ben nasıl yapmıştım diye düşünüyorum. Yurtdışında okudum ama Amerika’da başvurduğum okul eğer burs vermezse gidemem diye Türkiye’de üniversite sınavlarına girmiştim. Bizim zamanımızda - ben de bu sözü söyleyenlerden oldum artık - sınava girmeden önce tercihler yapar ve bildirirdik. Sınav sonuçları açıklandığında puanımız değil kazandığımız okul ve bölümü öğrenmiş olurduk. Puanı öğrendikten sonra başvuru yapabilmek bir şans. Puanı oldukça yüksek olduğu halde istediği bölümlerin puanı çok yükseldiği için açıkta kalan çok başarılı arkadaşlarım olmuştu. Zaman değişiyor. Ama öğrendiğim kadarı ile üniversite giriş sınav sistemi bu hali ile kalmayıp değişmeye devam edecek.

Türkiye’de eğitim sistemi bir deneme tahtası olarak daha ilkokul yıllarında öğrenmekten bezgin hale gelen, ergenlik yılları hafta içi okulda hafta sonu dershanelerde geçen erken yorulan bir gençlik yetiştiriyor. Özellikle batıda üniversite yıllarında yoğun şekilde çalışan öğrencilere kıyasla, üniversiteye girmeye başaran Türk öğrenciler, belki de mesleki anlamda en önemli eğitim aşamasında o güne kadar ki yılların yorgunluğunu atmaya çalışıyor. Bu doğru bir sistem olamaz. Ve üniversite sınav sonuçları, binlerce sıfır puan alan öğrencinin durumu bir şeylerin doğru gitmediğini saklanamaz şekilde gösteriyor. Anaokulu sınıfından başlayan başarı telaşı çocukluklarını, gençliklerini yaşayamayan mutsuz nesiller yaratıyor. Bir müzik aleti çalmaya ayrılacak zamanın ders çalışmaktan çalınan zaman olarak algılanmaya başlandığı, bir sergi, konser ya da tiyatro giderken o sürede ders çalışmadığı için suçluluk duyan belki de doğruları şaşmış ama çaresiz hisseden ve belki de gerçekten çaresiz insanlar yaratıyoruz. Gelecek kaygısı sanki konuşmayı öğrendikleri andan itibaren bilinçaltlarına ince ince işlenmeye başlıyor. Kendi çocukluğunda çok ders çalıştığımı zannederken, şimdiki nesillerin hiç yaşamadığını düşünmeye başlıyorum. İlkokul beşinci sınıfta kolej giriş sınavına ve lise son sınıfta üniversite sınavına hazırlanırken birer yılımızı yitirdiğimi düşünürken şimdiki neslin çocukları çalışmaya daha okul öncesinde başlıyorlar.

Mutlu çocuk bulmakta zorlanıyorum. Bir sitem değil bu, bir gözlem. Anne babalar ve çocuklar arasında hep bir ders çekişmesi, neredeyse bu konuda huzurlu aile yok. Endişe hissi yaşamların bir parçası olmuş. Hep bir gerginlik, hep bir yetersizlik hissi. Kıyaslanan çocuklar, hep yetersiz gelen başarılar. Kendini yetersiz bulan anne babalar. Yetersiz kalacağında korkan çocuklar. … Neler oluyor? Ve neler olduğunun farkında mıyız?



Çocuğunuz sınavlarda başarılı oldu ve iyi bir puan aldı. İş burada da bitmiyor. Eğer çocuğunuz üniversiteye girecekse, peki mesleği ne olacak? Sizin veli olarak istedikleriniz var, çocuğun istekleri var. Çocuğun istemesi gerektiğini düşündükleri var. Çocuğun korkuları var. Ve belki de onun korkusu sizin onun için hissettiğinizin çok daha üzerinde. Türkiye’de endişe ve korku dolu olduğunu gördüğüm bir nesil yetişiyor. Çok şey bilmelerine rağmen kendine güveni tam olamayan, karşılamaları gereken şartlar daimi olarak zorlaşan bir nesil yetişiyor. Ve bence bu şartlar onları yaşama hiç de iyi hazırlamıyor. Kabahat gençlerin değil; onlar yaşamamayı kabul ediyor. Uymaları gereken eğitim sistemi onları yoruyor, köreltiyor ve yetersiz kılıyor. Öğretmenler bu sistemin belki istemeden aracısı olarak bu yükün altında eziliyor ve hem kendi ruhlarına hem de bu taze canlara istemeden eziyet ediyorlar. Bu mutsuzluk zinciri nasıl kırılır, bu beni uzun uzun düşündürüyor…



Dünyada erişkinler için çok farklı kişisel gelişim eğitimleri var. Birçok kişi öğrencilik yıllarındaki hatalı meslek seçimlerini daha sonraki yıllarda eğitimler alarak gidermeye çalışıyor. Doğrusu ben bizden sonra gelenlerin aynı sıkıntıları yaşamayacaklarını düşünürken onların artan seçenekler karşısında bizden fazla zorlandıklarını görüyorum. Yaşam imkân ve seçenek bollukları içinde farklı şekilde zorlaşıyor.

Ne kadar çok olumsuz sözcük sarf ettim. Esasında umudun çok büyük bir itici güç olduğuna yürekten inanıyorum. Ve dünyada daha yapıcı bir farkındalığın artmakta olduğuna da. Ama yeni nesillerin, gençlerin bunlardan yeterince yararlandığını düşünmüyorum. Sanki önce bozuyor, sonradan tamir etmeye çalışıyoruz.

Örneğin son yılların popüler yaklaşımı yaşam koçluğunu alalım. Kişisel gelişim yolumuzda destekleyici bir sistem. Kişi bir koç ile kendi kuvvetlendirme imkânı buluyor. Kendine mutluluk ve başarı getiren kararlar alma becerisini geliştiriyor. Koçluk kişinin kendine olan güvenini artırıyor. Peki, çocuklarda ve gençlerde bu sistem yeterince kullanılıyor mu? Öğrenci koçluğu adı altında çok hizmet satıldığını görüyorum. Ama bu koçluk çoğu zaman çocukların zaman ayırması gereken ayrı bir eğitime dönüşüyor.

Yine meslek seçimi konusu da gençlerin yalnız bırakıldığını düşündüğüm bir konu. Kendileri iyi üniversitelerden mezun meslek sahibi arkadaşlarımın çocuklarının meslek seçimi konusunda çok zorlandıklarını görüyorum. Çevrelerinde çok örnek olmasına rağmen. Ülkemizde eğitimini aldığı mesleği yapanlar dünyadaki örneklerine göre çok daha az. Bu da gençlerin meslekleri değerlendirmesini zorlaştırıyor. Ve değişen zamanların değişen mesleklerini ve bu mesleklerin gereklerini tarif etmek zorlaşıyor.

Koçluğun eğitim sistemine doğru olarak dâhil edilirse, daha mutlu, yaptıkları seçimlerin sonuçları ile daha mutlu nesiller yaratabileceğini düşünüyorum. Koçluk kişinin özündeki bilgiyi ve gücü ortaya çıkarma hedefi ile eğitimin sisteminde olması gereken odağı yakalıyor. Uygulamalar henüz emekleme aşamalarına bile gelmiyor. Yüreğim çocukların ve gençlerin yaşamlarının ilk yıllarından içlerindeki gücü keşfetmelerini diliyor.

17 Temmuz 2009 Cuma

Futurism


Yolunuz Londra'ya düşerse Tate Modern'de gerçekten görülmeye değer bir sergi var: Futurism. Öneriyorum. 20.Eylül.2009 tarihine kadar açık olacak...

Sevgilerimle,
Z.

12 Temmuz 2009 Pazar

Tekneler Nereye Gider?

Gecenin içinde karanlık gemiler geçer Boğaz’dan. Soluk ışıklar gözlerimizin önünden süzülür. Denizlerin bana bilinmez gelen sularından geçip bir seyirlik süzülürler Boğaz’dan. Kimileri gider gelir, onları isimlerinden tanırım. Kimileri ise kim bilir nereden nereye giderler.

Fethiye’de Şövalye Adası’nda Fethiye’ye doğru bakar benim evim. Limana giden gemiler adanın sağından ya da solundan geçerek limana doğru giderler. Hava rüzgarlı ise yelkenlerini hemen indirmeden, bazen gürültü ile, bazen sessiz limana yanaşırlar. Tekneler genelde sabahları limandan ayrılır ve akşama doğru geri dönerler. Özellikle de hafta sonları.

İstanbul Boğaz’ında daimi bir hareket hali vardır. Tekneler geçer gider, nereye varacaklarını belli etmeden. Fethiye’de ise güvenli liman her zaman gözümün önündedir. Yelkenlilerin direkleri sıra sıra dizilidir. Her teknenin akıbeti belli olmasa da geri dönecekleri izlenimini verir.

Deniz Fethiye’de farklı İstanbul’da farklı görünür. Ve farklı denizlerinde tekneleri sanki farklı dünyalarda yaşar, farklı hayatlar sürerler.

Benim küçük bir teknem var, adı Kocasinan. Bula bula bu adı mı buldun derler bazen. İsim ararken düşündüm ve başka bir ad gelmedi aklıma. Yok, daha doğrusu bu ismi vermek geldi aklıma. Sadece soyadım olduğundan değil. Hani Kocasinan deyince kocaman bir tekne bekliyor bazen insanlar ve benim ufaklık çıkıyor karşılarına ama bu da güzel bir hoşluk oluyor doğrusu. Bir de daha küçük bir kayığım var. Onun adını sorarsanız, o da Pegasus. Minnacık kayığa uçan at adı mı verilir diyenler de oluyor, yani Burak atı gibi bir şey. Ama kayığın isim annesi ben değilim. O isim kayığın eski sahibinden bana miras. Bilmiyordum ama teknelerin isimlerinin değiştirilmesine pek hoş bakılmıyor denizciler arasında. Hatta uğursuzluk getireceğini söyleyenler bile var. Ben Pegasus’u mu çok seviyorum. 10 beygirlik motoru ile tatlı tatlı uçan bir at o. Denizciliğim çok yeni ve Fethiye körfezinin sularında, Fethiye ile Şövalye Adası gidiş gelişleri ile denizle yakınlık kurmaya çalışıyorum. Yine de ufukta yenilecek çok fırın ekmek görünüyor. Ağabeyim Yaman’ı kıskanıyorum. Sözde benden gördü denizciliğe heves etti, ama kaptanlığı hızlı kavradı. Boynuz kulağı pek hızlı geçti bu defa.

Deniz ciddi iş. Şakaya gelmiyor. Daha dün Şövalye Adası önlerinde, kuzenlerimin otelinin önünde bir tekne battı. Paniğe kapılan yolcular teknenin bir tarafına doğru yığılıyorlar ve tekne alabora oluyor. Tabii şimdi bunu sakin sakin yazıyorum ama olayın bizim farkına varmamız denizden gelen ve yürekleri parçalayan çığlıklar ile oldu. Kuzenlerimin otelinin kafesinde oturmuş sohbet ediyorduk. Şövalye Adası’nın nispeten yüksek bir yerinde olan otelden deniz kenarı tam görünmez. Oldukça yüksek merdivenlerden indikten sonra deniz kenarındaki iskeleye ulaşılır. İşte o gün otelde oturmuş çaylarımızı içerken aniden kadın çığlık ve feryatları kulağımıza gelmeye başladı.

Feryatlar ve çığlıklar denizden geliyor ve yukarıya bizlere ulaşıyordu. Otelde bulunan İngiliz turistler ve tüm personel ile birlikte hemen aşağı doğru inmeye başladık. Ben bu kadar çığlık ile bizi bekleyen manzaradan gerçekten korkarak indim merdivenlerden. Beyler biz hanımlardan hızlı koşuverdiler merdivenlerden aşağı. Ben aşağı indiğimde kuzenim Erdoğan, ağabeyi kuzenim Murat, Aşçıbaşı Yasin Bey ve birkaç İngiliz turist denizdeydi. Titreyen çocuklar, kadınlar ve ufacık bir bebek sırılsıklam çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Benim merdivenlerden inme sıram gelene kadar kurtarma operasyonu tamamlanmıştı. Biri yedi sekiz aylık dört çocuk, bir yaşlı bir teyze, üç kadın ve bir erkek toplam dokuz yolcu ile Fethiye’den Şövalye Adası’na Pazar günü pikniği için yola çıkıyor, tekne ağırlık haddinin aşması nedeni ile su almaya başlıyor. Ada’ya geçen düzenli dolmuşlar ve tekneler var ve adaya belki yirmi liraya gidip gelebilecekler ama onları ve oldukça yüklü eşyalarını taşıması mümkün olmayan bir tekneye binerek gitmeye çalışıyorlar. Ben merdivenlerden inerken denizin üzerinde yüzen ve etrafa yayılan eşyaları görerek iniyorum merdivenlerden. Hava olmadığı kadar rüzgârlı ve deniz çok dalgalı. Teknenin su almasına neden olan şeylerden biri de bu hava. Panik olan yolcular bir yana yığılınca da tekne alabora oluyor.

Batan teknenin yolcularının tamamı salimen karaya çıkarıldı, eşyalarının çoğunu denizin üzerinden ve dalarak çıkarma şansımız oldu. Ama belki on metre daha açıkta batmış olsalar, ya da otelin iskelesinin yirmi otuz metre ileri ya da gerisinde olsa hemen müdahale edilemeyecek olan kazazedeler belki kurtulamayacak. Ve o Pazar günü yaşamlarımızda unutulması zor acı bir gün olarak yazılacak. Denizde ölüm ve kalım dakikalar, saniyeler ile yazılıyor. Bu olay belki tekneyle üç beş dakikada alınabilecek bir mesafenin büyük bir ailenin son yolculuğu olabileceğini hatırlatıyor. Daha yaşını almamış küçük bebek belki bilinçli olarak hatırlamayacağı büyük bir travma yaşıyor. Ve ileri denizden neden korktuğunu bilemediği ama denizi sevmediğini söylediği günler yaşayacak mı diye düşünmeden edemiyorum. Ve çok şanslı olduğunu. Gerçekten aynı anda herkesi kurtaracak kadar insanın bir arada bulunabileceği ve kazazedelerin karaya bu kadar çabuk ulaştırılabileceği başka bir yeri adada bulmak imkânsız gibi. Evlerin çoğu kısa dönemli olarak kullanılan Şövalye Adası’nın birçok yerinde bu çığlıkların duyulmaması mümkün. Ya da duyanların ulaşabilmesinin belki de herkesi üzecek kadar uzun zaman alacağı.

Mezun olduğum Cornell Üniversitesi’nin bir mezuniyet şartı vardı: Yüzme biliyor olmak. Ben yüzme sınavına girmiş ve belgemi almıştım. Yüzme bilmeyenlerin ise kursa devam ederek yüzmeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Yani isterseniz tüm derslerinizi yıldızlı notlarla bitirmiş olun eğer yüzme bilmiyorsanız üniversite diplomanızı alamıyordunuz. Nedenini unutmuşum ama sanırım okulun kurucularından birinin çocuklarının veya bir yakının yüzme bilmemesi nedeni ile boğulmasından dolayıydı. Doğrusu Fethiye’de batan tekne bana yüzme bilmenin ve yüzmeyi iyi bilmenin gerekliliğini tekrar hatırlattı. Hatta kıyı bölgelerinde sadece yüzmenin değil kurtarma tekniklerinin de öğretilmesi gerektiğini düşündüm. Batan teknede çocuklardan biri yaşlı teyzenin boynuna sarılmış. Teyze yüzmeyi biliyor ama yedi sekiz yaşlarındaki çocuklardan bir tanesi can havli ile boynuna sarılmış, teyze açılmış kocaman gözleri ile suyun üzerinde kalmaya çalışıyor. Küçük bebeği suyun üzerinde tutmaya çalışan teknenin tek erkek yolcusunun aklından o saniyelerde kim bilir neler geçiyordu. Yolcular ve kurtarabildiğimiz eşyaların tamamı başka bir tekneye yüklenip onlar karaya çıkarıldıktan sonra tekrar çığlıkları duyduğumuz zaman oturduğumuz yere geri döndük. Üzerimizde tarifi zor bir yorgunluk fakat aynı zamanda bir rahatlama vardı. Kuzenim Erdoğan bana döndü “Bir can kaybı olmuş olsaydı, şu anda neler yaşanıyor olacaktı” deyiverdi. “Gerçekten verilmiş sadakaları varmış, Allah korudu,” diyebildim. O kadar küçük şans ve tesadüflerin yardımı ile olay atlatılmıştı ki…

Lütfen yüzme bilmiyorsanız veya iyi bilmiyorsanız, mutlaka öğrenin. Çocuklarınız, akrabalarınızın, tanıdıklarınızın öğrenmesini teşvik edin. Bir gün sadece kendinizin veya sevdiklerinizin değil, gerçekten ölüm ile yaşam arasındaki saniyelerde mücadele veren birilerinin yardımına koşma şansınız olabilir. Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide, yaşama doğru atılan kulaçlardan biri sizinki olabilir.

Sevgi, sağlık ve şans hep sizinle olsun. Allah sizi ve sevdiklerinizi korusun.