Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

2 Ocak 2011 Pazar

Bitmeyen Öğrencilik ve Zihne Takılan Basit Sorular


40 yaşımı doldurdum. Ne yaşlı olduğumu düşünüyorum ne de genç. Adlandıramadığım bir yaştayım. Bazen beş yaşında hissediyorum, bazen çok fazla yaşamış ve göreceklerimi görmüş gibi.

Yaşamımın büyük bir bölümü öğrencilik ile geçti. Yanlış anlaşılmasın üniversiteyi bitirir bitirmez iş hayatım başladı ama öğrenci olmayı hiç bırakmadım.

Altı yaşında anaokuluna giderek başlayan okul yıllarım, ilkokuldan sonra ortaokul, lise ve üniversitede aldığım mühendislik eğitimi ile ana hatları ile son buldu. Ama işimle ilgili olsun olmasın eğitimler almaya devam ettim. İnşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra İstanbul Üniversitesi’nin açtığı dış ticaret kursuna, muhasebe kurslarına gittim. Türkiye’nin tek düzen hesap planına geçtiği yıllarda işimizde muhasebe konularını da sağlam bilgi ile öğrenmek istemiştim. Akşamları ve hafta sonları farklı kurslara gittim. Aile şirketi yönetimi ile ilgili eğitimlere katıldım. Hobi olarak bir resim atölyesinde resim çalışmaya başladım. İspanyolca öğrenmek için kursa gittim, Fransızca öğrenmek için bir süre ders aldım. İlkokuldan sonra otuz beş yaşından sonra önce İstanbul’da, sonra kısa bir süre Fethiye’de piyano dersi aldım. Şimdilerde kendi başıma çalışmaya devam ediyorum.

Kişisel gelişim, tamamlayıcı tıp ve koçluk ile ilgilenmeye başlayınca, son on küsur yılda aldığım eğitim, katıldığım seminerlerin sayısını takip edemez oldum. Önceleri sertifikalarımı bir yerde topluyordum, sonra İstanbul, Fethiye, ev, ofis derken dört bir köşeye dağıldılar sertifikalarım. Artık mesleki diyebileceğim onlarca tekniğin eğitimini aldım. Birkaç yıl önce hayatıma Japonya’nın girmesi ile Japonca öğrenmeye başladım. Dans etmeyi öğrenmek istiyorum. Yetmiyor. Yeni bir şeyler gördüğümde öğrenmek ve yapmak için büyük bir arzu duyuyorum. Genelde bir işe başlamak konusunda çok çok iyiyim. Sonucunu getirmek ve tamamlamak konusunda onlu, yirmili yaşlarıma göre daha zayıf olduğumu düşünmeye başladım. Eskiden başladığım her şeyi başarı ile tamamlardım. Şimdilerde daha farklı yaklaşıyorum sanki sonuçlara.

Bu kadar çok eğitime katılmaya ihtiyacım olmadığını çok söyledi arkadaşlarımın bir kısmı ve ailem. “Artık eğitim alma,” diyen hocalarım da oldu. “Yeterlisin,” dediler, “eğitim almana gerek yok. Artık öğrenmeyi bırak ve yapmaya bak.” Bir yandan boş durmuyordum, öğrendiklerimi uyguluyordum, bir yandan mesai gibi öğrenmeye devam ediyordum. İş ve öğrenme sanki yaşamımda eşit bölünmüş zaman alıyordu. “Artık eğitim almayı bırak,” sözünü o kadar çok duymaya başlamıştım ki ben de haklı olabilirler mi diyerek soruyordum artık kendime. Tek yaşadığım ve çoluk çocuk olmadığı için istediğim gibi hareket etme özgürlüğüne sahiptim. Eğitim için Londra’ya gitmen gerekiyor deseler gidebilirdim. Japonya’ya gitmenin doğru olacağını hissediyorsan atlayıp iki haftalığına gidebilirdim. Tabii bazen gerçekleşmesi için yaşamında müsaade etmesi gerekiyordu, ama genelde arzuların yönünde hareket edebilme özgürlüğü yaşamım bana verdi, özellikle son beş altı yılda.

Aynı anda çok şeyi yapmayı denediğim için kendimi hatalı görmeye başladım. Fazla şey yapınca her birini arzu ettiğim kadar iyi yapmaya vakit olmuyordu. Bazı konularda daha yavaş ilerlemem gerekiyor. Oysa etrafımda bir konuya odaklanmayı başaran arkadaşlarım beraber çalışmaya başladığımız bir konuda hızla ilerliyorlardı. Ben zaman ayırabildiğim hızda, yani çok daha yavaş ilerliyordum. Onların hızı ile kendi hızımı karşılaştırma yoluna gittiğimde, evet kıyaslıyordum, kendimi yavaş buluyordum. Ben yoksa maymun iştahlı mıydım?

Belki son bir yıldır kendime kızmaya başladığımı fark ettim. Bir yandan danışmanlık ve eğitmenlik yapıyor, çalışıyor, diğer yandan eğitimler almaya devam ediyordum; parçası olduğum dernek ve grupların, özellikle üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü ve bağlı bulunduğumuz Lions Yönetim Çevresi’nin faaliyetlerine katılmaya zaman ayırmaya gayret ediyordum. İyi gidiyordu ama şöyle dört dörtlük diyemem. Yoğun, hareketli, verimli, biraz eksik ve yarım kalan. Sonuçlar güzel olsa da zihnimde işle ilgili, dernekle ilgili aynı çalışmalarda kullanılabilecek ama zaman yetmediği için uygulamadığım detaylar vardı. Mutluydum, ancak bana söylenen sözleri kulaklarımdan tam olarak silemiyordum. “Çok fazla şey yapıyorsun, çok eğitim alıyorsun, sadeleşmen lazım, böyle gitmez, dur, dinlen.” Yeni eğitimler aldığım ve hala da almayı istediğim için kendime gerçekten kızmaya başlamıştım. Kendime zarar mı vermeye çalışıyordum? Zihni olumsuz düşünceler dünyasında bırakırsanız evrende ışık hızı ile olmadık yerlere seyahat etmeye başlar. Çok mutluydum, çok keyifliydim, yorulmuş olmak da mutlu hissettiriyordu bir yandan, Ama itiraf etmek zorundayım, o sesler ve bana getirdiği düşünceler de içimdeydi. Aynı anda farklı şeyleri yapmaya çalışarak kendimi yavaşlattığımı düşünmeye başladım. Çok iyi giden onlarca işe ve projeye rağmen kendimi başarısızlığa mı götürmeye çalışıyorum gibi soruları bile sormaya başladım. Koşarken sesi yükselmeye başlayan sorulardı bunlar.

Kasım ayının sonunda ne olduysa oldu birden yaşam beni aniden ve hızla durdurmaya başladı. Bilgisayarlarım bozuluyor, dikkatinizi çekerim çoğul eki kullanıyorum, telefonlar, hard diskler, arabalar, internet siteleri, internet bağlantıları, yazıcılar, hayatımda hızlı yaşamda çalışmamı ve dünya ile irtibatımı sağlayan elektronik kendini kapatıyordu, çalışma ve iletişim dünyam dağılıyordu. Dört hafta kadar da pek toparlanmadı. Bu arada bu satırları yazdığıma göre tünelin sonundan ışığın göründüğünü söyleyebilirim. Kendimi aniden çok yorgun hissetmeye başlamıştım, yapılması gereken acil işler nedeni ile yurtdışı seyahatlerimi, Türkiye içi seyahatlerimi ardı ardına iptal etmek zorunda kalmıştım. Neredeyse bir ay boyunca ne planladıysam farklı bir şekilde gelişti, sonuçlandı. Hayatın zaman zaman getirdiği yeniliklere açığımdır ama hangi uçağa bilet aldıysam, bir tanesi dışında, hepsini değiştirmek zorunda kaldım. Tek değiştirmediğim beni Konya’ya Hz. Mevlana ziyaretine götüren biletti. Ama Konya’dan dönüşüm de hiç planladığım gibi olmadı. Son bir yıla göre ani ve hızlı değişen, farklı günler.

Doğal olarak zihnimdeki sesler daha da yükseldi. “Sen durmadın, bak yaşam seni durdurdu.” Bu doğruydu. Yaşam gerçekten beni elindeki her imkân ile durdurmuştu. Zarar vermemişti, aksaklıklardan zarar gördüm dersem yalan olur, ama durdurmuştu. İstediklerimi hayata istediğim hızda geçirmeme hiçbir şekilde imkân vermemişti.

Yaşam beni durdurmuştu da, neden durdurmuştu?

İlk reaksiyonum bana söylendiği gibi ben yaşamımı sadeleştirmediğim için yaşamın benim için sadeleştirdiğiydi. Arada hastalanarak yatağa da düştüğüm ve gerçekten hiçbir şey yapamadığım günlerden sonraki sakin günlerde bu durmanın yaşamıma bakmam de için bir işaret olduğunu görüyordum. Belki gösterdiği şey bu defa ilk aklıma gelen şey olmayabilirdi. Bir soru sorduğumuzda genelde içimize doğan ilk cevap en doğru cevaptır. Tabii cevabın yüreğimizden gelmesi gerekir, başkalarının kulağımızda yankılanan seslerinden değil.

Yaşamın, evrenin, Yaradan’ın, bizi seven ve koruyan varlıkların, yaşayan veya kaybettiğimiz büyüklerimizin, sevdiklerimizin bizlere hep seslendiğini düşünürüm. Duysak da duymasak da bizimle konuştuklarını. Farklı bir seslenme. Sevinç, heyecan, yürek kıpırtısı gibi farklı bir dil konuşuyor Evren. Evrenin sesi duygularımızın anteni ile güzel duyuluyor.

Yaşamımda aynı anda çok şeyin olması ve bitmeyen eğitimler belki üç yıldır süren ama Aralık ayının son günlerinde yüreğimi sıkıştırmaya başlayan bir konu. İdi. Bu hisleri netleştirmem gerekiyordu. Beni rahatsız ediyordu. Böyle gitmezdi canım. Hep ders çalış, hep bir şeyleri öğrenmeye çalış. Karar almak gerekiyordu artık. Sadeleşmek gerekiyordu. Bunun doğru olacağını kabul etmek istiyordum. Kabul etmeyi de ciddi olarak denemeye başlamıştım.

Ta ki 31 Aralık 2010 gününe kadar.

Yurtdışındaki bir hocamı aradım yeni yıl için. Özellikle zihnimde son birkaç gündür gece gündüz kendini hatırlatan bir konuyu konuşmamızın sonunda hızlı bir şekilde açtım. Belki konuşmaya değmeyecek kadar basit ama netleştirmem gereken bir konuydu. Yaşamın acil ve zorlu konuları yanında ne kadar basit bir konu. Kendimi eleştirmeye başladığım için artık sağlıklı değerlendiremediğim bir konu oluyordu. Konunun aklımı bu kadar meşgul ediyor olması da hoşuma gitmiyordu.

Sordum: “Ben devamlı eğitimler alıyorum. Bunların bir kısmını hızla tamamlıyorum, bir kısmında daha yavaş ilerliyorum, tamamlanmayı bekleyen yarım yada henüz bitmemiş eğitimlerim var, başlayıp tamamlamadığım eğitimler var. Hep bir eğitim, hep bir eğitim. Ve ufukta da varlar. Artık yeter diyerek tüm eğitimleri bıraksam mı?” diye sordum. “Öğrencilik yeter mi artık? Yaptıklarım ile hatalı mı davranıyorum?

Telefonda kısa bir sessizlik oldu.

Hocam sakin sesi ile tane tane konuşmaya başladı. Buna başladığım birçok şeyi yarım bırakıyorum diyebilirsin. … Ya da birçok farklı şeye dokunuyorum diyebilirsin. … Senin farklı şeyleri denemen gerekiyor. … Aradığını bulmak için senin dokunman gerekiyor, sen de bunu yapıyorsun. Burada yarım olan ne?

Çevremde ruhuma ayna olan insanlar olduğu için şükrediyorum.

Olmadık şeyleri dert edebilir hale gelebiliyor insan, göz göre göre.

Öğrenmekten güzel bir şey var mı?

Bu yazıyı yazmaya başladığım 1 Ocak sabahından sonra günü 2 Ocak’a bağlayan gece Haber Türk’te Tarihin Arka Odası programına eniştenim erkek kardeşi Prof. Dr. M. Akif Aydın konuk olarak katıldı. Gece yarısından sonra televizyon seyretmek pek âdetim olmadığı ve bolca seyahat ettiğim için daha önce iki üç defa kısmen seyrettiğim bir programdı bu. Akif Hoca’yı programın başından saat sabah dörde kadar televizyonda dinlerken öğrenmek, öğrenci olmak ve fazla eğitim almak gibi konularda söylediklerim benim için uzun bir süredir gerçek olmakla beraber çok anlamsız geldi. Bir hukuk tarihçisi olan Prof. Dr. Akif Aydın’ın muazzam bir hukuk ve tarih bilgisi var. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) tamamlamak üzere olduğu İslam Ansiklopedisi’ndeki çalışmaları ve İstanbul Kadı Sicilleri Projesinin hayata geçmesindeki katkıları çok değerli. Yaptığına gönlünü, ruhunu vererek yapan bir insan. Bir insan bu kadar çok bilgiye sahip olmak için yemeden, içmeden, uyumadan devamlı okusa zaman yetmez diye düşünmeden edemiyorum dinleyince. Akif Ağabey’in “Kadı Sicillerinde İstanbul” adlı kitabı tesadüfen canlı yayınlanan programdan birkaç saat önce elime geçti. İSAM ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının katkıları ile basılan ve 40 cilt olarak tamamlanması planlanan İstanbul Kadı Sicilleri kitapları araştırmacılara yönelik bir çalışma olmakla beraber Prof. Dr. Akif Aydın’ın kitabı bizlerin konu hakkında bilgi edinmek için okuyabileceğimiz bir kıymetli bir kitap. İstanbul’un tarihi dünyasına girmemiz, ruhuna dokunmamız için bize bir kapı açıyor.

Steve Jobs’a 18 yaşımdan beri hayranım. Üniversite birinci sınıfta Amerika’da dinlemeye şansına kavuştuğum Jobs’un Facebook’ta Amerika’da ünlü bir üniversitenin mezuniyet töreninde yaptığı bir konuşmayı dinlemiştim. Steve Jobs kendisini evlat edinmiş olan anne babasının ömürleri boyunca biriktirdikleri parayı üniversite eğitimine harcamanın doğru olmadığını hissetmiş, okuldan ayrılmış, ancak üniversitenin kampüsünden ayrılmamış. Arkadaşlarının odalarında yerde yatarak, kola gazoz metal kutularını 5 sent depozito ücretleri için toplanmış ve okulda ilgisini geçen ve o üniversitenin başarılı olduğu kaligrafi konusunda derslere dışarıdan katılmıştı. Dünyada sadece Jobs’un kurduğu Apple’ın değil tüm bilgisayarların kullandığı yazı tiplerini yaratmıştı. Bilgisayar dünyasının yazıya dair dünyası Steve Jobs’un üniversiteyi bırakıp yüreğini çeken kaligrafi derslerine katılması ile oluşmuştu. “Noktaları ileriye doğru bakarak birleştiremezsiniz,” diyordu Steve Jobs. “Onları sadece geriye doğru baktığınızda birleştirebilirsiniz.” Yüreğimizin sesini dinlersek ve sevdiğimiz şeyi yaparsak o noktaların mutlaka birleşeceğini ve yaşadığımıza sonunda şükredeceğimiz günlerin geleceğini paylaşıyordu. Özellikle cesaretle ve inançla yüreğimizin sesini dinlemekten. “Sevdiğiniz şeyi yapmak zorundasınız,” diyordu. “Harika bir iş yapmak için yaptığınız şeye aşık olmalısınız, çok sevmelisiniz.” Ve “Zamanınız az, dogma ile yaşamayın, başkalarının düşünceleri ile yaşamayın,” diyor. “Başkalarının fikirlerinin gürültüsü iç sesinizi duymanıza engel olmasın.”

O konuşmasında çok farklı şeylerden de bahsediyordu Steve Jobs. Farklı zamanlarda dinlediğimde farklı mesajlar alıyorum sanki. Yeni yılın ikinci gününde doğru yanlış diye değerlendirmeler yapmayı bırakıp yüreğimin çektiği şeyleri yaparak yaşamak istiyorum. Zaman kaybetmeden. Belki Fransızcam hiçbir zaman arzu ettiğim seviyeye gelmeyecek, belki hiçbir zaman piyanoyu istediğim kadar iyi çalamayacağım. Belki koçluk mesleğinde en üst yetkinlikleri alamayacağım, belki alabileceğim. Bilmiyorum. Belki Japonca yazı yazacağım günler gelecek, belki konuşma Japoncamı pek de ilerletemeyeceğim. Bilmiyorum. Noktaların izini yüreğimdeki heyecan ile takip edeceğim. Akif Ağabeyi her dinleyişimde içimde artan istekle tarih okumaya devam edeceğim. Noktalardan oluşan resmin beni beklediğini bildiğimi hatırlayacağım.

Bu Pazar günü sabahında, saat 04:30’da Ocak ayında olduğumuz için güneşin doğmasına daha çok zaman olsa da hafif hissediyorum. Özgür hissediyorum. 31 Aralık gününden beri hissetmeye başladığım özgürlük hissi ile hafifliyorum. Henüz tam değil. Sistemimin kendimi tam olarak kabul etmeyi de hatırlaması gerekiyor. Arada nasıl da unutmuşum. Duygusal Özgürlük Tekniği EFT çalışmalarında çok kullanılan bir cümle vardır: “Kendimi seviyor, onaylıyor ve kabul ediyorum.” Danışanlarımın, öğrencilerimin kullanmasını önerdiğim bir cümle. Benim kullandığım ama belli ki Zeynep için arkasında yüzde yüz duramadığım bir cümle. Hakkıyla söylenmesi istendiğinde dudaklardan oldukça zor dökülen bir cümle. Huzur, sağlık ve mutluluk için koşulsuz, şartsız kabulü gereken bir cümle. Sanırım benim bu cümleyi daha derinden sahiplenerek söyleme zamanım geldi.

Bundan yirmi yıl önce yaşamımın belki yüzde doksan, doksan beşini işgal eden korkular, kaygılar, endişeler, beni bu yazıya getiren ki gibi basit ama zihnimi meşgul eden sorular şimdilerde yaşamımın belki artık çok küçük bir yüzdesini işgal ediyor. Yine de bir danışman olarak çuvaldızı başkalarına batırmadan önce iğneyi kendime batırdığımdan emin olmak istiyorum. Kendimi kabulde neredeyim? Ruhum ve bedenim o yüzde birlere ikilere bile tahammül etmek istemiyor anlaşılan. Beni durduran sigorta sistemi artık bir iç savaş istemediğini net olarak söylüyor: İstiyorsan yap. Yapmıyorsan istemiyorsun, yola devam et, istediğin şeyi bul. Yap, yap, yap. Yüreğine güven. Boş durma. Kendini ne yeterli gör, ne yetersiz. Sev ve kabul et. Yaşam güzel ve güzel olacak. Sen mutlu olmaya bak, sevdiğin şeyi yap. Senin için başka yolu yok. Çalışmayı, okumayı, öğrenmeyi unutma.

Steve Jobs önemli bir şeyi daha hatırlatıyor. Pankreas kanseri ile karşılaştığı zaman yaşadığı şoku ve öleceğimiz gerçeği ile karşılaşmanın yaşamı nasıl da berraklaştırdığını. … Ben artık hastalık ile öğrenmek istemediğimi kesinlikle biliyorum.

Beni tam olarak nereye götüreceğini bilmediğim yoldaki ilerleyişim devam ediyor.

Oraya gidebilmek için gereken bitmeyen öğrencilik diyorsa yüreğimin sesi, mutlaka dinlemek gerekiyor.