Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

21 Ocak 2011 Cuma

Çok Başarısız Olmak

Yaşamımdaki her olayın benim için bir anlamı olduğunu biliyorum.

Biliyorum bilmesine de neden olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmek her zaman aynı kolaylıkta olmuyor.

Bundan bir hafta önce bir eğitime katılmak üzere Şile’deydim. Lions Kulüplerinin, Lions Enstitüsü’nün Eğitmenlik Eğitimi Kampında. Geçen Perşembe sabahı, sabaha karşı İstanbul’a vardı Londra’dan gelen uçağım. Gece uçağı ile gelmekten başka şansım yoktu, Şile’deki eğitim sabah saat 10:00’da başlayacaktı. Katılmak istiyorsam yetişmeliydim ve katılmak hakkının verilmesi büyük bir şans ve onurdu benim için.

Şile’ye uzun zamandır gitmemiştim ve yol oldukça uzun geldi. Uçakta uyumaya çalışmıştım ama Pazartesi günü gittiğim Londra’da iki günlük bir eğitime katılmıştım. Havalimanından eve geldim, bir duş aldım, daha önceden hazırladığım valizimi kontrol ettim. Ağabeyimin sabah trafiğinde iki saat sürebileceğini söylediği yola çıktım. Emre Aydın’ın yeni CD’sini almıştım. Dinleyerek çıktım yola. Yolun uzunca bir bölümünde CD’nin üçüncü parçasını dinledim. Şile’ye bir buçuk saate yakın bir zamanda vardım. Yorgun olmama rağmen üzerimde bir huzur ve tarif etmekte zorlandığım bir heyecan vardı.

Otele girdikten az sonra Nisan ayında Antalya’da katıldığım Başkanlar Kampı’ndan bir hocam beni karşıladı. Az sonra da Ege Akdeniz Yönetim Çevremizden eğitime katılan Yönetim Çevremizin bir komite başkanı bir Lion büyüğüm ve Leo Yönetim Çevresi Başkanımız geldiler. Kamp başlıyordu.

Hızla odamı çıktım, ceketlerimi asıp yine zaman kaybetmeden aşağıda indim. Geç kalmak istemiyordum. Yorgundum, ama bunu düşünecek zaman yoktu. Yoğun bir dört günün beni beklediğini biliyordum; esasında beklediğimden çok daha yoğun bir dört gün olacaktı.

O güne kadar sayısız eğitime katılmıştım. Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinde çok harika eğitimlere, çok vasat eğitimlere, dünyanın en iyi hocaları ile, yaşamdan bezmiş ne anlattığını bilmeyen hocalar ile, meditasyon eğitimlerine, enerji çalışması eğitimlerine gitmiştim. İşletme derslerine, hukuk derslerine, dil derslerine, resim derslerine, farklı ekollerin eğitmenlik eğitimlerine gitmiştim. Heyecanlanmamayı başaramadım bu güne kadar. Doyamadım. Bu eğitim başlarken yine içimde yükselen bir heyecan vardı. Bu eğitimi katıldığım diğer birçok eğitimden farklı kılan burada sadece kendimi değil parçası olduğum Fethiye Lions Kulübü’nü ve kulübümüzün içinde yer aldığı Lions 118-R, Ege Akdeniz Yönetim Çevresi’ni de temsil ediyor olmamdı. Belki beni daha çok düşündüren de buydu.

Hayatta başarılarım oldu, başarısızlıklarım oldu. Genelde başarılarım başarısızlıklarımdan çok oldu. Çok başarılı anlarım olduk, çok başarısız diyebileceğim anlarım da oldu. İlk çoklar ikinci çoklardan çok daha fazla oldu. Her iki halin tadını biliyorum. Her ikisine giden yolun genelde çok farklı olduğunu. Bazense düşünülenden çok daha yakın olabildiklerini.

Dört günlük kamp başladığında bir şeylerin ters gitmekte olduğuna dair bir hissim vardı ama hislerimi takip edemeyecek kadar yorgundum. Eğitimde benden yirmi yirmibeş yaş büyük katılımcılar vardı. Yorgunluktan bahsetmek pek yerinde gelmiyordu.

Lions’un eğitmenlik eğitimi çok iyi hazırlanmış bir eğitimdi. Beklediğimin çok üzerinde bir eğitim. Eğitimin içeriği ve formatı oldukça tanıdıktı esasında. Bana daha etkileyici gelen eğitmenlerin kalitesiydi. Dünyadaki çok ünlü ve aynı zamanda iyi olmayı başaran eğitmenlerden aldığım eğitimlerin tadındaydı.

Yine de benim içimdeki heyecan geçmiyordu. Ben ruhumun parçaları sanki son on gün içinde gezindikleri yerlerdeydi hala. Biraz Fethiye’de, biraz Swiss Cottage’da, biraz Londra metrolarının farklı katlarında, biraz ruhumun yorulduğu zaman kaçmak istediği hayal dünyalarında. Nedense bedenim ve ruhum birleşmiş değildi sanki. Kendimi dışardan seyrediyor gibi hissediyordum. Şile’deki Zeynep’i seyrediyordum. Filmi seyrederken gözlerim kapanıyordu.

Mühendisliğin benim yaşamda tek yolum olmadığını kesin olarak fark ettiğim zaman yaşamın benimle farklı şekillerle konuşmaya başladığını da keşfetmiştim. Hemen olmasa da. Yaşamda her şeyin bir nedeni olduğunu defalarca görmüştüm. İsyan ettiğim bazı anların başkalarının hayatlarında açtığı sayısız kapıyı görmüştüm. Zor zor zor dediğim anları yaşamaya devam ederek gelen sürprizlerle başım dönmeye devam etmişti. Ardı ardına. Ne kadar çok nedenle ne kadar çok ispat yağmıştı üzerime. Ne çok cevap geçit yapmıştı önümde. Yaşanması gerekenlerin teslim olduğum bir kaderden öte dualarımın kabulü ve yaşamak için geldiklerim olduğunu hatırlamaya ihtiyacım yoktu belki. Yine de nedenlerin ve niçinlerin kendilerini göstereceklerine inancım azalmasa da, cevabı beklemek için gereken sabra sahip olmak her zaman kolay olmuyordu.

Sabır.

Sorularımın cevabı. Ruhumun imtihanı.

Kuzenim Murat Ağabeyim son çıkan kitabım “Kitaplar Soru Sorar”ı almış. Şile’den döndüğüm akşam annemin evinde kuzenim ve ailesi ile bir araya geldiğimde imzalamam için kitabımı alıp getirmişti Murat Ağabeyim. Esasında bundan iki hafta kadar önce yeni yılın ertesi günü 1 Ocak’ta yılın ilk yemeği için annemle ve Murat Ağabeyimin ailesi ile Kanyon’da bir araya gelmiş ve yemek yemiştik. Sonra Kanyon’un en üst katındaki D&R Kitabevi’ne gitmiştik. Hepimiz farklı köşelere dağılmıştık. Yarım saat sonra bir araya geldiğimizde kuzenim orada raflarda yeni kitabımı bulmuş ve kitabın okuduğu bir bölümünü paylaşmıştı. Bu arada kitabımın çıktığını aileme haber vermemiştim. Benim için daha enteresan olan Murat Ağabeyimin kitaba koyup koymamakta çok tereddüt ettiğim, hatta baskıya gittikten sonra bile aklıma takılan bir bölümü okuyup paylaşmasıydı. O günden iki hafta sonra İstanbul’daki ilk buluşmamızda bu defa kitap ile gelmişti. Kuzenim kitaba koymak konusunda tek tereddüt ettiğim bölümden bahsetmişti. Kitabı rafta görünce o bölümü okumuştu. Tesadüf. Kitaba dair o bölümden bahsettiği anda bedenimden bir titreme geçti. Fotoğraf makinesinin merceğinin anlık açılıp kapanması gibi sanki gözlerimin önündeki görüntü bir an için gitti ve geldi. Orayı okuması, bana o bölümden bahsetmesi tesadüf müydü?

İstediğim kadar iyi yazamıyorum. Evet, istediğim kadar iyi yazamıyorum. Bazen kelimeler yerine oturuyor. Kimi zaman bazı kelimelere mahkûm hissediyorum kendimi. Rahmetli babamın uzun yıllar kullandığı Facit marka hesap makinelerinin kolları gibi dönüp duruyorum. Dönüp duruyorum bir yerlere gitmeden. Rakamlar değişiyor, günler akıyor, birikiyor, eksiliyor heyecanım bazen. Bazen dönmekten başım dönüyor. Bazen Facit’imi uzaktan seyrediyorum. Yaşamımın resimlerinin içinde olduğum kadar dışındayım. İyi, kötü, güzel, çirkin…

Mış gibi yapmıyorum. Her ne ise o anım, gerçeğim o benim. Mış gibi yapmıyorum. Ait hissetmem ne kadar gerçekse bir yandan sanki dünyadan yıllar öncesinde fırlatılmış bir uydu gibi ait olmadığım bir dünyanın etrafında dönüyorum. İçine giremiyorum.

Yazmazsam durumum daha kötü, yüreğim hiç huzur bulmuyor. Ben de yazmaya ve anlatmaya devam ediyorum.

Bundan herhalde sekiz yıl kadar önceydi. Yazıda yaratıcılık üzerine bir kursa gitmiştim. Her Salı günü öğlen küçük bir sınıf hocamız ile bir araya geliyorduk. Yazmaktan daha çok kendimizi tanımaya dairdi o saatler. O günler daha çok şiir yazmayı tercih ettiğim günlerdi. Verilen ödevleri şiir olarak yazıyordum. Çok uzun zamandır şiir yazmıyorum. Çok uzun zamandır. Şiiri sevmediğimden değil. Şiirin duyguları harekete geçiren gücünü seviyorum. Şiir yazmıyorum çünkü şiiri bir yandan saklanmak için kullandığımı artık biliyorum. Söylemek ve söylememiş gibi olmak için.

Yazmaya birkaç gün ara verdim ya içimdeki sesler yarışıyorlar birbirleriyle duyulmak için. Seçmekte zorlanıyorum. Bugün bir hocam ile eski İstanbul’da dolaşma şansım oldu. Akşam uçağı ile Londra’ya dönecekti ve turistik bir mola için üç dört saatimiz vardı. Topkapı Sarayı’nın içine girmeden Aya İrini’nin önünden geçerek Saray’ın önünde dolaştık biraz. Sonra Ayasofya’nın önünden Sultan Ahmet Camii’ne yürüdük. Camii’nin avlusunu kapısından girerken görevliler Camii gezmek için saat bir de gelmemizi söylediler. Ezan okunmaya başladı az sonra. Avluya girdik Hocam Hagar ile. Ezan’ı dinlerken avluda kaldık biraz. Ezanın sesi sanki kalbimize değiyordu. Derken çevredeki diğer camilerden gelen ezan sesleri de duyulmaya başladı. Birbirimize baktık, Sultan Ahmet Camii’nin öğle ezanının sesi ikimizde yüreğine dokunmaya devam ediyordu.

Oradan Çemberlitaş’a yürüdük, Beyazıt Camii’ne devam ettik. İstanbul Üniversitesi’nin ünlü kapısına. Oraya kadar gelmişten Kapalı Çarşı’ya girdik Yorgancılar Kapısı’na yakın bir kapıdan. Yüreğimizde hala ezan sesi vardı sanki. Sıcak, kuvvetli, sevgi dolu. Bir ezan sesi gündüz vakti bu kadar etkilememişti beni. Uzun zamandır. 24-25 yaşıma kadar Akaratler’de Swissotel’e yakın bir evde oturmuştuk. Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, eski Taşlık Gazinosu’nun ve taşınmadan önce Spor Yazarları Tesisleri’nin olduğu yere çok yakın olan Vişnezade Cami Sokak’ta. Evin hemen karşısında, sağ tarafta Vişnezade Camii vardı. Bazı sabahlar ezan sesi ile uyanırdım, dilerdim ve ürperdiğim olurdu. Her zaman değil. İlkokulum evimizin hemen karşısında, Cami’nin hemen solundaydı. Süheyla Artam İlkokulu. Bir arkadaşımın anneannesi yaptırmıştı sanırım. Yoksa babaannesi miydi? Ezan sesini duymadığım günler olurdu. Hep olduğu için duymadığım. Ama kimi sabahlar gün ağarmadan önce ezan sesi bana ulaşırdı.

Bundan kısa bir süre önce Kanada’ya gittiğinden bahsetmişti Hagar. Çemberlitaş civarında yürürken aniden bir tabela gözümüze ilişti. Bir fotoğraf sergisi vardı. Adı “İstanbul’dan Kanada’ya”. Hocam bir an durdu. “Ne enteresan,” dedi. “Kanada, İstanbul, bu tabela…” Beyazıt’a yürürken karşımıza çıkıveren bir sergi. Sonradan neden girmedik sergiyi gezmeye dedik ama sanırım şaşırmış ve yola devam etmiştik.

Bu gece parça parça. Yazmak istediklerim birleşmiyor. Birleşmek istemiyor. Yerlerinde de durmuyorlar. Varım işte varım diyerek hoplayıp zıplıyorlar zihnimde.

Zihnimin karıştığı anlarda yaptığım gibi soruyorum o zaman: Ben ne söylemek istiyorum? Bu gece ne söylemek istiyorum?

Hepsinin bir nedeni var. Sevdiğim anların da. Anlamsız bulduğum anların da. Neden ben dediğim anların da. Nasıl ben mi diye hayretle sorduğum anların da. Biliyorum. Biliyorum. Biliyorum. Her saniyesi doğru ve rast giden anların bana ait olabildiğini biliyorum. Başarılı olduğum, çok başarılı olduğum anların bir nedeni var biliyorum. Başarıyı ben yaşıyor olsam da her zaman övgünün bana ait olmadığını biliyorum. Peki, çok başarısız olduğum anların da olması gerektiğini aynı rahatlıkla kabul edebiliyor muyum? Kabahat, kusur, suçlu arıyor muyum? Başarılarım kadar başarısızlıklarımı kabul edebiliyor muyum?

Her zaman değil.

Şile’deki eğitimin sonunda katılımcıların bir sunum yapmaları gerekiyordu. Benim sıram son Pazar gününün sabahına denk geldi. Tüm katılımcılar sıra ile sunumlarını yapıyorlardı ikişer kişilik gruplar halinde. Her ikili sunumunu bitirdiğinde bir sonraki kura çekiliyordu. Konuları tek tek sunuyorduk; her konu başlığı iki eğitmen adayına paylaştırılıyordu. Ben Pazar gününe kalmıştım. Sabahın çekilişinde sonuç ilk sunumu benim yapacağımı söylüyordu.

Eğitimi iyi dinlemiştim. Söylenenleri duymuştum. Eğitmen olarak yapılması gerekenler, kesinlikle yapılmaması gerekenler. Birçoğu bildiğim şeylerdi. Yeni noktalar vardı ama televizyon programları, radyo programları yapmış, birçok sunumda yer almış, seminerler ve eğitimler yapmıştım. Öğretilen birçok şeyi çok başarı ile uyguladığım söylenirdi. Bana verilen konuyu da elimden geldiğince çalıştım. Yorgundum ama yapabildiğim kadar yaptım. Boş verdim diyemem, ciddiye almadım diyemem. Pazar sabahı sınıfta sunum için kameranın kayıt yapmaya başlayabileceği ile ilgili işareti eğitmenimize verdiğimde sonraki yirmi yirmibeş dakikayı hayatımın en başarısız çalışmalarından birini yaparak geçireceğimi tabii ki düşünmüyordum. Yirmibeş dakika bittiğinde sanki uzaydan yavaş yavaş geri gelir gibi uzaktan seyrettiğim ve bazen içinde olsam da sanki yok olan bedenime tekrar giriyordum. Heyecanlanmıştım doğru ama yüzlerde, yerine göre binlerce insan önünde konuşmuştum. Bu kadar başarısız olmayı nasıl başarabilmiştim? Yapılmasın denilen her şeyi biliyor olmama rağmen yapmayı nasıl başarmıştım? On yıl önce olsa belki şaşırmazdım ama Zeynep bu değildi ki. Şile’den ayrıldığım o Pazar gününün akşamında kuzenim Murat Ağabeyim imzalamam için son kitabı uzatmasına kadar içimden atamadığım bir şaşkınlık içindeydim. Bu kadar da olamazdı canım. İstemiş ve uğraşmış olsam bu kadar kötü olmayı başaramazdım.

Yaşamımda inanılması zor mucizeler gibi gelişen olumlu günlerini, haftalarını, aylarını kucaklamakta zorlanmıyordum. Olayların nedeni vardı. Çok başarısız olduğum o sunumun da olması gerektiğini kabul etmekte gururum nedeni ile mi zorlanıyordum? İstediğim gibi yapamamıştım işte. Bırakın istediğim gibi yapmayı beklenen minimal sınırlarda bile yapamamıştım. Nedense. Boş vermemiştim. Tam tersi umursamıştım, önemsemiştim, kıymet vermiştim. Dinlemiştim, uygulamak istemiştim.

Benimle birlikte eğitime katılan bir dostum ile paylaştım bu düşüncelerimin bir kısmını. Gerisini kendime sakladım. Bugün yakın bir arkadaşım eğitim ile ilgili soru sorunca, “Muhtemelen Lions eğitmeni olamayacağım, çok kötü bir sunum yaptım,” diye paylaştım. Benim diğer çalışmalarımı bildiği için mütevazı olmak için öyle konuştuğumu zannetti. “Hayır”, dedim,” samimi söylüyorum. Çok başarısızdım.”

Aradan dört beş gün geçmiş ama içimden atamamışım. Tam olarak. Anlayamadım neden oldu, nasıl oldu, sunum sırasında ipler nasıl koptu. İnanın bilmiyorum. “Sunumun kaydını seyredince göreceksin,” dedi eğitmenlerimden bir tanesi sunum sonundaki geri bildirimi sırasında. Orada kimi göreceğim merak ediyorum.

Her şeyin bir nedeni olduğunu kabul ediyorum. Tamam ediyorum. Ediyorum da soruyorum peki benim için doğru sonuç değilse neden Şile’de olmam gerekiyordu? Bu kadar yorulmama değer miydi? Neden istedim ve neden yapabilmem mümkün iken başarılı bir çalışma yapamadım? Yapabileceğimi biliyorum, peki neden yapamadım?

Mühendis Zeynep’in gözleri ile bilmiyorum. Yaşamın farklı cevapları ile karşılaşan yeni Zeynep’in aklına gelen bazı şeyler var. 2010 yılının Aralık ayı bana çok şey söylemişti. Ocak ayı da söylemeye devam ediyor. Bazen Fethiye’den, bazen Arnavutköy’den, Şile’den, Londra’dan, Sultan Ahmet’ten.

Çekip durduğum Macera melek kartı yüreğimin istediği yaşam ile karşı karşıya olduğumu gösterirken kabul etsem de etmesem de maceranın böyle devam edeceğini sessizce hatırlatıyor.

Bana şimdilik uyuyup uyanmak kalıyor…