İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

6 Şubat 2026 Cuma

Rahmetle Anıyoruz

6 Şubat'ta tarihimizin en büyük felaketlerinden birinde kaybettiğimiz, sayılarını bile tam olarak bilemediğimiz, ebediyete intikal eden onbinlerce vatandaşımızı rahmetle anıyorum.  Yaşadıkları acılardan sonra huzurdadırlar inşallah.  Derin bir acı içimizdeki. Felaket büyüktü ama birçoğu belki de kurtarılabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Bu acı birçok duygunun harmanlandığı alevden bir top sanki. Yanmaya devam ediyor.

Yakınlarını kaybeden, o faciayı yaşayıp hayatlarına devam etmeye çalışanların dertleri, sıkıntıları, acıları da maalesef birçoğu için pek de azalmadan hala devam ediyor.  Hepsine kuvvet diliyorum. Yüce Yaradan yardımcıları olsun.  

İhmaller, eksikler, umursamazlıklar, ve hatta kötülükler, yaşamlarını zorlaştırdı ve zorlaştırmaya devam ediyor.  Dilerim mutlu, huzurlu, sağlıklı olacaklara günlere en kısa zamanda kavuşsunlar.  

Depremzedelere o günden bugüne destek veren herkese ama herkese sonsuz teşekkürler. İyi ki varsınız. Hissettiğimiz şükran yaşamlarınızı aydınlatsın.

5 Şubat 2026 Perşembe

...

Evrimin kendi soyumuzdaki uç noktası olduğumuzu söylemek mümkün,

Zamanın akışının sonucu olduğumuz,


Yaşama bir amaç için geldiğimiz,

Herbirimizin bu yaşama akıtması gereken bir cevherimizin olduğu,

ve onu keşfetmeyi ve yaşatmayı başardığımızda yaşamın aydınlandığını söylemek de mümkün,

*

İnsanlığın tarihine, dinler tarihine, sanat tarihine bakınca,

Bir ömürde bunları öğrenmek ve anlamak mümkün mü artık emin değilim,

Haydi öğrenebildiğimiz ve anlayabildiğimiz kadarı ile diyelim,

Bu tarihlere bakınca,

Ömür boyunca anladığımızı sandığımız şekliyle yaşamayı seçerek

Bilinmez içinde kendimizce doğruladığımız hedeflere, kriterleri tamamen göreceli bir doğruya doğru akıyoruz,

*

Ve bu akışta, 

Faydalı olmaktan önce zarar vermemek, özgür iradeye müdahale etmeden desteğe hazır olmak, yine çok göreceli bir kavram olmakla birlikte, kendimizce, olanı daha iyi hale getirmek, yapmak için şansımızı deneyebileceğimiz tercihlerimiz oluyor,

Tercihlerin bize ait olmadığını söyleyenler de var, ki bu da doğru olabilir,

Bunlarla birlikte,

İnsanoğlun çoğu sormadan soruşturmadan edemiyor, denemeden edemiyor, arıyor, buluyor, buldum sanıyor, pişman oluyor, öfkeleniyor, korkuyor, huzursuzlanıyor,

Soruyor, soruyor, kafası karışıyor, sormayı bırakıyor, bazen sadece kabul etmek istiyor,

Kimisi sormaya devam ediyor,

Huzur bulmak için, yanıtları bulduğuna inanmak iyi geliyor,

İnsanoğlu, gece gündüz, yola devam ediyor.

...

Bu dünyada güzel kalpli insanlar var.   

Çok da az değiller aslında. 

Ancak, kötülüğün bağıran sesinin yanında iyiliklerini dünyada güzel tohumlar olarak yaymaya devam eden sessiz insanlar çoğu. 

Dünyanın temeli olan ve alkış beklemeden doğru inandıklarını yapmaya devam eden insanlar.  

Teşekkürler hepinize. Teşekkürler öyle olmayı seçtiğiniz için. Herseye rağmen.

Sen Yine de Narin Bir Çiçek Ol Gaddarlardan Olacağın

Kimileri en ufacık sözlerim kalp mi kırdı diye dertlenir,

Kimileri başkasının kılıçları ile kahraman kesilir,

Sırtını dayadığı kendisinden iyi olmayan gücü kendinin sanır,

Üzerine oturmaz emanet duruş, karakteri daha çok yalpalanır,

Pişkinlik yüzüne vurur, yüzüne sahte bir gülümseme yayılır,

Çalıntı gücüne her gün daha çok aldanır,


Olmak istediği için çabalamak yerine,

Ulaşamadığını ezmek ister ayaklarının altında,

Başarır da bazen, un ufak eder en nadide çiçekleri,

Bilmezki o ezilmiş narin çiçeklerin ezilmez gücü 

Bir gün gelir devirir kendini dağ sananların tümünü,

O narin görünen kalplerden çıkar esas kahramanlar,

O canı pek çok acıyıp can acıtmayanlar,

O nedenle sen gel,

Sen yine de narin bir çiçek ol gaddarlardan olacağına,

Hesap günü var mı yok mu tam bilen yok ama

Vicdanın terazisi bu dünyada da 

Hesap günü varsa ve soracak ise sana Yaradan'a,

Bilerek incitmedim, de, denedim, de, iyi olmayı,

Kimse tam bilmese de belki işaretleri var ilahi düzenin,

Ama sen ötesi için değil, şimdi için iyi kal.

4 Şubat 2026 Çarşamba

...

Bunu Japonlar biz Türklerden biraz daha çok anlasa da,

Bana göre de hatalarımız için samimi bir özür dilemek ruhun kıymetli zerafetidir,

Yaşam öğretti ki, mecbur kalan zayıflar değil,

Gerçekten güçlü olanlar yürekten özür dilemeyi başarabilir.

...

Bir anda kaynağı belli olmayan bir cümle düşüyor aklıma,

Yok gerçekten de öyle,

Sanki birileri benim sesimle aklımın ortasına bırakıveriyor bir cümleyi,

Hemen yazmaz isem unutacağımı biliyorum,

Ve sonrasında okurken de bu cümleyi ben mi yazdım diyorum,

O nedenle inanır oldum yazdıklarımızın bizden gelmediğine,

Bununla birlikte,

Bizden geçebilmesi için hazırlık yapmanın gerektiğine,

Ama sahibiyim demek o sözlerin,

O yalan olur işte.


3 Şubat 2026 Salı

Az Yaşanmayan Acı Hikaye

Milyonlarca terbiyeli, nazik, düşünceli insanın yanında,

Bir de,

Nazik, saygılı, düşünceli ve belki en çok da sabırlı olmayı 

Aptal olmak sananlar var,

İşte o saygılı insanların iyi niyetleri çok suistimal değildiğinde,

Yavaş yavaş çekip giderken diğerlerinin hayatlarından,

Bağırmadan çağırmadan,

Belki yine kendi ruhlarına uygun olarak itiraz ederek veya etmeyerek,

Usulca, her zaman olduğu gibi nazikçe,

Genelde kalp kırmadan, kırık kalplerini kendileri sararak,

Yavaş yavaş uzaklaşırlar,

Esasında çok da affederler, şans da verirler tekrar tekrar, hem de pek çokça,

Bunun değerini bilen de az olur yaşamda,

Ama ihanet derin, aptal yerine koyma derecesi vahim, umursamazlık ve hatta terbiyesizlik sabrın kaplarını dolup dolup taşırdıysa,

İşte o zaman uzaklaşmaktan öte,

Varsa olumlu hatıranız ona şükürden ruhları müsaade etmez uzaklaşmazlar yine de ama,

Yok olursunuz onların hayatlarında,

Çoğu nefret etmez, kötülük yapmak zaten akıllarından bile geçmez, kötülük bile dilemezler onlara zarar verip, yaralayıp duranlara,

Sadece artık yok sayılırsınız hayatlarında,

Onlar değil, artık yok sayılanlar en büyük kayıptadır aslında.

2 Şubat 2026 Pazartesi

...

En çok bilen bile bilmiyor var mı öteki taraf,

Yine de başka çare var mı bizler için,

İyi söz söylemekten, hak bilmekten, doğru tartmaktan öte,


Korktuğumuz için değil,

Böylesi iyi geldiği için,

Böyle yaşamak düşüyor bize.

9 Ocak 2026 Cuma

Olağan

Kar, dağların zirvelerinden aşağılara uzanmış,

Sahilde içime işleyen soğuğun tepelerde yansıması var,

Dün balkonu işgal eden yağmur

Berraklık olarak yaşıyor bugünkü manzarada,

Zirveleri örten bulutlar saklıyor ama

Yukarılarda sıkı bir kar yağıyor olmalı,

Benim bile defalarca gördüğüm bu manzara,

Yine de güzel, yine de eşsiz, yine de taze bu sabahta.



Ruha Maliyeti

Yazı yazıyorum demek ile yazarım demek arasında fark var. Şiir yazmayı denemek şair yapmıyor bizi. Resim yapmak ressam yapmıyor bizi ama bir yandan hepsi  içimizdeki yaratıcıyı özgür bırakıyor.

İnsanoğluna bahşedilen kuvvetli bu özellik, saf kalabildiğinde, safça akabildiğinde, daha önce binlerce, onbinlerce benzerleri söylenmiş, yapılmış olsa bile, inanıyorum ki yaşama zenginlik katıyor.  

Benim gibi bu dünyadaki 'cansız' dediklerimizin dahi canı olduğuna inananlardansanız, inanıyoruz ki bizden süzülüp yaşama akanların da 'canı' var.  

Yaşamın renklerine dokunuşumuz da, bizden süzülenlerde belki de.  

Alışveriş yaparken marketteki kasa görevlisi ile kısa sohbetimizdeki kelimeler de buna dahil, yürürken sokakta göz göze geldiğimiz kişiye söyleyip söylemeyeceğimiz sözler de.  Dolmuş şoförüne günaydın, ya da iyi günler demek de yaşamın renklerini değiştirir, yaya geçidinde durup zaten olması gerektiği gibi yol vermek de.  Yorgun bir arkadaşımızın sırtını sıvazlamak, bir dostun ağlayışına sessizce eşlik etmek, "elinden geleni yaptığını biliyorum" denilmek, bir kucaklama, bir tebessüm, bir anlayış.

Bir de işte yazdıklarımız, çizdiklerimiz de hem bizi değiştirerek, hem de ulaştıkları kişilerde eğer yapabilirse uyandırabildikleri, 'iyi' geldikleriyle yaşamın rengini değiştirebilir. Buna inanıyorum. Burada bir püf noktası var bana göre.  Başkalarını iyileştirmek, düzeltmek, değiştirmek gibi hedeflerle yola çıkıldığında işin ruhu bozuluyor.  Başkalarını etkilemek için yapılan tüm girişimlerin saflığına şüphe düşüyor ve 'gerçek' etkisi zayıflıyor.  Kendimiz için, başka türlüsü mümkün olmadığı için, içimizden adeta dışarı akmak için bizimle savaşarak dışarı çıkanlar, özlerini korumayı başararak, amaçları belki de sadece bizi bir anlamda kurtarmak olduğu için, bizden başkaları için de anlam taşıyabiliyorlar.  Sahici bir mücadele verdikleri, sahici oldukları için.

Aslına bakarsanız, sanat tarihinin sadece birkaç yüzyılını bile çalışmak, Paris'te Louvre Müzesi'nde bir saat dolaşmak, New York'ta Metropolitan Museum of Art'ın içine adım atmak, Figueres'teki Dali Müzesinin binasını bile dışardan görmek ya da  Amsterdam'da değilde Zürih'te bir müzede Van Gogh'un sargılı kulaklı bir otoportresi ile aniden karşılaşmak, yine o şehrin sokaklarında bir Turner sergisinin bir posterden bire yüreğe dokunan sergi duyuruları görmek, İstanbul Modern'de bir uğramak ya da Fethiye'de Çarşı Caddesi'nin üzerindeki bir sergi salonunda resime gönül vermişlerin bir sergisinde, dünya üzerinden geçmiş ve geçmekte olan binlerce eşsiz dehanın ve üretmeye adanmışların ürettikleri yanında, amatör gayretlerimizin bir nevi acizliğini fark ettirirken, o acemi gayretlerin önemini de hatırlatıyor. Tüm hayatını adayarak, yaşadıkları tüm fırtınalara rağmen üretmekten vazgeçmeyenlerin, bizlerin devralması için taşıdıkları bir bayrak var, insan olmaya, ifade etmeye, yaşam mücadelemizi aklımızı, kalbimiz, ruhumuzu kendimizce ifade etmeye dair, insanoğlu var olmaya devam ettikçe devam edecek olan bir görev.

Yaklaşık yirmibeş yıldır resim yapıyorum.  Ortaokul yıllarında resime daha az meraklıydım ama o yıllardan beri yazıyorum, ne yazabilirsem. Yazının maliyetinden pek bahsedilemez belki ama yaptıklarımın yapma maliyetini çıkardın mı derseniz, aslında hayır.  Böyle bir hesabı muhasebe konusunu oldukça iyi bilmeme rağmen yapmadım, öyle bir hesabı tutan mühendis Zeynep'in, sadece içindekileri dışarıya çıkarmak için çırpınan Zeynep ile karşı karşıya kalması pek faydalı olmazdı hani.  

Benim yerime bana "Bu yıl resimlerinden ne kadar kazandın?" diye soranlar olur, "Masraflarımı çıkarıyor," der geçiştiririm.  Resim çizmemenin ruhuma maliyetinin ne kadar ağır olduğunu ben bilirim.




6 Ocak 2026 Salı

Maskeler Bile

Karanlığa gömülmüş olan hırslı ruhlar anlamaz,

Kötülükten aslında kim kazanmış bu dünyada,

Hak edilmeyen zenginlikle kendini sarsa da, doymaz asla,

Atmaz içinden taşan vahşeti, bilse de o masum etlere saplanan dişlerinin keskinliğini,

Atamaz içinden, bilmediği için değil, 

Kendine bakmaktan korkar, hatalarına bakacak yoktur cesareti,

Siyaha boyamak istediği herkesin,

Aslında bu haliyle ulaşamayacağı renkler olduğunu çok iyi bilir,

Oklar atar, vurur, kandırır,

Tuzağa düşenler belki bir süre aldanır,

Okları umursamayanların karşısında ise,

Maskeler bile sadece gerçeği yansıtır.



Kelimeler

Faniliğimizi hatırlatan olaylar arttıkça, daha önce belki söylerken daha çok düşündüğüm olumlu sözleri içimde tutmadan paylaşmak istiyorum.  Sevdiklerime sevdiğimi daha çok söylemek ve hissettirmek istiyorum.  Güzellikleri daha çok alkışlamak, daha çok korumak istiyorum.

Katkı sağlamak, yerine göre eğer isteniyorsa yapıcı geri bildirimde bulunmak, bunlara varım, ama zaten hiçbir zaman yıkmak, kırmak, zarar vermek ruhuma uymadı. İçimden geçenleri paylaşmak isterkenki arzum yıkıcı duygularıma bir çöp kutusu aramak değil.  Duygularımı anlayarak, dönüştürmeye çalışarak veda etmeyi tercih ederim. 

O nedenle ömrümün sınırlılığını daha çok hissederken, geride bırakmak istemediğim sözler, çevremdekilere dair olumlu izlenimlerim, bende etki bırakan, yaşamıma dokunan olumlu yaklaşımları, olumlu sözleri ve onların ben de uyandırıp ruhumda yayılan ve yaşayan izlerini açıklıkla paylaşma arzum artıyor.  Kelimeler daha çok ve daha rahat dışarıya akıyor. Akmak istiyor, beni rahat bırakmıyor.

Meselelerden biri bunu yaparken sahici kalabilmek. Bu kolay değil. Emek istiyor. Anda kalabilmeyi, dürüst olabilmeyi, objektif olabilmeyi, gerçeklerden, kendimizden, dünyadan korkmamayı gerektiriyor.  

Özür dileyebilmek de böyle bir şey bana göre. Çoğu zaman iyi niyetle yapılan ama büyük resmi görmekteki eksikliğim nedeni ile karşımdaki insana vermiş olabileceğim çoğunlukla duygusal bir acıyı, yarattığım veya yaratmış olabileceğime inandığım bir üzüntüyü, muhtemel hatamı sorgulayarak, pişmanlığımı, oluşmuş olabilecek büyük ya da küçük yarayı iyileştirme arzusu.  İyileşen yaraların izlerinin kaldığını bilerek. 

O nedenle, 'zarar vermemeye' çalışırım. 'Benim için ne olması iyi'den ziyade 'bu durumda ne olması doğru' diye bakarım.  Bakmaya gayret ederim. Bazen bu nedenle iç savaşlar da yaşarım. Çok şükür pek yenilmedim karanlık tarafıma o savaşlarda.

Kalp kırmamak için öncelikle susmayı tercih ederim veya uzaklaşmayı.  Bunun kendimi koruma refleksimi yavaşlattığını söyleyenler olur. Yine de, kendi kaldırabileceğim acı ve üzüntüyü daha iyi bildiğim için, üzmek yerine üzülmeyi tercih ederken, artık kendimi de üzmeyeceğim yolları da arıyorum.

İnanıyorum ki kelimelerin de bir canı var. Kimileri canımıza can katıyor, kimileri kalbimizi kanatlandırıyor, kimileri ok, kimileri hançer, kimileri yaşama umudumuz, derin kuyulardaki kurtarıcı ip ya da yolumuzu aydınlatan fener oluyor.  Hangi kelimelerle yaşamayı seçeceğimiz bize kalıyor.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Cesaret

Seversiniz, sevmezsiniz ama Yılmaz Özdil güzel yazıyor.  Pazar günü canım kitap okumayı çekti, Fethiye'de o gün açık kitapçı yok, yakın olan bir Migros'un kitap bölümünden "Yaşamak Cesaret İster"ini aldım.  Kitabı daha yarılamadım bile ama ne çok şey öğrendim.  Örneğin İstanbul'da Beşiktaş'ın Arnavutköy Mahallesi'ndeki evimize çok yakın olan 'kırmızı yalı'nın sahibi Rahmetli Halet Çambel'in Türkiye'yi olimpiyatlarda temsil eden ilk kadın olduğunu ve eskrim dalında yarıştığını bilmiyordum. 1980'li yılların sonlarında yapılan sahil yolunun artık önünden geçtiği yalısını, Boğaziçi Üniversitesi'ne Halet Çambel ve Nail Çakırhan Arkeoloji, Geleneksel Mimarlık ve Tarih Uygulama ve Araştırma Merkezi için kullanılmak üzere bağışladığını ise Annem'den öğrenmiştim.  Yalı iken önünde güneşli günlerde ayrı, dolunaylı günlerde ayrı parlayan Arnavutköy koyunun mavi suları ile muhtemelen daha da etkileyiciydi ama hala çok güzel bir binadır, bizim daha çok 'aşı boyalı yalı' dediğimiz kırmızı yalı.

Kitaba dönersek, Yılmaz Özdil'in yazılarının bir çoğunu daha önce bir şekilde okumuş olduğumu da fark ettim ama bir yandan da her zaman olduğu gibi okuduklarımızı okuduğumuz yaştaki, okuduğumuz andaki, okuduğumuz dönemdeki ruh halimizin, duygularımızın ve düşüncelerimizin merceğinden algıladığımız için, aynı kitap, aynı film, aynı şiir farklı zamanlarda çok farklı görünebilir.  On yıl önce dikkatimizi çekenler ile bugün bizi düşündürenler çok farklı olabilir. O nedenle sevdiğim fimleri tekrar seyretmeyi severim. Kimi kitapları tekrar okurken adeta ilk defa okuyormuşcasına anlatılanların dünyasında gezinirim.

Birçok liderimizin yanıldım, aldatıldım, kandırıldım dediği kadar yanılmadım ama güvendiğim insanların siyah dediklerine beyaz demeye başladıklarına da üzülerek şahit oldum.  İnsanların bizleri yanıltıp durduğu, yine de başkalarına göre fazla kanmadığımız ve kandırılmadığımızı düşündüğümüzde şükrettiğimiz bu günlerde, kimin niyeti nedir, asıl rengi nedir bunu bilmek eskisinden çok daha zor.  Bu şüphe hissi ne acıdır ki maalesef artık yazarlar için de yüreğimde uyanıyor.  Bununla birlikte, mesela ben Kızılcahaman'daki Şehit Ağacı'nın varlığını bilmiyordum, bırakın hikayesini bilmeyi. Bugün öğrendim. Biri bunun gibi yüzlerce olayı, insanı fark ettirmek için gayret ediyorsa, bana bunu da takdir etmek düşer.  Hoşlanmadığım bazı insanlara dair hikayelerini ve övgülerini de hoşgörüyle, sözcükleri içime almadan okumaya çalıştığımı da söylemeliyim. Göründüğünden farklı olanların gizli saklı yaptıklarının veballeri boyunlarına.

Bu arada kitabı okurken bir kitap ayracı aradım.  Çoğu bölümü okuduktan sonra biraz araştırma yapma ihtiyacı hissettiğim için kitabı okumanın zaman alacağını anlamıştım.  Aklıma kuzenim Reyhan ile eşi Mehmet'in Hawaii'den getirdikleri ahşap kitap ayracı geldi. Üzerine Hawaii yazısının kazınmış olduğu, ortasında bir su kaplumbağasının şeklinin oyularak çizildiği ve ucunda kahverengi bir iple ahşap gövdeye bağlanmış seramikten bir balık figürünün sallandığı kitap ayracı.  Çok uzun zamandır bende olduğunu biliyordum ama tam zamanını hatırlayamadım. Kuzenim sordum, 2009 yılının yaz aylarında mı getirmiştik acaba dedi; o da emin olamadı. Özenle sakladığım bu kitap ayracını yıllar sonra kullanmak bu kitabı okurken nereden aklıma geldi acaba diye kısa bir düşündüm.  Özel bir nedeni olması da gerekmiyor hani, fakat faklı bölümlerde adı geçen, birçoğunu benim de bildiğim farklı şekillerde Türkiye'de iz bırakmış insanların içimde uyandırdığı yaşama dair nefaset, kitabı okumaya ara verdiğimde ilgili sayfaların arasına herhangi bir şeyi sıkıştırmama sanki izin vermemişti.  Kitap okumayı çok sevdiğim için çokça kitap ayracım da vardı her zaman ama bu defa bendekiler içinde sanki en güzelini, en özelini seçmek istemiştim.

Pazar günü Fethiye'deki bir marketten Yılmaz Özdil'in bu kitabını alırken çok sevdiğim yazarlardan Ayşe Kulin'in de yeni bir kitabının orada satılmakta olduğunu da gördüm. 'Aylardan Kasım Günlerden Perşembe'. Atatürk'e dair okuduklarından süzerek kaleme aldığını ifade ettiği kitabını da aldım.  Ayşe Kulin, okuyucularından, bu kitabına hoşgörü ile yaklaşılmasını rica ediyor.  Böyle bir işe girişmenin sorumluluğunu ve zorluğunu tabii ki mutlaka biliyor.  O nedenle ben bu sorumluluğu alma gayreti için bir okur olarak teşekkür ediyorum.  Bir Türk vatandaşı olarak Atatürk'ün daha iyi anlaşılması, tanınması için elinden gelen ne ise onu yapıyor.  Kitabın sonunda, Ayşe Kulin'in kitabı hazırlarken başvurduğu kitapların bir listesi var. O listeye bakınca ve o kitapların çoğunu okumuş olduğumu fark edince, Atatürk daha da iyi tanımak ve anlamak için başka neler yapabilirimi tekrar daha derinden düşünmeye başladım.  Saf ve samimi bir niyetle yazılmış hiçbir kitap boşa değildir bence, yazılan sözcükler bizim için yazılmış gibi gelmese de, yazarın niyetinin enerjisi ruhumuzda bize ait bir şeyleri canlandırır, uyandırır genelde.  Samimi bir niyet, samimi bir özen ve samimi bir gayret bazen planlanan şekilde, bazen de yaşamın gizemli formülünün dokunuşu ile hedefine ulaşır.

Doğru, yaşamak cesaret ister.  Görmek, duymak, dokunmak, hissetmek, korkmak, imrenmek, ilham almak, hayran olmak, kızmak, kırılmak, ağlamak, hatırlamak, yıkılmak, düşmek, kalmak, sormak, sorgulamak, başlamak, pişman olmak, yeniden başlamak, cesaret ister.  Cesaret ise, bir duygudan öte herhalde bir eylem aslında;  binlerce defa korkmak, ve korkuya rağmen, gücümüzü toplayıp yapabildiğimiz her fırsatta bir kere daha, bir kere daha atılmak, bir kere daha, bir kere daha umutla nefes almak.

*

Şehit Ağacı'nın ne olduğunu merak edenler için:  https://kizilcahamam.gov.tr/sehit-agaci

Arkeolog Halet Çambel hakkında bilgi için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Halet_%C3%87ambel

2 Ocak 2026 Cuma

Gitmeseydim

Uzaktaki dağların tepesinde kar var,

Henüz şehre güneş değmemişken, o beyaz tepeler göz alıcı şekilde parlıyor,

Dağları pek sevmem aslında,

Japonların Fuji dağını gördüklerinde duyduklarına benzer özel bir heyecanı

Ben dağlara sadece uzaktan baktığımda hissederim,

Mesela Antalya'da,

Heyecandan nefesim kesilir o enfes manzarada,


Bazen de gerçekten nefesim yetmiyor yanlarında olmaya,

Uludağ'da, Palandöken'de, ya da Ankara'dan Kastamonu'ya yolculukta Ilgaz'da,

Ya da Anadolu'nun farklı geçitlerinden geçerken,

Nefesim yetmez dağlarda kendim olmaya,

Bir kere Fransa'daki Alp Dağlarında geçirdiğim zamanda,

Tek başıma olsam bir an durmaz koşardım deniz kıyısına,


Mesela 20 yılı aşkın süredir giderim, yaşarım Fethiye'de ama,

Çıkmadım Türkiye'nin en eşsiz manzaralarından birine hakim olan Babadağı'na,

Kulaklarıma iyi gelmeyeceği doğru o da var ama,

Mesele bedenimin itirazından öte tam anlamadığım bir isyanda,


Yıllar önce bir kere Nemrut Dağı'na çıkmışlığım var,

Nedense bir orada boğulmamıştım zirvede, 

Kendimce dua ederken orada yaşamış ve iz bırakmış olanlara,

Eşarbımla sardığım yüzümde, başımda, rüzgarın teması hoşuma gitmişti aslında,

Daha öncesinde bir defa da başka tepelerde, antik kalıntıları gezerken hissetmiştim bunu,

Asos'ta,

Rüzgar, rüzgar, rüzgar,

Şimdi hala mümkün mü bilmiyorum ama Nemrut'ta zirvenin eteklerine,

Adıyaman tarafından araba ile yaklaşmıştım,

Dere yataklarından da geçmiştim, 

Hani arabam yolda kalsa kimi ararım diye aklımdan geçirmiştim,

Yollar hala öyle midir acaba,

Malatya'dan önce Çelikhan'a, bir Çat Barajı ziyareti ve sonra Nemrut'a,

Belki yavaş yavaş yaklaşmaktaydı sihir, 

Bedenin ve ruhun hazırlanması gerekiyor o karşılaşmaya,


Dağlarda olmayı sevmem ben, suya yakın olmayı severim,

Zeynep yüksek tansiyonun var tabii ki iyi gelmeyecek dağlar sana, 

Diye de bilirsiniz,

Ama, 

Ya ruhuma iyi gelenlere yönlendiriyorsa beni bedenim,

Tabii bir de, 

Gitmeseydim bunu nereden bilecektim.

1 Ocak 2026 Perşembe

Côte d'Azur'e Hızlı Yolculuk

Palmiyelerin yaprakları şiddetli rüzgarla sallanıyor,

Sakin zamanlarda bile kuşlar o yapraklara çok konmuyor,

Genelde sanki sadece kargalar yaprakların köklerinde kısa molalar veriyor,

Kuruyan yaprakları budandıkça,

Ağaç, yukarıya, daha yukarıya, göğe doğru uzanıyor,

Faydasını bilmem, doğru düzgün gölgesi bile pek yok mesela,

Ama parlak yapraklarının kıvrılıp püskül gibi sallanan uçlarında,

Güneşin ışığı güzel yansır, yazın da, kışın da,

Aklım hayatın, memleketin dertlerine dalıp dursa da,

Bir bakışta ne yapar eder götürür beni

Şanslılardan olup görebildiğim yerlerden en çok da Fransız Rivierası'na.

31 Aralık 2025 Çarşamba

Mutlu Yıllar

Bir yıl biterken, yılın üzerimizdeki tortuları temizlensin; ruhumuz, kalbimiz, düşüncelerimiz arınsın. Yeni yıl, sevildiğimizi hep hissettiğimiz, yollarımızın iyiliğe çıktığı ve iyiliklerle aydınlandığı, keyifli, mutlu, sağlık ve bereket dolu günler getirsin.  Yaşamlarımız aydınlık olsun. Hep aydınlıkta olsun güzel Türkiyemiz. Mutlu yıllar.

30 Aralık 2025 Salı

...

Bir dersi pekiştirmek ister gibi,

Tekrar ve tekrar karşıma çıkıyor,


Gerçekten seven anlıyor,

Anlamak istemeyene kelimeler hiçbir zaman yetmiyor.

26 Aralık 2025 Cuma

...

Satır aralarını sen doldur,

Ben en sadesinden seçeceğim kelimeleri,

Sen kandır,

Ben artık aldanmakta ısrar etmeyeceğim,

Bir devrin sonu bu,

Çocukluğun hüzünlü sonu gibi.


...

Sesimden gitti gülümseme,

Artık var saymıyorum seni,

Çok defa acaba büyür müsün dedim,

İçinden atamadın bitmeyen kıskançlıkları,

Bitecek mi haksız kavgan o güzel insanlar bu dünyadan göçünce...


...

Silinmeyecek çok isim var kalbimde,

Liste uzuyor her yılımda,

Bilirler mi taşırım onları içimde,

Var denilen öte dünyada

            karşılaşır mıyız?


25 Aralık 2025 Perşembe

Hesaplaşma

İncindiğim kadar
        incittim mi bilmem,

Olmuştur,

Ben de içmişimdir
        çiğ sütten,

Azı çoğu fark eder mi?

Fuzuli

Fuzuli şeyleri büyütmek diyorsun,

Haklısındır belki kimbilir,

Ben düşünmek derim senin yok saydıklarına,

Sevmek derim aklımda dönüp duranlara,

Ben, ihtimallerimizi özlemek derim.

Sensizlikteki Sen

Evimdin sen,

Yuvamdın,

Dağımdın, 

        neşemdin, 

        korkumdun,

Nadir bir tattın sen,

Kıymetini anlayan belki çok olmadı,

Ama tektin 

        ve teksin benim için,

Can'dan çok can,

Kalbimsin

        sayende hala umutla atan,

Nefes alman şart mı

        sıcaklığını hissetmek için...

23 Aralık 2025 Salı

...

Bir dal beyaz lilyum vazoda yavaş yavaş soluyor,

Varlığını ruhuma mühürlemek ister gibi

Kokusu ciğerlerime doluyor,


Benzersizdir lezzeti,

Yerini başkasının dolduramadığı bir sigara gibi,

Parmaklarımı yakan sıcacık çay bardağı,

Herşeyi unutturan farklı bir gökkuşağı,


Beyaz lilyum vazoda soluyor,

Bekleyen kaderini yok sayarak odada hakimiyetini ilan ediyor.


10 Aralık 2025 Çarşamba

Kendin İçin

Ufak bir iyilik yap bugün kendine,

Kimseyi ezmeden,


Öyle bir şey yap ki,

İçindeki çocuk gülsün.


9 Aralık 2025 Salı

Mini Hikaye: Orkide

Üç ayrı renk orkide var salonda.  Biri beyaz.  Bembeyaz.  Biri beyazlı, morlu, kırçıllı bir renkte. Seriyi kırmızıya çalan mor renkli üçüncüsü tamamlıyor ve soğuk salonda var olmaya çalışıyorlar. Adları da var ama adlarının olması gerçekleri değiştirmiyor.

Sadece orkidelerin değil çiçeklerin uzun zaman yaşadığı, bitkilerin açmış çiçeklerini döktükten sonra yeniden ve hatta defalarca yeniden çiçek açabildiği evler yaşanabilir evler gibi gelir bana.  

Kimi evlerde ise, çiçekler yaşama tutunabilmek için çırpınır adeta. Ölmezler belki ama yaşama tutunmaya çalışmaktan öte yaşıyor denemez pek onlara. 

Orkidelerden farkımız, olan biteni inkar etmekteki becerimiz midir acaba?

7 Aralık 2025 Pazar

Var

Bulutların arkasında aydınlık var,

Sonsuz görünen gecenin ardında sabah,

Açmayan çiçekler için rengarenk açan binlercesi var,

Güçten gözü dönenlerin aksine

Sokağın köşesine bir kap su bırakan var,

Düşen çocuğun dizini üfleyerek silen,

Yaşlı teyzeye yerini veren,

Gökkuşağına bakıp 

    sevinçle gülümseyen masumlardan 

                dünyada daha çok var,


Sen boşver aldanma sahte kılıçlara,

Şatafat içinde kendini bilge diye satanlara,

Adaleti kendi için harcayanlara,


Sen sesi çok çıkanlara değil,

Sessiz çoğunluğa bak,

Onlardan dev bir ordu var bu dünyada.


*


İnsanoğlu nefes aldıkça umut her zaman vardır. 

Ve umut, her zaman ve durmadan, vicdansız karanlığı delmeye devam ediyor.


*

6 Aralık 2025 Cumartesi

"Özür Dilerim Abi"

Japonya'daki bir tanıdığım ile uzun bir görüşme yaptık dün.  Daha doğrusu daha çok o anlattı, ben dinledim.  Japoncam oldukça yavaş olmakla birlikte ilerliyor ve artık onu Japonca konuştuğunda çok daha iyi anlıyorum.  İngilizce konuşmakta zorlanıyor. Yazılı İngilizcesi daha iyi ama konuşurken Japonlara özgü utangaçlığı da devreye giriyor ve takılıyor. Ama anlaşıyoruz.  Bir çok konuda olduğu gibi iletişimde de niyetin önemini fark ediyorum. Ve karşımızdaki insanın niyetine olan güvenimizin önemini.

Japonya'ya ve Japonlara dair sevdiğim bir çok özellik var. Mesela Japonya'da hata yaptığımızda, istemeden bir zarar verdiğimizde özür dilemek gerçekten çok önemli ve kıymetli.  Galiba Güney Kore'de de özür dilemek böyleymiş ama Güney Kore'ye sadece bir kere gittim ve bu konuda sonradan dizilerinde izlediklerim dışında bizzat bir deneyimim olmadı. Aslında her yerdeki insanın ruhu için özür dilemek ve gerektiğinde özür almak önemli çünkü deneyim insanın özüne dair.  Son zamanlarda daha da hassas bakmaya çalıştığım 'helalleşme' , 'helalleşerek yaşamak' adına bunu daha çok önemsiyorum.  Belki bu nedenle, çok sevdiğim ülkemde, kimi insanların özür dilememek için binbir şekle girdiğini, haksızken haklı görünmek için kendini yitirdiğini görmek beni oldukça utandırıyor.  Bazen de kızdırıyor. Yine de bazı insanların reflekslerinde özür dilemek olduğunu ve en zor zamanlarda bile bu davranışı gösterdiklerini görmek de iyi geliyor. 

Paylaşacağım olayı, Türkiye'de yaşıyor, televizyon seyrediyor veya sosyal medya kullanıyorsanız, 2025 yılının Kasım ve Aralık aylarında mutlaka görmüşsünüzdür.  Tramvay istasyonunda bir genç kadın telefonuna bakarken farkına varmadan raylara doğru yürüyor. Gelen trenin altında kalmak üzereyken, bir güvenlik görevlisi tarafından kolundan geri çekilerek kurtuluyor.  Genç kadının kayıtlardaki ilk sözü, "Özür dilerim Abi".  (Abi'yi ağabey olarak değil de, sesi o an işitirmiş ya da tekrar işitmiş gibi hissetmeniz için 'abi' olarak yazıyorum.)  

Bu olayın görüntüsü defalarca karşıma çıktı.  Güvenlik görevlisinin hassasiyeti, dikkati, hızlı yaklaşımı gerçekten takdire şayan. Sonrasında yapılan bir röportajda güvenlik görevlisi, yaptığı önemli görevi, mütevazi bir şekilde ifade ederek "Anonsu duymamış, ufak bir tehlike atlattı," şeklinde aktararak, gösterdiği olumlu yaklaşımla da takdir toplamıştı.  Genç kadının milyonlarca insan gibi telefonundaki görüntülere ve seslere kapılmış olması hepimizin zaman zaman yaşadığı bir durumun vahametini tekrar gösteriyordu.  Bütün bunları fark ederken, benim dikkatim ısrarla başka bir yere çekiliyordu.  Genç kadının söylediği o ilk sözlere. "Özür dilerim Abi"ye.

Kurtarılan genç kadının ilk sözleri  "Özür dilerim Abi" oluyor.  Refleks olarak.  Muhtemelen hata yaptığını fark ettiği için, güvenlik görevlisi kendisini kurtarırken yere düştüğü için, görevliye zahmet verdiği için, sorumsuz davranışı için, refleks olarak özür diliyor.  Genç kadını tanımıyorum ve özellikle de kendisi ile ilgili bir araştırmayı şimdilik bilerek yapmadım; yorumlarımın, izleminleriminle saf kalması için.  Bunlarla birlikte, böyle ciddi bir hayati risk taşıyan olayı yaşayıp ilk sözlerinin özür sözcükleri olması benim kalbimde o insana dair çok sıcak şeyler hissettiriyor.  Güçlünün zayıfı ezmesinin maharet sayılmaya başlandığı, gittikçe kabalaştığı ve gaddarlaştığı hissini veren bu dünyada, görevini hakkıyla yapan nazik ve mütevazı bir güvenlik görevlisi ve en zor anlarından birinde bile insan kalmayı başardığı hissini veren genç bir kadın, beni, karşılaştığımız tüm hayatlarda bıraktığımız izler ve o izlerin ruhumuzdaki değişik izdüşümleri hakkında biraz daha ve daha derinden düşündürüyor.

Bunları düşünürken aklıma 1990'lı yılları başlarında yaşadığım bir olay aklıma geldi. Yıl sanırım 1993 ya da 1994'dü.  Şimdi resmi adı farklı olan ama bizim neslin Boğaziçi Köprüsü demekten vazgeçemediği köprüden araba kullanarak geçiyordum. O yıllarda henüz OGS, HGS gibi otomatik geçiş sistemleri yoktu ve Avrupa yakasından Anadolu yakasına giderken gişelerde geçiş ücretini nakit olarak ödemek gerekiyordu.  Araba ile gişeye yaklaştım ve ödeme için paramı uzattım.  Gişedeki görevli hanım bana baktı ve "Ücretinizi az önce geçen araç ödedi," dedi.  Sanırım ne olduğu anlamak için biraz duraksadım ve hangi araç olabilir bu diye önümdeki araçlara bakmaya çalıştım ama gişelerin ardında hızla akan trafik içinde seçmek mümkün değildi.  Yüzüme yansıyan o tatlı mutlulukla gişelerden geçip ilerlerken birden aklıma kısa bir süre öncesinde elime geçen İngilizce bir kitap gelmişti.  Yazarını ve adını şu anda hatırlamadığım, muhtemelen yitirdiğim bir kitap. O kitapta, belki basit iyilikler diye çevirebileceğimiz, zaman zaman rastgele iyilikler diye adlandırılan, yaşamı herkes için güzelleştirilecek iyilikler yapılması için madde madde öneriler yer alıyordu.  Aklımda kalan kadarı ile bunlardan bir tanesi "Pay the toll for the person behind you" idi, yani senden sonraki kişi için geçiş ücretini öde. Hala kim olduğunu bilmediğim o kişi bu kitabı okumuş muydu bilmiyorum ama bir köprü geçiş ücretimi ödeyerek, bana bugün bile beni tebessüm ettiren bir hoşluk yapmıştı.  

Bu olay bir konuyu daha düşündürdü.  Biliyorsunuz bir bağış, bir yardım yapıldığında, o kişinin adının bağışı yaptığı yere yazılması gibi bir sistem var.  Örneğin tefriş ettiğiniz bir hastane odasına, yaptırdığınız bir kütüphaneye ya da bir okul laboratuvarının kapısına. Bu uygulama eskiden daha azdı ama şimdilerde artık bu standart ve beklenen bir uygulama haline geldi.  Geldi ama yine Rahmet Babam Sinan Kocasinan'a dönmeden edemeyeceğim, Babam bu uygulamaya çok karşıydı.  Yaptığı yardımlarda bağış yapılan yerlere isminin yazılmasına hiçbir zaman izin vermedi. Bu konuşmaların yapıldığına şahit olduğumda, Babamı, bunun başka hayırseverleri de teşvik edeceğine ya da iyiliğin kimden geldiğinin bilinmesi için yapılmasının doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorlardı.  Rahmetli Babam ise ısrarla duruşundan vazgeçmedi ve hiçbir zaman yardımlarında, bağışlarında, kendisinden geldiğinin bilinmesine izin vermedi.  Kurumların katı kuralları nedeni ile başaramadığı nadir zamanlar belki olmuştur ama o yardım yaptığı bilinmeyen bir yardımsever oldu.  Bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi. Bu gizliliğin kıymetini ve önemini anlamam da zaman aldı.  Yaşama farklı bir boyuttan bakabilenlerin görebildikleri başka bir manzara var ve onların görebildiklerini anlamak kolay olmuyor. 

Babamın bu yaklaşımı ara ara aklıma gelir. 2019 yılının başlarında da tekrar aklıma gelmişti.  O zaman Lions Kulüpleri Birliği'nin Ege ve Akdeniz Bölgelerinde çalışmalar yapan 118-R Federasyonunun, Federasyon Başkanlığını, Lions görev tanımı olarak Genel Yönetmenliğini yapıyordum.  Federasyon merkezimizde bir kütüphane olmamasını önemli bir eksik olarak görüp ikibin civarında, belki biraz daha aşkın sayıdaki Türkçe, İngilizce ve birkaç daha farklı dildeki kitaplarımı İzmir'in Bayraklı İlçesindeki merkezimize kitaplıklar yaptırarak hediye ettim.  Kütüphaneyi yaptığımız bölüm rahmetli olmuş başka bir Lionun adına organize edilmiş bir oturma bölümüydü.  O kişinin adına olan plaketin yanına kütüphanenin benim bağışım olduğunun yazılıp yazılmayacağını sordu bazı Lion arkadaşlar. Bunun çok gerekli olduğunu, kitapları benim bağışladığımın unutulacağını söylediler. Belki de haklıydılar ama kitaplara sahip çıkılmasını dileyerek ve umarak, yazılı bir iz bırakmadan kütüphaneyi Yönetim Çevremize, Federasyonumuza hediye ettim ve görev dönemin bitince de kitaplarımı İzmir'e teslim ederek ayrıldım.  Çocukluğumdan beri kitapların benim için ne kadar önemli olduğunu beni tanıyanlar çok iyi bilir.  Kendimce bu benim saygı duyduğum sivil toplum kuruluşuna ve bu kurumun kıymetli üyelerine kendimden verebileceğim en kıymetli veda hediyesiydi.  

Zaman zaman kitaplarımı çok özlerim, bir tanesi aklıma gelir hemen koşup belirli bir sayfasını, bölümünü, satırını okumak isterim. Bir yazı yazarken ya da bir araştırma yaparken kaynak olabilecek bir kitabım aklıma gelir.  Tabii ki yaşadığım Fethiye'den ve İstanbul'dan gidip hemen başvurmam mümkün olmaz. O zaman o kitapların olduklara yere iyilik getirmeleri diler ve onlara sevgilerimi yollarım. Bazen kimileriyle yirmi, otuz yıl geçirdiğim kitaplarımdan ayrılmış olmak içimi acıtır ve hata mı yaptım derim ama sonra şimdi daha çok insan okuyabilecek, o kitaplar daha çok insanda yaşayacak diyerek kendimi sakinleştiririm.

Babam beni övmek istediği zaman "Boynuz kulağı geçti," derdi.  Özür dilerim Babacığım, anlıyorum ki o pek mümkün değil ve olamayacak.  Edinilmiş sessiz olgunluğun, bütünü kendinden üstün tutmanın, muazzam bir bedeli var.  Ne o bedelleri ödemek, ne de o bedellerin ödenebileceği durumlara atılma cesaretini göstermek kolay bir iş değil.  Sadece bilin ki, siz bu dünyadan ayrılalı 21 yıl geçse de, benimle doğruları konuşmaya devam ediyorsunuz ve ben de duymaya ve anlamaya çalışıyorum hala. 

Ve teşekkürler Kayseri'deki o iki nazik kurtaran ve kurtarılan insana.  Teşekkürler sizler sayesinde içimde tazelenen iyiliğin peşinden gitmeye, 'iyi' olmaya olan inanca.

5 Aralık 2025 Cuma

Dedikodu

Rahmetli Babam Sinan Kocasinan'ın bir özelliği vardı.  Yanında dedikodu yapılması mümkün değildi. Kötü niyetle bile olmasa da başkası hakkında arkasından konuşulan bir sözün söylendiğine şahit olsa, hani lafı yetiştirmezdi, tam o değil ama, yeri geldiğinde mesela 'Zeynep şu durumda senin için şunu söyledi,' derdi.  Başlarda genç kız aklımla bunu neden yaptığını anlayamaz, hatta oldukça ters bulurdum.  Rahmetli Babamın bu yaklaşımı ile ne demek istediğini anlamam ise belki yirmili yaşlarıma gelmeme kadar aldı.

Dedikoduyu, başkasının arkasından konuşulmasını hiç ama hiç sevmezdi.  Kendisine en büyük kötülükleri yapanların bile arkasından konuştuğunu görmedim.  O tepkilerini, üzüntülerini, kırgınlıklarını sessizlikle yaşar ve sessizliği ile anlatırdı.  İnsanın bağırmak, çağırmak ve, belki ben çok o ifade şekli ile ifade etmeyi bilemesemde, küfür etmek isteyeceği bir yerde, bu dürtüleri durduracak içsel güce, kişiliğe, bir kere değil, yüz kere değil, bir ömür boyu sahip olmak kolay bir iş değil.  Sinan Kocasinan yüzlerce özgün özelliği ve farklı yaklaşımları ile bu nedenle çok ama çok özel bir insandı. Sinan Kocasinan'ın metodlarını ve yaklaşımlarındaki öğretiyi anlamak biraz zaman alırdı ama anladığınızda da unutulması mümkün olmayan bir bilgiyi sizin yaşamınıza katardı.  Nurlarda olsun.  

Başkalarına dair duyduğu sözleri, kimin söylediğiyle birlikte, hakkında konuşulan kişiye yeri geldiğinde söylemek, onun dedikodu ile baş etme yoluydu ve gerçekten de Babamın yanında herhalde hiç dedikodu yapamadık. Dedikodu bir anlamda boş konuşmaydı ve yaşamlarımızı işgal ediyordu.  Rahmetli Babam yakınmayı da sevmezdi ve doğrusu başkalarına yaptığı gibi benim de boş yakınmalarıma izin vermezdi. Hemen "Peki bu konuda sen ne öneriyorsun," derdi, "Sence ne yapılması lazım," derdi, "O zaman sence ne yapmak doğru," derdi.  Zihnimi hemen yakınmadan, şikayetten, sorundan veya sorunlu insandan çeker çıkarır ve daha iyi hissetmemi sağlamak için, çözüm üretmek için yapabileceklerime yönlendirirdi. Her zaman, her zaman, her zaman.  

Sorunlarda, şikayette ve yakınmada kalmak isteyen çoğumuzla, bu şekilde ısrarla doğruları kullanarak mücadele etmek, gerçekten ne kadar yorucu olmuş olmalı.  Sadece ailenizin bireylerine değil, yaşamınıza giren herkese bıkmadan, usanmadan gösterdiğiniz sabır için teşekkürler Babacığım.  Öğrenmek isteyen, gelişmek isteyen, fark etmek isteyen ne çok insana, kendi yollarınız ile ne çok şey öğrettiniz.

Belki Babamdan görerek öğrendiklerimle, şikayet etme arzusu içinde kabardığında, genelde biraz geri çekilip kendi kendime olaya, düşüncelerime ve bende uyandırdığı duygulara bakarım.  Çünkü başkaları ile hemen konuyu konuştuğumuzda, duygularımızın ve düşüncelerimizin, gerçekliği kendi renkleri ile boyayabildiğini ve o renklerin kolay silinemediğini yaşam bana öğretti.  "Ne bencil bir insan," derken bir insana bir olayda,  haklı da olabilirim; gerçekleri tam anlamadıysam, haksız da.  Evet, diyemem ki hiç yanılmıyorum, hiç kapılmıyorum duygularıma ve düşüncelerime, mümkün değil tabii ki; ama haksız olabileceğim ihtimalini aklımdan çıkartmıyorum.  İşte o iç değerlendirme, bendeki pişmanlıkları azaltıyor.  Rahmetli Babamın önemli bir doğru yaşamın kriteri olarak sık sık söylediği gibi, "başımı yastığa koyduğumda" daha huzurlu olabiliyorum.  

Belki o nedenle de, sık sık, sadece güne ve düne değil, tüm yaşamıma bakarım, tararım.  Birilerine bilerek veya bilmeyerek bir zarar vermiş olabilir miyim, borçlu kalmış olabilir miyim diye.  Ve eğer öyle bir tereddütüm olur ise, telafi etmeye çalışırım. Bazen, onbeş, yirmi, belki otuz yıl öncesinden bir an, bir anı aklıma geliverir, artık hayatta olmayan insanlara dair olaylar aklıma düşer. İşte o anlar en zorlarıdır,  hem objektif bakmak için, hem de arınmak için.  Genelde o yaşımdaki aklımın yetersizliğine dairdir o pişmanlıklar. O yaşta, o zamanki bilgimle o kadar akıl edebilmişimdir ama yaptıklarımda bugünkü aklımla hata görüyorsam, o zamanki beni bu işten sıyrılıvermek o kadar da kolay olmaz.  Belki tek hafifletici faktör niyettir. O zamanki niyetimin en doğrusunu yapmak olduğunu teyit ettiğimde sorumluluğumun yükünü omuzlarımdan atamam ama adeta tekrar nefes almaya başlarım. O farklı pişmanlık duygusunu bugünkü Zeynep'in daha iyi insan olması için içselleştirmeye çalışırım, çünkü bana göre pişmanlıkların en büyüklerinden biri yaşananlardan öğrenmemiş olmaktır.

Nereden mi geldik bu sabah bu dedikodu konusuna.  Vallahi bir telefon görüşmesi yetti bunca şeyi hatırlatmaya. Telefon çaldı, bugünlerde kulağımdaki bir sorun nedeni ile telefonla rahat görüşemiyorum, genelde mesajlaşıyorum ama bu defa ismi görünce konuşmamız gereken önemli bir konu olabilir diye hızla açtım.  Arayan telefonu açtığımın farkında olmadan yanındaki bir kişi ile benim hakkımda konuşuyordu.  Çok kötü bir şey değildi söylenen ama yüzüme bu şekilde söylemeyecekleri bir şeydi. Belki genelde bu gibi durumlarda duymazdan gelirdim ama Rahmetli Babamın yaklaşımını uyguladım bu defa. Duymamış gibi yapıp "İyi günler, merhaba" vesaire demek yerine, "Yok yok, " diyerek, söylediklerine yanıt vererek cevap verdim telefona. Telefonda, kısa mı uzun mu emin değilim, bir sessizlikten sonra arayan kişi hiçbir şey olmamış gibi devam etti konuşmasına.

Birçok kişi hakkında bir çok düşüncemiz olabilir.  Doğaldır.  Zihin durmaz ve onbinlerce düşünceyi durmadan üretir ve üretecektir de.  Bana göre farkında olmamız gereken, düşüncelerimizin dünyaya akışının sorumluluğu, insan olmanın sorumluluğu olarak sırtımızda kalacaktır yaşanan her anda.

31 Ekim 2025 Cuma

Uzun Bir 'Söyleyiş' ya da Hepsi Ayrı Bir Hikaye / Kimi Der Şiir, Sen Yolu Yürümek De - (V)

Doğru şeyleri yapmaktan başka

                            çareleri olmayanlar,

Vazgeçmezler ama,

Pişman olmazlar ama,

Yıpranırlar.


*

Yine de, hani o meşhur

    'başını yastığa' koyunca

    lafı var ya,

En doğru tartılardan bir hala o aslında,

Tabii, 

    vicdanı olanlara.


*

Satın alınmış kalpler

        pek solgun gözlerle gülümsüyor.


*

Anlat desen

        anlatamam her satırını,

Sen okudun mu

        Bir Bilim Adamının Romanı'nı?


        İnce Memed'i, Şeker Portakalı'nı,

        Yüzyıllık Yalnızlık'ı,

        ya da Türk'ün Ateşle İmtihanı'nı,


Anlat desen

        anlatamam her satırını,

Ama,

Kalbim, onlar gibi, yüzlerce, binlerce hikayeden süzülüp,

Şefkatten yana, 

Haksızlık içinde adaletten,

Acıya rağmen umuttan yana,

Çokça da, onurdan yana,

        insan olmaktan yana,

        kendince birşeyler anlatır sana.


*

Sen okudun mu 

        Bir Bilim Adamının Romanı'nı?

Kimi yaşamları bilmek

        Bilinmezse ne kadar eksik kalacağımızı tekrar gösterir insana.


*

Kendime zarar veren hatalarım çokça olmuştur ama,

Kırmamak için seni, onu, 

                    yoldan geçeni,

Düşünürüm bin kere,

                    duyacağınız sözleri.


*-*