İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

19 Ocak 2009 Pazartesi

İstanbul'u Arzulayan Resimler


Mayıs ayıydı. 2005. Barselona’ya tekrar gidiyordum, İstanbul’a çok benzettiğim bu şehre. Ve ilk yolculuğumdan farkı belki artık bu topraklarının dilinin bana o kadar da yabancı olmamasıydı.

Doğrusu Figueres’e, Dali’nin şehrine gitmek başta programda yoktu, ama 1-1,5 saatlik bir yolculuktan sonra Dali Müzesi’nde bulmuştum kendimi. Gerçekten de enteresan bir hayal dünyasında.



Sabancı Müzesi’ne Picasso sergisi ilk Barselona seyahatimden ve oradaki Picasso Müzesi’ni gördükten sonra gelmişti. Kasım 2005’ten Mart 2006’ya kadar Picasso gezindi İstanbul Boğazı’nda. Ve şimdi Dali, ve gitmesine az kaldı.

Her müzenin ayrı bir ruhu var, resimlerin ayrı bir ruhu olduğu gibi. Ve her resmin enerjisinin biz insanlar gibi olmak istediği yerler, dolaşmak istediği topraklar var. Bazen kök salacakları yerleri çabuk bulurlar. Bazense onlar da bizler gibi yüreklerinin çağırdığı yeri arar dururlar.

İstanbul’da Arkeoloji Müzesi farklıdır. İstanbul Modern ve Sabancı Müzeleri de bu şehri müzeleri olan diğer şehirler ile artık daha çok bağlıyor sanki.

Fethiye Müze Müdürlüğü’ne her gidişimde yüreğim biraz burkulur. Bu toprakların sunduğu tarihi korumakta, kollamakta, paylaşmakta neden bu kadar zorlanıyoruz diye. Ortaokul yıllarında ilk defa gittiğim Londra’daki British Museum’u gezdiğim günlerdeki hayretimi hatırlıyorum. Aynı tarihlerde İstanbul’da gezebildiğim Müzeler Topkapı Sarayı Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ydi. Londra’ya gittiğim aynı yıl Paris’te Louvre Müzesi’ni de gezme şansım olmuştu. Ağabeyim Yaman ile müzede saatlerce kaldıktan sonra müzenin kapanma saatinin yaklaşmakta olduğunu fark edip koşarak yetişmiştik bazı bölümlerine. O günden sonra belki 4-5 defa daha Paris’e gitme şansım oldu. Ve karar verdim Louvre’ı gezme macerası bitmez. Ve bu güzel bir şey.

Bir yeğenim var altı yaşında. O Salvador Dali’nin İstanbul’daki sergisine benden önce gitti, anaokulu sınıfı ile. Ben ortaokul’da Mona Lisa ile tanıştım. Yine de çok şanslıydım. Ancak devir değişiyor, ne dersek diyelim dünya ile Türkiye arasındaki sınırlar artık çok farklı renkler ile çiziliyor.



Son Japonya seyahatimde Kurashiki’deki Ohara Sanat Müzesi’ni gezmiştim. Kurashiki, Okayama’nın batısında gerçekten rüya gibi küçük bir tarihi şehir. Ve bu şehirdeki Ohara Müzesi’nde Signac, Toulouse-Lautrec, Gauguin, Renoir ve Degas gibi sanatçıların eserlerini görmek mümkün. Orada bir Rothko gördüğümü de hatırlıyorum. Ohara Sanat Müzesi’nin bir özelliğine Japonya’da Batı eserlerinin daimi olarak sergilendiği ilk müze olması. Müzenin yeni bölümlerinde Japon, Yakın ve Uzak Doğu eserlerini de görmek mümkün.

*

Müzeler resimlere ev sahipliği yapıyor. Aramızda olan veya olmayan sanatçılardan bize emanet kalanlara bir yuva sağlıyor. Resimler de, heykeller de bizlerin arzuladığı gibi geceleri ruhlarının huzurda olacağı ve gündüzleri yaşam ile karışabilecekleri mekânları arıyor. Bir ev, bir müze veya bir atölye. Ve kimi resimler kapalı dolaplarda, depolarda gün ışığına çıkacakları zamanı bekliyorlar.

Haydi İstanbul misafirperverliğe devam. Kim bilir hangi ressam seninle kucaklaşmak istiyor.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Zahrad dedi ki "Işığını Söndürme Sakın"


Zahrad'ın şiirlerini okumak geldi bugün içimden, ve ne kadar oldu diye düşündüm, Zahrad öleli ne kadar oldu? Neredeyse iki yıl.

...


Amsterdam’dan gelen bir e-posta ile başladı hikâye. Lise ve üniversite yıllarından en yakın arkadaşım eşinin amcasının vefatını haber veriyordu. Bir arkadaşımın acısı benimde yüreğimde her zaman sızlar. Ama ya ölen ZAHRAD’sa?





ZAHRAD kim midir?
Ben 21.Mart.2005 günü tanıştım Zahrad ile, Zareh Yaldızcıyan ile. Zahrad arkadaşımın amcasıdır. Zahrad şiirleri yirmibeş dile çevrilmiş, ödüller almış, nişanlar ile onurlandırılmış, hayatını şiire adamış bir şairdir. 2007 yılının Şubat ayında Zahrad’ı kaybettik.

Ben Zahrad’ı bir kere ziyaret edebildim ve sanırım sadece bir iki kere de telefonda konuşabildim; ama hayatımızdan geçen ama iz bırakan insanlar vardır ya, Zahrad’da böyle oldu benim için.

Hikâye 2005 yılından bir iki yıl önce başladı esasında. Arasında Zahrad’ın yeğeninin de olduğu arkadaşlarım ile çıktığımız bir mavi yolculuk gezisine bir araya toplamayı başardığım şiirlerimi de getirmiştim. Arkadaşlarıma okutmak, düşüncelerini almak istemiştim. O zaman Zahrad’ın yeğeni - ben Zahrad’ın varlığını o zaman bilmiyordum henüz – “Seni amcam ile tanıştırayım ben” dedi. “Ünlü bir şairdir esasında O.”

Ve derken karşıma Zahrad ile ilgili şeyler çıkmaya başladı. Ve aradan en az bir yıl geçmişti ki sanırım, dayanamadım ve “Tanıştırır mısın beni amcanla” dedim Arek’e. Hemen kabul etti ve dedi ki “bugünlerde bir de şiir kitabı çıkmış bir şiir serisinde.” Hemen atıldım “Adam Yayınlarının Şiir Klasikleri serisinde mi?” diye. Arek bana o kitabı ve diğer bir kitabını daha okumam için verdi. Bu kitaplar hala bende ve geri verilmeyi bekliyorlar. Ancak, bir kitap benim olmayınca beni bir huzursuzluk alır, bana ait olması arzusu beni rahat bırakmaz. Ben de Adam Yayınlarının o şiir serisinin neredeyse tamamı vardı. Kumaş ciltli, kapaklı muhteşem kitaplardı. Sheakespeare’dan Walt Witman’a , Özdemir Asaf’tan ve Orhan Veli’ye yerli ve yabancı üstat şairlerin eserlerinin yer aldığı 10-15 kitaplık bir seri. Ancak Zahrad’ın ki yoktu bende. Zahrad’ın bu seride yer aldığını fark etmemiştim. Hemen Akmerkez’deki Remzi Kitabevi’ne koştum. Seri oradaydı ama Zahrad’ın kitabı ellerinde kalmamıştı. Hemen getirttim. Sıra kitabını imzalatmaya gelecekti yakında.




***

ZAHRAD kimdir?
Şiiri yaşayan, yaşamını şiir olarak yaşayan bir insan. Söylemek istediklerini, bir romanı şiirin dizelerine sığdırabilmek için uğraş veren bir savaşçı. Narin bir savaşçı. Zahrad’ı anlatmak bana düşmez sanırım ama Zahrad’ın bana yaşattıklarını söylemeye hakkım var ve söylemek zorundayım.

Ortaokul yıllarından beri şiir benim için hayatımdaki en önemli şeylerden biri oldu. Sanırım yaşamda düşünceleri aktarmakta zorlanmıyordum ama duygulara gelince iş, hissettiklerimizi ifade etmekte engellerimiz vardı. Yani uzun uzun değil kısa kısa, kısacıkta uzun uzun anlatma arzusu. Söylemeden söylemek arzusu. Şiir benim için böyle bir şeydi. Ancak, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne başladığım 1981 yılından beri içimde olan şiir ateşi sönmek üzerindeyken yetişti Zahrad; ve içimde tekrar yazma arzusunu uyandırdı. Doğru yaptığımı hissettirdi bana. Şiire bir yaşam bile adanabiliyordu.

Zahrad’ın şiirleri yaşamın içindeki çocuksu tadı ve bir o kadar da yaşamdaki ince hüznü tarif ediyor bana. Yaşamın özüne dokunuyor.
86 kısacık dize ile anlatıyor tüm yaşamını ÖZGEÇMİŞ adlı şiirinde. Belki biraz bizi de anlatıyor.

Okumak gerek, nasıl bakmış Zahrad yaşama. O kadar çok şiiri var ki sevdiğim tekrar tekrar okuduğum.
REDDİYE, KERTENKELE, İHTİYAT …

Ya da şehirlere dair şiirleri. LONDRA, FLORANSA, RİO, AMSTERDAM, ŞİRAZ, KAHİRE, TEL-AVİV. Altı yedi satırda bir şehrin ruhu seriliyor gözleriniz önüne.
Dört, beş sayfada devri âlem.

Ya da Zahrad’ın içindeki çocuk konuşur VELET şiirinde olduğu gibi:

Mahallenin velediyim
- zillerinizi çalarım
ve siz açıncaya dek kapıyı
pırr… ben kirişi kırarım –
bakarsınız – kimse yok

Mahallenin velediyim – bilirim
öyle tak eder ki canınıza
öyle fitili almış – basarsınız ki kalayı
bir pirelenmeyegörün benden
hiç dinlemez – bozarsınız façamı

Mahallenin velediyim – yine de
çaldığımda kapınızı
görürüm ki – iyiye yorarsınız hep-
umutlarla coşkularla hummalı
kim bu diye
bir hoş
koşarsınız kapıya

o umut
ve o düş anı
olası mutluluk anı kısacık
ki bir an olsun renge boğar
ışıtır
tekdüze yaşantınızı
- mahallenin velediyim – bana borçlusunuz
Siz o hazzı

***

Beni ne daha çok etkilemişti bilmiyorum. 80 küsur yıllık yaşamını şiire adaması mı, şiirden bahsedince gözlerinin nemlenmesi ama aynı zamanda ışıldaması mı, zarafeti, yumuşaklığı, konuşmasındaki çocuksu neşenin tadı mı, yoksa derinde ama sanki doğduğu günden beri kendisinde olduğu hissini veren hüzün mü? Bir iz bıraktı bende Zahrad; sanki küllenmiş olan yazma isteğimi tekrar alevlendirdi.

***
Okumanız gerek, anlatmam zor. Ancak belki de en çok okuduğum, söylediğim şiirlerin biri olduğu için ISLAK’ı paylaşmadan geçemeyeceğim. Biz nelere “ıslak” diyoruz acaba?

***
ISLAK

Ne varsa güzeldir
yuvarlak olan
kendiyle başlar çünkü
kendiyle biter

oysa öyle minnacık ki yengeç
bilmez
dünyanın yuvarlak olduğunu

Sorarsanız
ıslak der.


***

Zahrad’ın Adam Yayınlarından çıkan kitabının adı “Işığını Söndürme Sakın”.
Ne mutlu iz bırakanlara ve iz bırakarak meşalelerin yanmaya devam etmesini sağlayanlara.

Ben Zahrad’ı sadece bir kere gördüm. Ancak sadece ismi bile, şair olarak seçtiği isim bile ruhuma dokunuyor. Zamanla ölçülmez insanların bizde bıraktığı izler; sözcükler bizi sonsuzluğa taşıyor.

Zahrad ölmüş dediler, ama bana öyle gelmiyor.

16 Ocak 2009 Cuma

Aradığımız Yer Aynı




Bir Ocak ayı akşamında Arnavutköy’deki evimde merkezi ısıtma ile ısınan dairemde salonu biraz soğutmak için balkon kapısını açtım. Kalorifer radyatörlerinin bir kısmının vanası bozulmuş, onları ne kapatabiliyorum, ne de kısabiliyorum. Kısa kollu gömleğim ile otururken geçtiğimiz Haziran ayında İskoçya’da Findhorn’da geçirdiğim günler aklıma geliyor. Haziran ortasında havanın 6-7 derece olduğu ve kat kat giyinmeme rağmen üşüdüğüm o yaz günlerini.

İskoçya’ya hazırlıklı gitmiştim, palto, eldiven, atkı, bere ne isterseniz vardı yanımda. Ancak doğrusu kullanacağıma pek de inanmamıştım. Amerika’daki üniversite yıllarımda dört yılımı New York eyaletinin kuzeyindeki Ithaca kasabasında geçirdim, Cornell Üniversitesi’nde. Ithaca’da Ekim ayında yağmaya başlayan kar bazen Nisan ayı sonlarına kadar yerden kalkmazdı. Ancak yazları o kadar güzel olurdu ki. Cayuga Gölü, ormanlar, şelaler. Kış aylarının sanki bitmeyecek gibi görünen griliği yüreğimi karartı bazen.

Cornell’de sabahları duşumu aldıktan sonra derse yetişme telaşında saçlarımı doğru düzgün kurutmaya vaktim olmazdı. Kampus içinde derse varana kadar saçlarım ince bir buz tabakası ile kaplanır ve kıtır kıtır olurdu. Şapka veya bir bere giymek aklıma geldiyse saçlarımın dışarı da kalan bölümler donardı. Ancak hala şaşırırım o yıllarda ne kadar az grip ve soğuk algınlığı geçirdim.

Ithaca’nın soğuk havasından sonra bir kış tatilinde İstanbul’a gelmiştim. Tam evden çıkıyordum, annem “Kızım ne yapıyorsun, aman çorap giy,” diye seslendi. Durdum ve ayaklarıma baktım, hava o kadar sıcak gelmişti ki bana çorap giymeni unutmuştum. Türkiye’de döndükten sonra da bu İstanbul’un bana fazla sıcak gelmesi hali bir süre devam etti. Ancak sonra tekrar eski İstanbul’lu halime döndüm; artık görerek şartlanmak mıdır, bedenin alışması mıdır ama daha sıkı giyinir oldum.

Bu hissi zaman zaman Fethiye’de de yaşarım. Ben hem İstanbul’da hem de Fethiye’de yaşıyorum. Fethiye’de ilk gitmeye başladığım yıllarda İstanbul’a göre o kadar sıcak gelirdi ki gerçekten orada daimi yaşayan arkadaşlarıma göre çok daha ince giyindiğimi fark ederdim. Yani Nisan ya da Ekim ayında Fethiye sokaklarında dolaşan yabancı turistler kadar ince giyinmesem de kendimi yaz ayları için ayırdığım kıyafetlerimin içinde bulurdum. Aradan 3-4 yıl geçti ve bakıyorum kış aylarında Fethiye’ye giderken küçük valizime bir çift eldiven falan koyar olmuşum. Beden mi istiyor, göre göre beyin mi istiyor orasını bilmek zor doğrusu. Ancak özellikle Nisan, Mayıs aylarında Fethiye sokaklarında çok renkli görüntüler olur. Kazakları ve montları içinde gezen Fethiye’liler, ki ben de yerine göre artık bu gruba giriyorum, ve kısacık şort ve askılı t-shirtleri ile gezinen turistler. Eskiden 23 Nisan ve 19 Mayıs tatillerinde güneye indiğim zamanlarda ben de tatile neler götürüyordum acaba?

*
Benim, Findhorn Ekoköyü’ne gittiğimde, ayrıca dört gün Findhorn körfezinin hemen yakınında bulunan başka bir Budist inziva merkezinde kalma şansım oldu, adı Shambala’ydı. Eskiden Findhorn Ekoköyü’ne ait olan oldukça ihtişamlı eski bir binayı devralan Budist bir Alman tarafından işletiliyordu. Findhorn’da daha önce iki yıl yaşamış olan bir arkadaşım birkaç ay önceki son Findhorn ziyaretinde burayı görmüş, ve ben gittiğimde kalmaktan keyif alabileceğimi düşünerek bana önermişti. Gerçekten de sade, sakin, sessiz, huzurlu bir yerdi.

Findhorn Ekoköyü’nde ve hemen yakınındaki bu inziva merkezinde sabahları meditasyon çalışmaları yapılmakta. Her gün farklı hocalar ve tarzlarda yapılan bu çalışmalara isteyenler katılabiliyorlar. Ben bu Budist merkezde kaldığım ilk sabah erken kalkıp çalışmaya katılmıştım. Ancak ikinci sabah belki de hava değişiminden uyanamamıştım. Kalktığımda çalışma çoktan başlamıştı. Hazırlandım, ve iki katlı binan geniş ahşap merdivenlerinden aşağı indim, odalar ile binanın yemek ve meditasyon salonlarını ayıran camlı, geniş ahşap kapıyı açtım, ve bir iki adım atmıştım ki, kulağım gelen seslere takıldı. Meditasyon salonundan “Bismillahirrahmanirrahim” sesleri geliyordu. Bir an durdum, evet sesler meditasyon odasından geliyordu, ve içeride en az 15-20 farklı ağızdan Besmele çekiliyordu, yabancı aksanların tonlamaları ile ve devam ediyordu. Odanın karşısına denk gelen bir berjer koltuk gördüm ve hemen oturdum. Odadan dışarıya sızan Besmeleler devam ediyordu. Ne kadar güzel bir makam ve melodi ile söylüyorlardı. Durmadan tekrar ve tekrar ve tekrar. Sanırım en az 5-10 dakika o koltukta oturarak çekilen Besmeleleri dinledim. Yüreğimi farklı bir huzur ve mutluluk kaplamıştı. Sanki o odadan dışarıya yayılan bir ışık vardı. Derken ses kesildi. Ben koltukta kalakalmıştım. Bitmesini istemiyordum. Bitmesini istemiyordum.

Oturmaya devam ettim. Tahminen beş dakika sonra meditasyon odasının kapısı açıldı, içeriden çoğunluğu İskoçya ve İngiltere’nin farklı yerlerinden gelen, aralarında Alman ve Japonlarında bulunduğu gerçekten de 15-20 kadar kadınlı erkekli bir grup çıktı. İskoçya’da Findhorn Körfezinin her gün büyük bir gelgit ile dolup boşalan Findhorn Körfezi’nin sularına bakan bir Budist inziva merkezinde o sabah çoğunluğu birbirini tanımayan bir grup insan, sevgi adına, İlahi olan adına, dostluk kardeşlik adına beraberce dakikalarca Besmele çektiler. Ben kulağıma çalınan Besmele sesleri vesilesi ile ‘Taizé’ çalışmaları ve şarkıları ile ilk defa o sabah tanıştım. Grup kahvaltı salonuna geçer geçmez ilk yaptığım şey o sabah ki çalışmadan neler yapıldığını sormak oldu.

*
Arnavutköy’de Pazar sabahları kulağıma derinden gelen bir kilise çanı çalınır. Sakin olur Pazar sabahları ve haftanın telaşında duyulmayan sesler hayat bulur.

Evimde piyanomun üzerinde bir seramik heykel var. Annem teyzemi ziyarete gittiğimizde Ankara’dan almıştı benim için. Şems-i Tebrizi imiş çalışmanın adı. Mevlana’yı sevdiğim ve eserlerini ve hayatını çalıştığım için görünce almak istemiş annem benim için.

Aradığımız yer aynı.

Ve ne çok farklı yol aynı yönü gösteren.

Yüreğimizin geçtiği ve ait olduğu yerlere selam olsun.
Ve yolumuz aydın ve açık, sevgiyle.

Ah, Babam Oğuz Atay'a 'Bizim Oğuz'' dedi.




Sanırım ortaokulda olmalıyım. Çok etkilendiğim bir romanı okuyorduk derste. Sözde ödevdi ama ben bitmesini istemiyordum. Nedense çok sevmiştim. Romanın adı “Bir Bilim Adamının Romanı”, Yazarı ‘Oğuz Atay’.

Ben ilkokul yıllarında matematiği her şeyden çok severdim. Toplama, çıkarma, bölme, çarpma, gerçekten sanki oyun oynar gibi severdim matematik işlemleri yapmayı. Belki o zaman atıldı ileride mühendis olma arzumun tohumları.

Ancak sonra bir şey oldu, ve ben kitapları sevmeye başladım. Üsküdar Amerikan Lisesi’nde gerçekten bana edebiyatı sevdiren iki muhteşem edebiyat hocamız vardı, Fahrünissa ve Neyire Hanımlar. Ne olduysa bana, orta birinci sınıfta edebiyat derslerinin başlaması ile oldu. Belki derslerin adı edebiyat değil de Türkçe’ydi, inanın hatırlamıyor. Ancak sanki ruhum ilk defa bir kitabın tadı ile gerçekten buluştu. Nasılını tam hatırlamıyorum, ama hazırlık sınıfının bitip orta birinci sınıfının ilk birkaç ayından sonra bende ardı arkası kesilmeyen bir okuma tutkusu başladı. Cuma akşamları yeni bir kitabı okumaya başlar çoğu zaman Cumartesi sabahının erken saatlerine kadar okur, bitirir ve ondan sonra uyurdum. Bu arada hızlı okumamı okuyarak kazandım diyemeyeceğim, bir şekilde ilk an’dan beri çok hızlı okuyabildiğimi fark ettim.

Bu okumayı hızlı öğrendiğim anlamına gelmesin. Metamatik işlemleri konusunda ilkokul birinci sınıfta belki üstüme yoktu, ama sınıfın okumayı en son sökenleri arasındaydım. Hatta genelde benden şüphesi olmayan babam bir akşam bana dört harfli heceleri çalıştırmaya bile çalışmıştı. O akşam soğuk terler döktüğümü hala hatırlıyorum. Aradan, eh çok zaman geçmiş.

Babam kendi babasının asker olması nedeni ile ilkokul birinci sınıftan itibaren liseyi bitirinceye kadar Türkiye’nin farklı yerlerinde birçok yerde okumuş, neredeyse her birkaç yılda bir hem şehir hem de okul değiştirmiş. İlkokul birinci sınıfı Kırklareli’nde okurken okul numarası da bir’miş. Sarıkamış, Antalya, Eskişehir, evet liseyi de Eskişehir Lisesi’nde bitirmiş.

Üzüldüğüm bir şey var. Ben Babamı yeterince can kulağı ile dinlememişim. Yok bu değil. Dinledim esasında ama kimi insanlar vardır hani her söyleneni aradan 20, 30, 40 yıl geçse de hatırlarlar. Ben onlardan değilim. Ben yazmazsam unuturum. Bu yüzden yıllardır düzenli olarak dosyalayamasam da hep yazarım. Günlük yazarım, dersleri dinlerken yazarım, yazarım. Dinleyebilmek için yazarım, hafızamda kalmalarına şans vermek için yazarım. Babamın anlattıklarını yeterince kaydetmemişim ve şimdi artık çok geç.

Babam Rahmetli, inşaat yüksek mühendisi’ydi. Meraklı bir adamdı, ne sorsanız bilir. Hani ‘Kim 500 Milyar İster’ yarışmalarında aramak isteyeceğiniz türden biri. Mühendisti, ve sanırım ruhunda da vardı mühendislik. Zaman zaman hocalarından bahsederdi, ve çoğu sonradan bizim ders kitaplarında okuduğumuz ünlü Türk yazarların nasıl zamanında onların edebiyat öğretmenleri olduğundan. Ve şimdi ben kimler olduğunu hatırlamıyorum. Beni üzüyor bu ve telafisi mümkün değil.

*

İşte çok beğendiğimi fark ettiğim ‘Bir Bilim Adamının Romanı’nı okuduğumuz o günlerde sanırım akşam yemeği sofrasında bundan bahsetmiş olmalıyım ki, Babam bana kitabın kimin hakkında olduğuna dair sorular sordu. Kitap Mustafa İnan isimli bir bilim adamını anlatıyordu. “Mustafa İnan bizim hocamızdı” demişti Babam “O’nun dersine girmek için sinemayı kırardık.” Nasıl yani babam Mustafa İnan’ı tanıyor muydu? İnşaat Yüksek Mühendisi olan babam İstanbul Teknik Üniversitesi, İTÜ mezunuydu.

Sonra “Yazarı kim?” diye sormuştu Babam. “Oğuz Atay Babacığım” demiştim. Ve beni esas şaşırtan cevabını vermişti. “Bizim Oğuz”. Hadi Mustafa İnan’ı tanıyordu da yazar Oğuz Atay’ı nasıl tanıyor olabilirdi? 13-14 yaşındaki Zeynep için bu tesadüfler gerçekten enteresan olmaya başlamıştı.

Tabi ben Oğuz Atay’ın inşaat mühendisi olduğu bilgisini tamamen atlamıştım ve Babamın Oğuz Atay’ı mühendis olarak tanıdığını bilmiyordum. “Gerçekten de mühendis olmaktan farklı bir cevher vardı O’nda" dedi. 1927 doğumlu olan Babam ile 1934 doğumlu olan Oğuz Atay’ın tanışıklıkları çok daha eskilere dayanıyordu.

Babam 2004 yılında yaşama veda etti, Oğuz Atay’da 1977’de, ben daha yedi yaşındayken. Nereden geldi şimdi bütün bunları aklıma; Kim bilir belki ikisi de bu akşam rahmet istedi.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Gecenin Sessizliğinde Tesadüflerin İzi



Bugün bir avukata bir konuyu danışmak için gitmem gerekti. İlk defa tanışacağım bu hanıma haksız yere uğraşmak zorunda kaldığım bir konu ile ilgili yardım almak için gidiyordum.

Kapıyı çaldım, kapıyı tesadüfen avukat hanım bizzat kendi açtı ve odasına buyur etti. Masasının karşısındaki koltuğa oturmadan önce yerdeki halı gözüme takıldı. Olabilir miydi? Yerdeki halı, benim Fethiye’deki evimin salonundaki halının tıpatıp aynısı idi. Şimdi bu o kadar enteresan gelmeyebilir, ama halının özel bir desen ve renkte el dokuması bir halı olduğunu söylesem?

Kendimi tutamadım ve avukat hanıma söyledim. O’da “Evet biz bu el boyaması halılara meraklıyız” dedi. Eşinin Kayseri’li olduğundan bahsettiği ve Kayseri’de Yahyalı halılarının da meşhur olduğundan. Nasıl bilmem, Rahmetli Babam Devlet Su İşleri Müteahhit’i olarak Yahyalı’da ‘Ağcaşar Barajı’nın inşaatını yapmıştı. Ben de Kayseri ve Yahyalı’ya uzun yıllar bu iş vesilesi ile gittim. Tesadüf.

Derken “Siz Fethiye’den bahsediyorsunuz, orada mı yaşıyorsunuz?” dedi hanım. “Biz de ileride orada mı yaşasak diye düşünüyoruz” demez mi? Yıllardır Fethiye’ye tatil için gelirlermiş. Nereden nereye.

*

Ben tesadüflere inanırım. Hatta kuvvetli işaretler olduğuna inanırım. Beklenmedik anlarda ortaya çıkan bu sinirli an’ların yaşamımızda belki olmamız gereken yer olduğumuzu bir işareti olduğunu dahi kabul ederim.

Avukata danışmak üzere gittiğim konu tamamen haksız olarak uğraşmak olduğum bir konu. Ve “bu neden oluyor, neden bu haksızlığa uğruyorum” diye haftalardır düşünüyorum. Birkaç gecem de uykusuz geçti doğrusu.

Yaşamda düşüncelerimiz ve davranışlarımız ile bazı şeyleri hayatımıza davet ettiğimizi kabul ediyorum. Bazen başarıdan korkarak kendimize çelme taktığımız olur. Bazen sevgiden korkar ve bizi sevenleri biz hayatımızdan uzaklaştırırız. Bunlar mümkün, oluyor ve kabul ediyorum.

Ancak, kimi an’larda, sanki tüm detayları önceden belirlenmiş oldukları hissi beni ürpertir. Bunu hissetmem için özel bir olay yaşıyor olmam gerekmez; sadece o an özeldir.

Bir eğitim projesi vardı üzerinde uzun yıllar çalıştığım. Çok inandığım bir projeydi ve yüreğimin derinlerinde yapılması gereken bir şey olduğunu biliyordum. Maddi manevi çok imkânımı ayırmam gerekti, çok zaman ayırmam gerekti. Aradaki sürede farklı kesimlerden gerçekten faydalanabilecek insanlara çok güzel hizmetler de verdik, ancak yine de bir türlü olması gereken yoğunluğa ulaşmıyordu. Hayır duaları edenler oluyor, çok insan teşekkür ediyordu. Projeyi sonlandırmak gerektiğine karar verene kadar bu birkaç yıl böyle devam etti. Çalışmanın yapıldığı mekânı boşaltmamızdan birkaç hafta önce bir danışanı beklerken camdan İstanbul’un akşam manzarasını seyrederken içimi garip bir huzur sardı.

Zaman sanki donmuştu, muazzam bir netlik vardı sanki. O an için sanki başka bir yerde olmam hiçbir şekilde mümkün değildi. Sanki varlığımın evrende tek bulunabileceği mekân o salonda pencerenin yanında o noktada durdum; ve uzaktan ve yukardan İstanbul Boğaz’ını, Taksim’den Kadıköy’e manzarayı, Kız Kulesi’nin bu kadar uzaktan çok da parlak görünmeyen ışıklarını seyrettim. Ve o an’da o proje için yaptığım hiçbir şeyin başka türlü olamayacağını, her şeyin gerçekten olması gerektiği gibi olduğunu sanki bedenimin her hücresinde hissettim. Ne kadar mükemmel bir tamlık hissi bu.

*

Ben bugün o avukat hanımın ofisine girdiğim de ve yerdeki halıyı gördüğüm an’da da bir şey oldu.

Düşüncelerimin gücünün farkındayım. Ve yüreğimin arzularını dinlediğimde ve o sesi takip etmeye kendimi adayabildiğimde yaşamın benim için daha da yaşama değer olduğunun da.

Ancak hayatın beklenmedik an’larında karşıma çıkan kimi zaman o ‘tesadüfler’de kimi zaman o mükemmel ‘tam olma halleri’nde bir sihir olduğuna da kabul ediyorum. Olmam gereken zaman da, olmam gereken yerde ve yaşamam gerekenleri yaşamakta olduğuma dair.


Yine bir İstanbul akşamı’nda bu defa İstanbul Boğazı’nda, boğazın karşı yakasında aydınlatılmış olan Kuleli Askeri Lisesi’ni seyrediyorum. Boğaz gece süzülen karanlık gemiler dışında sakin. Ve yüreğim bir sonraki sahneyi heyecan ile bekliyor.

Z.

Bir Kadın ve Bir Erkeğin Beraber Mutlu Olması Mümkün mü?




Sevgi dolu ilişkiler yaşamak ve mutluluğu yakalayabilmek için bir formül var mı?

Mutluluk sadece anne babalarımızın, belki dedelerimizin ve ninelerimizin ölüm bizi ayırana kadar diyerek yürüttüğü ilişkilerde mi yaşanabiliyor?

Yoksa yüreğimizin heyecan duyduğu anlar mıdır mutluluk?

Ve mutluluk ile gerçekten neyi kastediyorsunuz?

*

Soruları sıralamak kolay. Cevapları bulmak ise çok daha zor.

Ben uzun yıllar evli kaldıktan sonra bunu huzur ve sevgi ile yürütmeyi başaramayanlardanım. İki ruhu daha fazla darmadağın etmeden geç de olsa ayrılık zamanının geldiğini kabul edenlerden.

Başarı, başarısızlık, ya da sadece yaşamın akışı, bilmiyorum. Yaşam devam ediyor.

*

Aynı zamanda yaptığım koçluk ve tamamlayıcı tıp çalışmaları nedeni ile eşi ile problem yaşayan çok sayıda evli kişi ile karşılaşıyorum. Evlenmeden önceki dönemlerde sıkıntılar yaşayanlarda var, ancak evlilik bağı içerisinde sanki sorunları çözmek biraz daha zorlaşıyor.

7 yıllık süren bir evliliği devam ettirmeyi başaramamışken, kime söyleyecek ne sözüm olabilir, diye düşünmeden edemem zaman zaman. Ancak, her ilişkinin sonsuza kadar olması gerekmediğini de düşünürüm bir o kadar. Ben denedim, denedim ve belki en başından gerçekten birbirini mutlu etmesi mümkün olmayan iki insanın bir çekim ile bir araya gelmesi idi bizi yanıltan. Sonraki adımları atmakta acele ettik anlaşılan, ve yol bize ait değilse ne kadar güzel görünürse görünsün, götürdüğü yerlerde bize ait olmuyor. Şartlar ne olursa olsun mutlu edemiyor.

*

“Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten” kitabının yazarı John Gray’i duymuşsunuzdur. Mars-Venüs serisinde Dr. Gray’in farklı kitapları var. Kadın ve erkeklerin yaşamda stres ile başa çıkmalarının ilişkilere etkisi, kadın ve erkeklerin genel olarak yaşama yaklaşımları ve var olma stratejilerinin belki de binlerce yıl öncesine dayanan kökenlerine iniyor. Güzel bilgiler var. Ancak bu psikologun diğer birçok hoca ve yazar gibi var saydıkları bir nokta iki insanın birbirlerine karşı duydukları sevgi bağının kuvvetli olması. İkinci varsayımda ilişkinin devamını iki tarafında istediği.

Ancak, ya derinlerde büyük yaralar varsa, bu yaraların iyileştirilebilmesi mümkün mü?

Yoksa sevgi, saygı, terbiyenin yitirilmesi ile insanlığımızı da yitirmeye başladığımız ilişkilerde, belki de yolların ayrılması mı en doğru çözüm?

*

Modern yaşamın ve hayat gailesinin kadınların yaşamını eskiye göre çok farklı etkilediği ortada. Eskiye oranla çok daha fazla kadın çalışmak zorunda. Gerek baba evine katkıda bulunmak, gerekse kurduğu ailesine katkıda bulunmak için. Tabi üretme ve yaşamda bir anlam bulmak için çalışmak isteyen çok kadın da var. Bu bir hak. Tabi benim ilk işe başladığım yıllarda evli kadınların çalışabilmek için eşlerinden izin almaları gereken günleri hatırlamayacak kadar da genç değilim.

Seçme ve seçilme hakkını kazanmaktan çok daha zor belki kadının yaşamının akışını seçme ve yaşama hakkı.

Kadının evde azalmayan yükü, çalışmasının ilişkisine getirdiği artılar ve eksiler, kadın ve erkek, karı ve koca arasındaki dinamikleri derinden etkiliyor. Bu darbelere maruz kalan ilişkileri korumak ve kurtarmak mümkün mü?

*

Erkeklerin bir ilişkide başarısı veya başarı beklentisinin testosteron seviyesini yükselttiğini ve birlikteliğe gösterdiği ilgi ve özeni artırdığı bulunmuş. Peki erkekler bu başarı hissini nasıl alabiliyorlar? Severek bir kadın ile bir arada olmak isteyen erkeklerde, eşlerini mutlu etmenin kendi mutluluklarında büyük payı olduğu görülmüş. Erkek mutluluk verdiğini görmeyi başarı olarak algılıyor. Bu anlamda takdir görmek, yaptıklarının kabul edilmesi, eşi tarafından istenilen konuları hatta sorumları çözebilmesi erkeğe büyük güven veriyor. Belirlenen hedefe ulaşmak hem erkeğin kendine güvenini artırıyor, hem de devam etme gücü veriyor. Bu nedenle erkeklerin çözüm bulamadıkları problemleri zihinlerin bir köşesinde dinlenmeye yatırdıkları, ve bu arada başarabileceklerini bildikleri daha küçük belki de büyük konu kadar acil olmayan işler ile ilgilendikleri görülmüş. Bu önemsiz işi tamamlayarak aldıkları başarı hissi ile tekrar büyük konuya dönerek ilerleme yolunu seçmek çok rastlanan bir davranış tarzı olmuş.

Kadınların rahatlayana kadar aynı konu hakkında konuşma ve duygularını aktarma arzuları bu nedenle erkekler için dayanılmaz hale gelebiliyor. Erkeklerin devam edebilmek için sorunlardan geçici bir süre içinde olsa uzaklaşma ihtiyaçları var. Kadınların ise bir konuya çözüm bulabilmek için önce içlerindeki duygu yoğunluğunu kelimeler ile yüreklerinden ve zihinlerinden atma ihtiyaçları var. Tabi bu aktarımı sırasında kadının aynı sorun hakkında, hem de çözüme yönelik olmayan, konuşmaları dinlemeye dayanamayan erkek ilgisiz olabilir. Bu iç dinamiği hissetmesi mümkün olmayan bir kadın kendini yalnız, ihmal edilmiş ve bu nedenle de güvensiz hisseder. Kadınlar sorunlar hakkında konuşurken her zaman çözüme yönelik yaklaşmazlar. Duyguların boşaltılması çok daha önceliklidir. Buna ihtiyaçları da vardır. Kadınların bir gruba ait olma, bir sosyal çevrenin parçası olma ihtiyaçları çok daha yüksektir, bu çevre sadece kendilerini ve eşlerini içeriyor bile olsa da.

*
Sevgimiz taze iken ilişkilerimizin maruz kaldığı baskıların pek de farkında olmayız. Tazeliğin getirdiği, sevginin gücünün, çekimin getirdiği bir güç olur. Ancak, yaşamın farklı evrelerinde iki kişi arasındaki bağın altında kaldığı etkilere ve değişimlerine açık yürek ve saygı ile bakmadığımız sürece, “biz” denilen birlikteliği yaşamamız zor.

İki kişinin bir araya gelerek bir olmasından bahsetmiyorum. İki’yi Bir yapmaya çalışmak belki de hayatlarımızdaki problem. ‘Bir’ olduğumuz ve bizimle birlikte ‘Bir’ kalmayı seçecek bir insan ile olmaya cesaretimiz var mı?

*

Sevgi, ilişkiler ve mutluluk üzerine sorulacak çok soru var. Cevaplarımızın arzularımızı yaşama şansı vermesi dileklerimle.

Z.


Günün Onaylaması: “Bolluk ve bereket içindeyim. Bütün ihtiyaçlarımı rahatlıkla karşılayacağım kaynaklara sahibim ve bunları kullanıyorum.” R. Şanal

Günün Sözü: “Yükseklere uzan, çünkü yıldızlar senin ruhunda gizlidir. Büyük düşler kur, çünkü her düşün ilerisinde bir hedef vardır.” Pamela Vaull Star


Zeynep’in Kitap Tavsiyesi: Ayn Rand ’ın bir kitabını okumaya ne dersiniz?

Ruhumuza Uzanan Köprü Nereden Geçiyor?



Doğan Cüceloğlu ’nun “Mış Gibi Yaşamlar” kitabı 2005 yılının sonlarında çıktı. Toplum olarak özellikle kendimizi olduğumuz gibi kabul ederek yaşamak konusunda tereddütlerimiz var. Olduğumuzdan farklı görünmek, olduğumuzdan farklı davranmak, maskeler ve farklı oyun karakterleri arkasına sığınmak yabancı olduğumuz kavramlar değil.

Bu kitap çıkmadan çok önceleri de bir hocamdan sık sık duyardım bu ifadeyi. Bu ardında saklandığımız maskelerin nasıl ruhumuzu öldürdüğüne dair. Reiki ve Bioenerji eğitimlerimi aldığım Üstat Moshe Abudaram “Mış gibi yaşıyoruz” derdi, “Korkularımız ardına saklanmış yaşadığımızı sanıyoruz.”

Bir yaptıklarımızı gönülsüz yapma konusu var. Yapıvermek. Yapar görünmek. Geçiştirmek.

Bir gönülsüzlüktür gidiyor yaşamlarımızda çoğu zaman. Gönlünün sesini dinleyenleri ise oldukça büyük dirençler bekliyor her adımlarında.

Peki, ya arzuların ve rüyaların davetini kabul etmek istiyorsak? Yüreğimizde bir kıpırtı kızgınlıklardan, bıkkınlıklardan değil de isteklerden, bizi heyecan ile uyandıran şeylerin dilinden konuşmaya başladıysa? O zaman ne yapacağız?

*

Paulo Coelho ’nun ilk defa Fransızcası ile karşılaştığım bir kitabı var. Uzun zamandır Türkçesi’de yayında: “Işığın Savaşçısının El Kitabı”. Coelho’nun sevdiğim birçok kitabı var. “Simyacı” ve “Veronika Ölmek İstiyor” yürekten önerebileceğim iki kitap. Çıktığımız yüreğimizin sesini dinleme yoluna dair bir el kitabı olabileceği ihtimali nedense iyi geliyor.

Neale Donald Walsch ’ın “Tanrı ile Sohbet” serisi kitapları da ruhumuz için çok güzel birer el kitabı. Richard Bach da mükemmel birer rehber benim için. Yazdıkları gerçekten ruhuma sesleniyor. Bach “Martı Jonathan Livingston” ile aldı beni ve “Sonsuza Uzanan Köprü” ile ruhumun derinliklerine götürdü.

Benim yüreğimin haritası başka bir kişinin elinde nasıl olabiliyor?

*

Yüreğimizin çağırdığı yoldan giderken bize neler destek verebilir. İşte biraz da bunlardan bahsetmek istiyorum. Ben neler kullanıyorum, nelerden fayda görüyorum. Özellikle ruhun sesini duymak için özellikle bedene dair yapabileceklerimiz. Kim bilir belki sizlerin içinde denemeye değer bulduklarınız olur:

- Ben her sabah uyanır uyanmaz bir deftere aklıma gelen tutarlı tutarsız düşünceleri iki üç sayfadan az olmamak üzere yazıyorum. Kimi sabahlar rüyalarımı yazarak başlıyorum, kimi zaman sabah hissettiğim huzursuzluğu. Kimi zaman daha az yazacak şey buluyorum; ancak her zaman yazıyorum. Güne ferahlamış ve düşüncelerin karmaşıklığından berraklığa geçerek başlamama yardım ediyor bu.

- Uyanınca ne yaptığım ile başladık, ama biraz daha geriye gidersek: Akşamları yatmadan önce mutlaka duş alıyorum. Tüm gün boyunca bir araya geldiğimiz insanlar, yaşadığımız olaylar üzerimizde bir enerji izi bırakıyor. Bunu yıkayıp arındırmak sadece rahat uyumamı sağlamıyor; uzun vadede enerji alanımı gereksiz yüklerden temizlediği için sağlığımı da korumuş oluyor.

- Güne su içerek başlıyorum, ve tüm gün boyunca su içmeye devam ediyorum. Ben çay ve kahve de içiyorum. Öncelikle bu içeceklerin bedenimden su atılmasına neden olacağını biliyorum ve her gün içmeye özen gösterdiğim 7-8 bardak suya ek olarak bedenimi dinlemeye çalışıyorum. Susuyor muyum? Bilin ki canımız su içmek istediğinde bedeniniz çoktan susuz kaldı bile. Susamayı beklemeyin; gün boyunca sık sık yudum yudum su için.

- Müzik müzik müzik. Son bir yıldır bıkmadan hala ilk aldığım gün kadar severek dinlediğim bir grup CD var. Sizlere de öneririm: “Best Relaxing Classics 100”. Tek kelime ile mükemmel. Dinleyin, ruhunuza iyi gelecek.

- Olumlu düşüncenin ve pozitif şeyler söylenin faydaları üzerine o kadar çok şey yazıldı ve söylendi ki kimileri için bu konunun tadı kaçmış olabilir. Ama ne söyleyeyim doğruluk payı var. Deneyin göreceksiniz. Sabah kalktığınızda en azından bir iki saat için olumsuz hiçbir şey okumamaya, dinlememeye karar verin. Evet, bu gazetenin bazı sayfalarını sabah okumamayı ve radyonuzda haberleri dinlememeyi gerektirebilir. Çünkü uykudan uyandığınız dönem, ki yerine ve kişiye göre 1-2 saati bulabilir, adeta bir hipnoz hali. Yani duyduklarınız, gördükleriniz, işittikleriniz sizi gün içindeki tam uyanık halinizden daha çok etkiliyor. Bu saatleri moralinizi yükseltecek şeyler için geçirmenin gününüze ve yaşamınıza katkısı büyük. Bir zihin orucu yapın – ister 30 dakika ister 120 dakika isterseniz de tüm gün için olumsuz düşünceleri aklınıza geldiklerinde göndermeyi, iptal etmeyi deneyin. Zihni hiçbir şey düşünmediğiniz bir halde tutmak zordur; o yüzden olumlu bir şeyler, komik bir şeyler, size neşe veren bir şeyler yaparak sizi üzen, kızdıran ve yoranlardan uzaklaşabilirsiniz. Şarkı söylemek de birebirdir mesela.

- Sizi neleri yapıyor olmak mutlu ediyor? Nelerden keyif alıyorsunuz? Her sabah güne güzel başlamak için neleri yapmayı istersiniz?

Bana iyi gelen şeyler var. Ancak şu da bir gerçek ki hepimizin dünyasını aydınlatan şeyler oldukça farklı. Denemek ve keşfetmek gerek.

*

Neale Donald Walsh’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Sadece çok sevdiğini şeyi yapın, başka bir şey yapmayın. Yoksa yaşamı kazanıyor değil, esasında ölüyor olursunuz.”

Var mısınız yaşamaya?

Z.

___________________________________________
Günün Onaylaması: “Gerçek varlığımı kabul ediyorum.” R. Şanal Günseli

Üstatlardan: “Ben görüş ile değil, inanç ile resim yaparım. Görme yeteneğini veren inançtır.” Amos Ferguson

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi: “Dingin Savaşçı” Yazar: Dan Millman

11 Ocak 2009 Pazar

Ortaköy Sırtlarına Gitmek için Kyoto'dan mı Geçmeli?


Kyoto’da otel odamda oturmuş yapacağım konuşmayı yazmaya çalışıyordum. Esasında Türkiye’den yola çıkmadan önce konuşmam hazırdı. Ve iyi bir konuşmaydı da. Ancak bir yandan 'olmadığını' biliyordum. Yani içeriği doğruydu, ifadeler güzeldi, konu uygundu. Ancak sanki sahici değildi. Sahici olması için gerçekten yüreğimin derinliklerinden gelmesi gerekiyordu. Ve günlerce bilgisayar ekranı önümde açık durduğu ve sayfalarca yazı yazdığım halde konuşma istediğim gibi olmamıştı.

Ve Japonya’ya vardığım bu ikinci günde Kyoto’da akşamüstü bilgisayar kucağımda yatağımda oturuyordum. İçimde bir şeyler yazmak isteği vardı.

Ve o küçük odada, yatağın üzerinde belki bir saat içinde konuşmamı yeniden yazdım. Oturdum ve yazdım, hiçbir düzeltme yapmadan. Geldiği gibi. Bitirdiği zaman artık gözlerim kızarmış ve yüzüm kuruyan gözyaşlarım nedeni ile gerginleşmişti. Bitirdiğim an’da söylemek istediklerimi tam da istediğim gibi söylemeyi başardığımı biliyordum.

Belki bu yüzden 3 gün sonra 7-8 bin kişiye o konuşmayı yaparken sanki evimde çok sevdiğim arkadaşlarım ile konuşur kadar rahattım. Hayatımda bu kadar büyük bir topluluğa ilk defa hitap ediyordum, ancak sözlerim o kadar doğruydu ki, başkasının ne düşüneceği önemli değildi. Bu kelimeler bana aitti ve kelimelerimi sahiplenmekten çekinmiyordum.

*

Ben yazı yazmaya ortaokul yıllarında başladım. Yazı ortaokul ve lisede okul gazete ve dergileri ile benim için anlamlı olmaya başladı. Lise son sınıftayken Rahmetli Altan Erbulak’ın TRT’de bir programına sınıf olarak davetliydik. Programın çekildiği hafta Altan Erbulak hayatını yitirdi. O günlerde Melik Aşık ile ortak hazırladıkları bir gazete köşeleri vardı. Her sabah okula gitmeden önce gazetede o gün Melik Aşık’ın neleri yazdığını ve Altan Erbulak’ın neleri çizdiğini görmek için telaşlanırdım.

Ben fotoğraf çekmeyi küçüklüğümden beri çok severim. Ortaokul yıllarında bile okula bir fotoğraf makinesi götürürdüm. TRT’ye gittiğimiz gün de yanımda vardı ve Altan Erbulak ile bir fotoğraf çektirmiştik.

Altan Erbulak’ın ani ölüm haberi bende bir şok ve derin bir üzüntü yaratmıştı. Okul Sergimiz ‘Serçe’ye bu fotoğrafı da kullanarak bir yazı yazmıştım.

Sonra nereden aklıma geldi bilmem, bu dergiden bir kopyayı Melih Aşık’a o günlerde yazdığı gazeteye gönderdim. Ve unuttum.

Aradan ne kadar süre geçmişti gerçekten hatırlamıyorum, ancak bir gün eve geldiğimde Annem bana bir mektup geldiğini söyledi. Zarfı aldım ve gönderen bölümüne baktım. Melih Aşık’tandı. Bugünden 21 yıl önce.

Telaşta zarfı açtım. Melih Aşık bana Altan Erbulak ile ilgili yazımı gönderdiğim için teşekkür ediyordu. Ancak sonra mektupta farklı şeyler yazmaya başlıyordu. “ … Sevgili Zeynep, göndermiş olduğun dergiyi incelerken şiirlerine rastladım. Çok beğendim. Lütfen yazmaya devam et, … ” diyordu. Heyecan ile okurken kelimeler gözlerimin önünde adeta karışıyordu. İnanılmaz bir heyecan ve sevinç hissettiğimi hatırlıyorum.

Altan Erbulak öldüğünde sanırım 1988 yılının Mayıs ayı’ydı. Aradan 21 yıl geçmiş. TRT’nin Ortaköy sırtlarındaki stüdyolarına gittiğim o gün hala hafızamda taze.

Melih Aşık’ın bana gönderdiği sevgi ve destek de.

Teşekkürler yaşayan ve gönüllerde yerlerini koruyan güzel Üstatlar.

Z.
_______________________________________

Günün Onaylaması: “Kendi yaşam sorumluluğumu üzerime alma görevimi hiçbir koşul ve sebeple ertelemem.” R. Şanal Günseli

Üstatlardan: “Rüyalar sizin gerçek yaşamdaki büyüme potansiyelinizin bir göstergesidir.” Denis Wailey ve Reni L. Witt

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi: “Düşlerinizi Gerçekleştirebilirsiniz” Yazarlar: Jack Canfield, Mark Victor Hansen

İletişim: Sözlerimiz Yaşamımızı Yaratıyor



Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” başlıklı kitabını okumuş muydunuz?

Rosenberg 35 yılı aşkın bir süredir konuşma şeklimizi değiştirerek yaşamımıza ve yaşadığımız topluma nasıl huzur ve barış getirebileceğimizi öğretiyor. Şiddetsiz İletişim Merkezi ile dünyaya sözün önemini ve gücünü, barışa katkısı anlamında tekrar ve tekrar anlatıyorlar. Öğretiyorlar.



Japon Masaru Emoto ve Louise Hay’de yıllardır sözün gücünü anlatıyor. Özellikle Louise Hay çok uzun yıllardan beri. Onaylamalar ve sözlerin ve düşüncelerin sağlığımız üzerindeki etkileri konuları artık birçoğumuza yabancı değil. Aklıma gelen başıma geldi diyen büyüklerimizin sözlerinin çok büyük bir gerçeği işaret ettiğinin farkındayız. Sözlerimiz ile bir gerçeklik yaratıyoruz. Sözlerimiz ile bizi etkileyen enerjiler yaratıyoruz.



“Yaramaz” diye seslendiğimiz çocuğumuzun belki biraz hareketli, oyun oynamayı sever, belki de eşyaları karıştırmayı sever olduğunu söylemek istiyoruz. Ancak yaramaz kelimesinin işe yaramazlığı ifade ettiğine dikkat etmiyoruz.

Yıllarca ‘yaramaz’ olan çocuk, büyüyünce ‘yarar’ hale gelebiliyor mu acaba?

Bilinçaltımız espriden anlamıyor, mecazi anlamlar konusunda da çok başarılı değil. Söylediklerinizi kelime anlamı ile doğru kabul ediyor. Kelimenin sözlük anlamı o kelimenin enerjisini büyük anlamdan tarif ediyor.

Bu nedenledir ki “unutmayın” demek yerine “hatırlayın” denmesini öneriyor birçok hoca. “Unutmayın” derken “unutmak” kavramını, enerjisini davet etmiş oluyorsunuz. Bilinçaltı olumsuz ifadeleri anlamak konusunda da pek başarılı değil. Zihin ve bilinç algılıyor, ama bilinçaltı çok daha saf bir dili konuşuyor.

Türk Hava Yolları’nda inişlerde uzun yıllar uçakta“Lütfen eşyalarınızı yanınıza almayı unutmayınız” diye anons yapılırdı. Yıllarca bunu düzeltmeleri gerek, başarılı bir ifade değil diye düşünmüştüm, yani hedefiniz insanların eşyalarını yanlarına almalarını hatırlatmaksa. Neyse ki son aylarda dikkat ediyorum “Lütfen eşyalarınızı yanınıza aldığınızı kontrol ediniz” şeklinde bir anons yapıyorlar artık. “Unutmayınız” ifadesi artık tarihe karıştı, tabi bu değişiklik bilinçli olarak yapıldı ise.

Bir de mütevazı olmak için kendi kendimize söylediğimiz, yakınlarımıza söylediğimiz sözler var. Ben bunları yıllarca kullandım; böyle konuşmanın doğru olduğunu sandım. Örneğin güzel bir yemek yaptınız ve “Ellerine sağlık, vallahi çok lezzetli olmuş” diyor biri. Sizde hemen “yok canım, işte idare eder, tuzu az oldu, eti de yaktım sanki biraz” gibi şeyler söyleyip iltifata layık olmadığınızı ifade etmeye çalışıyorsunuz. Peki, bu yaptığınızın kime faydası var. Ben mütevazı olmaya inanırım. Ancak bunun kendimizi yermeyi gerektirdiğini düşünmüyorum artık. Bunun yaşadığımız o kadar çok farklı versiyonu var ki. Sizin yaşamınızda yok mu?

*

Barışı, başarıyı veya sağlık ve mutluluğumuzu, sözcükler yaşamımızı tahmin ettiğimizin ötesinde yaratıyor. Siz bugün yaşamınızda neler yaratmak istersiniz?


Z.

__________________________________________

Günün Onaylaması: “Her nefes alışımda rahat, huzurlu ve sakin olduğumu, sağlıklı olduğumu, güçlü olduğumu biliyorum.” R. Şanal Günseli

Üstatlardan
: “Onaylamalar yaşamınızın değiştirmek istediğiniz yönleri için birer reçetedirler.” Jerry Frankhauser

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi: “Hac” Yazar: Paulo Coelho

Söylenmeyenleri, Söylenemeyenleri Duymak



Söylenmeyenleri, söylenemeyenleri duymak zorunda kaldınız mı hiç?


Benim felçli veya konuşamayan kişiler ile çalışmalar yaptığım olur, özellikle yoğun bakım ünitelerinde kalmak zorunda olduklarında. Bazen de küçük bebekler ile çalışırken bu olur. Bir iki defa da dillerini bilmediğim kişiler ile çalışmam gerekti. Anlatamamak ve anlayamamak insanı zorluyor. Hele anlatamayan kişinin yardıma ihtiyacı varsa.

MR’ları, elektro ve kan değerleri, tansiyonları, oksijen seviyeleri gibi veriler dışında kendini ifade etmeye şansı olmayan bu hastalar ile çalışmak gerçekten farklı. Geçenlerde seyrettiğim bir program beni tekrar bu konuda düşündürdü. Ben çok televizyon seyretmem, ancak fırsat buldukça Oprah Winfrey’in programlarını seyrederim. Özellikle de ünlü Türk kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz ile yaptığı programları. Mehmet Öz’ün soyadı İngilizce’de ö harfi olmadığı için Oz olarak yazılıyor. Ve Oprah O’na Oz-Man diyor, Oz-Adam, “Oz Büyücüsü”nü çağrıştırarak.

Mehmet Öz’ün benim için önemi ünlü bir cerrah olmasının ötesinde. Dr. Öz tamamlayıcı tıp metotlarının destekleyen bir doktor. Yaşamını şifa vermeye adamış bu doktor insan sağlığı ile ilgili sorulara belkide modern tıbbın bildiğinin ötesinde cevaplar olup olmadığını araştırıyor, teşvik ediyor, yazıyor, anlatıyor.



Ben endüstri mühendisliği eğitimi alarak başladım yaşama. Aile firmamızda uzun yıllar inşaat müteahhitliği yaptım. Mühendis bir baba ve öğretmen bir annenin kızı, yine bir inşaat mühendisinin kız kardeşi olarak oldukça analitik bir ortamda büyüdüm. Doktor, eczacı, avukat ve öğretmendir çoğu teyzelerimin, eniştelerimin, kuzenlerimin. Manevi duyguları kuvvetli ve iyi insan olmayı gerçekten önemseyen bir aileden geliyor olmakla birlikte, kahve falına bile çok bakılmayan bir evde büyüdüm ben. Çalışmak, gayret etmek önemliydi. Ve iki kere iki dört ederdi.

Ne diyordum, geçenlerde seyrettiğim bir programında Oprah’ın enteresan bir konuğu vardı. Bu hanımı daha önce duymuştum, hatta bir video kaydını bile izlemiştim. Dr. Jill Bolte Taylor’dan bahsediyorum. Felç geçiren ve felci ve sekiz yıllık iyileşme süreci hakkında bir kitap da yazan Dr. Taylor’dan. Jill Taylor’u diğer binlerce hastadan farklı kılan şey O’nun beyin üzerine araştırmalar yapan bir bilim insanı olması. Ben burada Dr. Taylor’un yaşadıklarından bahsetmeyeceğim. Ben O’nun hastanede bir hasta olarak yaşadıkları ile ilgili olarak anlattıklarından bazı notları paylaşmak istiyorum. Bugünün amacı bu.

Dr. Jill Bolte Taylor’dan:

- “Bir insan konuşamadığı ve bizlerin beklediği gibi bize cevap veremediği zaman, veya bir kişinin zihinsel engelli olduğunu düşündüğümüzde, karşımızdaki hareketsiz veya kendini ifade edemeyen bedenin içinde bir insan olduğunu unutuyoruz.”
Dr. Taylor’un söylediklerinden beni en çok etkileyen bir tanesi de insanların zihinsel engelleri ve tamamen felçli insanları yok saymaları, sanki yoklarmış gibi davrandıklarıydı. Birçok insan Jill Taylor'un bilincinin bir anlamda açık ve yerinde olduğunu bilmedikleri ve fark etmeyeceğini varsaydıkları için kendisi ile hiç konuşmamışlardı. O’nun etrafındayken sanki O yokmuş gibi davranmışlardı. Ama O farkındaydı.



Uzun bir hikâye. Dr. Taylor, felç geçirmiş veya başka rahatsızlıklar nedeni ile hareket edemeyen, kendini ifade edemeyen kişiler adına birkaç rica da bulundu. Bunları aktarmak istiyorum:

- Lütfen onlara tamamen iyileşeceklermiş gibi davranın. (Niyetinizin bu olduğunu ve onlardan ve iyileşmelerinden umudu yitirmediğinizi belli edin.)

- Onlarla direkt olarak konuşun. (Ne varsayıyor olursanız olun, veya onların anlayıp anlamadığından emin olmasanızda)

- Uyumalarına izin verin. (Normalde bir insanın nasıl uyuması gerekiyorsa buna saygı göstererek. Enerjilerini toplamalarına izin verin.)

- Göz teması kurun, dokunun. (Hastalara görüldüklerini ve yaşadıklarının farkında olduğunuzu ifade edin. Dr. Taylor odasına gelip tıbbi müdahalelerini yapan hemşirelerden ayaklarına dokunan, kendisi ile konuşan hemşirelere nasıl müteşekkir olduğunu ifade ediyor, bunu o zaman o hemşirelere ifade edebilecek durumda olmamış olsada.)

Jill Taylor o günlerde hemşirelerin tam olarak ne söylediğini anlayamasa da, odasına gelen kişinin enerjisinden ne yapılacağını ve kendisini nasıl hissettireceğini bilebildiğini söylüyor. Enerjileri algılayabilen sağ beyni zarar görmemiş olduğu için, kişilerin ve olayların enerjilerini hissedebiliyormuş bu süreçte.



Oprah Winfrey ile bu programı sunan Dr. Mehmet Öz, Dr. Taylor’un bu paylaştıklarını dinledikten sonra, doktor ve hemşirelerinin çoğunun hastaları ile bağlantı kurmaları ve hastaları güvende hissettirmeleri gerektiğini bildiğini ancak günlerin, ayların, yılların koşturmacası içinde bunun istenmeden de olsa unutulabildiğini itiraf ediyordu. Ben Dr. Taylor’un paylaşımlarının sağlık sektöründe yer olan herkes için büyük bir hatırlatma olduğunu düşündüm. Bu bilim insanı yaşadıklarını anlatabilecek iyileşmeyi yaşamıştı, birçok hasta bedenlerinin içinde hapis kimbilir neler deneyimliyor.

Peki, bu kişilerin zihinlerinden neler geçiyor? Neler hissediyorlar? Ne istiyorlar?

*

Her şeyi anlıyorlarmış gibi davranmak... İşte iyileşmiş bir hastanın ağzından önemli bir rica.

Ve dikkate almaya değer. Çünkü gerçekten anlıyorlar…

*

Ve tabi bir de korkularımız, endişelerimiz nedeni ile söyleyemediklerimiz var. Bu sessizliklere gerçekten gerek var mı, bir de bunu düşünmek gerek.

Yüreğinizdeki sözcüklerini yerlerini her zaman bulmaları dileğiyle.


Z.

____________________________________________________
Günün Meleği: Yaratıcılık

Günün Onaylaması: “Kendime verebileceğim en güzel hediye koşulsuz sevgidir..” Louise L. Hay

Günün Sözü: “Arayın bulacaksınız. Aranmayan fark edilemez.” Sophocles

Zeynep’in Kitap Tavsiyesi: “9 Kehanet”; James Redfield.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Zeynep Kocasinan ile Numeroloji Analizi


Numeroloji analizi ile hem yaşam boyunca sizi etkileyen enerjiler, hem de her yıl doğum gününüz ile birlikte içine girdiğiniz yıllık enerjinin size sunduğu fırsat ve imkanları keşfedebilirsiniz.

Yetenek ve imkanlarımız ne olursa olsun kimi zaman bazı şeyleri yapmak daha kolaydır. Ve kimi yolları seçmek için doğru zamanı beklemenin büyük faydaları olabilir.

Yaşamınızın ve her yılın size sunduğu özel fırsatları ve potansiyelinizi keşfetmek için numeroloji analizi ile diğer metotlar ile erişemediğiniz bilgilere ulaşmak mümkün.

Analiz için doğum tarihinizi randevunuzdan 2 gün önce bildirmeniz ve ön kayıt formu doldurmanız gerekmektedir.

8 Ocak 2009 Perşembe

Findhorn'dan Dünya'ya Bakış


2008 yılının Haziran ayında özel bir eğitime katılmak üzere İskoçya’daydım, ünlü Findhorn’da. Dünyanın ilk ekoköyü olmanın ötesinde, burası tüm dünyaya aralarında ekoköyler ve sürdürülebilirlik de olan bir çok konuda eğitimler veren önemli bir merkez.

Ben Joy Drake ve Kathy Tyler tarafından neredeyse 30 yıl önce geliştirilen “Dönüşüm Oyunu –The Transformation Game”in kolaylaştırıcılık eğitimini almak üzere Findhorn’daydım. Üç hafta geçirdiğim İskoçya sahildeki bu ekolojik köyde 300-400 kişilik bu küçük yerleşimin son 44-45 yılda dünyayı nasıl derinden etkilediğini görme şansına kavuştum. Doğru bildiği şeyi yapma cesaretinin ve gayretinin mükemmel bir örneği Findhorn Ekoköyü. Dünya vatandaşı olduğumuzun bilinicini taşıyan bir grup insan.

2007 yılının Ekim ayında ve 2008’in Şubat ayında Ankara ODTÜ’de yapılan Uluslararası Sürdürülebilirlik Çalıştayları’na katılma şansım olmuştu. Findhorn’dan May East ve Michael Shaw eğitmenler arasındaydılar. Enerji çalışmalarım ile ilgili farklı gruplarda Findhorn ismini oldukça sık duyardım. Bu ekoköy sadece doğal yaşam ve çevre koruma çalışmaları ile tanınmıyor dünyada. İnsana, dünyaya ve evrene dair her türlü konunun açık platformlarda konuşulduğu, tartışıldığı bir yer aynı zamanda. ODTÜ Kimya Bölümü’nden Prof. Dr. Ali Gökmen, Prof. Dr. İnci Gökmen ve Biyolog Deniz Dinçel’in katkıları ile Türkiye’de bu kavram çerçevesinde ilk defa organize edilen bu çalıştaylarda Türkiye’nin farklı bölgelerinden ve farklı eğitimlerden ve iş kollarından seçilerek bu çalışmaların parçası olan katılımcılara sürdürülebilirlik üzerine eğitim verildi. Güncel olarak dünyaya yapılanlar ve bunları bireysel, kurumsal ve toplumsal platformlarda uygulamak için araçlar ve metotlar tartışıldı, incelendi.

Sürdürülebilirlik mevcut kaynaklarımızı bitirmeden, ileride kullanmak üzere yenileyebilir ya da ürettiğimiz kadar tüketir olmak demek bir anlamda. Sürdürülebilirlik gelecek nesillerin kaynaklarına bizlerin el atmaması demek. Kestiğimiz kadar ağaç yetiştirdiğimizden emin olmak demek. Karbol salınımlarını dengelemek demek. Sürdürülebilirlik bir arada sevgi, barış, huzur içinde yaşayabilmek, sorunları ve problemleri uzlaşma ile çözmek demek.

Findhorn’dan Michael Shaw ile bir konuşmamda işi nedeni ile oldukça sık uçağa binmek zorunda kaldığını ama karbon salınımını dengelemek için Bolivya’da ağaç ektirdiğini söylemişti. Yurtdışında kimi uçak firmaları biletinizi alırken böyle bir seçenek isteyip istemediğinizi sorar oldu. Dünyada bir şeyler değişiyor. İnşallah çok geç olmadan bu değişim, bu bilinç ülkemizde de yayılır.

Findhorn ekoköyünde farklı enerji yalıtım ve ısıtma tekniklerinin kullanıldığı binalar, doğal atık ve geri dönüşüm sistemleri, organik tarım üretim bölgelerini görmek mümkün. Ayrıca ekoköy rüzgâr türbünleri ile elektrik üretiyor ve yıllık olarak enerji fazlasına sahip.

Dünya’nın her bir köşesinden gelen kişilere kendi uygulamalarını hevesle anlatıyor ve öğretiyorlar. Ben önce ODTÜ’de sonra da orijinal mekânında bu uygulamaları öğrenme ve görme şansına kavuştum. Gerçektende anlattıkları gibi yaşayan, dünyayı ve değerli kaynaklarını korumayı görev kabul etmiş bir grup insan.

Ben İstanbul ve Fethiye’de yaşıyorum. Her iki şehirde sürdürülebilirlik anlamında yaşam senaryoları oldukça farklı. İstanbul dünya kaynaklarını tüketmede dünyanın diğer büyük şehirlerinden daha iyi bir yerde değil. Fethiye henüz şehirleşmemiş yapısı ile umut vaat ediyor; Türkiye’nin bu özellikle sebze yetiştiriciliğinde önemli yeri olan ziraat merkezi doğal üretim metotları ile öncülük yapabilme potansiyelini taşıyor.

Tabi neredeyse 10 aydan fazla süre güneşli olan Fethiye ilçemizde binaların çoğunun kışları elektrik ile ısıtıldığını görmek üzücü. Findhorn’dan gelen hocalar Ankara’da binaların çatılarında neden ısıtma için ve sıcak su için güneş panelleri olmadığını sorduklarında bizler Ankara’nın soğuk bir yer olduğunu söylemeye çalışırken, İskoçya’nın çok daha soğuk ve güneşsiz olduğunu hatırlatmışlardı. Ve hayret etmişlerdi. Fethiye’ye güneşli bir Ocak günü’nde gelmiş olsalar acaba neler söylerlerdi?

*
Sürdürülebilirliğin olması için farklı boyutlarının ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor. Ekonomik ve ekolojik olarak sürdürülebilirliğin gerekleri var. Ancak sosyal boyutta yaşadığımız çevrelerde ilişkilerimizi ve toplumsal yaşamı sevgi, huzur ve uyum içinde sürdüremiyorsak sonraki adımları atmamız oldukça zorlaşıyor.

İskoçya’da, Ankara’da, Fethiye’de ya da İstanbul’da, tüm çabalar sürdürebileceğimiz bir yaşam için.

Z.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Ruhunuzun Sesi Uzaklardan mı Geliyor?


Carnegie Mellon’un hocalarından Randy Pausch artık aramızda değil. ‘Son Konuşması’nı yaptıktan ve aynı ismi taşıyan kitabını yayınladıktan sonra geçtiğimiz yaz hayata veda etti. Geriye pek de kolay unutulmayacak sözlerini bıraktı. Ve bir de konuşmasının görüntü kaydını, kitabının içinde bulabileceğiniz.

İlk defa seyrettiğimde bu konuşmayı Randy Pausch hala hayattaydı, ve aradan geçen neredeyse bir yıl içinde geriye kalan ise masamın üzerinde duran bir kitap. Çocukluk hayallerimize dair. Esasında Randy Pausch’un çocukluk hayallerine dair. İstedikleri ve başardıkları. Ve gitmeden önce anlatmak istedikleri.

Tekrar okuyorum ve tekrar. Kendi çocuklarım için değil. Henüz doğmuş değiller. Ancak bir yeğenim var altı yaşında. Ve benim çocukluğumda yaptığım hataları yapmasını istemiyorum.

O’nun kendi hayallerinden vazgeçmemesini nasıl sağlayabilirim?

Ben hayallerimden vazgeçtim mi?

Bir süre için evet. Ta ki ruhum buna isyan edinceye kadar. Başarılı olmak yeterli olmuyor. Olmuyormuş, yaşadım öğrendim. Yüreğimizin istediklerini başarmak – mutlu eden bu.

Ruhun isteklerinden kaçmak mümkün değil belki de.

Ne yapabiliriz? Rüyalarımızdan hayallerimizden uzaklaşmadan yaşamak mümkün mü?

İşte bugünün konusu bu.

*

Yeni yıl, doğum günleri esasında sembolik olsalar da, esasında enerjisel olarak bize bazı değişiklikleri yapmak için fırsat veriyorlar. Yani sadece 31.12 sayısının 01.01 ile değiştirilmesinden öte bir fark bu? 31.12.2008 sayısının 01.01.2009 dönüşmesinden. Her gün farklı bir enerji sunuyor bize. Kabul etsek de etmesek de. Güneş ve ayın döngülerini kabul etmek zorunda değiliz. Enerjilerin varlığını da. Ancak yadsıyamayacağımız bir gerçek bedenimizin bir enerji olduğu, varlığımızın muhtemel diğer boyutlarının dikkate almasak da.

Ancak ben hayallerimizi gerçekleştirmek için enerjileri kullanmaktan bahsetmeyeceğim. En azından bugün değil.

Bugün ‘İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfetmek’ten bahsedeceğim.

Julia Cameron benim çok beğendiğim hocalardan. Türkçe’ ye de çevrilmiş olan çok güzel bir kitabı var: “İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin”.

Bana göre işte bu yaratıcı tarafınızda yatıyor cevaplar. Varlığını belki de çoktan unuttuğunuz. Julia Cameron’un muhteşem bir sorusu var:
“Eğer yaşamak için farklı 5 yaşamınız daha olsa, her yaşamda neler yapıyor olurdunuz?” Örneğin bir pilot mu, bir doktor mu, bir rahibe mi, bir ressam mı, futbol yıldızımı, bir avukat mı, bir dansçı mı? Aklımıza gelenleri sınırlamadan yazmayı öneriyor Cameron. Bu sorunun cevaplarında ruhumuzun sesi saklı, ve en derinlerdeki arzuları. Düşüncelere dalmadan içimizden gelen arzuları dinleyerek cevap vermemiz gerekiyor.

Artık çok geç diyebilirsiniz; ancak bu cevaplar yaşamınıza mutluluğu taşımak için hayal ettiğinizden fazlasını getirebilir. Nasıl mı?

Julia Cameron yazdığımız her yaşama dair, bunun tadını hayatımıza getirecek bir şey yapmamızı öneriyor. Örneğin şarkıcı olmak istediniz, o zaman evde sevdiğiniz şarkıları çalarak eşlik edebilirsiniz, karaoke yapabilirsiniz, bir müzik aleti çalıyorsunuz buna dönebilirsiniz, ve ya hobi olarak sevdiğini bir müzik aletini çalmaya başlayabilirsiniz. Yaşamak istediğimiz deneyimlerin küçük bir kısmını bile hayatımıza sokmamız tahmin edebildiğimizin ötesinde doyum getiriyor. Denedim ve sizlere de öneriyorum.

Yeni yılda rüyalarınıza biraz daha yakın olmanız dileğiyle.

Z.

__________________________________________
Günün Onaylaması: “Kalbime giden kapı içeri doğru açılıyor. Affederek sevgiye doğru gidiyorum.” Louise L. Hay

Üstatlardan
: “Hatalardan korkmayın – hata yoktur.” Miles Davis

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi
: “Narnia, Son Savaş” Yazar: C.S.Lewis

31 Aralık 2008 Çarşamba

Yeni yılda hayallerinize giden yollarınız hep açık olsun...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Ait Olduğumuz Topraklar


Yaşamın bizi farklılıklar ile kucakladığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bir yandan oldukça homojen, aynılığı destekler görünen bir toplumda yaşıyor olmamızı hissetmeme rağmen, yine de benim topraklarım burası. İstanbul, Malatya, Fethiye, Konya, Harput ve Çelikhan. Başka ait olduğum bir yer yok, burası benim memleketim.

Okul yıllarımdan başlayan maceram yaşamımın farklı noktalarında farklı dinlerden, dillerden, ırklardan insanlar ile bir araya gelmemi sağladı. 12 yaşımda Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne başlamam ile başlayan bu süreç sanırım benim yaşama bakış açımı da derinden etkileyecekti. Bu konu benim sık sık bahsettiğim bir konu, ama bu gece tekrar yazmak istiyorum. Tekrar ve tekrar.

Basında haberler yayılıyor. Irak’taki savaş artık Amerika’daki dizilerin bile parçası oldu. Benim Amerika’da okuduğum yıllarda Türkiye’nin coğrafyadaki yeri arkadaşlarım için oldukça büyük bir muamma idi başlarda. Arkadaşlarımın kimileri dünya vatandaşı olmaya açıldı, kimileri ise kapalı Amerika’lı dünyalarında kalmayı seçtiler. Ta ki 11 Eylül olaylarına kadar. Bu tarih bir nevi milattır - dünya coğrafyasında bulunduğumuz bölgenin tanınması ve bilinmesi için. Ne kadar üzücü bir ders. Öğrenildiyse tabi ki.

Amerika’da bir Türk olmak benim için zor değildi o günlerde. Hatta havalı bir şey olduğunu bile söylemem mümkün. Aynı sınavlardan geçerek, aynı şartlar altında mücadele vererek okumayı başardığımız okullarda, aynı anfileri paylaşarak yola çıkmıştık. Doğrusu birçok Amerikalı arkadaşımın yurtdışından gelip orada okuyor olmanın esasında o kadar da kolay bir şey olmadığını anladıklarını pek sanmıyorum. Ailelerimize mektup yazdığımız o günler geride kaldı, ve Amerika’da bir Türk olarak var olmanın şartları ise artık değişiyor.

Türkiye’den Amerika hakkında haberdar olmak artık çok kolay. Televizyon ve internet aradaki mesafeleri oldukça azalttı. Ancak Amerika’da bir yabancı olmak, özellikle Orta Doğu’ya yakın bir bölgeden gelerek Amerika’da yabancı olmak artık farklı anlamlar taşıyor.

Başka bir memleketim yok, Türkiye benim ait olduğum topraklar. Ancak Türk olmak, Türkçe konuşuyor olmak, Kurtuluş Savaşı’nda bu ülke için savaşmış dedelerimin olması, benden farklı bir dine ait, benden farklı dilleri konuşan, farklı topraklarda yaşayan insanlara karşı insafsız ve nefret dolu olmaya itebilir mi?

Zorlanıyorum. Neredeyse dünyanın her yerinden yüzlerce insan ile tanışmışken, dostluklar kurmuşken, onları nasıl yargılayabilirim?

Zor alanlar bunlar, ve ben gerçekten zorlanıyorum.

*

Evimde orkidelerim var. Onlara elimden geldiği kadar iyi bakmaya çalışıyorum. Ve bazen hızla bir dalın büyüdüğünü görürüm, tomurcuklar oluşur. İçimi bir sevinç kaplar. Ve bazen o içinde çiçeği taşıyan tomurcuğunun kurumaya başladığını görürüm. Açmak yerine vazgeçmeyi seçmiştir. Neyi farklı yaptım diye sorarım, neyi yanlış yaptım. Bir çiçek olacaktı, ve şimdi yere düşmüş cansız bir tomurcuk.

İnsan ilişkileri de aynen böyle değil mi?

…

*

Tamamlayıcı tıp metotlarında bilinen metotlardan bir tanesi de çiçek özleridir. Çiçeklerin kimyasal özelliklerinden çok enerjilerinin iyileştirici yönlerinden faydalanmayı içeren bu teknikte, dünyanın farklı bölgelerinden toplanmış çiçekleri ile duygusal ve ruhsal sıkıntılarımızın geçirilerek en doğru potansiyelimize ulaşmamız hedeflenir. Bach ve Bush çiçek özleri dünyada en çok tanınmış olanlarından.

Bu çiçekler kolumuzun ağrısını geçirmiyor, ya da onları midemizi rahatlatmak için kullanmıyoruz. Ruh hallerimize göre bize uygun olan çiçeği buluyoruz. Bir sevdiğimizi kaybettik ve büyük acı içinde miyiz? Bir çiçek bize yardımcı olabilir. Karanlık korkumuzu yenmek veya her akşam eve gelip gelmeyeceğini korku ile beklemekten vazgeçemediğimiz çocuğumuz ve eşimiz için duyduğumuz endişeyi gidermek için bir çiçeğe ne dersiniz? Mimulus’a veya Red Chestnut-Kırmızı Kestane çiçeğine ne dersiniz?

Ve bu çiçekler dünyanın neresinde yetişmiş olursa olsun ve biz dünyanın neresinde olursak olalım, bizlere, hepimize aynı güzelliği ve faydayı veriyor. Müslüman, Budist veya Hıristiyan olup olmadığımıza bakmadan. Ten rengimiz ile de ilgilenmiyorlar. Sadece duygularımızı soruyorlar. ‘Derdin ne? Ne hissediyorsun? Seni üzen ne? Ve yardım ediyorlar. Tam anlamı ile kendimiz olabilmemiz için.

*

Sadece çiçekler ile değil, enerji çalışmaları ile de yüzlerce farklı dinden, farklı ırklardan, farklı diller konuşan insan ile çalıştım. Örneğin gözlerinizi kapatıp Reiki vermek üzere ellerinizi bir kişinin omuzlarına koyduğunuzda hissedeceğiniz şey, tüm farklılık olarak adlandırdığımız renklerden ve seslerden arınmış bir enerjidir. O kişiye ait birçok özel bilgiyi taşır ama tüm farklılıkları içinde o kadar da aynıdır ki. Tekrar, tekrar ve tekrar deneyimlediğim bir şey.

Şimdi bana öz’de farklı olduğumuzu mu söylemek istiyorsunuz? Nasıl kabul edebilirim, aksini, ne kadar benzer olduğumuzu o kadar çok defa hissetmişken.

*

Sevgi gönderiyorum Tayland’a, Endonezya’ya, Avustralya’ya ve Fas’a. Sevgi gönderiyorum New Jersey’e, San Diego ve San Francisco’ya. İngiltere’ye sevgi gönderiyorum ve İskoçya’ya. Rio’ya ve Ekvator’a sevgi gönderiyorum. Bolivya üzerinden olabilir. Ya da Japonya. Tüm sevdiklerime, ve yaşam yollarımın kesiştiklerine… Yollarımız da yüreklerimiz gibi açık olsun.

*

Ait olduğumuz bir toprak ve bize ait çiçeklerimiz olabilir. Ama lütfen farklı olduğumuzu söylemeyin bana. Nasıl birlikte olabiliriz, bunun için ne dersiniz, lütfen bana bunu anlatın.

Sevgiyle,
Z.

______________________________________________________________
Günün Onaylaması: “Yaşam tüm ihtiyaçlarımı fazlası ile bana sunuyor. Yaşama güveniyorum.” Louise L. Hay

Üstatlardan: “Şans her zaman kuvvetli bir şeydir. Oltanın her zaman atılı olmasına müsaade et; hiç beklemediğin sularda balık bulabilirsin.” Ovid

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi
: “Şiddetsiz İletişim” Yazar: Michael Rosenberg
______________________________________________________________
www.serbestyazarlar.com sitesindeki yazılarından.

27 Aralık 2008 Cumartesi

Yaşamayı Seçtiğimiz Renkler




Ekim ayı’nda Londra’daydım. Bir fırsatını yakalayıp Tate Modern ’e gittim. Rothko ’nun da bir sergisi vardı. 1940’larda 1950’lerde modern resim için belki de büyük çıkışlardan biriydi belki Rothko’nun zaman içinde değişen çalışmaları. Kendisi bu adlandırmaları pek kabul etmiyor olsa da.

Rothko’nun eserlerini sevmem diyemem. Soyut ve modern çalışmalar beni cezbeder. Ancak o Ekim günü Tate Modern’de sergilenen renkler sanki ruhumu üzdü. Kim bilir bu çalışmaları yaparken Rothko’nun ruhu neredeydi. Gönlüm başka resimleri diliyordu.

Konu resimlerin soyut olması değildi. Ben de İstanbul’daki büyük HSBC patlamasının olduğu günden beri soyut resimler yapıyorum. Neden ve nasıllarına girmeyeceğim. Gönlümden artık bunu yapmak geliyor. Bir ressamın yüreğinden gelen renkler ile çalışmasının de demek olduğunu biliyorum. Eğer kendiniz ile yüzleşme cesaretiniz varsa başka yol da yoktur hani. Ancak o renkleri istememize neden olan ruh halleri nelerdir? İşte buraya baktığımızda farklı cevaplar ortaya çıkıyor.

Tamamlayıcı tıp’ta renklerin ayrı bir yeri var. Birçok hoca, ki benim hocalarımdan bir tanesi de, farklı renkler veren el fenerleri ile çalışıyor. Bedenin farklı yerlerine ihtiyacına göre belirli bir rengin frekansını veriyorlar. Belki birçoğunuz ‘çakra’ kelimesini duydunuz. Enerji çalışmalarında çok kullanılan bu kelime bedenimizin etrafını sardığı varsayılan enerji alanın giriş bölgeleridir. Genel olarak 7 ana enerji girişi, 7 çakramız olduğu varsayılır. (Çarka yerine ‘şakra’ kelimesinin kullanıldığına da rastlayabilirsiniz.) Genel olarak her çarka, aynı frekansı temsil eden bir renk ile ilişkilendirilir. Örneğin, boğaz bölgemizdeki çarkanın mavi rengin frekansı ile uyumlu olduğu düşünülür, ve bu bölgedeki problemleri gidermek için mavi renk ile çalışır. Ancak, benim renk çalışması olarak bahsetmek istediğim şey bundan biraz farklı. Belki bunu ruhumuzun renklerine ve renklere ihtiyacına bakmak olarak tarif edebiliriz.

Rothko sergisini gezerken kendimi koyu ve pek de berrak olmayan renklerin içinde buldum. Oldukça büyük ebatlı çalışmalar ile dolu odaları dolaşırken, sergiye geleli belki de 5 dakika dahi olmamıştı, şiddetle oradan çıkmak istediğimi fark ettim. İçimdeki hisleri bastırmaya çalışarak gezdim, tarifi zor bir huzursuzluk ile. Ruhum ogün bu karanlığı istemiyordu. Belki de karanlıklar hiçbir zaman da benim favori alanım olmayacaktı.



Geçtiğimiz Mayıs ayı’nda bambaşka bir müzedeydim. Japonya’nın güneyinde Shiga bölgesinde Shigaraki dağlarındaki Miho Müzesi ’nde. Londra’nın ortasındaki endüstriyel tasarımı ile Tate Modern ve muhteşem bir doğa içerisinde bir dağın adeta oyularak içine oturtulmuş bir müze olarak Miho Müzesi sanki ayrı dünyaları temsil ediyorlar. Ve ben esasında bu iki dünyayı da seviyordum.


Ben Londra’yı çok severim. Gerçekten evimde hissettiren, kendimi ait hissettiğim bir şehirdir. Japonya’da ise tamamen farklı bir doğa ve kültür içinde aynı şeyleri hissettiğime zaman zaman ben de şaşırıyorum. Peki, her iki dünyada aynı keyif ile var olabilmek nasıl mümkün?

Ruhumuzun sesini dinleyerek.

Esas olan ruhumuzun o gün için, o günler için arzuladığını duyabilmek ve bu ses ile gitmek. Ve ruhumuz gerçekten kimi günler bazı renkleri ve bazı görüntüleri arzular. Beslenebilmek için, doyabilmek için. Belki o yeşil kazağı giymek için ısrarlar aramanız sadece size yakıştığını düşündüğünüz için değil. Belki o mavi atkı yıllar içinde eskimiz ve yıpranmış olsa da hala boynunuzu farklı bir şefkat ile sarıyor. Sahi, o mavi atkıyı boynunuz neden istiyor?

*

Bedenimiz bir enerji ve bu enerji kendini korumak, beslemek ve tamamlamak için enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bu enerjinin büyük bir kısmını yiyeceklerden alıyoruz. Birçok üstada göre yediğimiz yiyeceklerin rengi bile içindeki bildiğimiz besin değerlerinin üzerinde bir şeyler veriyor ve söylüyor.

Renklerin size neler söylediğini daha iyi duyabilmek için biraz dinlemeye ne dersiniz? Hangi renkleri giymekten hoşlanıyorsunuz? Odanızda, evinizde hangi renkler hâkim? Hangileri sizi mutlu ediyor?

Ana tarifleri renklerin bazı genel anlamları var. Örneğin yeşil rengin, özelikle zümrüt yeşilinin iyileşmeyi desteklediğine inanılıyor. Mavi rengin sağlıklı ifade ve iletişimi desteklediğine, kırmızının bizi yaşama bağladığına ve “yapma-başarma” gücümüzü artırdığına. Tabi kırmızın iştah açtığını çok duymuşuzdur. Kim bilir gerçekten yaşama iştahımıza da artırıyordur belki de.

Yaşamaktan keyif aldığınız sevgi dolu günler sizinle olsun.

Sevgiyle,
Z.

______________________________________________
Günün Onaylaması: “Bedenim için iyi olan yiyeceklerden keyif alıyorum. Vücudumun her hücresini seviyorum.” Louise L. Hay

Üstatlardan: “Resmin kendi yaşamı vardır. Ben onun çıkmasına izin vermeye çalışırım.” Jackson Pollock

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi: “Tibet’in Gençlik Pınarı” Yazar: Peter Kelder

______________________________________________
www.serbestyazarlar.com adresinden yazılardan.

Önce Soru Vardı



Arnavutköy’de bir Cuma akşamüstü. Bilgisayarımdan başımı kaldırdığımda henüz Kuleli Askeri Lisesi’nin ışıklarının yanmadığını görüyorum. Aralık ayının 26’sı ve günler oldukça kısa. Sahil yolundan geçen arabaların sesleri geliyor, ancak Boğaz’dan geçen tekneler oldukça sessiz. Balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, sandallar, bazen vapurlar. Bazen büyük bazen küçük motor yatlar. Boğaz’dan yelkenlileri görebilmek için ise özel yarış günlerini beklemek gerek. Sakin bir telaş var hep Boğaz’ın üzerinde. Ve bazen de geceleri sessizce adeta penceremi dolduran dev yük gemileri ve tankerler. Yaşam gözlerimin önünden akıp gidiyor. Güneş açtığında parlayan deniz bu soğuk kış gününde belki de ince ince yağan yağmurun etkisi ile açık uçuk mavi bir renk almış. Arnavutköy’deyim ve bir yıl bitmek üzere.

Bir gündüz vakti camdan dışarıyı, başımı bilgisayarımdan kaldırarak da olsa, seyretme zamanı bulmak her zaman yapabildiğim bir şey değil. Ancak bu yılın sonu bazı sorunları sormanın doğru olduğunu düşünmeye başladığım bir zaman oldu. Sorular ile yürüdüğüm yolun ayrılmaz bir parçası.

Soru sormak, yüreğimizden geçen gerçek soruları sormak bizlerin çok da başarılı olduğumuz bir şey değil. Meraklı bir toplum olduğumuz düşünülebilir. Ancak yüreğimizdeki en derin soruları sormaya cesaretimiz var mı, işte bunu sorguluyorum. Her gün. Öncelikle kendim için, sonrasında da yaşamlarına destek vermeye söz verdiğim kişiler için.

Evet, ben bir yaşam koçuyum. Yaptığım şeylerden bir tanesi bu.

Bir yaşam koçu özellikle dinleyerek ve sorarak karşısındaki insanın kendi içindeki en derinlerine ulaşmasına destek vermeye çalışan bir insan. Kısaca böyle özetleyebilirim belki de. Ve kim bilir belki de bu sorular bulmayı arzu ettiğimiz cevapların o kadar da derinlerde olmadığını gösterebilir.

Yılın bitmeye yaklaştığı bu günlerde ben buradaki yazılarıma sorular ile başlamak istiyorum. Cevapları, cevaplarınızı araştırmaya ne dersiniz?

Haydi yolunuz açık olsun…

*
Sorular… Sorular… Sorular…:

? Siz kimsiniz?

? Sizi gerçekten neler mutlu ediyor?

? Gerçekten ve tam olarak ne istiyorsunuz?

? Yaşamınızın her gününde daha çok neleri deneyimliyor olmak istersiniz?

? Yaşamınızda direnerek veya tepki vererek enerjinizi harcadığınız şeyler neler?

? İstediğiniz gibi bir yaşam yaratmak için gerçekten arzu ettiğiniz şeylerin neler olduğunu bilmek adına neler yapabilirsiniz?

? İstemediğiniz halde ‘hayır’ diyemediğiniz durumlar hangileri?

? Hayatınızda tamamlanmadığı ve yarım bırakıldığı için ilerlemenize engel olan şeyler nelerdir? … Bunları tamamlamak için neler yapabilirsiniz?

? Elinizden geleni yaptığınızı tamamen hissediyor olmanız için neler yapıyor olmanız gerekiyor?

Söyleyecek söz çok, ancak sorular olmadan da anlamlı sözleri bulmak kolay değil.

Yolumuz açık olsun.

Sevgilerimle,

Z.

______________________________________
Günün Onaylaması:
“Kimse beni kıramaz, üzemez ve kötülük yapamaz, eğer ben izin vermezsem.”
R. Şanal Günseli

Üstatlardan:
“Dışardan bir şeyler tarafından uyarılmış olsalar da, hakiki başlangıçlar içimizde başlarlar.”
William Bridges

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi:
“Dingin Savaşçı” Yazar: Dan Millman

______________________________________
www.serbestyazarlar.com adresindeki yazılardan.

26 Aralık 2008 Cuma

Günün Onaylaması

"Kendimi olduğum gibi seviyorum. Kendimi sevmek için artık mükemmel olmayı beklemiyorum."

24 Aralık 2008 Çarşamba

Mevlana'dan...


O kadar küçüğüm ki neredeyse gözükmüyorum.
Bu muhteşem sevgi nasıl içimde olabilir?

Gözlerine bak. Küçükler;
ama devasa şeyler görebiliyorlar.

23 Aralık 2008 Salı

Yıllar Sonra "Karate Kid"


Yıllar sonra tekrar seyrettim bu filmi. Orijinal adı: The Karete Kid. Sanırım ilk defa ortaokul yıllarında seyretmiştim bu filmi. Sonra, evet yıllar sonra yurtdışından o filmi getirttim. Ve dün gece tekrar seyrettim. Yeni taşındıkları mahallesinde var olma mücadelesi veren genç bir delikanlı Daniel ve O’na karate öğreten site görevlisi yaşlı Japon kökenli Amerikalı hocası Bay Miyagi’nin hikayesi.

Enteresan olan kimi sahneleri sanki daha dün seyretmişim gibi hatırlamam oldu. Kimi cümleleri, kimi görüntüleri. Aradan neredeyse 25 yıla yakın zaman geçmiş.

Tekrar seyretmek istedim çünkü özellikle bir sahneyi tekrar görmek istedim. Daniel bir karate turnuvasındadır ve onu rahatsız eden gruptan bir genç ile yarı final dövüşü yapmaktadır. Ve rakibi onu dizinden kasten sakatlar. Rakibi diskalifiye olur, yarı finali kazanmıştır; ancak grubun, belki çete demek daha doğru, başı olan genç ile final da dövüşemeyecektir artık. Ve hocası Migayi’den daha önce bir kere daha yaptığı gibi ellerini ağrıyan kere koymasını ve onu iyileştirmesini rica eder. Migayi Daniel’a gözlerini kapattırır, ellerini ovuşturur ve Daniel’in dizinin üzerine koyar. Yapılan her ne ise, Daniel final karşılaşmasına çıkar. Ve orada yaşadığı zorluklara rağmen sonunda kazanmayı başarır.

…

Bu sahneyi yıllarca hatırladım. Ve sonra unuttum.

Yıllar sonra, Reiki Hocası olduktan belki 2-3 yıl sonra bu filmi hatırladım. Böyle bir sahne olduğunu hatırladım. Filmi internet üzerinden sipariş ettim ve yurtdışından getirttim. Enteresan olan, sonra bir kaç yıl daha seyretmedim filmi. Nedense durdu, bekledi. Birkaç defa elime almışımdır kutusunu ama seyretmedim. Ta ki dün akşama kadar.

Dün akşamın ne özelliği var?

Esasında olağan bir Pazartesi akşamı. Hatta olağandan daha da sakin bir Pazartesi’ydi diyebilirim.

Ancak, hiçbir özelliği yoktu dersem de yalan olur.

Dün akşam Reiki üzerine yazdığım birinci kitabımın artık bittiğine karar vermiştim.

…

Miyagi’nin elleri ile ne yaptığının adı hiç geçmiyor o filmde, ancak yıllar sonrasına benim bilinçaltımda taşınanlar da olmuş anlaşılan.

…

Japonya’yı seviyorum. Japoncayı seviyorum. Ve 1900’lerin başlarından itibaren dünyaya o coğrafyadan taşınan enerjiler bana çok uyumlu geliyor.

Yaşamda herkesin yaşam yoluna destek vermeleri dileğiyle.

Sevgiler,

Z.

________________________________________________________________________
Günün Onaylaması:
“Hayatımın bütün olaylarının ve hayatımdaki insanlarla yaşadıklarımın gerisindeki anlamı bir bir çözüyorum. Orada benim asıl hayat amacım gizli. Ben bu amacı gerçekleştirmek için geldim.”
R. Şanal Günseli

Üstatlardan:
“İnsan, kendisine diğer bilebildiği şeylerden daha fazla keyif veren bir şeyi yapmayı reddetme hakkına sahip olacak kadar özgür değildir.”
Stendhal

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi:
“Düşlerinizi Gerçekleştirebilirsiniz” Yazarlar: Jack Canfield, Mark Viktor Hansen

İstanbul'un Sihirli An'larına


Londra’dan Gelmeyen Kitaplar

Eylül, Ekim ve Kasım aylarında muhtelif defalar Londra’ya gitme şansım oldu. Öncelikle Japon Shumei’nin Londra’da yapılacak olan yıllık Avrupa toplantısına katılmak için, ve sonra da farklı hoca ve gruplar ile çalışmalar yapmak için.

Londra’yı seviyorum. Çocukken yurtdışına ilk gittiğim şehir oldu Londra. İçinde var olması, yaşaması kolay bir şehirdir. Tüm kalabalığına ve telaşına rağmen bir düzen ve bu düzenin getirdiği bir huzur da vardır. Tabi pahalılığını saymazsanız.

Londra’dayken Kabbalah Centre’ın Londra Merkezi’ni de ziyaret etme şansım oldu. Türkiye’den bir arkadaşım birkaç yıldır orada çalışıyor ve eğitmenlik yapıyor.

Bazen kendimi tekrar ettiğimi düşündürse de ruhsal ve hatta enerjisel çalışmaların hakkı ile yapıldığında öz’de ne kadar bir olduklarını deneyimliyorum. Bunu bu kadar çok ve sık hissetmemin anlamı nedir diye düşünmüyor da değilim.

Ben yeni şeyleri severim. Yeni diller öğrenmeyi severim, yeni kitaplar keşfetmeyi, yeni hocalar keşfetmeyi severim. Artık ev ve ofislerimdeki kütüphaneler kitaplarıma yetmez oldu. Hayalim gerçekten belki sayılarını da tam bilmediğim 3000 civarındaki kitabım için bir arada bulunabilecekleri bir mekân bulmak. Şimdi İstanbul’da ve Fethiye’de evlerimde, ofislerimde, ve resim atölyemde dahil olmak üzere toplam 6 ayrı mekâna dağılmış durumdalar. Bir yandan bunun bir güzelliği var. Her gittiğimde yerde özlediğim kitaplarımı buluyorum. Bir sevgiliye tekrar kavuşmak gibi.

Ve bazen gerçekten bir kitabın belirli bir sayfasını açıp bir satırı okumayı özlüyorum.

Bir kitabı tekrar tekrar okumak. Bir satırı aramak, özlemek. Bir cümlenin tadını özlemek…

Londra’dan gelirken biraz kitap getirdim. Yurtdışından internet üzerinden kitap sipariş etmek kolaylaştığı için eskisi kadar çok kitap taşımıyorum yurtdışına gittiğimde.

Üniversite öğrenimim bitip Türkiye’ye döndüğüm zaman gümrükten eşyalarımı çekerken onlarca kitap kolisini görünce gümrük memurları da şaşırmıştı. Güzel bir yarış bisikletim vardı; onu geride, Amerika’da bıraktım, bir arkadaşıma ve tabi ev eşyalarımı da getirmedim. Ancak şimdi bir an için yıllar sonra gözlerimin önüne gelmiş olsalar da, belki de bugüne kadar aklıma bile gelmediler. Ama kitaplarım geliyor ve iyi ki de getirmişim diyorum.

Londra’dayken yine alıp getirmek istediğim çok kitap oldu. Ancak son yıl içinde, kendime belki 3-5 yıldır verip durduğum, bir sözümü uygulama başladım. Artık eskisi kadar kitap almıyorum. Öncelikle koyacak yer bulmakta zorlanıyorum bu doğru. Ancak nedeni bu değil.

Bu günlerde ben eski kitaplarıma dönüyorum. Yeni kitaplardan çok eski kitaplarıma. Belki de onlarca defa okuduğum kitaplarıma.

Nereden mi geldi bu his?

Yazmayı çocukluğumdan beri sevmişimdir. Günlük yazarım, şiir yazarım, dergilere ve bazı gazetelere yazılar, ekler ve dokümanlar hazırlarım. Bunu birkaç yıldır daha da yoğun ve profesyonel olarak yapıyorum. Ben ilk defa yazmaya başladığım kitap taslaklarına ciddi olarak eğilmeye başladım.

Eski kitaplarıma dönmem çalışmalarım için kaynak arayışından değildi. Yazarken aynı şeyi söylemek için hepimizin ne kadar farklı yollar, şekiller ve ifadeler seçtiğimizdi. Bunun içine girmek istedim. Bu duygunun. Ve tanıdığım, bildiğim kitapların içine, biraz daha derinlerine dalmak istedim.

Bu zorla yapılabilecek bir şey değil. İstemek gerek.

Ben küçükken yavaş okumakta zorlanırdım. Bir Cuma akşamı okumaya başladığım bir kitabı bitirmeden uyuyamazdım. Belki bu Cumartesi sabahının ilk ışıkları ile uyumak anlamına gelebiliyordu. O anlarda benden mutlusu yoktu. Bu hissi özlüyorum. Belki klasikleri okumayı bitirdikten sonra satır satır izini sürmek istediğim kitaplar azaldı. Yine de karşıma çıkar zaman zaman. Ya da çıkmıyorsa, ben de artık geri dönüyorum, eski tanıdık dünyalara.

…

Özellikle Kasım ayındaki son gidişimde, Londra’dan kitap getirmedim. Hatta fazla alışveriş yaptım da diyemem.

Sadece ve sadece çalışmalar yaptım. Farklı kültürlerden, öğretilerden yetişen dostlar ve hocalar ile.

Ne getirdiysem sadece içimde taşıyabildiğim.

Ne güzel bir his bu.

…


Bir Vapur Geçti Boğaz’dan

İstanbul Boğazı’nı seyrediyorum Arnavutköy’den. Dün de bilgisayarımdan başımı kaldırdığımda bir vapur görmüştüm. Karadeniz yönüne doğru akıntıya karşı ağır ağır gidiyordu. Bir süre gözlerim o görüntüye takılı kalmış ve seyretmiştim. “Ne güzel bir manzara bu’ demiştim. Akşam nadiren açtığım televizyonda, seyrettiğim vapurun adının “Fenerbahçe” ve bir iki dakika seyredebildiğim geçişinin de son hizmet seferi olduğunu öğrendim. Bir an için yüreğim sanki sessizleşti vapurun Boğaz’daki süzülüşünü hatırlayınca. Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenecek olmasına ise sevindim.

…

Bu gün bizi bekleyen sihirli an’lar neler, keşfetmek üzere…

Sevgilerimle,

Z.

________________________________
Günün Onaylaması:
“ Kendi yaşam sorumluluğumu üzerime alma görevimi hiçbir koşul ve sebeple ertelemem.” R. Şanal Günseli

Üstatlardan:
“Yaşamınızdan lüzumsuz bir şeyleri çıkarın. Alışkanlıklarınızdan vazgeçin. Kendinizi güvensiz hissettiren bir şey yapın.”
Piero Ferrucci

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi
:
“Mevlana Aşkın Kitabı” Derleyen: Coleman Barks