İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Fethiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fethiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2026 Cuma

ZEYNEP KOCASİNAN / ÖZGEÇMİŞ

Zeynep Kocasinan / Özgeçmiş


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdi.  ABD'de Cornell Üniversitesi’nde başarı bursu ile Endüstri Mühendisliği okudu. 


Aile şirketleri yönetimi, dış ticaret ve inşaat muhasebesi eğitimleri ile başlayan kendini geliştirme süreci profesyonel koçluk ve bireysel gelişim alanlarında çok sayıda eğitim alarak bu alanlarda uzmanlaşmasına imkan sağladı. 


1992 yılından aile inşaat şirketlerinde 2015 yılına kadar görev yapan Zeynep Kocasinan şirket genel müdürlüğü ile inşaat saha çalışmalarını sonlandırdı. Hali hazırda farklı konularda danışmanlık yapmaktadır.


Resim çalışmalarına, inşaat işlerine ek olarak 2004 yılında İstanbul’da açtığı kendi resim atölyesinde profesyonel olarak devam etmiştir.  Yaratıcılık başlıklı atölye çalışmaları düzenlemiştir.  Çalışmalarına 2013 yılından beri Fethiye'deki resim atölyesinde devam etmektedir. 


ICF onaylı Erickson College koçluk eğitimleri gibi birçok eğitimi tamamlayarak kişisel gelişim odaklı destek çalışmaları da yapan Zeynep Kocasinan muhtelif Türkçe ve İngilizce dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, yaratıcılık ve farklı kişisel gelişim alanları üzerine dersler veriyor. Çevre ve sürdürülebilirlik üzerine de Türkiye, İngiltere ve Japonya'da farklı ekoköy ve vakıflar ile çalışmalar yapmıştır.


İngilizce ve farklı derecelerde Almanca, İspanyolca, Japonca, Fransızca bilen Zeynep Kocasinan Türk İşaret Dili ve Türk İşaret Dili Eğitmenliği eğitimleri de almıştır.


6 adet Türkçe, 2 adet İngilizce olmak üzere 8 adet kitabı bulunmaktadır.


Türkçe kitapları:

Atlamak, Doğru Yanlış Güzel Çirkin, Dönüşüm Oyunu Gerçek Mi?, Görüşler, Kitaplar Soru Sorar, Reiki'yi Yaşıyorum


İngilizce kitapları:

Imagine Being Lucky, Is It Written In The Stars?


Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’nde 2018-2019 Döneminde 118R Yönetim Çevresinde Genel Yönetmenlik/Federasyon Başkanlığı görevi yapan Zeynep Kocasinan, 4 yıl Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. Lions’ta Avrupa GAT Global Action Team Liderliği gibi farklı uluslararı görevlerde bulunmuş, 2019 yılında Uluslararası Lions tarafından New Voices/Yeni Sesler alanında 210 ülkenin adayları arasından Liderlik alanında Dünya 1.si seçilmiştir.  


Farklı derneklere üye olan Zeynep Kocasinan, farklı ödüllere ve başarı sertifikalarına sahip olup, sivil toplum çalışmaları yaşamının önemli bir parçasıdır.  


Türk Japon dostluğu adına yaptığı ve destek verdiği kültürel ve afet yardım ve destek çalışmaları yaptığı önemli çalışmalardan olup, bu çalışmalardan bazıları Uluslararası Lions'un LION dergisinin dünya baskılarında ve Türkiye'de farklı ulusal gazetelerde yer bulmuştur.  Japonya'da yaşanan 2011 yılı Tohoku Depremi ve Tsunami'sinden etkilenen depremzedelere destek çalışmaları nedeni ile Japonya Lions Kulüpleri tarafından ödüllendirilmiştir. 


Ortaokul yıllarında Üsküdar Amerika Kız Lisesi'nin Serçe isimli dergisinde yazı yazmaya başlamıştır ve sonrasında yazılarını ve şiirlerini farklı blog sayfalarında yayınlamaya devam etmektedir.


Blog Linkleri:

zeynepkocasinan.blogspot.com

zeynepkocasinanenglish.blogspot.com

yoluyurumek.blogspot.com

zeynepkocasinan.wordpress.com


Resim çalışmalarını ilgili Instagram sayfasından takip edebilirsiniz.

Instagram:  @zeynepkocasinan_art


Kitap okumak, bateri çalmak ve karate sporu hobileri arasındadır.

1988 yılında, Üsküdar Amerikan Lisesi'nin içinde yer aldığı okul müzik grubu Seraglio ile Milliyet Gazetesinin Liselerarası Müzik Yarışmasında Türkiye 2.liği ve 3.lüğü kazanmışlardır.



9 Ocak 2026 Cuma

Olağan

Kar, dağların zirvelerinden aşağılara uzanmış,

Sahilde içime işleyen soğuğun tepelerde yansıması var,

Dün balkonu işgal eden yağmur

Berraklık olarak yaşıyor bugünkü manzarada,

Zirveleri örten bulutlar saklıyor ama

Yukarılarda sıkı bir kar yağıyor olmalı,

Benim bile defalarca gördüğüm bu manzara,

Yine de güzel, yine de eşsiz, yine de taze bu sabahta.



Ruha Maliyeti

Yazı yazıyorum demek ile yazarım demek arasında fark var. Şiir yazmayı denemek şair yapmıyor bizi. Resim yapmak ressam yapmıyor bizi ama bir yandan hepsi  içimizdeki yaratıcıyı özgür bırakıyor.

İnsanoğluna bahşedilen kuvvetli bu özellik, saf kalabildiğinde, safça akabildiğinde, daha önce binlerce, onbinlerce benzerleri söylenmiş, yapılmış olsa bile, inanıyorum ki yaşama zenginlik katıyor.  

Benim gibi bu dünyadaki 'cansız' dediklerimizin dahi canı olduğuna inananlardansanız, inanıyoruz ki bizden süzülüp yaşama akanların da 'canı' var.  

Yaşamın renklerine dokunuşumuz da, bizden süzülenlerde belki de.  

Alışveriş yaparken marketteki kasa görevlisi ile kısa sohbetimizdeki kelimeler de buna dahil, yürürken sokakta göz göze geldiğimiz kişiye söyleyip söylemeyeceğimiz sözler de.  Dolmuş şoförüne günaydın, ya da iyi günler demek de yaşamın renklerini değiştirir, yaya geçidinde durup zaten olması gerektiği gibi yol vermek de.  Yorgun bir arkadaşımızın sırtını sıvazlamak, bir dostun ağlayışına sessizce eşlik etmek, "elinden geleni yaptığını biliyorum" denilmek, bir kucaklama, bir tebessüm, bir anlayış.

Bir de işte yazdıklarımız, çizdiklerimiz de hem bizi değiştirerek, hem de ulaştıkları kişilerde eğer yapabilirse uyandırabildikleri, 'iyi' geldikleriyle yaşamın rengini değiştirebilir. Buna inanıyorum. Burada bir püf noktası var bana göre.  Başkalarını iyileştirmek, düzeltmek, değiştirmek gibi hedeflerle yola çıkıldığında işin ruhu bozuluyor.  Başkalarını etkilemek için yapılan tüm girişimlerin saflığına şüphe düşüyor ve 'gerçek' etkisi zayıflıyor.  Kendimiz için, başka türlüsü mümkün olmadığı için, içimizden adeta dışarı akmak için bizimle savaşarak dışarı çıkanlar, özlerini korumayı başararak, amaçları belki de sadece bizi bir anlamda kurtarmak olduğu için, bizden başkaları için de anlam taşıyabiliyorlar.  Sahici bir mücadele verdikleri, sahici oldukları için.

Aslına bakarsanız, sanat tarihinin sadece birkaç yüzyılını bile çalışmak, Paris'te Louvre Müzesi'nde bir saat dolaşmak, New York'ta Metropolitan Museum of Art'ın içine adım atmak, Figueres'teki Dali Müzesinin binasını bile dışardan görmek ya da  Amsterdam'da değilde Zürih'te bir müzede Van Gogh'un sargılı kulaklı bir otoportresi ile aniden karşılaşmak, yine o şehrin sokaklarında bir Turner sergisinin bir posterden bire yüreğe dokunan sergi duyuruları görmek, İstanbul Modern'de bir uğramak ya da Fethiye'de Çarşı Caddesi'nin üzerindeki bir sergi salonunda resime gönül vermişlerin bir sergisinde, dünya üzerinden geçmiş ve geçmekte olan binlerce eşsiz dehanın ve üretmeye adanmışların ürettikleri yanında, amatör gayretlerimizin bir nevi acizliğini fark ettirirken, o acemi gayretlerin önemini de hatırlatıyor. Tüm hayatını adayarak, yaşadıkları tüm fırtınalara rağmen üretmekten vazgeçmeyenlerin, bizlerin devralması için taşıdıkları bir bayrak var, insan olmaya, ifade etmeye, yaşam mücadelemizi aklımızı, kalbimiz, ruhumuzu kendimizce ifade etmeye dair, insanoğlu var olmaya devam ettikçe devam edecek olan bir görev.

Yaklaşık yirmibeş yıldır resim yapıyorum.  Ortaokul yıllarında resime daha az meraklıydım ama o yıllardan beri yazıyorum, ne yazabilirsem. Yazının maliyetinden pek bahsedilemez belki ama yaptıklarımın yapma maliyetini çıkardın mı derseniz, aslında hayır.  Böyle bir hesabı muhasebe konusunu oldukça iyi bilmeme rağmen yapmadım, öyle bir hesabı tutan mühendis Zeynep'in, sadece içindekileri dışarıya çıkarmak için çırpınan Zeynep ile karşı karşıya kalması pek faydalı olmazdı hani.  

Benim yerime bana "Bu yıl resimlerinden ne kadar kazandın?" diye soranlar olur, "Masraflarımı çıkarıyor," der geçiştiririm.  Resim çizmemenin ruhuma maliyetinin ne kadar ağır olduğunu ben bilirim.




5 Ocak 2026 Pazartesi

Cesaret

Seversiniz, sevmezsiniz ama Yılmaz Özdil güzel yazıyor.  Pazar günü canım kitap okumayı çekti, Fethiye'de o gün açık kitapçı yok, yakın olan bir Migros'un kitap bölümünden "Yaşamak Cesaret İster"ini aldım.  Kitabı daha yarılamadım bile ama ne çok şey öğrendim.  Örneğin İstanbul'da Beşiktaş'ın Arnavutköy Mahallesi'ndeki evimize çok yakın olan 'kırmızı yalı'nın sahibi Rahmetli Halet Çambel'in Türkiye'yi olimpiyatlarda temsil eden ilk kadın olduğunu ve eskrim dalında yarıştığını bilmiyordum. 1980'li yılların sonlarında yapılan sahil yolunun artık önünden geçtiği yalısını, Boğaziçi Üniversitesi'ne Halet Çambel ve Nail Çakırhan Arkeoloji, Geleneksel Mimarlık ve Tarih Uygulama ve Araştırma Merkezi için kullanılmak üzere bağışladığını ise Annem'den öğrenmiştim.  Yalı iken önünde güneşli günlerde ayrı, dolunaylı günlerde ayrı parlayan Arnavutköy koyunun mavi suları ile muhtemelen daha da etkileyiciydi ama hala çok güzel bir binadır, bizim daha çok 'aşı boyalı yalı' dediğimiz kırmızı yalı.

Kitaba dönersek, Yılmaz Özdil'in yazılarının bir çoğunu daha önce bir şekilde okumuş olduğumu da fark ettim ama bir yandan da her zaman olduğu gibi okuduklarımızı okuduğumuz yaştaki, okuduğumuz andaki, okuduğumuz dönemdeki ruh halimizin, duygularımızın ve düşüncelerimizin merceğinden algıladığımız için, aynı kitap, aynı film, aynı şiir farklı zamanlarda çok farklı görünebilir.  On yıl önce dikkatimizi çekenler ile bugün bizi düşündürenler çok farklı olabilir. O nedenle sevdiğim fimleri tekrar seyretmeyi severim. Kimi kitapları tekrar okurken adeta ilk defa okuyormuşcasına anlatılanların dünyasında gezinirim.

Birçok liderimizin yanıldım, aldatıldım, kandırıldım dediği kadar yanılmadım ama güvendiğim insanların siyah dediklerine beyaz demeye başladıklarına da üzülerek şahit oldum.  İnsanların bizleri yanıltıp durduğu, yine de başkalarına göre fazla kanmadığımız ve kandırılmadığımızı düşündüğümüzde şükrettiğimiz bu günlerde, kimin niyeti nedir, asıl rengi nedir bunu bilmek eskisinden çok daha zor.  Bu şüphe hissi ne acıdır ki maalesef artık yazarlar için de yüreğimde uyanıyor.  Bununla birlikte, mesela ben Kızılcahaman'daki Şehit Ağacı'nın varlığını bilmiyordum, bırakın hikayesini bilmeyi. Bugün öğrendim. Biri bunun gibi yüzlerce olayı, insanı fark ettirmek için gayret ediyorsa, bana bunu da takdir etmek düşer.  Hoşlanmadığım bazı insanlara dair hikayelerini ve övgülerini de hoşgörüyle, sözcükleri içime almadan okumaya çalıştığımı da söylemeliyim. Göründüğünden farklı olanların gizli saklı yaptıklarının veballeri boyunlarına.

Bu arada kitabı okurken bir kitap ayracı aradım.  Çoğu bölümü okuduktan sonra biraz araştırma yapma ihtiyacı hissettiğim için kitabı okumanın zaman alacağını anlamıştım.  Aklıma kuzenim Reyhan ile eşi Mehmet'in Hawaii'den getirdikleri ahşap kitap ayracı geldi. Üzerine Hawaii yazısının kazınmış olduğu, ortasında bir su kaplumbağasının şeklinin oyularak çizildiği ve ucunda kahverengi bir iple ahşap gövdeye bağlanmış seramikten bir balık figürünün sallandığı kitap ayracı.  Çok uzun zamandır bende olduğunu biliyordum ama tam zamanını hatırlayamadım. Kuzenim sordum, 2009 yılının yaz aylarında mı getirmiştik acaba dedi; o da emin olamadı. Özenle sakladığım bu kitap ayracını yıllar sonra kullanmak bu kitabı okurken nereden aklıma geldi acaba diye kısa bir düşündüm.  Özel bir nedeni olması da gerekmiyor hani, fakat faklı bölümlerde adı geçen, birçoğunu benim de bildiğim farklı şekillerde Türkiye'de iz bırakmış insanların içimde uyandırdığı yaşama dair nefaset, kitabı okumaya ara verdiğimde ilgili sayfaların arasına herhangi bir şeyi sıkıştırmama sanki izin vermemişti.  Kitap okumayı çok sevdiğim için çokça kitap ayracım da vardı her zaman ama bu defa bendekiler içinde sanki en güzelini, en özelini seçmek istemiştim.

Pazar günü Fethiye'deki bir marketten Yılmaz Özdil'in bu kitabını alırken çok sevdiğim yazarlardan Ayşe Kulin'in de yeni bir kitabının orada satılmakta olduğunu da gördüm. 'Aylardan Kasım Günlerden Perşembe'. Atatürk'e dair okuduklarından süzerek kaleme aldığını ifade ettiği kitabını da aldım.  Ayşe Kulin, okuyucularından, bu kitabına hoşgörü ile yaklaşılmasını rica ediyor.  Böyle bir işe girişmenin sorumluluğunu ve zorluğunu tabii ki mutlaka biliyor.  O nedenle ben bu sorumluluğu alma gayreti için bir okur olarak teşekkür ediyorum.  Bir Türk vatandaşı olarak Atatürk'ün daha iyi anlaşılması, tanınması için elinden gelen ne ise onu yapıyor.  Kitabın sonunda, Ayşe Kulin'in kitabı hazırlarken başvurduğu kitapların bir listesi var. O listeye bakınca ve o kitapların çoğunu okumuş olduğumu fark edince, Atatürk daha da iyi tanımak ve anlamak için başka neler yapabilirimi tekrar daha derinden düşünmeye başladım.  Saf ve samimi bir niyetle yazılmış hiçbir kitap boşa değildir bence, yazılan sözcükler bizim için yazılmış gibi gelmese de, yazarın niyetinin enerjisi ruhumuzda bize ait bir şeyleri canlandırır, uyandırır genelde.  Samimi bir niyet, samimi bir özen ve samimi bir gayret bazen planlanan şekilde, bazen de yaşamın gizemli formülünün dokunuşu ile hedefine ulaşır.

Doğru, yaşamak cesaret ister.  Görmek, duymak, dokunmak, hissetmek, korkmak, imrenmek, ilham almak, hayran olmak, kızmak, kırılmak, ağlamak, hatırlamak, yıkılmak, düşmek, kalmak, sormak, sorgulamak, başlamak, pişman olmak, yeniden başlamak, cesaret ister.  Cesaret ise, bir duygudan öte herhalde bir eylem aslında;  binlerce defa korkmak, ve korkuya rağmen, gücümüzü toplayıp yapabildiğimiz her fırsatta bir kere daha, bir kere daha atılmak, bir kere daha, bir kere daha umutla nefes almak.

*

Şehit Ağacı'nın ne olduğunu merak edenler için:  https://kizilcahamam.gov.tr/sehit-agaci

Arkeolog Halet Çambel hakkında bilgi için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Halet_%C3%87ambel

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Güzelsin İstanbul

Güzelsin İstanbul,

Yine de,  

Fethiye’yi hatırlattığın anların ile daha çok mu seviyorum seni,

Denizdeki özel bir ışıltı, 

Geçen balıkçı motorunun sesi,

Gün batımının Fethiye’de bizi başka bir dünyaya götüren renkleri,


Boğazın diğer yakasında, gün biterken alev alev bir kızıllıkla yanıp sönen camlar belki sana özgü ama,


Nadir gelen sessizlikte hissedilen hafif tuzlu serinlik, sakin sabahlarda senden çok Fethiye diyor bana,


Deniz seninle yanıbaşımdayken artık uzak geliyor,

Sahilde yürürken mesela, parmaklarımı o tuzlu suyun içinde dört mevsim gezdirebilmeyi çekiyor canım,

Fethiye’de yakın arkadaşken biz

İstanbul’da deniz, daha çok, seyret beni diyor,

Seyretmek mutlu etmiyor diyemem ama sanki canım tatmak da istiyor,


İstanbul birçok lezzeti için

Yüzyıllarca yoğrulduğu binler, milyonlarla 


Uzaktan gelen bir kilise çanı,  


Nisan ayında erguvan pembeliği,


Kapalıçarşı’nın tenha koridorlarında zamanın içine bir yolculuk,

Biraz kuyumcu vitrini, biraz kahve molası,


Sana özgü bir zamansızlık hissi veriyor,


Anılar sensiz olmuyor mesela,


Ayasoyfa’nın bir köşesinde, bir taşın üzerine oturmuş,

minik bir deftere, 

sırt çantamdan çıkardığım küçük sulu boya takımımın renklerine

minik su şişeme batırarak ıslattığım fırçam ile 

resim yaptığımı hatırlıyorum,

İyi ki yapmışım o gün diyorum,

Yanımdan geçen turistlerin gözucuyla defterime kimilerinin kaçamak kimilerinin uzun uzun bakışlarını sanki tekrar görüyorum,

Kimileriyle bakışlarımız kesiştiğinde karşılıklı tebessümlerimiz konuşmuş gibi doyuruyor,


Süleymaniye’ye ilerlerken önce Sinan’ın minik türbesinin yanından geçmek mesela, ve Sinan’ın aklından geçenlerin hayalini kurmak seninleyken mümkün oluyor sanki İstanbul,


Anılar sensiz olmuyor,

Olmadık bir anda bir lokantanın görüntüsü geliveriyor insanın aklına,

Mesela bir lokantanın duvarları,

Mesela Pandelli ya da Rejans,

Ya da Konyalı’nın talaş böreği mesela,

Topkapı Sarayı’daki lokantasında yenilen değil, Eminönü’ndeki dükkanında,


Mesela, mesela kışın ailecek Fatih’e boza içmeye gidişler,

Sarı leblebi,


Ya da bozacıların sokaktaki sesleri,

İleride bir gün kimsenin hatırlamayacağı,


Güzelsin İstanbul,

Dünya ile buluştuğum şehirsin,

Dolmabahçe Sarayı’nın manzarası ile büyüttün beni, 

Kışın Dolmabahçe’deki ağaçlar yapraklarını döktüğünde, sarayın bazı camlarından denizi görebildiğime seninle şaşırdım,


Artık yeter desem de,

Artık o kadar sevmiyorum desem de,

Dönüp dolaşıp yoluma çıkıyorsun İstanbul,


Ben bana yabancı geliyorsun diyorum,

Sen hatırla beni kız diyorsun,


Ben isteyenlere bırakayım seni diyorum,


Sen yeniden tanı beni diyorsun...


21 Mayıs 2020 Perşembe

49, 50


Otuz yaşıma girdiğim doğum günümü çok hatırlamıyorum. En yoğun çalıştığım zamanlardan biriydi. Muhtemelen arkadaşlarım ile kutlamışsızdır.

Kırk yaşıma girdiğim günleri daha net hatılıyorum. Ama iyi ya da kötü anlamda, otuzlu yıllarımı tamamlayıp kırk yaşıma geldiğim için özel bir anlamı olduğunu söyleyemem. O yılı hayatımda önemli olan bazı olaylar ile hatırlıyorum daha çok. Mesela, doğum günümden kısa bir süre önce Japonya’ya gidip dönmüş olmam ile. O yıl yaptığım Japonya seyahatinin benim için özel olma nedenlerinden biri Kushimoto’yu ve oradaki Türk Şehitliğini ziyaret etmiş olmamdı.

Yılları, yaşları, olayları bize hatırlatanlar, yaşananların yoğunluğu, değeri ya da üzerimizdeki etkisi ile belirleniyor bir yandan.  Hafıza sanki duygular ile yazılıyor.

Dedim ya, esasında yirmili yıllara geçişimi de dahil etmeliyim, herhangi bir onlu yıl dönümümü çok hatırlamıyorum.  Herhangi bir yaşımı kutlamak ile ilgili özel bir isteğim olmadı. Çalışarak geçirdiğim doğum günlerim olduğu kadar özel kutlamalarla dolu doğum günlerim de oldu.  Bir doğum günümü uçakta kutladım. Atlantik aşırı bir uçuşta, ki okul yıllarımda olduğu için bir anlamda mecburen o gün uçmak durumda kalmıştım. Yolculuğu birlikte yaptığım ve çok sevdiğim okul arkadaşım Beril sayesinde, o gün hayatımdaki en keyifli günler arasına girmişti. Gökyüzünde pastalı, şampanyalı, Danimarkalı hosteslerin doğum günü şarkısı söylediği çok şirin ve neşeli bir kutlama olmuştu.  

Sonra ne olduysa, 2019 yılının sanırım Eylül ayının sonlarıydı, Fethiye’de, Şövalye Adası’nda, kuzenlerim Handan ve Erdoğan’ın işlettiği Ada Restaurant’ın Fethiye’ye bakan bölümünde, Fethiye’de her zaman sanki kocaman bir ışık topunun yükseltmek olduğu hissini veren ayın doğuşunun altında yemeğimizi yerken, birden 2020 yılının Mayıs ayında 49. Yaşımı tamamlayacağımı ve 50 yaşıma gireceğimi fark ettim.  İçime farklı bir mutluluk hissi geldi.  Bu dünyada 50 yılı, yarım asırı tamamlamış olacaktım.

Yanımda oturan Kuzenimin eşi Handan’a döndüm. “ Handan’cığım, gelecek sene doğum günümde burada bir parti yapalım mı?” 

Esasında 2019 Eylül ayındaki o güne  ve o gün hissettiklerime dair belki biraz arka plan bilgisi vermem gerekiyor.  Daha önceki yıllarda iş programımdaki yoğunluk, son üç dört yılda ise Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği ve Türk Lions Federasyonumuz ile yaptığımız çalışmalar nedeni ile Fethiye’de çok az zaman geçirebilmiştim.  2018-2019 döneminde, yurtiçi ve yurtdışı seyahatler derken, İzmir’de, Federasyon merkezimizde olmam gereken zamanlar derken, bir yılda tam tamına 15 gün Fethiye’ye olabilmiştim. Fethiye’yi ve Fethiye’deki arkadaşlarımı, orada olmayı çok ama çok özlemiştim.  Fethiye’yi çok sevdiğimi her zaman biliyordum ama bir yeri bu kadar çok özleyebileceğimi ben de tahmin etmemiştim.  Benim için ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı Fethiye’ye davet etmek, onlarla yaşamı Fethiye’de paylaşmak her zaman özel bir anlam taşıyor. En sevdiğim yerde sevdiklerimle olmanın farklı bir enerjisi olduğunu düşündüm hep. 

İşte o nedenle, 50. yaşımda, Fethiye’den, Türkiye’den ve yurtdışından arkadaşlarım ile Fethiye’de iki, üç günlük bir buluşma hayal ettim.  Yemek masasında hemen takvime bakmıştık Handan ile. 22 Mayıs Cuma gününe geliyordu. Yani gelebilenlerle Cuma’dan Pazar’a, ya da belki Perşembe’den Pazar’a bir Fethiye, Şövalye Adası programı yapabilirdik.

O an, kendimi, Şövalye Adası’nın Şat Burnu’na yakın olan bir tepesindeki Ada Restaurant’ta arkadaşlarım ile hayal ettiğimi hatırlıyorum.  Beyaz örtüleri ile hazırlanmış olan masaları, ikramların bir kısmının konulduğu servis masalarını, fondaki müziği.  22 Mayıs’ta ayın ne durumda olacağına bakmak o akşam aklıma gelmemişti, ama o gece orada olmasını istediğim onlarca insanın yüzünü, o terasta dolaştıklarını bir film seyreder gibi gördüğümü de çok net hatırlıyorum.

“Handan,” dedim, “bugüne kadar hiç böyle bir şeyi istemek, bu kadar ay öncesinden planlamak hiç aklıma gelmedi, ama bu defa istiyorum gerçekten.  Ne kadar güzel olur.”

“Neden olmasın,” dedi Handan. “Yaparız Zeynep, çok güzel olur”.

*

Ve hayatımda ilk defa, dokuz ay öncesinden, Mayıs ayında Fethiye’de bir doğum günü kutlamayı hayal ettim. Hatta, Fethiye’de benden bir gün önce doğan bir arkadaşım ile birlikte kutlamayı da hayal ederek.

Uzaktan gelecek olan akadaşlarımı davet etmeye başladım.  Bir kısmını ise Şubat, Mart ayı gibi davet ederim, diyordum.  50 yaşında dokuz ay öncesinden doğum günü kutlama hazırlıklarına başlamak ve davet etmek biraz garip olacaktı galiba.   İşin özünde, son bir iki yıldır sevdiğim arkadaşlarım ile zaman geçirebilmeyi tahmin edebileceğimden çok özlemiştim ve benim için özel olan insanların, ailemin biraya gelebilecek olması ihtimali beni heyecanlandırmıştı. Kuzenlerimin Şövalye Adası’nda bir butik otelleri olması da bu buluşmayı keyifli bir şekilde organize etme imkanı verecekti. O günler için bazı odaları Eylül, Ekim ayından ayırmıştık.

2020 yılına girdiğimizde, Ocak ayında Japonya’dan bir mesaj aldım.  Esasında tesadüf bu ya, Japoncamı biraz daha düzgün hale getirmek için Ekim ayından itibaren tekrar derslerime başlamıştım.  Ocak ayında gelen mesajı okuduğumda yüzüme hakim olması zor bir gülümseme yayılmıştı. Yine çok özlediğim ve bir süredir gidemediğim Japonya’ya 2020 yılında tekrar gitmek için bir plan yapayım derken, Japonya’ya gitmek için bir davet almıştım. Sokakta yürürken okuduğum bu mesaj ile, kalbimden yükselen alev alev bir heyecanla uçarak yürüdüğümü hatırlıyorum.  Ve, yine tesadüf bu ya, bu davetin tarihi yine Mayıs ayına, doğum günümden önceki günlere denk gelecekti.  Japonya’ya yedi defa gittim. Bunların iki defası hariç diğer hepsinde tesadüfen Mayıs ayında gitmek nasip oldu.  Her seyahat birinden keyifli ve tadı damağımda kalarak.

*

Japonya’yı tarif edilmesi zor bir şekilde seviyorum.  Esasında çocuklukta ve gençlik yıllarımda birçok genç gibi benim de hayalim Amerika’yı görmek ve Amerika’da okumaktı. Cornell Üniversitesi’nin bana verdiği burs sayesinde, belki aksi takdirde bu maceraya pek de istekli olmayan ailemden izin koparmayı başarmıştım.  Amerika bana çok şey öğretti. O yılların şartları ile evden uzak olmak ve orada yaşamak çok da kolay bir süreç değildi.  Dil ya da Türk olmam ile bir ilgisi yok.  Evden uzakta yeni bir yaşam ve kendini keşfetme sürecinin doğal zorlukları belki de. Yine de beni ben yapan en büyük şanslarımdan biridir o dönem.

Yine de, bugün bana, Amerika mı, Japonya mı diye sorarsanız, ya da nereye gitmeyi tercih edersin diye, tereddütsüz olarak Japonya, derim.  Ve şimdiki aklım olsaydı,  Japonya ile tanışmaya başladığım 2007, 2008 yıllarında şu anki istekliliğim ile Japonca çalışırdım.

Ve yine de, hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir.

Japonya gezisi için bana iletilen ve Türkiye’den birkaç kişinin daha davetli olduğu bu programın bazı tarihleri belliydi, ancak dönüş tarihini benim belirleyebileceğim söyleniyordu.  Hazır Japonya’ya gitmişken, çok özlediğim birkaç kişi ve birkaç yeri görmek, özellikle Kyoto’ya ve Shiga Bölgesine, ve özellikle de çok sevdiğim Miho Müzesi’ni görmenin hayalleri, Şövalye Adası’nda geziden arkadaşlarımın görüntüsü gibi hızla, gözümün önünde belirmeye başlamıştı.  Ne kadar güzel bir ön-doğum günü hediyesi olacaktı bana.  Bu davetin zamanlaması ne kadar anlamlı olmuştu.

Japonya seyahatinin bitiminde benim dönüş yapmak istediğim Osaka’dan Türkiye’ye önce 19 Mayıs’ta dönmek istedim ama o gün uçuş yoktu. 20 Mayıs’ta Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu, ziyaret etmek istediğim birkaç yer için bana bir gün daha verecekti.  Bu sözde aksaklık bile bir hediye gibiydi.  

21 Mayıs’ta da, yani bugün, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmeyi planlamıştım.  Perşembe gününden Şövalye Adası’na geçebilecek ve çoğu muhtemelen Cuma sabahı gelecek olan misafirlerimi karşılayabilecektim.   Japonya’ya gitmeden önce Fethiye’de hazırlıklarımı yapar, öyle giderim, dönüşte de bir sorun olmaz diyordum.

*

Eh, sizlerin de çok iyi bildiği gibi işler öyle olmadı.

Japonya’ya gitmek bir yana, hem ilgilenmem gereken işlerimiz, hem annemi de yalnız bırakmamak adına Japonya davetini aldığım günden beri olduğum İstanbul’dan pandemi ile birlikte Fethiye’ye bile gitmek nasip olmadı.

Ben nasibe inanırım.

Rahmetli babam inşaat ihalelerine girmeden önce hatırlatırdı. “Kızım bazen işi altın diye alırsın birden toprak olur.  İşi toprak diye alırsın altın olur.  Nasip,” derdi.  Bilime, hesaplamaya, hazırlanmaya, araştırmaya inanan ve olmazları oldurmak için sonuna kadar çalışan babamın beraber çalıştıkça keşfettiğim değişlik bir kader inancı vardı. Tanrı sevgisi ve inancından da gelen. Hiç kaderci bir insan olmadan, kadere, kısmete ve yaşamın getireceklerine çok dillendirmeden teslim olmayı da içeren bir kader inancı. 

Önce ben Mayıs ayına kadar iyileşmesini umduğum vertigom nedeni ile gidebilecek miyim derken, bu defa önce Uzak Doğu, sonra Avrupa ve sonra da Türkiye, bir pandemi rüzgarıyla değişen yaşam ile yüzyüze geldi.  

İçinden geçmekte olduğumuz süreci ve bize etkilerini zaman içinde göreceğiz.

*

Bu satırları yazdığım 21 Mayıs’ın bu öğle saatlerinde, aslında İstanbul’da bir masanın başından ziyade, Şövalye Adası’nda, muhtemelen Ece Boutique Otel’in balkonlarından birinde oturuyor ve denize, Kızılada’ya ya da Çalış’a bakıyor olacağımı hayal ediyordum.  

Hayatta birçok hayalimin gerçekleştiği oldu. Ama bir o kadarının da gerçekleşmediği de.  

Onuruma düzenlenen gecelere gidemediğim oldu.  Valizlerim kapıda, mesela Güney Amerika’ya gidecekken, biletimi yakıp kendimi Malatya’ya giden bir uçakta bulduğum da oldu.  Mesela, koltuk değneği ile şantiyeye gittiğim de oldu; başka bir zaman, başka bir yerde aynı bileğim nedeni ile günlerce yatağımdan kalmadığım da.  Bazen irademin, zihnimin, bedenimin gücü karşılaştığım zorluklara rağmen aklımda olanı yapmama izin verdi; bazen ne kadar çok istesem de, kendimi perişan etsem de, hiçbir şey değişmedi. 

Birbirine çok benzeyen bu durumların arasındaki farkı anlamakla çok uğraştım.  Benzer emek, benzer gayret, benzer inanç, benzer isteklilik bazen yolu açıyor, bazen ise bekle, dur, yapamazsın, diyordu.

Ve garip olan, bazen sonrasında, durmanın ne kadar doğru olduğunu, yerine göre devam etmenin doğru olduğu kadar önemli ve gerekli olduğunu, kavrıyordum.

Babamın kaderciliğini anlamaya çalışırken, gerçekten kaderci olmak için, elimizden geleni sonuna kadar yapmanın ne olduğunu anlamak gerektiğini fark ettim.  Beyninizin, bedeninizin, iradenizin, benliğinizin size imkan tanıdığı sınırlar ile karşılaşıyorsanız eğer, yaşamın akışındaki başka bir elin, başka bir gücün varlığı ile karşılaşıyorsunuz sanırım.  Yaşamın ve hayatın anlamı da o karşılaşma ile belirginleşebiliyor, netleşebiliyor, ya da nasıl daha iyi ifade etmeli bilmiyorum, anlamını idrak etmeye başlıyoruz belki de.

Bugün 49 yaşımın son günü.  Bugün nedeni ile yaşlanmış hissetmiyorum.  Değişmekte olduğumun son birkaç yıldır farkındayım.  Son yıllarda, daha çok,  büyüdüğümü düşünüyorum. Çocukluğun ömüre yayılan ne çok aşaması varmış.  

*

Yaşamdan öğrendiğimin daha çok farkındayım.  Ve benim için gerçekten değerli olanların.

Bu 21 Mayıs’ta ve tabii ki doğum günüm olan 22 Mayıs’ta en çok ailemi, arkadaşlarımı dolu dolu kucaklamayı hayal ediyordum.  Tek tek ve tekrar tekrar.  Sevdiklerime bir teşekkür partisi olarak hayal etmiştim doğum günümü.  Esasında dokuz ay öncesinden planlamak istememizin nedeni biraz da buydu.

Yaşamıma anlam katan, kendimi keşfetmemi sağlayan, beni anlayan, güvenen, inanan ve seven bu çok sevdiğim insanlara, onları da mutlu edecek, bir teşekkür buluşması organize etmekti hayalimiz.

Nasip olmadı.

Belki şimdi bu teşekkürü evrene onlara ulaşması için sunmak gerek.  

Başta bu yaşamı yaşama şansı veren annem ve babama, ve bu yaşam yolundan birlikte geçtiğim herkese.  Yaşamıma değen herkes ile şekillendi bu 50 yıl.  Keşkeler, pişmanlıklar galiba tahmin ettiğimden az.  İyi, kötü, güzel, çirkin dediklerimizin hepsi için derin bir şükür var kalbimde. 

Teşekkür ederim. Hepinize ve herşeye.


Sevgiyle kalın.  Geçmişten, geleceğe, nefes aldığımız her güne şükürle.

3 Mayıs 2020 Pazar

Boğaz'ın Sürprizi

Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.

En başta, sessizlik.

Aşağı yukarı 25 yıldır Boğaz’da, Bebek ve Arnavutköy’de ve çoğunlukla da Arnavutköy’de yaşadım. 25-26 yıldır.  İstanbul’un ve belki de Dünya’nın en etkileyici yerlerinden biri olan Boğaz’ın en sevdiğim zamanları günün biraz alışılmadık gün ve saatlerinde oldu hep.

Uzun yıllardır, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmek için sık sık uçuş yapmam gerekti.  Fethiye’ye taşındığım 2005 yılından beri, yani takriben 15 yıldır.  Havalimanına giderken benim gibi trafikte zaman geçirmek istemiyorsanız eğer, günün geç ya da erken saatlerini tercih edeceksiniz demektir.  Bu benim için uzun yıllar Pazar sabahları saat 6.00-7.00 civarındaki uçakları ile Fethiye’ye gitmek anlamına geldi.

Beni havalimanına götürecek aracın beni alacağı saat yaklaşmaya başladığında, son birkaç yıl farklı nedenlerle iki üç valiz ile seyahat etmem gerekmiş olsa da, genelde küçük ve kabin içine alınabilir bir valiz ve bir sırtçantası ile binanın içinde, giriş kapısında hazır olurdum.  Eğer kış aylarındaysa saat oldukça yaklaşana kadar içeride bekler, yine de son birkaç dakikayı dışarıda geçirmeyi severdim.  Yazın ise belki en az bir beş dakikayı binanın kapısının önünde geçirirdim.

Neden mi?

Çünkü o Pazar günleri, araçların beni almak için geldikleri sabah saat 4.00-5.00 arasında farklı bir manzara vardır.  Mevsimine göre zifiri karanlık ya da hafif aydınlık bir güne adım atarken insanın etkisine alan bir ses vardır.

Gıcırtı.

Evet,  esasında tiz denilebilecek değişik bir ritimdeki o gıcırtı.

Sahildeki tekleri denize bağlayan iplerin sahildeki betonlara çakılı halklara bağlandıkları o spiral demirlerin, tekneler denizin hareketi ile hareket ettikçe bağlı oldukları iplerin ileri geri gitmesi ile çıkardıkları gıcırtı.

İstanbul’un ve Boğaz’ın sahil yolunun olağan gürültüsünde o sesi ancak kuvvetli bir sessizlikte duymanın mümkün olduğunu ilk defa ne zaman keşfettim bilmiyorum.  Yolculuklarımın ilk yıllarında olmadığına eminim. 

Ama bir gün, aniden, gecenin, ya da sabahın demeliyim belki, çok erken bir saatinde, o ses ile kendime geldim.  Ve günün o saatlerine bakışım değişti.  Bazen belki haftada birkaç defa Fethiye’ye gidip gelmem gerekse de, İstanbul’dan ayrılışlarımın en azından birini Pazar sabahlarına denk getirmeye uzun yıllar devam ettim. Sırf sabahları belki o beş dakikalık farklı sessizliği yaşayabilmek adına.

İstanbul’da, Avrupa yakasında Boğaz’da oturuyorsanız eğer, sahil yolunun, kazıklı yolun gürültüsünü kabul etmeniz gerekir.  Özellikle Cuma akşamlarından Pazartesi günü öğle saatlerine kadar ayrı bir araç ve insan kalabalığı fazla gelmeye başlar. Balkona pek çıkamazsınız mesela. Ya da balkonda sohbet etmek, birbirinizi duyabilmek kolay olmaz.  

Son yıllarda buna İstanbul’daki binamızın altında, çoğumuzun muhalefetine rağmen açılan bir köpek cafesinin etkisi etkendi. Köpekleri seviyorsanız bile aynı anda 15-20 köpeğin sahipleri kahve içerken yükselen havlama sesleri arabaların ve insanların seslerinin üzerine eklenir.  Yaz aylarında, bir Cumartesi ya da Pazar gününde neredeyse camı ya da balkon kapısını açmak istemediğiniz olur.  

Boğaz’ın güzelliğini yaşamak gürültüsüne razı olmak anlamına gelir.

Di.

Korona günlerine kadar.

Ben bu günlere İstanbul’da yakalandım.  Bir türlü beni rahat bırakmayan Vertigo atakları nedeni ile Fethiye’ye gitmek için biraz iyileşmeyi beklerken önce Çin’den, Japonya’dan, Güney Kore’den koronavirüsü haberleri gelmeye başladı.  Derken bir anda Mart ayında, Avrupa ile birlikte Türkiye’de kendimizi ev korumasında bulduk.  Esasında Dünya korona sürecini yaşamıyor olsaydı, bugünden bir hafta sonra Japonya’ya uçuyor olacaktım.  Ocak ayında aldığım bir davet beni havalara uçurmuştu.  Haberi aldığımda o günlerde uzak doğuda kendini hissettiren virüsün Mayıs ayına kadar kontrol altına alınabileceğini düşünmüştüm. Dünyayı saran bir salgın olabileceğini aklıma getirdiğimi hatırlamıyorum.  

Neyse, Japonya’ya gitme özlemimi ben de ertelenen Tokyo Olimpiyatları ile birlikte 2021 yılına bırakayım ve konumuza döneyim.

Evet, Boğaz’ın güzelliklerini yaşamak Boğaz’ın gürültüsüne razı olmak, hatta katlanmak demekti bu günlere kadar.

Esasında vertigom deneni ile korona günlerinden çok önce başlayan ve ağırlıklı olarak evde kaldığım günler benim için farklı bir gözlem, farklı bir içe dönüş ve farklı bir öğrenme dönemini de başlattı. Bunlardan belki daha sonra bahsederim.  Benim başlangıcımdan birkaç ay sonra tüm Dünya benzer bir süreci yaşamaya başladı.

İşte,  evde geçen, 1980 ihtilali ve nüfus sayımı günlerini hatırlatan, bir korona evden çıkma kısıtlama gününde, yıllar önce bir Pazar sabahında o günlerden birinde keşfettiğim tekne iplerinin demirlerinin çıkardığı gıcırtı sesleri gibi bir ses daha keşfettim. Aniden, beklemeden ve şaşkınlıkla.

1995 yılından beri Boğaz’da yaşıyorum. Boğaz’da deniz manzaralı bir evde yaşıyorsanız eğer belki de hiç bıkmayacağınız bir görüntü vardır.  Boğazdan geçen kimileri küçük, kimileri kocaman gemilerin süzülerek geçişi.  

Çoğuna klavuz teknelerin eşlik etmediği gemiler sessizce Boğaz’da süzülür.  Tankerler, yük gemiler, bazen askeri gemiler, nadiren de olsa denizaltılar, yolcu gemileri.

Yılda bir ya da iki defa, Boğaz trafiği durdurulur ve izin verilen günlerde çoğunluğu beyaz yelkenlerini açıp rüzgarla doldurmuş yelkenliler Boğaz’ın hakimi olur.  25 yılda buna herhalde 10 defa kadar şahit olabildim.

İrili ufaklı balıkçı tekneleri, müzikleri sonuna kadar açık ve bazen rehberlerin hoparlörlerden Türkçe ya da farklı dillerde yüksek sesle, sahilden boğuk bir konuşma olarak duyulmak dışında anlaşılmayan ve Boğaz’da geçmekte oldukları ve yeri anlattığını gezi tekneleri, ve vapurlar.  Onlar da Boğaz’ın olmazsa olmazlarıdır.  Ama vapurları ayrı bir kategoriye koyarsak, hiçbir tekne, Boğaz’da süzülerek yol aldığı hissini veren gemilerin geçişinin güzelliğini hissettiremez.

Yüklerine göre denizden yükseklikleri değişen, gri, beyaz, siyah, kırmızı, renk renk ve neredeyse yüzlerce farklı şekildeki gemiler pencerinizin önünde geçiş yapar.  Dedim ya, vapurları saymazsak, benim için Boğaz’daki en etkileyici manzara her zaman gemilerin geçişidir.

İşte, sokağa çıkmak kısıtlamasınının uygulanmaya başladığı Nisan aylarından bir günde, camın önünde ayakta denize bakarken, birden irkildim. Aniden ve neden olduğunu anlamadan.

Bir ses dikkatimi çekti. 

Derinden gelen bir uğultu.  

Salonun balkon kapısı ve camlardan biri üstten hava alacak şekilde açıktı.  Yola baktım.  Herhalde bir çöp kamyonu ya da kamyon geliyor olmalıydı. Sahil yolunda bir araç bile yoktu.  Fondan teknelerin gıcırtısına, yine korona günlerinden ilk defa duymaya başladığım dalga sesleri eklenmeye başlamıştı.  Bunca yıldır, sahilin dalga seslerini evden duymadığımı fark etmiştim.  Camın kenarından sahil yolunun iki yönüne baktım.  

Gelen ya da giden yoktu.  Elektrikler mi kesik diye düşündüm. Bir binanın jeneratörü çalışıyordu belki.  Sesin nereden geldiğini anlamak için camı açtım ve kafamı birazcık dışarı uzattım. Ki, işte o zaman sesin nereden geldiğini şaşkınlıkla anladım.

O derinden gelen uğultu, yıllarda Boğaz’da sessizce süzülürken seyrettiğim gemilerden birinden geliyordu.

25 yıldır bu sahilde, Boğaz’dan geçen bir geminin sesini duymamış olduğumu tarifi zor bir şaşkınlıkla fark ettim.

Bunca yıl nasıl duymamış olabilirdim?

Aklıma birkaç şey geldi hemen.  Fethiye’de, Şövalye Adası’nda akşamları bir uğultu duyuyorsanız eğer bu Körfez’e bir geminin demirlediği anlamına gelir. Çünkü Körfez’e bir gemi geldiğinde, geminin motor sesini mutlaka duyarsınız. Belki rahatsız edici bir ses değildir ama doğanın genel sessizliğinde ne olduğunu bilmemeniz ve fark etmemeniz mümkün değildir. Gündüzleri o kadar net olmasa da geceleri gecenin seslerinden biri haline gelir.

Aklıma gelen şeylerden biri de çocukluk günlerime aitti.  Yaz tatillerinde bazen Silivri’de bir iki ay zaman geçirdiğimiz olurdu.  İstanbul’a döndüğümüzde, o zaman yaşadığımız Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, Vişnezade Mahallesi’ndeki evimizin geniş balkonuna çıkar, Boğaz’ı uzaktan seyreder ve şehri dinlerdim.  1970’li yıllarından sonlarından 1980’lerin ortalarına kadar. Ağustos aylarının sonlarında ya da Eylül ayında. Balkona çıkar ve şehrin uğultusunu dinlerdim. Çünkü bilirdim ki, bir süre sonra şehrin seslerini duymaya alışacağım ve artık o uğultuyu duyamaz, ayırt edemez hale geleceğim.

İşte, bugünlerde İstanbul’da yaşadığımız farklı sessizlikte buna benzer duygular yaşıyorum.  İstanbul’dan çok Fethiye’de hissediyorum kendimi.   Sessizlik beni şaşırtıyor.  Boğaz’ı keşfediyorum.  Pencere ve balkonlardan. Evin içinde.  Bakmakla görmek arasındaki o hep bahsettiğimiz farkı çocukca bir merak ile yaşayım duruyor.  Bir motorsikletin ne kadar çok ses çıkardığını sessizliğin içinde daha çok anlıyorum. Sessizliğe ne kadar büyük ihtiyaç duyduğumu daha da derinden hissediyorum.

Yine tatlı bir uğultu ile dışarı bakıyorum.

Boğaz’da, Ghena isimli kocaman gri bir gemi bugün belki en çok uğultu çıkaran olarak ve oldukça hızlı bir şekilde Boğaz’dan geçiyor.  Az önce nispeten sessizce geçen siyah gemiye göre daha yüksek bir ses ve çok daha büyük bir hızla.

*

Bu günlere İstanbul’da yakalanmışsanız eğer belki beni daha çok anlayacaksınız. Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.  2020 yılının Nisan ve Mayıs aylarında İstanbul’da bir sihir yaşandı diyeceğim belki, tüm acıları, tüm olumsuzları, kayıpları, maddi çalkantıları, politikacıların amansız mücadelesiniz, haksızlıkları, nadiren umutlandıran anları, özlemi unutup, sadece sessizliği o sihrini hatırlamak istiyorum.  

Karşı sahilde, farklı tonlardaki yeşillerin arasında oldukça belirginleşen erguvanların, açmaya başladıklarını, fondaki gıcırtı ve dalga sesi ile seyrettiğim anlarda saklı kalmak istiyorum.

*

Sevgiyle kalın.


3 Mayıs 2020

Arnavutköy, İstanbul