İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
kelime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2026 Çarşamba

...

Bir anda kaynağı belli olmayan bir cümle düşüyor aklıma,

Yok gerçekten de öyle,

Sanki birileri benim sesimle aklımın ortasına bırakıveriyor bir cümleyi,

Hemen yazmaz isem unutacağımı biliyorum,

Ve sonrasında okurken de bu cümleyi ben mi yazdım diyorum,

O nedenle inanır oldum yazdıklarımızın bizden gelmediğine,

Bununla birlikte,

Bizden geçebilmesi için hazırlık yapmanın gerektiğine,

Ama sahibiyim demek o sözlerin,

O yalan olur işte.


3 Haziran 2019 Pazartesi

Sözcüklerdeki Tohumlar


Bugün Ada’daki evimin odalarından birinde birkaç başka kitabın altına saklanmış bir kitap buldum.  2007 yılında almışım.  Susanna Tamaro’dan “Her Sözcük bir Tohumdur”.

Bu nispeten ince deneme kitabını belli ki daha önce okumuşum.  Kitabın dört yerinde sayfaların kenarını katlamışım.  Benim kitaplarımda satırların altını çizmek kadar zaman zaman kenarlarını katlama alışkanlığım da var.  Ortaokul yıllarımda kısa bir süre kitaplarımı tamamen temiz tutmak ve sayfalarını korumak gibi bir mücadeleye girişsem de, kitap okurken onlarla yaşadığımı fark ediyorum. Bu yaşanmışlığın izlerinin olması artık beni rahatsız etmiyor.  

Bununla birlikte okuduğum bir kitabı hatırlamamak sık yaşadığım bir şey değil.  Kimi kitaplarımın içeriklerini tam olarak hatırlamasam da neredeyse tüm kitaplarımı nereden aldığımı ve ne zaman okuduğu hatırlarım.  Bugün bulduğum kitabın son kıvrılmış sayfasına göre, 104 sayfalık kitabın en azından 68. Sayfasına kadar okumuş olmalıyım. Hatırlamıyor olmam beni meraklandırıyor. Bu kitabı bu akşam yeniden okuyacağım.  Bakalım okurken hatırlayacak mıyım.

Kitapları bu kitap gibi hiç hatırlamadığım olmaz ama farklı okuyuşlarımda farklı detayları fark ettiğim olur.  Bu kendi yazdığım kitap ve yazılar için de geçerli.  Evrenin duymamız gerekenleri bize fark ettireceğine olan inancımı hiçbir zaman tamamen yitirmesem de aklıma gelmediği de oluyor.  Özellikle gündelik yaşamın telaşına daldığımda.  

Peki, özümüzün bize fark ettirmek istediklerini, parçası olduğumuz Evren’in bize fark ettirmek istediklerini görebilmek için ne yapmak gerekiyor?  Tabii, yaşamın bizi bizim için daha iyi olacak ihtimallere yönlendirdiğine inanmıyor olabilirsiniz, ya da iç sesimizin bizi korumak için aslında daima konuştuğunu kabul etmiyor da olabilirsiniz.  Yine de “aklıma gelen başıma geldi,” dediğiniz olmadı mı hiç?  Ya da görünüşte herşey yolunda görünse de, içinize sinmeyen bir insanın başınıza açtığı dertler, içinize sinmeyen bir anlaşmanın sizi zorda bıraktığı işlemler, adını koyamasanız da gitmek istemediğiniz bir yerde başınıza gelen terslikler, bunun gibi şeyler hiç olmadı mı hayatınızda?

Yaşam bize işaretler veriyor.  Bir farkında olmayı seçmezsek, bazen kafamıza adeta bir tuğla düşmesi de gerekebiliyor.  Biz uyanmayı seçmeksek Evren daha radikal ve keskin uyarılar ile karşımıza çıkabiliyor. Bu bazen hastalıklar, bazen kayıplar olabiliyor.  Zararlı bir yoldan gitmekten vazgeçmiyorsak, bizi itip yere yatırmayı seçebiliyor.  

Ruhumuzun sesini duyabilmek için öncelikle sessizliğe ihtiyacımız var.  Biraz da yalnızlığa.  Kendimiz ile kalabilmeye. Kendimiz ile gerçekten tanışabilmeye.  Korkuların, kaygıların, endişeli düşüncelerin ardındaki güvenilir sesi duyabilmek için, içimizdeki farklı farklı sesleri duymamıza ihtiyaç var.  

İçimizdeki sesi duymanın en güzel yollarından beri kendimizle çıkacağımız yürüyüşler.  İçimizdeki sesi bizimle konuşmasına onu zorlamadan izin vereceğimiz yürüyüşler.  Hayatımı değiştiren bir çok önemli kararı, İstanbul’da Boğaz’da yaptığım yürüyüşlerden sonra aldım.  Bir anda aklıma geliveren fikirler yaşamımı hızla açtı.  Yürüyüş sırasında etrafımızda değişen manzaranın, ruhumuzda farklı çağrışımlar yaparak, aklımızdaki soruların yanıtlarını adeta sihirli bir şekilde bulmamızı sağladığını da söylerler.  İnsanoğlunun genlerinde yürümenin açtığı kimbilir hangi özel kodlar ve düğümler var. 

Genelde içimizdeki sesin konuşabilmeye başlaması için en az yirmi dakikaya ihtiyacımız olduğu söylenir.  Kimi meditasyonlarda en az yirmi dakika zaman ayırmamız biraz da bundandır. Yürüyüşler de ise, zihnimdeki sesi duyabilmek için benim en az otuz dakikalık yürüyüşlere ihtiyacım olur.

Evet, ne diyordum? İşaretler.  

Susanna Tamaro’nun kitabında yeniden okuyunca neleri keşfedeceğimi henüz bilmiyorum ama kitabın adının bana mesajı oldukça kuvvetli.  Kendimiz için ve yaşamımızdaki tüm insanlar ile diyaloglarımızda “Her Sözcük Bir Tohumdur”, ve ektiğimiz tohumlar yaşamları, bütünün hayrı için, kuvvetlendirmeye dair olsun.

23 Ekim 2014 Perşembe

Kelimelerin Yapıcı Enerjisi

Louise Hay'in olumlamalarını ve yapıcı kelimelerin enerjisini hayatınıza daha çok katmak için, her zaman önerdiğim gibi, olumlamaları kendi sesiniz ile kaydederek dinleyebilirsiniz.



19 Ağustos 2014 Salı

Kaybolan Olta, Bir Havlu ve Ruhun 52 Taşı



Bazılarınız benim Joy Drake ve Kathy Tyler tarafından geliştirilen "Dönüşüm Oyunu (Transformation Game)"nun Kolaylaştırıcısı olduğunu biliyor. Dönüşüm Oyunu hayatımı hem oynadığım yıllarda hem de kolaylaştırıcısı olmayı öğrenirken ve sonrasında açan, ihtimalinin bile farkında olmadığım dünyaları keşfetmemi sağlayan, çok değer verdiğim bir kişisel gelişim aracı. Muazzam bir yaşamı keşif aracı.

Bu Oyun'da 52 tane Melek Kartı vardır. Arkadaşlarımdan bir tanesi benim için bu 52 meleği 52 taşa farkı resim ve desenlerle çizerek bir set olarak hazırlamıştı. Taşlar bana geldikten kısa bir süre sonra kalabalık bir arkadaş grubunu evimde ağırladım. Ben farklı kartlar çektirmeyi severim. O akşam da kart yerine arkadaşımın bana hazırladığı bu taşları arkadaşlarımın çekmelerini ve taşlardaki kelimelerin mesajlarını almalarını önerdim. Taşlar çekildi, paylaşıldı. Taşları sonrasında kutusuna geri bırakmalarını rica ettim.

Gece arkadaşlarımı yolcu ettikten sonra uyumadan önce içimden bir ses nedense taşlara bakmamı söyledi. Dedim ya her nedense taşları kontrol ettim ve bazı taşların, bazı meleklerin olmadığını gördüm. Kısa süre içinde arkadaşlarımızın bazılarının taşları geri vermeleri gerektiğini duymadığını fark ettik. Hatta taşların bir tanesi yolculuk yapıp İzmir'den geri geldi.

52 kelimenin, 52 Melek'in içinden bir tanesi o günden bugüne ortaya çıkmadı: 'Açıklık'

Bundan sanırım dört yıl kadar önceydi Japonya'da bir ailenin evinde akşam yemeğine davet edilmiştim. Yemeği yedikten sonra Japonya'da genelde adet olduğu üzere ev sahipleri bana küçük bir hediye vermek istediklerini söylediler. Genelde yapıldığı üzere bana bir el havlusu hediye edeceklerdi. Japonya'da havlu sık verilen hediyelerden biri. Ancak ev sahiplerim bana kapalı şekilde farklı havlular uzattılar ve seçmemi istediler. Doğrusu ben böyle küçük oyunları ve sürprizleri severim ve bir havlu seçtim.

Havluyu seçtikten sonra açmamı ve yazan mesaja bakmak istediklerini söylediler. Ben havluların kapalı duruşlarından üzerilerinde bir yazı olduğunu görmemiştim. Açtım. Okudular. Birbirleriyle gülümseyerek bakıştılar. Meğerse havluyu seçmemi isterken seçtiğim havlunun benim ruh yapımı, ruh yolumu ifade eden, gösteren bir mesaj olmasını dilemişler. Havluda yazan mesajı ve sonra diğer havlularda yazan mesajı paylaştılar. O geceyi ve o küçük el havlusu hatırlamak bugün bile beni farklı bir dünyaya götürür.

Japonya'da, Fethiye'de, İstanbul'da ya da İskoçya'da, Dünya'nın bir çok yerinde bir çok insan yaşamın bize işaretler sunduğuna inanıyor. Yaşamak üzere doğduğumuz yaşamın izini sürmemizi sağlayan işaretlerin etrafımızda olduğuna. Yaşamı doğru algılamamızı sağlayacak işaretlerin etrafımızda olduğuna. Böyle bir kaç cümle ile özetlemek zor ama buna ben de inanıyorum.

İşaretlerin olduğunu kabul etmek ve fark etmek başka bir şey; işaretleri her zaman okuyabilmek, doğru okuyabilmek başka bir meziyet.

Yaşamımızda olan veya olamayan, beliren ve kaybolan şeylerin bizlere söylemek istediği olabileceğine inanıyorum. İşaretlerin bin bir şekli olabiliyor.

Aylar sonra, dokuz yıl önce bana hediye edilen ve bir iki hafta öncesine kadar evimde hep aynı yerde duran, ancak farklı bir hazırlık için yerinden oynattığımız oltayı, dokuz yıl sonra, ilk defa bugün kullanmak istedim. Oltayı bana ev hediyesi olarak getiren arkadaşım "Bir gün kullanmak istersen," diyerek vermişti. Dokuz yıl boyunca o oltayı ne kendim ne başkası için kullanmak istememiştim. Bugün dokuz yıllık oltam yok olmuştu. Yeri değiştikten çok kısa bir süre sonra. Ararken oltanın bana verildiği günü hatırladım. Bana o gün benim ilgi alanıma göre çok anlamsız gelen oltanın esasında benim için dokuz yıldır durduğu yerde anlamlı olduğunu bugün anladım. Bir oltanın ve yanındaki içinde yedek olta malzemeleri olan basit plastik kutunun.

Maddiyat dünyasına bağımlı olmamaya gayret ederim ancak kimi eşyaların benim için anlamı vardır. Oltanın nerede olduğunu, nasıl ortadan kaybolduğunu bilmediğim gibi 'Açıklık' Meleğine de ne olduğunu bilmiyorum. Taş belki o akşamki kalabalık akşam yemeği sırasında çöpe gitmiş olabilir. Bildiğim o ki ben 'Açıklık' enerjini yaşamımda istiyorum. Ruhların, yüreklerin, birbirlerine açık olabildiği, düşüncelerin duygular kadar açık ifade edilebildiği bir yaşam istiyorum. Bu olmadan diğer 51 taş gibi yaşam eksik kalıyor.

Ve asla kullanmayı hayal etmediğim bir oltanın yaşamda sunduğu farklı ihtimalleri ve tatları da istiyorum. En az bu ihtimalleri bana açan, açık tutan, hayalimde yokken yaşamıma davet eden dostlar kadar çok.

29 Nisan 2014 Salı

Sözler


Her zaman emin olamasam da ağzımdan çıkan kelimelerin karşımdaki insanı haksızlığa uğratmadığından emin olmak istiyorum.

Kelimelerim başkalarını yükseltiyor mu, düşürüyor mu?

Sadece olumlu şeyleri söylemekten bahsetmiyorum. Sadece övmekten bahsetmiyorum. 

Doğruları söylemekten kaçmaktan bahsetmiyorum. Doğrular bazen acı olabilir. 

Her ne söylüyorsam bunu hangi niyetle ve nasıl söylüyorum? 

Ezmek, küçültmek, küçük düşürmek, haksız çıkarmak, kendimi haklı çıkarmak, üzmek için söylüyorsam, bu olumsuz dalga önce karşımdakini etkiliyor gibi görünse de bumerang gibi bana geri dönecektir.

Kelimeleri hep güçlerinin ve önemlerinin farkında olarak kullanmak niyetiyle.

28 Mayıs 2013 Salı

Suyu Güçlendirmek

Suyu niyetiniz ve sözleriniz ile güçlendirin. 

İçeceğiniz ilk bardak suyu ellerinizin arasında tutarak, suyun bedeninizi ve ruhunuzu arındırması ve güçlendirmesi niyetiyle,  "Su sana saygı duyuyorum, su sana teşekkür ediyorum, su seni ve yaşamı seviyorum," demeye ne dersiniz...

Teşekkürler Emoto...

Masaru Emoto bize sevgi ve şükran'ın güneş ve gölge gibi yaşamda ihtiyaç duyduğumuz bir dengeyi sunduğunu söyler. Sevgi ve şükran'ın güneş ve ay gibi olduğunu. Ayrılmaz iki parça.

Aynı zamanda, yaşamlarınızda şükran sevgiden bile üstün bir gücü olduğunu hatırlatıyor. Gölge gibi edilgen bir güç olan şükran'ın yaşamlarımızda sevgiden iki kat fazla olması gerektiğine inandığını paylaşıyor Emoto. Yaşamlarımızda dengenin bu şekilde var olacağını. Su molekülündeki 2 hidrojen 1 oksijen atomu oranını hatırlatıyor, H2O'yu.

*

Masaru Emoto suyun, bedenimizdeki suyun, yeryüzündeki göllerin, nehirlerin düşüncelerden, sözlerden, niyetlerimizden nasıl etkilenebildiğini su kristallerinin fotoğraflarını çekerek bizlere gösterdi. Dünya'da yeni farkındalıkların kapısını açtı.

Masaru Emoto'yu okumadıysanız mutlaka öneriyorum. Ve hep hatırlamamız gerektiğine inanıyorum.

*

İskoçya'da, Findhorn Ekoköyü'nde, küçük bir gölün kenarında taşların üzerinde yazan güzel kelimeler geliyor gözümün önüne. Olumlu düşüncelerin ve kelimelerin gücünü yaşamımıza daha çok dahil etmemiz gerektiğini her gün daha çok hissederek.

Sevgi, şükran kelimeleri ve bu enerjiler kadar bereket, neşe, keyif, sağlık ve mutluluk da hep sizlerle olsun.