Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Oynamayı Biz Ne Zaman Unuttuk?


Çocukluğumuzda oyun okul ile birlikte hayatımızın en önemli parçasıdır. Okula gitmek ve oyun oynamak dışında çok fazla bir şey yapmak zorunda olmayanlarımız için. Legolar benim en sevdiğim oyuncaklarımda çok fazla bebeğim yoktu. Bir tane gerçekten bir minik bebeğe benzeyen ve o ebatlarda Sevinç Teyzemin Japonya’dan kim bilir nasıl taşıyarak getirdiği bir bebeğim vardı. Bir de babamın aldığı zenci barbi tarzı bebeğim. Ağabeyimin küçük matchbox arabaları ile oynamak, monopoly gibi oyunlar hoşuna giderdi. En çok da Legolar. Onlarla her şeyi tasarlamak mümkündü. Başkalarının yaptıklarımın ne olduğunu anlaması önemli değil, ben yaratıyordum ya.

Oyun oynamayı ben ne zaman bıraktım. Lise son sınıfta mı? O zamanda lise müzik grubumuzda davul çalıyordum, bu da bir nevi oyun sayılır mı? Üniversitede bıraktım sanırım, ve Türkiye’ye dönünce de artık iş hayatım başlamıştı ve ciddi olunması gerektiğini düşündüğüm yıllar geçiverdi. Büyüklerin oynamayabileceği oyunlar konusunda benim bilgim dar kaldı.

Oyun yaşamın provası belki çocuklar için. Büyükler içinde yaşam provası olmayı hedefleyen bir oyun var, Dönüşüm Oyunu, orijinal adı ile Transformation Game. Tesadüfler ile birkaç yıl önce karşıma çıkan bu oyun, hayatta elde etmek istediklerimiz ve başarmak istediklerimizle yola çıktığımızda neler olabileceğinin farklı bir provası. Yaşamı derinden sorgulatan ve içimizdeki çocuğu mu dersiniz ruhumuzun sesi mi dersiniz, unuttuğumuz bilgileri ortaya çıkarıyor. Derinlerden ve kimi zaman biraz daha sert kimi zaman usulca.

Çocuklukta oyun rahat etmemizi sağlıyor. Oyun israf edilen bir zaman değil, esasında çocuğun gelişimi için çok önemli bir zaman. Yani çocuğunuza “oyunu bırak dersini çalış” derdiğiniz her zaman doğru olmuyor. Yerine göre bazen oyun ders çalışma verimini arttırabilir, yaratıcılığını geliştirdiği için problem çözme becerilerini geliştirebilir. Oyun ile çocuk başka türlü alması mümkün olmayan becerileri alıyor, farklı durumları deneyimliyor.

Mutluluk enerjisi ile yapılanların başarılı olma oranının çok daha yüksek olduğunu görüyorum. Bu enerji ile hayal edilenlerin daha sık ve hızlı gerçekleştiğini. Çocuk da oyun sırasında, eğer doğru oyunlar ile beslenebilirse, gelişimi için büyük adımlar atabilir. Oyunlar aynı zamanda becerileri geliştirmek içinde güzel fırsatlar sunar, hem sosyal hem koordinasyon ve mekanik becerileri. Ama sadece çocuklar için değil, esasında büyükler için belki daha fazla.

Dönüşüm Oyunu 16 yaşından büyüklerin oynayabileceği etkili ve güzel bir oyun. Oyunun yaratıcıları Joy Drake ve Kathy Tyler adına oyun dedikleri için bu kelimeyi tekrar ediyorum. Esasında süreci kolaylaştırmak için oyun formatında hazırlanmış çok derin bir kişisel gelişim aracı. Elleri dert görmesin, yüreklerine sağlık. Bu iki dev yürekli kadın dünyaya son otuz yıldır kullanılan çok güzel bir hediye sunmuşlar. Onlara bu vesile ile sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Hem oyun hem de geliştirdikleri koçluk çalışmaları hem kendi gelişim sürecimde bana büyük destek oldu, hem de bana bu araçları kullanarak başkalarına destek olma şansı verdi.

Kolaj yapmak benim bir hocamdan öğrendiğim ve büyük iyileştirici gücü olduğunu düşündüğüm bir çalışma. Kolajı bir oyun ruhu ile yapmak mümkün. Oyun ruhu ile yaptırmak mümkün. Hem çocukların hem büyüklerin iç dünyalarını dışa dökmeleri, içlerinde birikmiş olan ve adlandıramadıkları birikmişlikleri atmaları için mükemmel bir araç. Resim yapmak da bunu sağlıyor. Ancak gözlemlediğim kadarı ile resim kağıdı ve boyalar önüne konulduğunda bir çok insanı güzel resim yapamama kaygısı alıyor, yapmamayı seçenler çok oluyor. Bu beni üzen bir gözlem. Serbestçe içinizden geldiği gibi yapın, desem de, ne kadar rahatlatmaya çalışsam da, kişiye keyif vermesi ve rahatlatması gereken bu süreç insanları başarı-başarısızlık, iyi-kötü, özgüven-güvensizlik sularında istemediğim bir gezintiye çıkarıyor. Yabancı danışan ve müşterilerimde bu sıkıntı çok yaşanmıyor. Ama Türklerin oyun için bile olsa özgürce resim yapmak konusunda inkâr edilemez bir sıkıntısı var. Farklı şehirlerde, farklı yaş gruplarında o kadar çok insanda bunu yaşadım ki, sırf bu bile insanlarımızın ruh sağlığı ve kişisel gelişimi için ele alınması gereken bir şey diye düşünüyorum. Öğrencilik yıllarımızda resim ile ilişkimizde neler oluyor?

Oyun üzerine söyleyecek çok şey var, ve devam edeceğim. Ama bugün birkaç sorum var size: Siz neye oyun diyorsunuz? Ve bunu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Beşikten Beşiğe IV - İyi Olma Heyecanı





William McDonough ve Michael Braungart’ın “Beşikten Beşiğe” kitabının giriş bölümünün başlığı: “Bu kitap bir ağaç değildir”. Bu ünlü mimar ve kimyager aktarmak istediklerini o kadar net dile getiriyorlar ki.

Gündelik yaşamdaki şartlanmalarımız, medyanın beklenti ve isteklerimiz üzerindeki etkisi, yaşamın getirdiği yükümlülüklerimiz ve arzularımız bizi yaşama ve dünyaya çok daha dar bir bakış açısına sokabiliyor. Evet, bazen hipnoza giriyoruz sanki. Bir gözü açık uyku haline giriyoruz sanki. Bilmiyor değiliz, ama gördüğümüzün de aktif bilince olmadığımız bir hal. Özellikle çevre ile ilgili konular hakkında ilgisiz değiliz, ama aktif bir şey yapmak konusunda adını koyamadığımız bir hareketsizlik içindeyiz. Sadece biz Türkiye’de yaşayanlara özgü değil bu anlaması zor uyku hali, ama ülkemiz için sorun hale gelmeye başlayan çevre kirliliği uyanma vaktinin gelip geçtiğini hatırlatıyor.

İstanbul’dan Dalaman’a uçup Fethiye’ye giderken, hele eğer gündüz saatleriyse etraftaki ormanları seyretmeyi çok severim. Gözlerim çam ormanlarının yeşiline dalıp gider. Sanki otobüsün kapalı camlarından çamların kokusu burnuma gelir. Yüreğimi bir sevinç ve heyecan alır. Çoğu zaman. Bazen de gözlerim Dalaman Fethiye arasındaki karayolunun kenarlarına atılmış olan pet şişelere takılır. Ağırlıklı olarak onlar gözüme çarpar, ama metal kutular cam şişelerde vardır o 45-60 dakikalık yolun güzergahı boyunca.

Düşünüyorum, bu kadar güzel bir doğanın içinden geçen bir yolcu hangi ruh hali ile o pet şişeyi yolun kenarına atmıştı? Ne düşünmüştü? Düşünmüş müydü? Arabanın sürücüsü kimdi? Kadın mı? Erkek mi? Genç mi? Yaşlı mı? Anne miydi? Dede miydi? Arabada çocuk varsa ne söylemişti, o da mı camı açıp şişeyi bırakıvermişti?

Benim ilkokul ve ortaokul yıllarımda çevreyi temiz tutmak konusunu hem derslerimizde işlerdik, hem de öğretmenlerimiz bizi bu konuda ısrarlar uyanırdı. Geri dönüşüm konusu benim ilkokula gittiğim 1970’lerde henüz gündemde yoktu. Çevre kirliliğiniz genel anlamı ile konuşurduk. Yaşım ilerledi gitti, ve bugün Dalaman Fethiye yolundan geçen sürücülerin büyük bir kısmı benden yaşça oldukça genç olmalı. Okullarda bu konular küresel ısınma ve çevre sorunları ile ilgili olarak daha çok işleniyor bildiğim kadarı ile.

Peki, aradan geçen 30-35 yılda ne yol kat ettik diye merak ediyorum ben? Ortaya bir yanlış var – öğretemiyoruz – çevrenin üzerindeki insanın olumsuz etkilerini öğretemiyoruz, sorumluluk almayı öğretemiyoruz, zarar vermemenin hazzını öğretemiyoruz. Anlatıyor olabiliriz, söylüyor olabiliriz ama öğretemediğimiz kesin. Dalaman Fethiye arasındaki karayolu bunu söylüyor.

Çevre temizliğinin ötesinde yolda yatan plastikler geri dönüşüm kavramanın anlatılmasında ne kadar yoğun bir çalışma yapılması gerektiğini de ortaya koyuyor. Herkesin önemini anlattığı plastik, kâğıt, metal, cam gibi atıkların toplanması konusunda ülkenin idarecilerinin önderlik etmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Milletvekillerimiz, Meclisimiz, Belediye Başkanlarımız kendi atıklarını geri dönüştürüyorlar mı, neyi ne kadar dönüştürüyorlar merak ediyorum. Bu konuda aktardıkları bir veri veya bilgi var mı merak ediyorum. Onların aileleri geri dönüşüm konusunda neler yapıyorlar merak ediyorum.

Ağabeyim son on yıldır geri dönüşebilen hiçbir malzemeye çöpe atmadığını anlattı geçenlerde. Bu gerekirse metal bir kutuyu, bir pili, bir plastik şişeyi uzun mesafeler boyunca taşımak anlamına gelse de; atıkları ayırmak için zaman ayırmak anlamına gelse. “Vicdanım daha rahat,” diyor ağabeyim. “Atık üretiyorsam bunun çevreye en az zararı vermesi için elimden geleni yapmalıyım.” Tabii McDonough ile Braungart’a göre az kötü olmak yeterli değil. Dünyadaki her birey çevre anlamında tamamen iyi olmak üzerine çalışmalı. Atıkların hiç fire vermeden tamamen hammadde olarak yeniden kullanılması veya doğaya besin olarak geri dönmesi gerekiyor. Fakat bunun tam anlamı ile gerçekleştiği ana gelene kadar hem ürünlerin yeniden tasarlanması ve yeni üretim planları yapılması gerekiyor, hem de hali hazırda bulunan imkânların en etkin şekilde kullanılması gerekiyor.

Geri dönüşümde kullanılması mümkün olan maddeler dolgu sahalarına gidiyor; geri dönüşüm tesisleri kapasitelerinin çok altında çalışıyor.

Elimden geleni yapmazsak yarınlara ne kalacak?

“Beşikten Beşiğe” kitabı gündelik yaşamda kullandığımız birçok eşya ve malzemenin sağlığımıza zararlı etmenlerine de dikkat çekiyor. Geri dönüşüme göre tasarlanmamış malzemelerinin geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırılmaya çalışıldığında, yarardan çok sağlığa zarar verdiğini gözler önüne seriyorlar. “Oturduğunuz koltukta hareket ettiğinizde kumaştaki hangi maddeler ortaya çıkıyor, neleri soluyorsunuz?” diye soruyorlar. Günlük yaşamımızda etkileşimde olduğumuz yüzlerce binlerce madde var. Ve onların nelerden yapıldığı sağlığımız için farkında olduğumuzun üzerinde önemli. Bir eşyanın sağlığımıza ve çevreye etkisi sadece atık olarak sayıldığı aşamada değil, tasarım, üretim ve kullanım aşamalarında da çok önemli.

Bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay. Türkçe’de olmadığını gördüğüm kitaplar ile her karşılaşmam da büyük bir bilgi eksikliği içinde olduğumuzu düşünsem de. Ama anlıyorum ki farkı yaratan şey bilgimizin fazlalığı değil. Biz bildiklerimizi ne kadar uyguluyoruz? Bildiğimizi uygulamanın sınırlarına göre nerelerde geziniyoruz? Ve yaşamın bize kendimize çeki düzen vermemizin için sunduğu uyarıları ne kadar görmezden gelebiliriz?

Atıkların yakılması sonucu çevreye yayılan dioksin kimyasalının etkileri konusunda yeterli bilgimiz var mı mesela? Klorla beyazlatılan kâğıt gibi ürünlerinde yakılmasında bu çok küçük oranları bile çok tehlikeli dioksinin salınmasına neden oluyor. Plastik üretimi, çelik üretimi gibi üretimler sonucu da ortaya çıkıyor. “İnsanoğlunun yarattığı en tehlikeli kimyasal” olarak adlandırılıyor. Doğa çok uzun süre kalan, yağda çözündüğü için dokular tarafından emilip muhafaza edilen bu kimyasal gıda yoluyla yayılarak canlıları zehirlemeye devam ediyor. Farkında mıyız?

Greenpeace örgütünün kullanımını azaltmak için yoğun olarak çalıştığı PVC’lerin zararlarının farkında mıyız? PVC üretilirken, geri dönüştürülürken ve yakılırken dioksinler ortaya çıkmaktadır. Ve PVC atıklarının yüzde biri bile geri dönüştürülememekte. Oyuncaktan yer kaplamasına, pencere doğramalarından suni deriye çok farklı alanlarda kullanılan PVC yerine zararsız malzemelerin kullanılmasına büyük bir ihtiyaç var. Bu malzemenin kullanımının getirdiği konfor ve faydanın oldukça ağır bir bedeli var. Bu bedelleri ödediğimizin ne kadar farkındayız?

Kendime, çevreme, insanlara, tüm canlılara, doğaya ve dünyaya tamamen saygılı olarak yaşayabildiğim günler diliyorum. Hepimizin sağlığı için, dünyada sürdürülebilir bir yaşam için adım atmamız gerekiyor. Adımlarımızı hızlandırmamız gerekiyor. “Beşikten Beşiğe” yaklaşımı ve kitabı ile ne yapmam gerektiğini tam olarak bilemesem de, bana umut veriyor, heyecan veriyor. Dünyaya etkilerimizin farkında olur ve bunun sorumluluğunu üstlenirsek, yararlı olmayı başarabileceğimiz inancımı tazeliyor. Bu heyecanı doğru aktarabilmeyi ve bu konuda bir şeylerin yeniden beşikten beşiğe ile tasarlanmasına ve üretilmesine katkım olmasını yürekten diliyorum.

Yurt dışında yapılanlardan ve yapmaktan bahsetmenin ötesine geçmeyi ve “yaptık” diyebilmeyi diliyorum. Dünyayı değiştirecek güç bizim istek, tercih ve seçimlerimizde yatıyor.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Beşikten Beşiğe III - Beşikten Beşiğe Ne Söylüyor?

Beşikten Beşiğe tasarım ve üretim yaklaşımı üzerine bildiklerimi yazarak paylaşmak istiyorum. Üzerine pek fazla Türkçe kaynak bulunmayan bu kavramın dünyanın çevre ve atık sorunları için uygulanabilir ve etkili çözümler getirdiğini düşünüyorum.

Dünya son ikiyüz üçyüz yıl içinde binlerce yıllık yaşam şeklini tamamen değiştiren bir sanayi devrimi yaşadı. Doğanın zorlu koşullarına karşı verdiği yaşam mücadelesinde insan öncelikle bu şartları kontrol altına alan ve hatta hükmeden olmak istedi. Ancak insanoğlu doğa ile giriştiği mücadelede belki de bu kadar güçlenebileceğini ve yaşadığı sonsuz görünen dünyasını bu kadar etkileyebileceğini düşünmedi.

Çevre konuları gündeme geldiğinde endişe, çaresizlik ve ümitsizlik hisleri hâkim olur. Karşılaştığımız büyük problemlerin nasıl çözülebileceği zihinleri zorlar. Bireysel olarak yapabileceklerimiz yapılması gereken karşısında anlamsız kalacak kadar küçük görünebilir. Mimar William McDonough ve Michael Braungart ’ın kitabı “Beşikten Beşiğe” yaptıklarının doğruluğuna inanan ve doğruyu yapmaya gayret eden insanların birey olarak yapabileceklerini ve dünyada nasıl bir değişimi başlatabileceklerini gösteriyor.

McDonough ve Braungart insanlara olumlu değişimler yapma güçlerini hatırlatıyorlar. Prensiplerinin temelinde yatan inanç bu: İnsan başarabilir. Kendisi, çevresi ve dünyası için tamamen iyi olabilir.

Dünyanın bir hammaddeyi alan, istediği bir şeyi yapma için bunu kullanan ve sonra atan sistemi bırakması gerektiğini, atma kavramını hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini önemle vurguluyorlar. Onların Beşikten Beşiğe adlı kitabı bir manifesto olarak adlandırılıyor. Onlar çevre sorunlarına çözüm odaklı yaklaşılması gerektiğini vurguluyorlar. Yakınmak, şikâyet etmek, üzülmek, suçlamak sorunları çözmüyor.

İnandıkları bazı temel prensipler var:

- Üretimde kullanılan bir hammadde geri dönüşümde ilk hammadde özelliğini yüzde yüz korumalı.

- Üretimde zararlı atık seviyesini azaltmak yeterli değil, yaratmamak gerekiyor.

- Çözüm yasaklarda ve denetimde değil. Eğer tasarım doğru yapılırsa, denetime ve kontrole gerek kalmaz.

- Tasarım ve üretim için doğayı örnek almamız gerekiyor, doğanın ürettiği her şey işe yarıyor.

- Doğada atık gelişim için besindir.

- Bir atık varsa bu insan ve doğa için sağlıklı ve kullanılabilir olmalı.

- Eğer yüzde yüz besin haline gelebiliyorsa atık problem değildir. Besin ya doğa için ya da üretim hattı için besindir.

- Geri dönüştürdüğümüz malzemelerin hammadde özelliğini düşürmediğimiz gibi bilgi ve teknolojimizi kullanarak kalitesini yükseltelim.

- Her malzeme tamamen faydalı olmalı.

- Hammadde kaynakları sonsuz değil.

- Toprak yaratılmıyor. Oluşan toprağın binlerce katı hızda verimli zirai üretim toprağını yitiriyoruz. Toprağı korumamız ve beslememiz gerekiyor.

- Sadece insanlar alıyor ve doğaya bir şey vermiyor.

- Bina ağaç gibi olmalı, şehir orman gibi olmalı.

- Ürünler geri dönüşüm açısından kolay ayrılabilir, demonte edilebilir olmalı.

- Üreticiler tedarikçilerinden çevreye zararsız hammadde talep etmeli.

- Hedef temiz hava, temiz su, temiz toprak.

- Bir mekânı değerlendirirken şu soruya cevap vermek gerekiyor: Çocuklarımın burada oynamasını ister miyim?

- Çatılarda bahçe yaratılması, yeşil çatı uygulaması ile, yağmur suları doğal olarak arındırılabilir ve UV ışınlarına karşı korunma sağlar. Bu çatıları korur ve tamir bakım maliyetlerini azaltır.

- Çözümleri tasarım aşamasında düşünmek maddi anlamda kar sağlar.

- İnsanları bırakıp gitmek istemeyecekleri köyler yaratalım.

- Paketleme konusu büyük değişim ve fayda sağlanabilecek bir alan.

- Bir ürünün paketi başka bir firmanın girdisi olabilir.

- Kullanılan enerji yenilenebilir kaynaklardan olmalıdır.

- Güneş enerjisi kullanılması gereken çok önemli bir kaynaktır.

- Karbon ayak izimiz mutlaka dikkate alınmalıdır.

- Toprağa giden her şey güvenli olmalı.

- Tüketicisi, satıcısına, aldığı ürünün üreticisine, işim bitince bu ürüne ne olacak, nasıl geri dönüştüreceğim diye sormalıdır.
*

Bu uzun listeye belki eklenebilecek daha çok madde var, ama insana, doğaya ve canlılara saygı ve insanın hiç zarar vermeden yaşama yaklaşımını tarif eden prensipler bunlar. Ve uygulanabiliyor. Bu özeni gösteren firmalar tasarlıyor, yeniden tasarlıyorlar ve bu saygıyla üretiyorlar. Belki önce çözmek zorunda kaldıkları çevre denetim ve kısıtlamaları onları bu yöne sevk ediyor, ama bu sorumluluğu çok daha ileri seviyeye taşıyanlar var. Örneğin büyük bir Amerikan tekstil firması 1997 yılında tamamlanan genel merkezinde, enerjiyi verimli kullanılması ile ilgili yasaların istediği oranlardan %30 daha verimli kullanıyor.

Birey olarak bilmemiz ne sağlayabilir? Michael Braungart iki önemli noktanın altını çiziyor. Birincisi birey olarak satın aldığımız ürünlerin özelliklerini ve kullanım sürelerinin sonundaki durumlarını üreticilerine sormak önemli bir momentum yaratıyor. Bu olumlu değişimleri tetikliyor. İkincisi bir değişimin gerçekleşmesi için ilgili herkesin konu hakkında bilgili olması gerekmiyor. Braungart Michael Gorbaçov ile olan bir konuşmasını paylaşıyor. Gorbaçov’a nasıl başarabildiniz diye sorduğunda, Gorbaçov “Bir konunun başarıya ulaşabilmesi için bir topluluğun %5’inin konuya inanması yeterlidir,” diye cevap veriyor.

Haydi yüzde beşteki yerimizi almaya…

16 Ağustos 2009 Pazar

Beşikten Beşiğe II - Beşikten Beşiğe Hayal mi Gerçek mi?




Beşikten Beşiğe/Cradle to Cradle” mimar William McDonough ve kimyager Michael Braungart tarafından yazılan ve 2002 yılında yayınlanan bir kitabın adı olduğu gibi bir tasarım ve üretim yaklaşımının da adı aynı zamanda. Dünyada bir devrim yaşanıyor ve gönlüm Türkiye’nin bu çevre devriminin içinde yer almasını diliyor.


Beşikten Beşiğe her ürünün tasarım aşamasında tüm yaşamını ve kullanım ömrü sonunda ürünün nasıl değerlendirileceğini dikkate alan bir yaklaşım. Ürünün tüm malzemelerinin ve tüm üretim aşamalarının insan ve çevre sağlığını korumasını şart koşan, doğaya ve insana az zarar vermeyi değil tamamen yararlı olmalarını şart koşan bir sistem.


Beşikten Beşiğe ürünlerinin kullanım ömürleri sonunda atık olmamaları gerekiyor. Bu kavrama göre atık esasında bir besin, aynen doğada olduğu gibi. Nasıl doğada bir ağacın ürettiği her şey geri dönüşebiliyor ve doğa için besin oluyorsa, bir ürünün tüm üretim aşamaları da doğa için besin üretmeli ve ürün de atılacağı zaman ya doğada ayrışmalı ve doğal sistemler için besin olmalı ya da üretim hatları için hammadde olmalı. Hiçbir fire söz konusu olmamalı, yani beşikten beşiğe bir ürünün hiçbir parçası dolgu sahasına giden bir atığa dönüşmemeli, doğaya kesinlikle zarar vermemeli. Üretim sisteminde geri dönüşüme tabi tutulacak olan malzeme ya hammadde özelliği %100 korumalı ya da doğada tamamen çözülmeli.


Günümüzde Türkiye’de geri dönüşümde atıkların toplanması konusunda eksiklikler var. Dönüşmesi mümkün olan büyük miktarda atık hala dolu sahalarına gidiyor. Ancak geri dönüşüm ile ilgili sıkıntı burada bitmiyor. Geri dönüşümden sonra işlenen malzemeler birbiri ile karıştığı içim hammadde özelliklerini yitiriyorlar. Eski arabaların araba çeliği boyalardan ve diğer malzemelerden tam olarak ayrılamadığı için tekrar araba çeliği olarak kullanılamıyor; onun yerine örneğin binalarda kullanılan çelik hammaddesi olabiliyor. Plastikler birbirleri ile karışarak kimyasal özelliklerini gittikçe yitiriyorlar. Er ya da geç ömürlerini bir dolgu sahasında tamamlıyorlar. Burada çevre zararına ek olarak büyük bir ekonomik kayıp meydana geliyor.


Sıfır atık kavramını bile doğru bulmuyor Beşikten Beşiğe kavramın yaratıcıları McDonough ve Brungart. Atık kavramını yaşamımızdan çıkarmamız gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre atık kötü tasarımın bir sonucu. Odaklandığımız şeyi yarattığımıza inanan ikili insanoğlunun içindeki potansiyele dikkat çekiyorlar. Bilgi, zekâ ve teknolojiyi kullanarak faydalı ürünler yaratabileceğimize inanıyorlar. Esasında inanmaktan fazlasını yapıyorlar; bunu nasıl gerçek olabileceğini gösteriyorlar.


Beşikten Beşiğe kitabı 2002 yılında yayınlandı ama bu kavram 1990’lı yılların başında William McDonough ve Michael Braungart’ın New York’ta tanışmaları ve doksanlı yıllarda dünyanın farklı yerlerinde uygulamalar yapmaları ile oluşuyor. Kitap bu süreç ve tecrübeleriyle oluşuyor. William McDonough 1999 yılında Time dergisi tarafından “Gezegenin Kahramanı-Hero of the Planet” seçiliyor. Çevreye yönelik çalışmaları nedeni ile ödüller alıyor. Bu ikili doğruluğuna inandıkları şeyleri söylüyorlar; ama söylemekle kalmıyorlar teknik bilgilerini de kullanarak bunların hayata geçirilebileceğini ispatlıyorlar.


Örneğin yine1990’larda İsviçre’deki bir tekstil firması atık problemleri nedeni ile William McDonough’a başvuruyor. McDonough Michael Braungart’ı ekolojik kimyager olarak projeye davet ediyor. Bu fabrikanın tüm ürünleri ele alıyorlar ve sadece zararsız hammadde ve boyalardan üretilmek üzere yeniden tasarlıyorlar. Kullandıkları ana prensip: Atık=Gıda. Bu formül beşikten beşiğe kavramının temel taşı. Bu prensip ile fabrikanın ürünlerini ve üretim hattını yeniden tanımlarken tüm ürünlerin doğal malzemelerden oluşmasına ve atık olarak adlandırılabilecek her şeyin biyolojik yaşam veya sanayi üretimi için bir besin-hammadde olması sağlanıyor. Sonuçta fabrikanın atık suyu fabrikaya giren şebeke suyundan daha temiz hale geliyor. Yani atık sorununu çözmekle kalmıyorlar, suyun kalitesini arttırmış oluyorlar. McDonough ve Braungart “Çözüm yasaklar ve denetim değil,” diyorlar. Onlara göre “Çözüm doğru tasarım. Doğru tasarlarsan denetime gerek kalmaz.”


Üretim için enerjinin yenilenebilir kaynaklardan, özellikle güneş enerjisinden gelmesi önemli prensiplerinden bir tanesi. Aynı zamanda su kalitesinin korunmasının gerekiyor. Hatta “Korumak yeterli değil kalitesini arttırmalısınız,” diyorlar ve bunu başarıyorlar.


Örnekler gerçekten çok ve etkileyici. Tasarladıkları binalarda çalışanlar arasında devamsızlık azalıyor mesela. Fabrika çalışanlarının idare ile olan ilişkilerinde düzelme oluyor. Binalarında dikkate aldıkları faktörlerin başında aydınlatmanın doğal ışıkla yapılması ve mekân için hava kalitesinin çok iyi olması geliyor. Binaların içinde yaşayanlara saygılı olması gerektiğine inanıyorlar. Ve binaların aynı zamanda içinde bulundukları çevre ile uyumlu olması gerektiğine.


“Üretken olalım ve bu da iyi olsun,” diyorlar. Tasarladıkları binaların ağaçlar gibi olması gerektiğine inanıyorlar. Bir bina kendi enerjisini sağlamalı, havayı ve suyu temizlemeli. Amerika Birleşik Devletleri’nde Oberlin Üniversitesi’nde tasarladıkları bina kendi atık suyunu doğal yollardan temizlediği gibi harcadığından daha fazla elektrik üretmeyi de başarıyor.


McDonough ve Braungart Beşikten Beşiğe kavramını bir yaşam prensibi olarak moleküler seviyeden şehir planlaması seviyesine kadar taşıyorlar. Braungart bir kimyager olarak ürünlere giren her maddeyi moleküler seviyesine kadar incelerken McDonough sadece binaların değil şehirlerin beşikten beşiğe prensipleri ile tasarlanması için çalışıyor. Hollanda’da beşikten beşiğe kavramını benimseyen şehir ve bölgeler var. Hollanda Hükümeti bu kavramı bir ülke politikası olarak sahiplenmiş durumda. Dünyanın diğer bir köşesinde, Çin’de bu kavram ile yeni şehirler planlanıyor. Çin bu yaklaşımı döngüsel ekonomi prensibi olarak yaşamına entegre etmek için büyük gayret gösteriyor.


Onların çalışmalarından etkilenen ayakkabı firmaları tasarımlarında zehirli maddeleri çıkarıyorlar ve ürünlerini bu prensipler ile yeniden tasarlıyorlar. Bir ofis mobilyası firmasını tesislerini buna göre yeniliyor, yeni ürünler tasarlıyor, eski popüler ürünlerini bu prensiplere göre yeniden tasarlıyor. Dünyada binlerce firma şampuandan temizlik ürünlerine, inşaat malzemelerinden sanayi ara maddelerine, halıdan tekstil ürünlerine, paketleme malzemelerinden mobilyaya, yer kaplamalarından sörf cila tahtasına birçok ürünü beşikten beşiğe prensipleri ile üretiyor. Bu prensipler ile üretilen ve kullanılıp atılan kısmı tuvalete atılıp dönüştürülebilen bir bebek bezi bile var.


William McDonough ve Michael Braungart’ın ortaklaşa kurdukları bir firmaları var ve çok dikkatli bir süreç ile beşikten beşiğe prensiplerine uyan firmalardan isteyenleri sertifikalandırıyorlar. Bu sertifikayı almış altıyüzü aşkın ürün var, ve binlerce ürünün de sırada olduğu biliniyor.


Bu yeni tasarım ve üretim akımı ile üreticiler ve tedarikçileri kendilerini yeniliyorlar, tüm ürünlerini ve üretim süreçlerini teker teker yeniden ele alıyorlar. Kolay bir süreç değil. Ancak dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre sorunlarının çözülebilmesi içinde böyle radikal ve kökten değişimler gerekiyor. İnsanoğlu özündeki kuvvet ve yaratıcı zekâsı ile gurur duyduğu çözümler yaratabiliyor. İsterse ve seçerse.

13 Ağustos 2009 Perşembe

TRT Radyo 1'de "Atık Servettir" Programı


13.Ağustos.2009 Perşembe günü Saat 12:00'de Zeynep Kocasinan'ı TRT Radyo 1'de Sn. Banu Demir tarafından hazırlanan "Atık Servettir" Programında dinleyebilirsiniz...
Programın kaydını TRT podcast linkinden dinlemeniz mümkün.
Sesli Podcast - Radyo1 - Atık Servettir:

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Limon Söyle Bana Sen Nelere Kadirsin?



Uzun zaman olmuş aromaterapi yağlarından bahsetmeyeli. İlgilenenler için Görüşler adlı kitabımda da aromaterapi yağlarına bir bölümde değinmiştim. Milliyet Blog’daki yazılarımda da aromaterapi’ye dair bilgi bulabilirsiniz. Özellikle lavanta yağının özelliklerinden bahsettim. Bu defa başka bir yağı ele almak istiyorum. Çok sevdiğim limon yağını.

Aromaterapi’de biz bitkilerin, meyvelerin, sebzelerin kendilerini değil öz yağlarını kullanıyoruz. Yani çok sevdiğim limonun özelliklerinden değil, yine çok sevdiğim ve kullandığım limon yağının özelliklerinden bahsedeceğim, bir tamamlayıcı tıp aracı olarak.

Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, düzenli olarak ilaç kullanmanızı gerektiren rahatsızlıklarınız varsa, şeker ve tansiyon hastasıysanız, varisleriniz varsa, hamileyseniz aromaterapi yağlarını kullanırken mutlaka önce bir doktorun tavsiyesini alınız, bir aromaterapi uzmanından destek alınız. Kimi yağlar rahim ve çevresini etkileyerek hamilelerde erken doğum veya düşük tehlikesi doğurabilirler. Ayrıca bu yağların birçoğu cilt üzerinde direkt olarak kullanılmaz, başka bir yağa az miktar ilave edilerek kullanılır. Burada aktaracağım bilgiler genel olarak konu hakkında bilgilenmeniz içindir. Tüm tamamlayıcı tıp metotlarının doktor kontrolü ve onayı ile kullanılması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum.

Limon yağı yine ülkemizde kolay bulunabilen yağlardandır. Önemli olan satın aldığınız yağın saf ve doğal yüzde yüz limon yağı olduğundan emin olmak. Yani az miktarda limon yağı ilave edilmiş başka bir yağ olmasın, suni limon esansı ile ilave edilmiş bir yağ olmasın veya yağların kimyevi başka maddeler ile kullanıldığı bir karışım olmasın. Dikkat edilmesi gereken en önemli konu bu. Bizde bir ürünün esasında olmadığı bir şey olarak tanıtılmasına sık rastlıyorum. Ne aradığımızı biliyorsak, doğru ürüne daha rahat ulaşıyoruz. Ve eğer bulabiliyorsanız bu yağların organik üretim ürünü olmasına özen gösterin.

Limon Türkiye’de çok sevilir ve kullanılır. Çocukluğumuzda ayran, taze sıkılmış portakal ve elma-havuç sularına bir de zaman zaman içtiğimiz ev yapımı limonatalar eklenirdi. Aradan geçen otuz yılda unutulan limonata şimdi popüler kafe ve lokantalarda tekrar menülerde başköşelerde kendi göstermeye, nanelileri klasik limonatalar kadar popüler olmaya başladı.

Limonun yaşamlarımızda ayrılmaz bir yeri var. Bu defa bakacağımız limon yağının yaşamlarımıza neler katabileceği.

Limon Mısırlılar tarafında besin zehirlenmelerinde kullanılmış. Güncel araştırmalara göreyse limon yağının konsantrasyonu arttırdığı tespit edilmiş. Kapalı mekânlarda kötü kokuların giderilmesi için kullanabileceğiniz bu yağı aynı zamanda antiseptik olarak da kullanabilirsiniz. Psikolojik rahatsızlıkları olan hastalarda limon yağının morali düzelttiği, korkuları azalttığı ve depresyon yaşamakta olan hastaların iyileşmesinde destek olduğu görülmüş. Böcekleri uzaklaştıran bir özelliği olduğu da kabul ediliyor.

Limon yağı tansiyonunuzu düşürmede yardımcı olabilir. Tabii yüksek tansiyon şikâyetiniz varsa öncelik bir doktorun bu konudaki görüşlerini almak lazım. Riskli bir konu olan varisler için de faydalı olabilen yağlardandır limon yağı. Kandaki kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin üretilmesini desteklemesi ile hem kansızlığa iyi gelir hem de bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Öksürüğe iyi geldiği görülmektedir. Genel olarak soğuk algınlığı şikâyetlerinde rahatlama sağlar. Ülser ve gut gibi rahatsızlıklara iyi geldiği görülmüştür. Vücudun asit ayarını dengeleyen özelliği vardır.
Kabızlık konusunda şikâyeti olanlara limon yağı yardımcı olabilir. Yalnız burada bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Aromaterapi yağları harici olarak kullanılır. Yani diğer tüm aromaterapi yağları gibi, zeytinyağı gibi başka bir yağa 3-5 damla ilave edilerek cilde sürülebilir.

Asla içilmez. Banyo yapma alışkanlığınız varsa banyo suyuna suyun miktarına göre damlatılabilir. Ya da bir burner haznesine konulan suya birkaç damla ilave edilerek solunum yolu ile alınabilir. Aromaterapi yağları içilmez, yenilmez, aman dikkat. Ve aynı zamanda şişelerinden direkt olarak koklanmaz. Oldukça konsantre yağlar olduklarından şişelerinden koklanmaları bir anda çok kuvvetli bir miktarın solunum sistemi ile kanınıza karışmasına neden olabilir. Bu noktalara özellikle dikkat etmenizi rica ediyorum.

Limon yağını bir burnerda suya damlatarak kullanmaya başladığınızda kısa bir süre sonra etrafınızda size tazelik, ferahlık, enerji veren bir his alırsınız. Bu şekilde kullanmak gerçekten berraklık, hafiflik ve tazelik hisleri var. Ve limon yağı enerji veren bir yağ olmasına rağmen telaş ve huzursuzluk hislerini dinginleştirir. Streste ve kadınlarda adet öncesi huzursuzluklarda büyük rahatlama sağlar.

Limon yağının karaciğer ve böbrek çalışmasını desteklediği ve bu organları temizlediği de görülmektedir. Hazma destek verir ve mide asit seviyelerini destekler.

Limon yağı cilt ürünlerinde de sıklıkla kullanılır. Tırnakların kuvvetlenmesine yardımcı olur ve nasırlarda kullanılabilir. Nasırlarda problemli bölgenin üzerine direkt olarak bir pamuk yardımı ile sürebilirsiniz. Ancak sadece ve sadece nasır olan bölgeye sürmek şartı ile. Bir kulak temizleme pamuğu yardımı ile bunu yapabilirsiniz. Limon yağının hassas ciltlerde tahriş yapabileceğini unutmayın. Ve içinde limon yağı olan bir yağ ile masaj yaptıysanız veya yaptırdıysanız hemen güneşe çıkmayın.

Tüm aromaterapi yağlarının kullanımında hazırlayacağınız örnek karışımlarını, cildinizde öncelikle çok küçük bir bölgeye sürerek deneyiniz. Henüz belirlenmemiş bir alerjiniz olabilir. Çok etkili bir metot olan aromaterapi genelde herkesin kullanmak istediği bir tamamlayıcı tıp aracıdır. Çoğunlukla problemsiz olarak fayda ile kullanılır. Ancak bu yağlar vücut kimyamız ile etkileşime girdiğinden rahatsızlıklarımız, kullandığımız ilaçlar, alerjilerimiz dikkate alınmalı ve bu yağların bilmediğimiz alerji ve hassasiyetlerimizi ortaya çıkarabileceği unutulmamalıdır. Ve hamilelerin erken doğum ve düşük gibi durumlarla karşılaşmamaları için bu konuya çok daha fazla özen göstermeleri şarttır.

Aromaterapi yağlarını tek olarak kullanabileceğiniz gibi birkaç yağı beraber kullanmanız da mümkündür. Limon yağı lavanta yağı ile birlikte çok güzel kullanılabilir. Ben bazen gül ve bergamut yağları ile birlikte kullanıyorum. Uyumlular. Her yağ birbiri ile uyumlu olmuyor.

Size limon ferahlığı ile dolu taze günler diliyorum.

Sen Mor Bir Domuz musun?


Amerikalı yazar ve eğitmen Louise Hay’in düşüncelerimizin sağlığımız üzerindeki etkileri üzerine çok sayıda kitabı var. Dünyada bu konuların öncülerinden. Hala yazmaya, konferanslar vermeye devam ediyor.


Louise Hay diyor ki: “Biz müsaade ettiğimiz için düşüncelerin üzerimizde gücü vardır. Kendimizi kabul etmek başkalarının yargılarını üstümüze alınmamaktır. Kelimelerin tek başına bir anlamı yoktur. Onlara biz anlam veririz. Bizi besleyen ve destekleyen düşünceleri düşünmeyi seçelim.”


Güzel bir örnek veriyor Hay. “Ben size ‘Sen mor bir domuzsun’ desem ya bana gülüp geçersiniz, ya sinir olursunuz ya da deli olduğumu düşünürsünüz. Ama söylediğimin doğru olduğuna inanma ihtimaliniz çok düşüktür. Bizim duyduklarımızdan kendimize dair inanmayı seçtiklerimizin büyük bir kısmı bu cümleden daha fazla doğru değil.”


Doğduğumuz andan itibaren daimi olarak bir şeyler duyuyoruz. Küçük yaşlarımızda duyduklarımızın neredeyse tamamını doğru olarak alıp bilincimize ve bilinçaltımıza kayıt ediyoruz. Yaşlarımız ilerledikçe bilinçli olarak duyduklarımızı kabul edip etmeme farkındalığına ulaşabiliyoruz. Ama her zaman değil. Sözlerin üzerimizdeki gücünün farkında olmuyoruz.


Louise Hay diyor ki: “Kendimiz ile ilgili ‘yanlış’ olduğunu düşündüğümüz şeyler çoğu zaman bizi biz yapan bireysel özelliklerimiz.


Tamam, etrafımdakilerin sözlerine dikkat edeyim ve ciddiye almayayım, ama bu o kadar kolay olmuyor. Ne yapabilirim? Louise Hay dünyada bu konuda gerçekten bir çığır açtı – olumlamaların olumsuz düşünce ve inanç kalıplarımızı değiştirmek konusundaki etkilerini gösterdi. “Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum” olumlaması, veya diğer bir adı ile onaylaması, gerçekten çok etkili. Louise Hay bu cümleyi, ya da kısaltılmış şekli “Kendimi onaylıyorum” cümlesini bir ay boyunca günde üç yüz dört yüz defa tekrar etmeyi öneriyor. Bu sayede kendimizi kabul etmediğimiz tüm noktaların biz bu kelimeleri söyledikçe ortaya çıkacağını ve bunun derinlerdeki yaraları ve yararsız inançları temizleyeceğini söylüyor.


Aklınıza neden kendinizi kabul etmemeniz, neden onaylamamanız gerektiğine dair birçok düşünce gelecek,” diyor Hay. “Ben başarılı değilim… Bu aptalca… Bunun işe yarayacağını düşünmek aptalca… Ben neyi iyi yapabiliyorum ki… Bunların geçip gitmesine müsaade edin. Bu gelen düşüncelere ‘Sizi serbest bırakıyorum, kendimi onaylıyorum,’ deyin. Onlar sadece direnç düşünceleri ve sizin üzerinizde güçleri yok.


Her fırsatta Louise Hay’den ve dünyaya düşüncelerin ve özellikle de sözün gücü üzerine hatırlattıklarından bahsetmeyi görev biliyorum. O kadar önemli ki. Onun kitaplarını onlarca defa okumuşumdur, ve her defasında yeni bir şeyler dikkatimi çekiyor. Her defasında daha önce farkına varmadığım bilgiler alıyorum. Her geçen gün olumlu sözler ve sözcüklerle yaşamanın önemini biraz daha çok kavrıyorum.


Zihnin bizim bir aracımız olduğunu hatırlayalım istiyorum. Bize ait ama bizi kontrol eden değil bizim kontrolümüzde bir araç olduğunu.


Ve bazen iyileşme yolunda yürümeye başladığımızda, her şey düzelmeye başlayacağına bazen sanki daha da karışmış gibi görünür. İlişkilerimizin daha iyi gitmesini isterken daha çok kavga etmeye başlarız. Kendimizi bolluk ve berekete açalım derken cüzdanımız çalınıverir. Bunları doğru değerlendirmemizi öneriyor Hay. Öncelikle arzularımızı bize getirecek olan farkındalığa varabilmek için üstünün açılması gereken farkında olmadığımız olumsuz kalıplarımız olabilir.


Zihnimizde ve sözlerimizde olumlu olmaya gayret ettikçe – bazen kısa süreli olumsuz görünen olaylar ile – yolumuz açılmaktadır. Veya Hay’in ifade ettiği gibi, dibi yanmış bir tencereyi temizlemeye başladığımızda olduğu gibi suyu, sabunu koyup tencerenin dibini ovalamaya başladığımızda tencerenin içindeki su baştaki halinden çok daha kötü görünür, hatta berbat bir haldedir. Bu kısa süreli bulanıklık tencerenin tertemiz olması için ödenen kısa süreli bir bedeldir.


Sağlık ve sevgi dolu günler sizinle olsun.


Sevgilerimle.

İlerleme İnancı

Sürdürülebilirlik yaşamımdaki en önemli kavramlardan biri son yıllarda. Özellikle son iki yıldır bu konuda detaylı olarak okumaya çalışmama rağmen, yetmiyor. Çevre koruma ve sürdürülebilirlik üzerine yazılmış olan kitap ve makaleleri okuma gayretim sürüyor, okuma listem artarak uzamaya devam ediyor.

Sürdürülebilirlik kavramı içerisinde dünyada gelişim temel prensiplerinden biri sayılan ilerlemeye bakış açısı ve inanç değişiyor. İlerlemeyi düşündüğümüz yerin gerçek anlamı sorgulanmaya başlıyor.

Son iki yüz yılda insanın teknoloji, bilim ve gelişime olan inancı, dünyanın sınırsız sayılan kaynaklarının tahmin edilemeyen bir hızda azalmaya başlaması ve teknolojinin dünyanı etkileyemez sanılan yan etkileri, insanlığı yakın gelecekte yaşam ve gelişimin ne olduğuna dair tariflerini değiştirmek zorunda bırakıyor.

Küreselleşme yaklaşımları bir yandan dünyadaki sınırları kaldırırken, toplumların varlıklarını sürdürebilmelerinin çözümünün yerel yeterliliğin artmasında yatmaya başladığı görülüyor. Yani dünyanın ekolojik dengelerinin korunması için gereken yaşam tarzı bir anlamda eskiye dönmeyi gerektiriyor. Gerek enerji gerek gıda ihtiyaçlarının olabildiğince yerel çevrede karşılanması ihtiyacı doğuyor. Aksi bizi artık sürdürülemez bir yaşama götürüyor.

Benim çocukluğumda okullarda kutlanan bir “yerli malları haftası” vardı, hala böyle bir hafta kutlanıyor mu diye merak ediyorum. Belki başka nedenler ile yerli üretimin üzerinde durulurdu. Türkiye’de satılmakta olan ürünlerin acaba yüzde kaçı Türkiye’de üretiliyor? Farklı ürünler ve sektörler arasında bu yüzde acaba nasıl değişiyor? Son iki yıldır birçok bilginin izini sürmeye çalışıyorum, bu konularda çalışmalar yapan birçok grup ile irtibat kuruyorum, ama yine de Türkiye ile ilgili verilere ulaşmak kolay olmuyor, bazen mümkün olmuyor.


Son günlerde Simon Dresner’in “Sürdürülebilirliğin Prensipleri – The Principles of Sustainability” adlı kitabını okuyorum. Dresner çevre ve sürdürülebilirlik konularında son birkaç yüzyılda yazılan ve yaşananları, son 40 yılı daha detaylı ele alarak aktarıyor. Sürdürülebilirliği birçok yönden ele alıyor. Oldukça detaylı hazırlanmış bir kitap. Ve bir yandan sürdürülebilirliğin temin edilmesinin zorluklarını da gözler önüne seriyor. Ülkeler arasında, toplumlar arasında bir hedef birliğine varmanın ne kadar zor olduğunu da. Toplumlar için gelişim ve ilerlemenin getirdiği güçten vazgeçmek kolay görünmüyor. Ancak bu süreçte doğanın sınırları ne kadar göz ardı edilebilir?

Dresner sormadan geçemiyor: İnsanlar kendi rahatları kaçana kadar mı sürdürülebilirliği savunuyorlar? Dresner’in kitabı dünya, insan, yaşam, sürdürülebilirlik, gelişim, küresel ve yerel kavramları üzerine hem çok bilgi veriyor, hem de cevaplarının her gün tekrar verilmesi gereken soruları birbiri ardına ortaya koyuyor.

Kitaplar soru sormaya devam ediyor. Biraz zorlansam da, benim cevaplara olan umudum da hala varım diyor…

Kötü Fikir Nedir?


Başlık bana ait değil. Paul Arden’in kitabından, Aklını Kullan Aksini Düşün ’den. Daha doğrusu bu kitabın Türkçesi var ama benim okuduğum İngilizce aslı Whatever You Think, Think The Opposite. Ne kadar basit ne kadar güzel bir kitap bu. Birkaç yıldır elimde geziniyor ve okumaya doyamıyorum. Kimi günler sadece başlığına bakmak bana iyi geliyor; belki bu yüzden kütüphanenin rafına kaldırmak yerine görebileceğim yerlerde bırakıyorum bu kitabı. Kimi zaman da rastgele bir sayfasını açıyorum ve bana hep taze kalabilen bir yaklaşım veriyor.


Bugün için açtığım sayfada: “Her zaman fikir sahibi olmak iyi değildir,” diyor. Haydi bakalım, ne diyor şimdi? Esasında anlam olarak “Çok fikir üretebilmek her zaman iyi değildir,” diye çevirmek belki daha doğru. Bende bir yerlerde Türkçesi de olacak bu kitabın, nasıl çevirmişler bunu acaba? Yaratıcılık ve yeni fikirler üretmek güzel ama fikirlerin sonuca gitmesi için odaklanmak ve üzerinde çalışmak gerekiyor. Odaklanmak kolay değil. Arden diyor ki eğer az fikriniz varsa, o zaman üzerinde çalışacağınız malzeme bellidir, daha kolay yoğunlaşır ve elinizde olan ile bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışırsınız. Bunu ekip çalışmalarında görüyorum, benim de dâhil olduğum ekip çalışmalarında. Grup içinde kolay fikir üreten arkadaşlarsak, ancak uygulama eğilimli arkadaşlar azsa düşündüklerimizi hayata geçirmekte zorlanıyoruz. Sonra bakıyoruz ki çok daha az donanımlı olduğunu düşündüğümüz bir grup yapmış ortaya çıkmış. Biz hala dâhice fikirlerimize yenilerini eklemek ile meşgulüz. Takım oluşturulması bu anlamda çok büyük önem taşıyor.


Geçtiğimiz Nisan ayında Kanada’dan gelen ünlü Erickson College’ın kurucusu psikolog Marilyn Atkinson’un birkaç eğitimine katılma şansım oldu. Eğitimlerden bir tanesi takım koçluğu diğeri ise insan kaynağı yönetimi üzerineydi, yine koçluk yaklaşımı ile. Takım çalışması iş hayatının ve yaşamın olmazsa olmazı, ancak etkili takımları kurmak ve işler kılmak o kadar kolay değil. Öncelikle mümkün ise ekibin dengeli kurulması gerekiyor. Çözümler için hayal kurabilmek gerekli, ama aynı zamanda ayağı yere basan ve düşük ihtimalli zorlukları görebilenlere de ihtiyaç var ve tüm bunları objektif ve dengeli olarak görebilenlere de.


Kötü fikir nedir?” diye ortaya bir soru atıyor Paul Arden, ve yine önemli bir noktayı hatırlatıyor. “Bir çözüm üretmek üzere kullanılmayan bir iyi fikir, var olmayan bir fikirdir,” diyor. Sadece kendimde ve çevremde değil Türkiye’de ve Dünya’da fikirlerin iyiliğinin değil fikirlerin uygulanmasına gösterilen özenin başarı getirdiğini görüyorum. Ve “Biz Türkiye’de uygulama konusunda çok iyiyiz,” diyemiyorum. Gelişmiş ülkelere göre bu konuda eksiğimiz var. Yabancı dostlarım genelde sorarlar, “Gençleriniz yeniliklerle çok ilgili ve ataklar, ancak sonradan uzun süreli çalışmalarımız olamıyor, neden?” diye. Yeniliklere açığız, yaratıcı fikirler üretebiliyoruz ve değişikliklere çabuk adapte olabiliyoruz, ancak fikirlerimizi hayata geçirmek konusunda aynı istikrarı göstermiyoruz - gösteremiyoruz - yaratıcılığımıza, yeniliklere açıklığımıza ve esnekliğimize kıyasla. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?


İğneyi kendime çuvaldızı başkasına batırmak istiyorum. Ben fikirlerimi hayata gerçekleştirmekte neden ve nasıl zorlanıyorum? Öncelikle çok fikir üretmek, çok seçenek yaratabilmek bana güven veriyor, ancak aralarından seçmekte zorlanıyorum. Kimi zaman seçmek istemiyorum ve aynı anda farklı şeyleri yapmaya başlıyorum. Birkaç şeyi aynı anda yapmak daha yavaş ilerlemek anlamına geliyor. Herhangi bir projeye veya konuya başladığımda, ilerlerken arada zaman geçtikçe ilk başladığım andaki heves ve motivasyonu korumak kolay olmuyor. Ve belki de teker teker başlayıp bitirebileceğim süreden çok daha uzun sürüyor. Tabii bazı şeyleri paralel olarak yapmanın bana ve yaptıklarıma getirdiği bir zenginlik oluyor, ancak tamamlama ihtimali maalesef azalıyor.


Bir de devam edebilme azmini bulsak yaşam bizleri nereye taşır acaba?