İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2026 Cuma

ZEYNEP KOCASİNAN / ÖZGEÇMİŞ

Zeynep Kocasinan / Özgeçmiş


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdi.  ABD'de Cornell Üniversitesi’nde başarı bursu ile Endüstri Mühendisliği okudu. 


Aile şirketleri yönetimi, dış ticaret ve inşaat muhasebesi eğitimleri ile başlayan kendini geliştirme süreci profesyonel koçluk ve bireysel gelişim alanlarında çok sayıda eğitim alarak bu alanlarda uzmanlaşmasına imkan sağladı. 


1992 yılından aile inşaat şirketlerinde 2015 yılına kadar görev yapan Zeynep Kocasinan şirket genel müdürlüğü ile inşaat saha çalışmalarını sonlandırdı. Hali hazırda farklı konularda danışmanlık yapmaktadır.


Resim çalışmalarına, inşaat işlerine ek olarak 2004 yılında İstanbul’da açtığı kendi resim atölyesinde profesyonel olarak devam etmiştir.  Yaratıcılık başlıklı atölye çalışmaları düzenlemiştir.  Çalışmalarına 2013 yılından beri Fethiye'deki resim atölyesinde devam etmektedir. 


ICF onaylı Erickson College koçluk eğitimleri gibi birçok eğitimi tamamlayarak kişisel gelişim odaklı destek çalışmaları da yapan Zeynep Kocasinan muhtelif Türkçe ve İngilizce dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, yaratıcılık ve farklı kişisel gelişim alanları üzerine dersler veriyor. Çevre ve sürdürülebilirlik üzerine de Türkiye, İngiltere ve Japonya'da farklı ekoköy ve vakıflar ile çalışmalar yapmıştır.


İngilizce ve farklı derecelerde Almanca, İspanyolca, Japonca, Fransızca bilen Zeynep Kocasinan Türk İşaret Dili ve Türk İşaret Dili Eğitmenliği eğitimleri de almıştır.


6 adet Türkçe, 2 adet İngilizce olmak üzere 8 adet kitabı bulunmaktadır.


Türkçe kitapları:

Atlamak, Doğru Yanlış Güzel Çirkin, Dönüşüm Oyunu Gerçek Mi?, Görüşler, Kitaplar Soru Sorar, Reiki'yi Yaşıyorum


İngilizce kitapları:

Imagine Being Lucky, Is It Written In The Stars?


Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’nde 2018-2019 Döneminde 118R Yönetim Çevresinde Genel Yönetmenlik/Federasyon Başkanlığı görevi yapan Zeynep Kocasinan, 4 yıl Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. Lions’ta Avrupa GAT Global Action Team Liderliği gibi farklı uluslararı görevlerde bulunmuş, 2019 yılında Uluslararası Lions tarafından New Voices/Yeni Sesler alanında 210 ülkenin adayları arasından Liderlik alanında Dünya 1.si seçilmiştir.  


Farklı derneklere üye olan Zeynep Kocasinan, farklı ödüllere ve başarı sertifikalarına sahip olup, sivil toplum çalışmaları yaşamının önemli bir parçasıdır.  


Türk Japon dostluğu adına yaptığı ve destek verdiği kültürel ve afet yardım ve destek çalışmaları yaptığı önemli çalışmalardan olup, bu çalışmalardan bazıları Uluslararası Lions'un LION dergisinin dünya baskılarında ve Türkiye'de farklı ulusal gazetelerde yer bulmuştur.  Japonya'da yaşanan 2011 yılı Tohoku Depremi ve Tsunami'sinden etkilenen depremzedelere destek çalışmaları nedeni ile Japonya Lions Kulüpleri tarafından ödüllendirilmiştir. 


Ortaokul yıllarında Üsküdar Amerika Kız Lisesi'nin Serçe isimli dergisinde yazı yazmaya başlamıştır ve sonrasında yazılarını ve şiirlerini farklı blog sayfalarında yayınlamaya devam etmektedir.


Blog Linkleri:

zeynepkocasinan.blogspot.com

zeynepkocasinanenglish.blogspot.com

yoluyurumek.blogspot.com

zeynepkocasinan.wordpress.com


Resim çalışmalarını ilgili Instagram sayfasından takip edebilirsiniz.

Instagram:  @zeynepkocasinan_art


Kitap okumak, bateri çalmak ve karate sporu hobileri arasındadır.

1988 yılında, Üsküdar Amerikan Lisesi'nin içinde yer aldığı okul müzik grubu Seraglio ile Milliyet Gazetesinin Liselerarası Müzik Yarışmasında Türkiye 2.liği ve 3.lüğü kazanmışlardır.



6 Şubat 2026 Cuma

Rahmetle Anıyoruz

6 Şubat'ta tarihimizin en büyük felaketlerinden birinde kaybettiğimiz, sayılarını bile tam olarak bilemediğimiz, ebediyete intikal eden onbinlerce vatandaşımızı rahmetle anıyorum.  Yaşadıkları acılardan sonra huzurdadırlar inşallah.  Derin bir acı içimizdeki. Felaket büyüktü ama birçoğu belki de kurtarılabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Bu acı birçok duygunun harmanlandığı alevden bir top sanki. Yanmaya devam ediyor.

Yakınlarını kaybeden, o faciayı yaşayıp hayatlarına devam etmeye çalışanların dertleri, sıkıntıları, acıları da maalesef birçoğu için pek de azalmadan hala devam ediyor.  Hepsine kuvvet diliyorum. Yüce Yaradan yardımcıları olsun.  

İhmaller, eksikler, umursamazlıklar, ve hatta kötülükler, yaşamlarını zorlaştırdı ve zorlaştırmaya devam ediyor.  Dilerim mutlu, huzurlu, sağlıklı olacaklara günlere en kısa zamanda kavuşsunlar.  

Depremzedelere o günden bugüne destek veren herkese ama herkese sonsuz teşekkürler. İyi ki varsınız. Hissettiğimiz şükran yaşamlarınızı aydınlatsın.

31 Aralık 2025 Çarşamba

Mutlu Yıllar

Bir yıl biterken, yılın üzerimizdeki tortuları temizlensin; ruhumuz, kalbimiz, düşüncelerimiz arınsın. Yeni yıl, sevildiğimizi hep hissettiğimiz, yollarımızın iyiliğe çıktığı ve iyiliklerle aydınlandığı, keyifli, mutlu, sağlık ve bereket dolu günler getirsin.  Yaşamlarımız aydınlık olsun. Hep aydınlıkta olsun güzel Türkiyemiz. Mutlu yıllar.

6 Aralık 2025 Cumartesi

"Özür Dilerim Abi"

Japonya'daki bir tanıdığım ile uzun bir görüşme yaptık dün.  Daha doğrusu daha çok o anlattı, ben dinledim.  Japoncam oldukça yavaş olmakla birlikte ilerliyor ve artık onu Japonca konuştuğunda çok daha iyi anlıyorum.  İngilizce konuşmakta zorlanıyor. Yazılı İngilizcesi daha iyi ama konuşurken Japonlara özgü utangaçlığı da devreye giriyor ve takılıyor. Ama anlaşıyoruz.  Bir çok konuda olduğu gibi iletişimde de niyetin önemini fark ediyorum. Ve karşımızdaki insanın niyetine olan güvenimizin önemini.

Japonya'ya ve Japonlara dair sevdiğim bir çok özellik var. Mesela Japonya'da hata yaptığımızda, istemeden bir zarar verdiğimizde özür dilemek gerçekten çok önemli ve kıymetli.  Galiba Güney Kore'de de özür dilemek böyleymiş ama Güney Kore'ye sadece bir kere gittim ve bu konuda sonradan dizilerinde izlediklerim dışında bizzat bir deneyimim olmadı. Aslında her yerdeki insanın ruhu için özür dilemek ve gerektiğinde özür almak önemli çünkü deneyim insanın özüne dair.  Son zamanlarda daha da hassas bakmaya çalıştığım 'helalleşme' , 'helalleşerek yaşamak' adına bunu daha çok önemsiyorum.  Belki bu nedenle, çok sevdiğim ülkemde, kimi insanların özür dilememek için binbir şekle girdiğini, haksızken haklı görünmek için kendini yitirdiğini görmek beni oldukça utandırıyor.  Bazen de kızdırıyor. Yine de bazı insanların reflekslerinde özür dilemek olduğunu ve en zor zamanlarda bile bu davranışı gösterdiklerini görmek de iyi geliyor. 

Paylaşacağım olayı, Türkiye'de yaşıyor, televizyon seyrediyor veya sosyal medya kullanıyorsanız, 2025 yılının Kasım ve Aralık aylarında mutlaka görmüşsünüzdür.  Tramvay istasyonunda bir genç kadın telefonuna bakarken farkına varmadan raylara doğru yürüyor. Gelen trenin altında kalmak üzereyken, bir güvenlik görevlisi tarafından kolundan geri çekilerek kurtuluyor.  Genç kadının kayıtlardaki ilk sözü, "Özür dilerim Abi".  (Abi'yi ağabey olarak değil de, sesi o an işitirmiş ya da tekrar işitmiş gibi hissetmeniz için 'abi' olarak yazıyorum.)  

Bu olayın görüntüsü defalarca karşıma çıktı.  Güvenlik görevlisinin hassasiyeti, dikkati, hızlı yaklaşımı gerçekten takdire şayan. Sonrasında yapılan bir röportajda güvenlik görevlisi, yaptığı önemli görevi, mütevazi bir şekilde ifade ederek "Anonsu duymamış, ufak bir tehlike atlattı," şeklinde aktararak, gösterdiği olumlu yaklaşımla da takdir toplamıştı.  Genç kadının milyonlarca insan gibi telefonundaki görüntülere ve seslere kapılmış olması hepimizin zaman zaman yaşadığı bir durumun vahametini tekrar gösteriyordu.  Bütün bunları fark ederken, benim dikkatim ısrarla başka bir yere çekiliyordu.  Genç kadının söylediği o ilk sözlere. "Özür dilerim Abi"ye.

Kurtarılan genç kadının ilk sözleri  "Özür dilerim Abi" oluyor.  Refleks olarak.  Muhtemelen hata yaptığını fark ettiği için, güvenlik görevlisi kendisini kurtarırken yere düştüğü için, görevliye zahmet verdiği için, sorumsuz davranışı için, refleks olarak özür diliyor.  Genç kadını tanımıyorum ve özellikle de kendisi ile ilgili bir araştırmayı şimdilik bilerek yapmadım; yorumlarımın, izleminleriminle saf kalması için.  Bunlarla birlikte, böyle ciddi bir hayati risk taşıyan olayı yaşayıp ilk sözlerinin özür sözcükleri olması benim kalbimde o insana dair çok sıcak şeyler hissettiriyor.  Güçlünün zayıfı ezmesinin maharet sayılmaya başlandığı, gittikçe kabalaştığı ve gaddarlaştığı hissini veren bu dünyada, görevini hakkıyla yapan nazik ve mütevazı bir güvenlik görevlisi ve en zor anlarından birinde bile insan kalmayı başardığı hissini veren genç bir kadın, beni, karşılaştığımız tüm hayatlarda bıraktığımız izler ve o izlerin ruhumuzdaki değişik izdüşümleri hakkında biraz daha ve daha derinden düşündürüyor.

Bunları düşünürken aklıma 1990'lı yılları başlarında yaşadığım bir olay aklıma geldi. Yıl sanırım 1993 ya da 1994'dü.  Şimdi resmi adı farklı olan ama bizim neslin Boğaziçi Köprüsü demekten vazgeçemediği köprüden araba kullanarak geçiyordum. O yıllarda henüz OGS, HGS gibi otomatik geçiş sistemleri yoktu ve Avrupa yakasından Anadolu yakasına giderken gişelerde geçiş ücretini nakit olarak ödemek gerekiyordu.  Araba ile gişeye yaklaştım ve ödeme için paramı uzattım.  Gişedeki görevli hanım bana baktı ve "Ücretinizi az önce geçen araç ödedi," dedi.  Sanırım ne olduğu anlamak için biraz duraksadım ve hangi araç olabilir bu diye önümdeki araçlara bakmaya çalıştım ama gişelerin ardında hızla akan trafik içinde seçmek mümkün değildi.  Yüzüme yansıyan o tatlı mutlulukla gişelerden geçip ilerlerken birden aklıma kısa bir süre öncesinde elime geçen İngilizce bir kitap gelmişti.  Yazarını ve adını şu anda hatırlamadığım, muhtemelen yitirdiğim bir kitap. O kitapta, belki basit iyilikler diye çevirebileceğimiz, zaman zaman rastgele iyilikler diye adlandırılan, yaşamı herkes için güzelleştirilecek iyilikler yapılması için madde madde öneriler yer alıyordu.  Aklımda kalan kadarı ile bunlardan bir tanesi "Pay the toll for the person behind you" idi, yani senden sonraki kişi için geçiş ücretini öde. Hala kim olduğunu bilmediğim o kişi bu kitabı okumuş muydu bilmiyorum ama bir köprü geçiş ücretimi ödeyerek, bana bugün bile beni tebessüm ettiren bir hoşluk yapmıştı.  

Bu olay bir konuyu daha düşündürdü.  Biliyorsunuz bir bağış, bir yardım yapıldığında, o kişinin adının bağışı yaptığı yere yazılması gibi bir sistem var.  Örneğin tefriş ettiğiniz bir hastane odasına, yaptırdığınız bir kütüphaneye ya da bir okul laboratuvarının kapısına. Bu uygulama eskiden daha azdı ama şimdilerde artık bu standart ve beklenen bir uygulama haline geldi.  Geldi ama yine Rahmet Babam Sinan Kocasinan'a dönmeden edemeyeceğim, Babam bu uygulamaya çok karşıydı.  Yaptığı yardımlarda bağış yapılan yerlere isminin yazılmasına hiçbir zaman izin vermedi. Bu konuşmaların yapıldığına şahit olduğumda, Babamı, bunun başka hayırseverleri de teşvik edeceğine ya da iyiliğin kimden geldiğinin bilinmesi için yapılmasının doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorlardı.  Rahmetli Babam ise ısrarla duruşundan vazgeçmedi ve hiçbir zaman yardımlarında, bağışlarında, kendisinden geldiğinin bilinmesine izin vermedi.  Kurumların katı kuralları nedeni ile başaramadığı nadir zamanlar belki olmuştur ama o yardım yaptığı bilinmeyen bir yardımsever oldu.  Bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi. Bu gizliliğin kıymetini ve önemini anlamam da zaman aldı.  Yaşama farklı bir boyuttan bakabilenlerin görebildikleri başka bir manzara var ve onların görebildiklerini anlamak kolay olmuyor. 

Babamın bu yaklaşımı ara ara aklıma gelir. 2019 yılının başlarında da tekrar aklıma gelmişti.  O zaman Lions Kulüpleri Birliği'nin Ege ve Akdeniz Bölgelerinde çalışmalar yapan 118-R Federasyonunun, Federasyon Başkanlığını, Lions görev tanımı olarak Genel Yönetmenliğini yapıyordum.  Federasyon merkezimizde bir kütüphane olmamasını önemli bir eksik olarak görüp ikibin civarında, belki biraz daha aşkın sayıdaki Türkçe, İngilizce ve birkaç daha farklı dildeki kitaplarımı İzmir'in Bayraklı İlçesindeki merkezimize kitaplıklar yaptırarak hediye ettim.  Kütüphaneyi yaptığımız bölüm rahmetli olmuş başka bir Lionun adına organize edilmiş bir oturma bölümüydü.  O kişinin adına olan plaketin yanına kütüphanenin benim bağışım olduğunun yazılıp yazılmayacağını sordu bazı Lion arkadaşlar. Bunun çok gerekli olduğunu, kitapları benim bağışladığımın unutulacağını söylediler. Belki de haklıydılar ama kitaplara sahip çıkılmasını dileyerek ve umarak, yazılı bir iz bırakmadan kütüphaneyi Yönetim Çevremize, Federasyonumuza hediye ettim ve görev dönemin bitince de kitaplarımı İzmir'e teslim ederek ayrıldım.  Çocukluğumdan beri kitapların benim için ne kadar önemli olduğunu beni tanıyanlar çok iyi bilir.  Kendimce bu benim saygı duyduğum sivil toplum kuruluşuna ve bu kurumun kıymetli üyelerine kendimden verebileceğim en kıymetli veda hediyesiydi.  

Zaman zaman kitaplarımı çok özlerim, bir tanesi aklıma gelir hemen koşup belirli bir sayfasını, bölümünü, satırını okumak isterim. Bir yazı yazarken ya da bir araştırma yaparken kaynak olabilecek bir kitabım aklıma gelir.  Tabii ki yaşadığım Fethiye'den ve İstanbul'dan gidip hemen başvurmam mümkün olmaz. O zaman o kitapların olduklara yere iyilik getirmeleri diler ve onlara sevgilerimi yollarım. Bazen kimileriyle yirmi, otuz yıl geçirdiğim kitaplarımdan ayrılmış olmak içimi acıtır ve hata mı yaptım derim ama sonra şimdi daha çok insan okuyabilecek, o kitaplar daha çok insanda yaşayacak diyerek kendimi sakinleştiririm.

Babam beni övmek istediği zaman "Boynuz kulağı geçti," derdi.  Özür dilerim Babacığım, anlıyorum ki o pek mümkün değil ve olamayacak.  Edinilmiş sessiz olgunluğun, bütünü kendinden üstün tutmanın, muazzam bir bedeli var.  Ne o bedelleri ödemek, ne de o bedellerin ödenebileceği durumlara atılma cesaretini göstermek kolay bir iş değil.  Sadece bilin ki, siz bu dünyadan ayrılalı 21 yıl geçse de, benimle doğruları konuşmaya devam ediyorsunuz ve ben de duymaya ve anlamaya çalışıyorum hala. 

Ve teşekkürler Kayseri'deki o iki nazik kurtaran ve kurtarılan insana.  Teşekkürler sizler sayesinde içimde tazelenen iyiliğin peşinden gitmeye, 'iyi' olmaya olan inanca.

14 Ağustos 2020 Cuma

Havada Uçuşan Kağıtların Fark Ettirdikleri ve Yüce Atatürk

Bu sabah bir İngiliz arkadaşım ile Türkiye’de kadınların yaşamını, İstanbul sözleşmesini konuştuk biraz.  Bir haber okumuş, Conde Nast Traveller’da. Haber sözleşmeye ya da kadına şiddete dair değil. Okuduğu İngilizce yazı bir iki gün önce yayınlanmıştı ve ilk kadın savaş pilotu Rahmetli Sabiha Gökçen’e dairdi.

Arkadaşım ile konuşmamız bittikten sonra ben de internete girdim ve yazıyı okudum.  Okurken Rahmetli Sabiha Gökçen’in haberi ile birlikte yayınlanan fotoğraflarının hiçbirini hatırlamadığımı fark ettim. Ya daha önce görmemiştim ya da dikkat etmemiştim.


Haberin yazarı Conde Nast Traveller Hindistan ekibinin yazarlarından ve konuya Hindistan’da ilk defa 1999 yılında bir kadının savaş pilotu olduğundan bahisle giriyor.  1930’larda, daha Dünya’nın çoğu yerinde kadın seçsin mi seçilsin mi diye düşünülmeye başlanmadan Türkiye’de muhteşem bir kadın hareketi gerçekleşiyordu.


O yazı, o fotoğraf kareleri çok şey düşündürdü.  Canım Ülkemin, Mustafa Kemal Atatürk gibi, muhtemelen üstün zekalı, inanılmaz derecede çalışkan, idrak etmekte bugün bile zorlandığım kadar ileri görüşlü, ülkesi ve insanları için yaşamını muazzam bir inançla ve insanüstü bir güçle adayacak kadar özverili bir lider, bir insan ile yollarının kesişmiş olması ne büyük bir şans.  


Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sanki sihirli bir şekilde bugün yaşananları önceden biliyormuş gibi ülkesinin kadınlarının yolunu sonuna kadar açmaya çalışmış.  Aralarında 1927 yılında doğan babamın, 1940 yılında doğan anneminde olduğu bir nesil de, onu örnek alarak, açtığı yolun değerini bilerek yaşayarak ve çalışarak bize bugünlere getirmişler.


Bunları düşündükten sonra, günün güncel haberlerini hızlıca takip etmek için Twitter’a bir göz atayım dedim.  Karşıma İstanbul Valisi’nin bir tweeti çıktı.  İstanbul’da, trafikte kendini bilmez bir adam bir kadına küfür ederek saldırıyor, ve kadının arabasının da üzerine çıkarak arabanın ön camlarını tekmeleyerek kırmaya çalışıyordu.  Vali ilgili kişinin gözaltına alındığını duyuruyordu.


Böylesini yaşamadım ama geriye dönüp baktığımda, bende yaşamın içinde biri olarak, iş hayatında, sosyal yaşamda farklı zamanlarda farklı tehditler, farklı zorlablıklar ile karşılaştım.  Belki ailemden aldığım güçle bunları hiç dikkate almadım ama hiç korkmadım ya da etkilenmedim de diyemem.


Bu olaylardan bir tanesini üniversiteyi okuduğum Amerika’dan döndükten sonra işe başladığım günlerde yaşamıştım.  


İstanbul’daki ofisimizin olduğu binadaki dairemiz annemindi.  Olayın yaşandığı günün öncesindeki akşam annem binada bir yönetim toplantısı olacağını ve benim katılmamı rica ettiğini söylemişti.  Ben de toplantıya katılmaya beni yetkili kıldığına dair bir yazı almıştım kendisinden.


Toplantı binada bazı değişiklikler yapılması isteyen bir daire sahibinin daveti ile kendisinin ofisinde yapılacaktı. Toplantı için ofisten çıkmadan önce babamın odasına uğramıştım.  Babam, “Konuyu bir öğren, aklına gelen sorular olursa sor, akabinde annenle değerlendiririz,” demişti.  


Ben de not defterimi ve kalemimi aldım ve ofisimizin iki kat altındaki daireye indim.  Ofisin geniş bir odasında iskemleler ve koltuklar on, oniki kişinin katılmasına imkan verecek şekilde dizilmişti. Ben gittiğimde birkaç kişi benden önce gelmişlerdi.  Dört senedir yurtdışında okuduğum ve o günlerde Türkiye’ye nispeten yeni döndüğüm için binadaki mal sahiplerinin bazıları beni ismen bilseler de pek tanımıyorlardı.  Odaya girince binadaki hangi şirketten geldiğimi ve annemin ve babamın selamını söyleyerek kendimi tanıttım. Toplantının ev sahibi bey ile başlayarak herkes ile tokalaştıktan sonra Barbaros Bulvarı’na bakan odada camın önüne konulmuş olan iskemlelerden birine oturdum.  Çok zaman geçmeden kendisi de mal sahibi olan yöneticimiz, diğer mal sahipleri ya da vekilleri geldiler ve toplantı başladı. Birkaç daire dışında neredeyse tüm dairelerin temsilcileri gelmişlerdi.


Ev sahibi bey sözü aldığında binada bazı değişiikler yapılmasını istediği anlaşılıyordu. Bey anlatıyordu ama yapılmasını istediği değişiklikler ile ilgili ne bir plan, ne bir hesaplama sunuyor, adeta baskı yaparak, yuvarlak ifadeler ile bir karar alınması için baskı yapıyordu.  Sonradan tahminen 30 yaşlarında bu beyin aslında babasının mal sahibi olduğunu öğrenecektim.


22 yaşında taze bir mühendis olarak teknik bilgim de, yaşam bilgim de belki azdı ama hiçbir plan ve bütçe olmadan bir tadilat işlemine evet demenin makul bir işlem olmadığına da aklım eriyordu.  Kimse de pek inka olmuş görünmüyordu. Bir iki soru soran oldu, sonra ben de bir şey sordum sanırım.  Talebi olumlu karşılanmayan bey sinirlenmeye başlıyordu ve sesi de oldukça yükselmişti.  


Sanırım konunun beni aştığını net olarak fark ettiğimde, zaten anneme danışmadan bir karar imza atmak istemediğim için söz istedim ve “…. Bey, konunun bu şekilde bir bilgilendirme ile sonuçlandırılması mümkün olmaz.  Lütfen anlaşılabilmesi için ilgili dokümanları, verileri hazırlayınız, sonrasında değerlendirmek için tekrar toplanalım,” gibi bir şeyler söyledim.  


Ve olanlar ondan sonra oldu.


Zaman zaman yerinden kalkarak ayakta konuşan bey bir defa daha yerinden kalktı ve benim iskemlede doğru bir adım atarak bana, “Neden televizyon spikeri gibi konuşuyorsunuz,” diye bağırdı.  


Ben söylenen cümleyi idrak etmeye çalışırken, “Efendim?” gibi bir şeyler söylemeye çalıştığımı da hayal meyal hatırlıyorum.  “Evet, benimle normal insan gibi konuşun, televizyon spikeri gibi konuşmayın,” diye ikinci defa bağırdı bey.  Karşımdaki insanın ne söylediğini anlayamadan ne diyeceğimi bilemezken, bey bana doğru bir iki adım daha attı, “Ben sizinle uğraşamam, babanız gelsin, gidin babanızı çağırın” diyerek ve yumruğunu bana doğru salladı.  


Babanız gelsin, dediği anda beynimde sanki bir şimşek çaktı.  Ben de aniden oturduğum iskemleden ayağa kalktım.  O sırada ayağımın çarptığı şeyin içmemiz için ikram edilen çayın bardağı olduğunu ve açık mavi renkli takımımın pantolonunun sağ paçasının çayla sırılsıklam olduğunu sonra fark edecektim.


Bağırmadım. Henüz 22 yaşında, Amerika’dan yeni gelmiş, çalışmaya birkaç ay önce başlamış acemi bir iş insanıydım, kimseye kafa tutmak gibi bir düşüncem de yoktu ama babanız gelsin lafına en çok babamın kızacağını da biliyordum.    


“Beyefendi,” dedim, “babamı çağıramam çünkü binamızdaki dairenin sahibi babam değil annem. Ve annem de bu toplantı için beni vekil tayin etti.  O nedenle sizin bu konudaki bilgileri bana iletmeniz gerekiyor.”


Bunu söylerken not defterimin arasından annemin verdiği yetki yazısını bana biraz daha yaklaşmış olan beye hafifçe uzattım.  Toplantı başlamadan önce toplantıya annemin vekili olarak geldiğimi ve bana bir yetki yazısı verdiğini de Yönetime iletmiştim, ama o yazıyı henüz istememişlerdi. 


Sonrasındaki sahne biraz fimlerdeki gibiydi.  


Bey elimdeki kağıdı aldı.  “Bu kağıdın hiçbir anlamı yok, ben sizi tanımam, babanız gelsin,” dedi. Elindeki kağıdı hışımla defalarca parçalayarak, parçaları üzerime fırlattı.  


Daha önce hızla olup bitenleri benim gibi büyük bir şaşkınlıkla izleyen adeta donakalmış olan hepsi erkek olan katılımcıların hepsi bir anda ayağa kalarak beye müdahale ederlerken, ben de sakinliğimi nasıl koruduğuma şaşırarak yöneticimizden ve komşularımızdan izin isteyerek daireden ayrıldım.  Kapıdan çıkmadan az önce bir tanesi arkamdan koşarak yetişti “Zeynep Hanım, iyi misiniz, bakmayın siz bu çocuğa, bu oğlan böyle biraz deli, Sinan Bey’e selam söyleyin,” diyerek beni uğurladı.


Toplantıya giderken asansörle komşumuza inmiştim ama ofise dönerken iki katı merdivenlerden çıktım.  Ofisimizin zilini çalmak için elimi kaldırdığımda sağ elimin titreğini fark ediyordum.  


Kapıyı muhasebe müdürümüz açtı.  Yüzüm ne haldeydi bilemiyorum ama ilk sorusu gözlerini şaşkınlıkla ve biraz da tedirginlikle açarak “Zeynep Hanım iyi misiniz? Neyiniz var?” demek oldu. Sonra beni hızla süzmüş olmalı ki, paçanıza ne oldu, bir şey mi döküldü, iyi misiniz, diye ısrarla sorarken, ben kısaca,  iyiyim, dedim ve kendimi ofisin tuvaletine attım.  Birşey anlatmadan önce biraz sakinleşmem gerekiyordu.


Ceketimi çıkardım, bluzumun kollarını sıvadım ve el bileklerimi akan soğuk suyun altında biraz tuttum.  Sonra yüzümü birkaç defa yıkadım.  Topuz olarak topladığım saçlarımı açtım, saçlarımı da ıslattım ve tekrar topladım.  Aynaya baktığımda rengimin attığı çok belli oluyordu. Pantalonumun paçasını kağıt havlu ile biraz kuruttum.  Allah’tan bugün dışarıda gitmemi gereken bir yer yo,k dedim içimden.  Ofiste yedek giysi bulundurmayı düşünmek için daha iş hayatında çok yeniydim. 


Ellerimin titremenini geçmesini tuvalette biraz bekledim ve odama geçtim. Önce biraz sakinleşmem ve olan biteni bir algılamam gerekiyordu, sonrasında olanları babama anlatacaktım.


Ben odamda ofis görevlimizin getirdiği çayımı yudumlayarak zihnen işlere geri dönebilmek için masamdaki dosyaları karıştırırken ofisimizin kapısı çalındı, sonra bir defa daha.  Ofisin ön bölümdeki muhasebe odasından binada Yöneticimiz olan beyin ve aşağıdaki toplantıya katılan bir başka komşumuzun sesleri geliyordu.  


Beş dakika sonra muhasebe müdürümüz yanıma geldi. “Zeynep Hanım, aşağıda neler olmuş öyle, iyi misiniz,” dedi.  Yöneticimiz ve komşumuz tüm mal sahipleri adına yaşananları anlatmaya ve özür dilemeye gelmişlerdi.  “Mümkünse sizinle de konuşmak istiyorlar,” dedi. Ben de derin bir nefes aldım ve yanlarına gittim.  


O sırada muhasebe müdürümüz yaşanları anlatmak için babamın yanına gitmişti.


Ben iki beyle ile sohbet ederken babam yanımızda geldi.  Yüzündeki ifadeden çok kızgın ama daha da çok, üzgün olduğu belli oluyordu ama Yöneticimiz ile komşumuza hoşgeldiniz dedikten sonra onları sadece dinledi, konu hakkında bir yorum yapmadı, bir şey söylemedi.  


“Zeynep Hanım sakinliğinizi iyi korudunuz,” diyordu Yöneticimiz.  Ters bir şey söylemediğimi ve yapmadığımı biliyordum ama bu defa onlar yaşananları üzüntü ile babama aktarırken sahne gözümün önünde tekrar tekrar canlanıyordu.  Neyi hatalı yapmış olduğumu bilemiyordum.   Babamın ise ağzını bıçak açmıyordu.  


Misafirlerimizi uğurladıktan sanırım iki saat kadar sonra kapı tekrar çaldı.  Genelde bizim ofisimizde odalarımızın kapıları açık olarak çalıştığımız için o günlerde kullandığımız ofisimizinde içinde genelde konuşmalar az da olsa duyulurdu. Yani kapı çaldığında kargo firmasından mı geldiler, yedek parça firmasının temsilcisi mi uğradı,  kimsenin bana bir şey söylemesine gerek olmazdı. Bu defa ise kapı çalmıştı, kapı açılmıştı ama ne bir ses duyuluyordu, ne de kapı tekrar kapanmıştı.  


Herhalde yine aradan bir on dakika gelmiş olmalıydı ki muhasebe müdürümüz yine yanıma geldi.  “Zeynep Hanım,” dedi, “…. Bey geldi.  Birşey söylemeden geldi karşıma oturdu, öylece de oturuyor, sanırım sizden özür dilemek istiyor.”  


Ne yapmak uygun bilmiyordum.  O sırada odamın kapısına gelmiş olan babama baktım. Canı sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi dudaklarını büzüştürdü, durdu, ve kısaca “Sen bilirsin kızım,” dedi.


Odamdan muhasebe odasına doğru koridorda yürürken uzaktaki koltukta, muhtemelen 100,120 kg olan kapı gibi kocaman bir adam başı önüne eğilmiş şekilde oturuyordu.  İlk defa o an kendi fiziksel özelliklerimi fark ettim.  Boyum 158 cm’di ve 52 kiloydum.  Özrünü dinlemek için yanına gitmekte olduğum adam neredeyse iki katımdı.  Bana salladığı yumruk bedenime değmemişti ama yırtarak üzerime savurduğu kağıtların parçalarını saçlarımdan silkelemem gerekmişti.


Babamın zihnime kazınan sözleri vardır.  “Ağabeyin okumayabilir ama sen okumak zorundasın, kimseye muhtaç olmamalısın,” bunlardan biridir.  Baban kendi kırmızı çizgilerini bana çok küçük yaşlarımdan itibaren ısrarla telkin etmişti. Rahmetli Babam Sinan Kocasinan’ı bugün yine şükranla anıyorum.  Galiba bu nefes aldığım sürece devam edecek.  


Benim ya da annemin herhangi bir başarımız da, babamın yüzündeki mutluluğu ömür boyu hatırlayacağım.  O ilk defa o gün fark ettiğim babamın yüzündeki üzüntü ifadesini de. Sevdiğine zarar verilmesinden öte bir üzüntü vardı yüzünde.  Sanırım öncesinde ve sonrasında neden hep güçlü olmam için çalıştığını daha iyi anlamamı sağladı o ifade.


Kadınların korunması, kuvvetlenmesi, ilerlemesi erkeklerin katkıları ve destekleri ile mümkün.   Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınının güçlenmesi için verdiği özel mücadele ile Türkiye’de ve Dünya’da kadınlar tarihinde muazzam bir fark yaratıyor.


Bunları yazmak aklına nerden geldi derseniz eğer esasında itiraf etmeliyim sabahki telefon konuşmasından sonra değil.  Tweeter’da İstanbul Vali’sinin trafikte yaşanan zorbalık ile ilgili haberini gördükten sonra Arnavutköy çarşısında uğradığımız peynircimizden çıkarken.  


Doğrusu alışverişleri görevlimiz yaptığı ve ben pek uğramadığım için pek de  sohbet etmediğim bu peynircimiz ile konuşurken aslında Fethiye’de yaşadığımı paylaşınca, o da Fethiye’ye çok gittiğinden bahsetti. 


Meğerse Fethiye Spor Kulübünün de başkanlığını yapan bir dostumuzun çocukluk arkadaşıymış.  Fethiye Spor’dan bahsettik biraz.  Fenerbahçe ile oynadığı maça geldi söz. O anda o maçta “Yüce Atatürk” yazısı ile futbolcuların sahada durdukları o kısa sahne gözlerimin önüne geldi. Ne kadar etkilenmiştik.


Devam etti peynircimiz.  “Ben Fenerbahçe ile oynanan maçta da ordaydım, “dedi. “Futbolcuların tshirtlerini kaldırıp Yüce Atatürk yazdıklarında oradaydım.  O anı hiçbir zaman unutmayacağım.”


Bir anda anlayamadığım bir nedenle gözlerimin dolduğunu fark ettim.  Ve garip olan, karşımda duran mahallemizin esnafı peynircimizin de gözleri dolu dolu olmuştu.  


Bir yüce insan işte ufacık bir anı ile bile kalplerimize derinden dokunabiliyordu.

31 Mart 2020 Salı

Şiirler, 2020, Bilinmezli Günlerden


1

En çok bizi yükseltmek isteyen ellerden aldık hıncımızı,

En çok sevmek isteyenlere sapladık ihanetimizin oklarını,

Uğraşmayı bıraksınlar diye belki
En çok onları yalnız bıraktık,
Biraz kırgın, biraz bezgin, inanmakta zorlandık bizden vazgeçmeyişlerine,

Hayal kırıklıklarının cam kesikleri sızıyordu ruhlarının ince derisinden,
Yine de,
Yüzlerinde bizi çıldırtan o affedici tebessümle
Koşuyorlardı bize doğru dolu dizgin,
Bileklerinde kesikleri derinleşirken
tahmin edemeyecekleri kayalara derinden çivilediğimiz zincirlerinin.

(17 Mart 2020, Arnavutköy)

2


Hayal edemeyeceğimiz sabahlara uyandık,
Karşımızda bekleyen fırtınanın koyulaşan rengini
görmemek için çevirirken başımızı
sakince ya da acemi telaşlarla,
Belki de oyalamalıydık aklımız kadar gönlümüzü de,
Bildiğimizi sandıklarımıza ürkek inançlarla tutunurken
yeniden başlamak gerekeceğini bilmeyen var mıydı?

(27 Mart 2020, Arnavutköy)

3

O bahçenin, rüzgarda hafifçe salınan, 
adını bilmediğim ağacının hissettirdiği huzur muydu bu?
On yılı geçkin bir zaman önce ben de dolaştım o bahçede,
Belki ben de yürüdüm altından,
Kİ mutlaka o zamanda oradaydı,
Belki ben de dokundum o ne çok kalın ne çok ince gövdesine,
ben de umursamadan baktım kahvrenginin tonlarına ve yeşiline,
şimdi hissedilebileceğini bilmediğim o garip özlemle baktığım
o renklerine,
Daha da mı canlanmış görünüyor yarattığı özlemle?

Ayağının altında ezilen toprağın sesini duymanın 
bana iyi geleceğini nasıl bilebildin?
Ve telefonun ucunda sessizce seyrettirdiğin ağaç 
şimdi hala hafifçe salınıyor rüyasız bir gecenin sabahında.

(27 Mart 2020, Arnavutköy)

4

Tarihin yapraklarında adını ve adımı göreceğimizi bilemezdik,
Bilemezdik kendi hayatlarımızı bir film gibi seyredeceğimizi,
Gerçekle yalan sık sık karışıyordu ama 
kurgu ile gerçek hiç bu kadar yakın durdular mı istemeden?

Gün doğuyor, gün batıyor,
Sofradaki yemek ile sayıyorum aydınlık ve karanlığı,
Başımız önümüzde yarına belki bakar gibi yapıyoruz ürkekçe ama
sonrasını, sonrasını düşünmeye cesaret edenlerin
sırtından aşağıya 
bir ürperme, bir korku, 
bir zorlanmış umut, bir huzur arayan teslimiyet,
süzülüyor,
bazen aniden, bazen usul usul…

(28 Mart 2020, Arnavutköy)


5
Özgürlüğü kaçabilmekte sandım,
Hani 2 gün için gitmişliğim var New York’a, Miami’ye,
3 günlüğüne Japonya’ya,
24 değil, 16 saatliğine Fethiye’ye gidip dönmüşlüğüm var İstanbul’dan,
yok iş için değil, dinlenmek için,
iş için İstanbul’dan Ankara’ya uçup, havalimanında toplantımı yapıp ilk uçak ile dönmüşlüğüm var,

Özgürlüğü uzaklara gidebilmekte sandım uzun süre,
Bir haftada dokuz defa uçtum deyince
acilde yatarken doktora,
yavaşlamanız lazım dedi bana yavaşça,
Ben de gidebildikçe kendimi daha özgür sandım,
Uzunca bir süre,

Sonra,
Sonra,
Yok, koronalı günlerde değil, ilk defa dokuz yıl önce bugünlerde,
Aniden,
Her haftasonu yaptığım gibi bir eğitim için Londra’ya gitmek için
bir eksiğimi almak üzereyken,
döndü dünyam, kıpırdayamadım,
ambulansın içinde 
camdan görebildiğim kadarı ile
geçtiğimiz sokak ve caddelerdeki binalara bakıp 
nereden geçtiğimizi anlamaya çalışırken
zihnim de bedenim gibi durmaya başladı,

Nereye koşuyordum ben,
Ve neden
Neden koşuyordum ben?


Dokuz yıl geçti,
Birkaç defa daha,
Kimileri aylarca,
Basit bir kulak rahatsızlığı ile tamamen durdu dünyam,
Yaşam kıpırdamadan bir yerde kalmak, aylarda bir evin içinde, bazen bir odanın içinde kalmak ne demek, esasında çok da insaflı ve çok daha kolaylaştırarak zoru gösterdi bana,

Ve zor öğrenen öğrenci olsamda,
Öğretti bana,
Durmayı seçmek gerektiğini,
Durmadan koşunun yerinde saymak olduğunu zaman keşfettirdi,
İpi göğüslemek için koştuğumu zannedip
kendimi bambaşka diyarlarda buldukça,

Ben durmayı öğrendim,
Öğrenmeyi reddeden öğrenci edası ile düşe kalka,
Koşmak istiyorsam
düşüncelerimin arasında dans ediyorum,
koşuyorsam eğer duygularımın keşfedilecek yeni tatlarına koşuyorum
bile isteye,

Ben içimde koşarken,
Şimdi dünya duruyor,
Dünya,
Duruyor
Kuzeyden Güneye,
Ayırmadan, ayırarak ve tüm ayrımları reddedercesine,

Dünya duruyor,
Ve,
Biz,
Tüm tahminlerin anlamsız göründüğü bu günlerde,
Bizi bekleyen geleceğin tahminlerine
şüpheden öte
inançsızlık kadar isteksizlik ile de bakarken,
Yeni bir dünyaya uyanacağımızı bildiğimiz
bu garip rüyayı rüyamızın içinde seyrediyoruz.

(29 Mart 2020, Arnavutköy)


6

Çorbayı karıştırırken bile
dökülebiliyor yaşlar gözlerimden,
İstemek, düşünmek, hani çok da etkisinde kalmak gerekmiyor artık olayların,

Bir yerde, bir şehirde,
bayraklar yarıya indirilmiş diyor haberler,
Gözüm tencerede kaynamaya başlayan
bulgur, mercimek, patates ve havucun hareketlerine
dalıp gidiyor…


(31 Mart 2020, Arnavutköy)

7

Tarihin yapraklarında adını ve adımı göreceğimizi bilemezdik,
Bilemezdik kendi hayatlarımızı bir film gibi seyredeceğimizi,
Gerçekle yalan sık sık karışıyordu ama 
kurgu ile gerçek hiç bu kadar yakın durdular mı istemeden?

Gün doğuyor, gün batıyor,
Sofradaki yemek ile sayıyorum aydınlık ve karanlığı,
Başımız önümüzde yarına belki bakar gibi yapıyoruz ürkekçe ama
sonrasını, sonrasını düşünmeye cesaret edenlerin
sırtından aşağıya 
bir ürperme, bir korku, 
bir zorlanmış umut, bir huzur arayan teslimiyet,
süzülüyor,
bazen aniden, bazen usul usul…


(28 Mart 2020, Arnavutköy)

20 Ocak 2020 Pazartesi

Kaç Defa Düşsen Yine De Kalkarsın?

Amerikalı genç buz patenci Nathan Chen, Japon patenci Yuzuru Hanyu kadar olmasa da gelişimini ilgi ile takip ettiğim sporculardan.  2018 yılı PyeongChang Olimpiyatlarında 18 yaşında olan Nathan Chen jimnastik ve bale ile uğraşmış olan, artistik patinajda dörtlü dönüşlü atlayışlar akımının kuvvetli öncülerinden lider bir sporcu.  2019 yılında, artistik patinajın belki de gelmiş geçmiş en iyi erkek patencisi sayılan Yuzuru Hanyu’nun gönüllerde olmasa da skor tahtasında önüne geçmeyi başarabilmiş bir sporcu.

Chen’in 2018 yılında Güney Kore’de yapılan kış olimpiyatları sırasında yayınlanan bir videosu vardı.   Müsabakalar sırasında yayınlandığında seyrettiğim ve seyrettiğim anda beni etkileyen bir video.

Nathan Chen’in bu videosu esasında bizlere buz pateninden çok başarıya dair çok kuvvetli bir mesaj veriyordu.  Dört turlu, quadruple atlayışları ile ve bir programa en çok atlayışı dahil eden sporcu olmak gibi özelliklerinden çok, düştükten sonra kalkabilmenin önemini vurgulayan mesajı beni etkilemişti.  

Ne mi diyordu Chen?  

Çalışmaları sırasında 300.000 atlayış yaptığından, 100.000 defa düştüğünden bahsediyordu. 

1 değil, 50 değil, 2000 değil.   Bir şeyi 300.000 kere denemek ne demek oluyor?  Düşünüyorum, ben kaç şeyi bin defa denedim mesela?  100.000 kere düşmek ve kalkmak ne demek oluyor gerçekten?

Atlayışları başarabilmek için binlerce defa düşmeyi göze alan ve bıkmadan usanmadan devam eden olimpiyat sporcularının ruhundan alınacak çok ilham var.

Bu yaz yapılacak olan 2020 Tokyo Olimpiyatlarını ben de heyecanla bekliyorum. Dünya Şampiyonalarının önemini yadsımak mümkün değil.  Bununla birlikte, olimpiyatların ayrı bir gizemi var.  Ve aynı gizem olimpiyat sporcularını da sanki sarmalıyor.

Milli Olimpiyat Komitemizin yayınlarını düzenli olarak takip ederim. O nedenle bu yaz Japonya’da farklı alanlarda birçok Türk sporcumuzun yarışacak olması beni heyecanlandırıyor.  Son on, oniki yıldır öğrenmeye çalıştığım Japoncama da bu nedenle tekrar ağırlık verdim.  Tokyo’ya gitmem muhtemelen mümkün olmayacak ama Olimpiyatları bu yaz Japon kanallarından takip edebilmeyi arzu ediyorum.

Birçok Türk sporcuyu merakla takip edeceğim ama kadın voleybol takımımızı seyretmeyi ayrı bir heyecanla bekliyorum.  Onlar sadece bana değil, kimbilir kaç genç sporcumuza, kaç kadın sporcumuza, genç kızlarımıza ilham veriyorlar, örnek oluyorlar.

Sadece sporda değil, yaşamda da önümüzdeki başarılı örnekler bizlere ilgilendiğimiz alanlarda ilerleme inancı ve gücü veriyor.  Tokyo’dan bu yaz tüm Dünya’ya yayılacak olan ilham dalgası bakalım yaşamlarımızı nerelere götürecek.