Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.



Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.



Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.