İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2020 Cuma

Havada Uçuşan Kağıtların Fark Ettirdikleri ve Yüce Atatürk

Bu sabah bir İngiliz arkadaşım ile Türkiye’de kadınların yaşamını, İstanbul sözleşmesini konuştuk biraz.  Bir haber okumuş, Conde Nast Traveller’da. Haber sözleşmeye ya da kadına şiddete dair değil. Okuduğu İngilizce yazı bir iki gün önce yayınlanmıştı ve ilk kadın savaş pilotu Rahmetli Sabiha Gökçen’e dairdi.

Arkadaşım ile konuşmamız bittikten sonra ben de internete girdim ve yazıyı okudum.  Okurken Rahmetli Sabiha Gökçen’in haberi ile birlikte yayınlanan fotoğraflarının hiçbirini hatırlamadığımı fark ettim. Ya daha önce görmemiştim ya da dikkat etmemiştim.


Haberin yazarı Conde Nast Traveller Hindistan ekibinin yazarlarından ve konuya Hindistan’da ilk defa 1999 yılında bir kadının savaş pilotu olduğundan bahisle giriyor.  1930’larda, daha Dünya’nın çoğu yerinde kadın seçsin mi seçilsin mi diye düşünülmeye başlanmadan Türkiye’de muhteşem bir kadın hareketi gerçekleşiyordu.


O yazı, o fotoğraf kareleri çok şey düşündürdü.  Canım Ülkemin, Mustafa Kemal Atatürk gibi, muhtemelen üstün zekalı, inanılmaz derecede çalışkan, idrak etmekte bugün bile zorlandığım kadar ileri görüşlü, ülkesi ve insanları için yaşamını muazzam bir inançla ve insanüstü bir güçle adayacak kadar özverili bir lider, bir insan ile yollarının kesişmiş olması ne büyük bir şans.  


Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sanki sihirli bir şekilde bugün yaşananları önceden biliyormuş gibi ülkesinin kadınlarının yolunu sonuna kadar açmaya çalışmış.  Aralarında 1927 yılında doğan babamın, 1940 yılında doğan anneminde olduğu bir nesil de, onu örnek alarak, açtığı yolun değerini bilerek yaşayarak ve çalışarak bize bugünlere getirmişler.


Bunları düşündükten sonra, günün güncel haberlerini hızlıca takip etmek için Twitter’a bir göz atayım dedim.  Karşıma İstanbul Valisi’nin bir tweeti çıktı.  İstanbul’da, trafikte kendini bilmez bir adam bir kadına küfür ederek saldırıyor, ve kadının arabasının da üzerine çıkarak arabanın ön camlarını tekmeleyerek kırmaya çalışıyordu.  Vali ilgili kişinin gözaltına alındığını duyuruyordu.


Böylesini yaşamadım ama geriye dönüp baktığımda, bende yaşamın içinde biri olarak, iş hayatında, sosyal yaşamda farklı zamanlarda farklı tehditler, farklı zorlablıklar ile karşılaştım.  Belki ailemden aldığım güçle bunları hiç dikkate almadım ama hiç korkmadım ya da etkilenmedim de diyemem.


Bu olaylardan bir tanesini üniversiteyi okuduğum Amerika’dan döndükten sonra işe başladığım günlerde yaşamıştım.  


İstanbul’daki ofisimizin olduğu binadaki dairemiz annemindi.  Olayın yaşandığı günün öncesindeki akşam annem binada bir yönetim toplantısı olacağını ve benim katılmamı rica ettiğini söylemişti.  Ben de toplantıya katılmaya beni yetkili kıldığına dair bir yazı almıştım kendisinden.


Toplantı binada bazı değişiklikler yapılması isteyen bir daire sahibinin daveti ile kendisinin ofisinde yapılacaktı. Toplantı için ofisten çıkmadan önce babamın odasına uğramıştım.  Babam, “Konuyu bir öğren, aklına gelen sorular olursa sor, akabinde annenle değerlendiririz,” demişti.  


Ben de not defterimi ve kalemimi aldım ve ofisimizin iki kat altındaki daireye indim.  Ofisin geniş bir odasında iskemleler ve koltuklar on, oniki kişinin katılmasına imkan verecek şekilde dizilmişti. Ben gittiğimde birkaç kişi benden önce gelmişlerdi.  Dört senedir yurtdışında okuduğum ve o günlerde Türkiye’ye nispeten yeni döndüğüm için binadaki mal sahiplerinin bazıları beni ismen bilseler de pek tanımıyorlardı.  Odaya girince binadaki hangi şirketten geldiğimi ve annemin ve babamın selamını söyleyerek kendimi tanıttım. Toplantının ev sahibi bey ile başlayarak herkes ile tokalaştıktan sonra Barbaros Bulvarı’na bakan odada camın önüne konulmuş olan iskemlelerden birine oturdum.  Çok zaman geçmeden kendisi de mal sahibi olan yöneticimiz, diğer mal sahipleri ya da vekilleri geldiler ve toplantı başladı. Birkaç daire dışında neredeyse tüm dairelerin temsilcileri gelmişlerdi.


Ev sahibi bey sözü aldığında binada bazı değişiikler yapılmasını istediği anlaşılıyordu. Bey anlatıyordu ama yapılmasını istediği değişiklikler ile ilgili ne bir plan, ne bir hesaplama sunuyor, adeta baskı yaparak, yuvarlak ifadeler ile bir karar alınması için baskı yapıyordu.  Sonradan tahminen 30 yaşlarında bu beyin aslında babasının mal sahibi olduğunu öğrenecektim.


22 yaşında taze bir mühendis olarak teknik bilgim de, yaşam bilgim de belki azdı ama hiçbir plan ve bütçe olmadan bir tadilat işlemine evet demenin makul bir işlem olmadığına da aklım eriyordu.  Kimse de pek inka olmuş görünmüyordu. Bir iki soru soran oldu, sonra ben de bir şey sordum sanırım.  Talebi olumlu karşılanmayan bey sinirlenmeye başlıyordu ve sesi de oldukça yükselmişti.  


Sanırım konunun beni aştığını net olarak fark ettiğimde, zaten anneme danışmadan bir karar imza atmak istemediğim için söz istedim ve “…. Bey, konunun bu şekilde bir bilgilendirme ile sonuçlandırılması mümkün olmaz.  Lütfen anlaşılabilmesi için ilgili dokümanları, verileri hazırlayınız, sonrasında değerlendirmek için tekrar toplanalım,” gibi bir şeyler söyledim.  


Ve olanlar ondan sonra oldu.


Zaman zaman yerinden kalkarak ayakta konuşan bey bir defa daha yerinden kalktı ve benim iskemlede doğru bir adım atarak bana, “Neden televizyon spikeri gibi konuşuyorsunuz,” diye bağırdı.  


Ben söylenen cümleyi idrak etmeye çalışırken, “Efendim?” gibi bir şeyler söylemeye çalıştığımı da hayal meyal hatırlıyorum.  “Evet, benimle normal insan gibi konuşun, televizyon spikeri gibi konuşmayın,” diye ikinci defa bağırdı bey.  Karşımdaki insanın ne söylediğini anlayamadan ne diyeceğimi bilemezken, bey bana doğru bir iki adım daha attı, “Ben sizinle uğraşamam, babanız gelsin, gidin babanızı çağırın” diyerek ve yumruğunu bana doğru salladı.  


Babanız gelsin, dediği anda beynimde sanki bir şimşek çaktı.  Ben de aniden oturduğum iskemleden ayağa kalktım.  O sırada ayağımın çarptığı şeyin içmemiz için ikram edilen çayın bardağı olduğunu ve açık mavi renkli takımımın pantolonunun sağ paçasının çayla sırılsıklam olduğunu sonra fark edecektim.


Bağırmadım. Henüz 22 yaşında, Amerika’dan yeni gelmiş, çalışmaya birkaç ay önce başlamış acemi bir iş insanıydım, kimseye kafa tutmak gibi bir düşüncem de yoktu ama babanız gelsin lafına en çok babamın kızacağını da biliyordum.    


“Beyefendi,” dedim, “babamı çağıramam çünkü binamızdaki dairenin sahibi babam değil annem. Ve annem de bu toplantı için beni vekil tayin etti.  O nedenle sizin bu konudaki bilgileri bana iletmeniz gerekiyor.”


Bunu söylerken not defterimin arasından annemin verdiği yetki yazısını bana biraz daha yaklaşmış olan beye hafifçe uzattım.  Toplantı başlamadan önce toplantıya annemin vekili olarak geldiğimi ve bana bir yetki yazısı verdiğini de Yönetime iletmiştim, ama o yazıyı henüz istememişlerdi. 


Sonrasındaki sahne biraz fimlerdeki gibiydi.  


Bey elimdeki kağıdı aldı.  “Bu kağıdın hiçbir anlamı yok, ben sizi tanımam, babanız gelsin,” dedi. Elindeki kağıdı hışımla defalarca parçalayarak, parçaları üzerime fırlattı.  


Daha önce hızla olup bitenleri benim gibi büyük bir şaşkınlıkla izleyen adeta donakalmış olan hepsi erkek olan katılımcıların hepsi bir anda ayağa kalarak beye müdahale ederlerken, ben de sakinliğimi nasıl koruduğuma şaşırarak yöneticimizden ve komşularımızdan izin isteyerek daireden ayrıldım.  Kapıdan çıkmadan az önce bir tanesi arkamdan koşarak yetişti “Zeynep Hanım, iyi misiniz, bakmayın siz bu çocuğa, bu oğlan böyle biraz deli, Sinan Bey’e selam söyleyin,” diyerek beni uğurladı.


Toplantıya giderken asansörle komşumuza inmiştim ama ofise dönerken iki katı merdivenlerden çıktım.  Ofisimizin zilini çalmak için elimi kaldırdığımda sağ elimin titreğini fark ediyordum.  


Kapıyı muhasebe müdürümüz açtı.  Yüzüm ne haldeydi bilemiyorum ama ilk sorusu gözlerini şaşkınlıkla ve biraz da tedirginlikle açarak “Zeynep Hanım iyi misiniz? Neyiniz var?” demek oldu. Sonra beni hızla süzmüş olmalı ki, paçanıza ne oldu, bir şey mi döküldü, iyi misiniz, diye ısrarla sorarken, ben kısaca,  iyiyim, dedim ve kendimi ofisin tuvaletine attım.  Birşey anlatmadan önce biraz sakinleşmem gerekiyordu.


Ceketimi çıkardım, bluzumun kollarını sıvadım ve el bileklerimi akan soğuk suyun altında biraz tuttum.  Sonra yüzümü birkaç defa yıkadım.  Topuz olarak topladığım saçlarımı açtım, saçlarımı da ıslattım ve tekrar topladım.  Aynaya baktığımda rengimin attığı çok belli oluyordu. Pantalonumun paçasını kağıt havlu ile biraz kuruttum.  Allah’tan bugün dışarıda gitmemi gereken bir yer yo,k dedim içimden.  Ofiste yedek giysi bulundurmayı düşünmek için daha iş hayatında çok yeniydim. 


Ellerimin titremenini geçmesini tuvalette biraz bekledim ve odama geçtim. Önce biraz sakinleşmem ve olan biteni bir algılamam gerekiyordu, sonrasında olanları babama anlatacaktım.


Ben odamda ofis görevlimizin getirdiği çayımı yudumlayarak zihnen işlere geri dönebilmek için masamdaki dosyaları karıştırırken ofisimizin kapısı çalındı, sonra bir defa daha.  Ofisin ön bölümdeki muhasebe odasından binada Yöneticimiz olan beyin ve aşağıdaki toplantıya katılan bir başka komşumuzun sesleri geliyordu.  


Beş dakika sonra muhasebe müdürümüz yanıma geldi. “Zeynep Hanım, aşağıda neler olmuş öyle, iyi misiniz,” dedi.  Yöneticimiz ve komşumuz tüm mal sahipleri adına yaşananları anlatmaya ve özür dilemeye gelmişlerdi.  “Mümkünse sizinle de konuşmak istiyorlar,” dedi. Ben de derin bir nefes aldım ve yanlarına gittim.  


O sırada muhasebe müdürümüz yaşanları anlatmak için babamın yanına gitmişti.


Ben iki beyle ile sohbet ederken babam yanımızda geldi.  Yüzündeki ifadeden çok kızgın ama daha da çok, üzgün olduğu belli oluyordu ama Yöneticimiz ile komşumuza hoşgeldiniz dedikten sonra onları sadece dinledi, konu hakkında bir yorum yapmadı, bir şey söylemedi.  


“Zeynep Hanım sakinliğinizi iyi korudunuz,” diyordu Yöneticimiz.  Ters bir şey söylemediğimi ve yapmadığımı biliyordum ama bu defa onlar yaşananları üzüntü ile babama aktarırken sahne gözümün önünde tekrar tekrar canlanıyordu.  Neyi hatalı yapmış olduğumu bilemiyordum.   Babamın ise ağzını bıçak açmıyordu.  


Misafirlerimizi uğurladıktan sanırım iki saat kadar sonra kapı tekrar çaldı.  Genelde bizim ofisimizde odalarımızın kapıları açık olarak çalıştığımız için o günlerde kullandığımız ofisimizinde içinde genelde konuşmalar az da olsa duyulurdu. Yani kapı çaldığında kargo firmasından mı geldiler, yedek parça firmasının temsilcisi mi uğradı,  kimsenin bana bir şey söylemesine gerek olmazdı. Bu defa ise kapı çalmıştı, kapı açılmıştı ama ne bir ses duyuluyordu, ne de kapı tekrar kapanmıştı.  


Herhalde yine aradan bir on dakika gelmiş olmalıydı ki muhasebe müdürümüz yine yanıma geldi.  “Zeynep Hanım,” dedi, “…. Bey geldi.  Birşey söylemeden geldi karşıma oturdu, öylece de oturuyor, sanırım sizden özür dilemek istiyor.”  


Ne yapmak uygun bilmiyordum.  O sırada odamın kapısına gelmiş olan babama baktım. Canı sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi dudaklarını büzüştürdü, durdu, ve kısaca “Sen bilirsin kızım,” dedi.


Odamdan muhasebe odasına doğru koridorda yürürken uzaktaki koltukta, muhtemelen 100,120 kg olan kapı gibi kocaman bir adam başı önüne eğilmiş şekilde oturuyordu.  İlk defa o an kendi fiziksel özelliklerimi fark ettim.  Boyum 158 cm’di ve 52 kiloydum.  Özrünü dinlemek için yanına gitmekte olduğum adam neredeyse iki katımdı.  Bana salladığı yumruk bedenime değmemişti ama yırtarak üzerime savurduğu kağıtların parçalarını saçlarımdan silkelemem gerekmişti.


Babamın zihnime kazınan sözleri vardır.  “Ağabeyin okumayabilir ama sen okumak zorundasın, kimseye muhtaç olmamalısın,” bunlardan biridir.  Baban kendi kırmızı çizgilerini bana çok küçük yaşlarımdan itibaren ısrarla telkin etmişti. Rahmetli Babam Sinan Kocasinan’ı bugün yine şükranla anıyorum.  Galiba bu nefes aldığım sürece devam edecek.  


Benim ya da annemin herhangi bir başarımız da, babamın yüzündeki mutluluğu ömür boyu hatırlayacağım.  O ilk defa o gün fark ettiğim babamın yüzündeki üzüntü ifadesini de. Sevdiğine zarar verilmesinden öte bir üzüntü vardı yüzünde.  Sanırım öncesinde ve sonrasında neden hep güçlü olmam için çalıştığını daha iyi anlamamı sağladı o ifade.


Kadınların korunması, kuvvetlenmesi, ilerlemesi erkeklerin katkıları ve destekleri ile mümkün.   Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınının güçlenmesi için verdiği özel mücadele ile Türkiye’de ve Dünya’da kadınlar tarihinde muazzam bir fark yaratıyor.


Bunları yazmak aklına nerden geldi derseniz eğer esasında itiraf etmeliyim sabahki telefon konuşmasından sonra değil.  Tweeter’da İstanbul Vali’sinin trafikte yaşanan zorbalık ile ilgili haberini gördükten sonra Arnavutköy çarşısında uğradığımız peynircimizden çıkarken.  


Doğrusu alışverişleri görevlimiz yaptığı ve ben pek uğramadığım için pek de  sohbet etmediğim bu peynircimiz ile konuşurken aslında Fethiye’de yaşadığımı paylaşınca, o da Fethiye’ye çok gittiğinden bahsetti. 


Meğerse Fethiye Spor Kulübünün de başkanlığını yapan bir dostumuzun çocukluk arkadaşıymış.  Fethiye Spor’dan bahsettik biraz.  Fenerbahçe ile oynadığı maça geldi söz. O anda o maçta “Yüce Atatürk” yazısı ile futbolcuların sahada durdukları o kısa sahne gözlerimin önüne geldi. Ne kadar etkilenmiştik.


Devam etti peynircimiz.  “Ben Fenerbahçe ile oynanan maçta da ordaydım, “dedi. “Futbolcuların tshirtlerini kaldırıp Yüce Atatürk yazdıklarında oradaydım.  O anı hiçbir zaman unutmayacağım.”


Bir anda anlayamadığım bir nedenle gözlerimin dolduğunu fark ettim.  Ve garip olan, karşımda duran mahallemizin esnafı peynircimizin de gözleri dolu dolu olmuştu.  


Bir yüce insan işte ufacık bir anı ile bile kalplerimize derinden dokunabiliyordu.

10 Kasım 2019 Pazar

Fethiye'de, Saat Dokuzu Beş Geçe

Bir Pazar sabahında,
Fethiye'de denizin ortasında,
minik minik kayıklarda ve teknelerde,
Saat 9'u beş geçe,
insanların ayağa kalkarak saygı duruşunda bulunduklarını görüyorsanız eğer,
bu vatanı bize emanet edenlere hissettiğimiz şükranı kardeşçe paylaşmanın mutluluğunu da yaşıyorsunuz demektir. 
Beni Anıtkabir'e ilk defa götüren rahmetli babamdı. 
Babam, İstiklal Madalyası sahibi rahmetli dedemden, 1927 doğumlu bir Cumhuriyet çocuğu olarak aldığı ülke sevgisini bize yaşayışı ile öğretti. 
Bu yıl 2 Kasım'da, güneşli bir Ankara gününde Anıtkabir'de hissettiğim, o her yıl özlemini çektiğim huzuru, bugün Fethiye'de sakin denize bakarken şükran kadar mutluluk, özlem kadar sevgi ile hissediyorum.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, ve ben doğmadan önce kaybettiğimiz rahmetli Dedem Kıdemli Albay Yusuf İzzettin Kocasinan olmak üzer

17 Temmuz 2016 Pazar

Cumhuriyetimiz En Değerli Emanetimiz, En Değerli Varlığımız


Türkiye Cumhuriyeti olarak zorlu bir dönemden, zorlu bir sınavdan geçiyoruz.

Diliyorum, Demokrasi, Adalet, Saygı, Sevgi, Milli Birlik, olması gerektiği gibi, bu özgür günlerimizin gelmesi için ömürlerini feda edenlerin ruhlarına da saygı ile, her zaman bu vatan topraklarımızda hakim kalır.

İnanıyorum ki, Cumhuriyetimizin kurulması ve korunması için ömürlerini veren milyonlara olan borcumuzun bu emaneti korumak olduğunu Türk Milleti olarak çok iyi biliyoruz.  Bunu da hakkıyla her zaman yapacağız.

Her gün olduğu gibi Türk olmaktan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşı olmaktan gurur duymaya, bu güzel ülke için çalışmaya, hizmet etmeye devam edeceğiz.

"Yurt'ta Barış, Dünya'da Barış"a tüm benliğimizle inanarak.

15 Temmuz 2016 Cuma

Değer mi?

Bu akşam uzun bir aradan sonra Fethiye’de Karate antrenmanına katıldım.  Fethiye’de 15 Temmuz’un sıcağı ve antrenmanın yoğunluğu ile karate kıyafetimin her santimetre karesinin sırılsıklam olduğu antrenmanın sonunda, Değerli Hocam Shihan Ömer Habeş, kimi antrenmanların bitiminde yaptığı gibi kısa bir konuşma yaptı. 

Bayrağımıza sorumluluğumuzdan, inançlarıma, inandıklarımıza sahip çıkmamız gerektiğinden bahsetti.  Bunu her zamanki, o Dünya Şampiyonu Karateci kimliği ile çok örtüştüğünü düşündüğüm sakin, huzur ve dingin duruşu, sakin ve içinde gülümseme taşıyan sesi ile yaptı.  90 dakika boyunca gerçekten kan ter içinde kalmış olan sınıf sessizlik içinde onu dinliyordu.  Antrenmanın belki ilk yirmi dakikasından sırılsıklam olan kıyafetimin kolları ile yüzümdeki teri artık rahatlıkla silemiyordum ama sınıfta önümdeki sıradaki iki sınıf arkadaşlarımın da kıyafetlerinin sırılsıklam olduğu gördüm.  Ben birkaç aydır antrenmanlara düzenli gelemiyordum. Onlar çok daha düzenli katılabiliyorlardı ama onların da durumu benden çok farklı değildi anlaşılan.

Ömer Hoca “Yaşam kısa,” dedi. “Kırmaya, üzmeye değmez.”  Yüzünde çok doğal huzurlu bir tebessüm vardı.  Bunun ona özgü bir doğal bir hal olduğunu öğrenmiştik artık. Devam etti. “Yarın burada olup olmayacağımız belli değil.  Birbirimizin kıymetini bilelim. Birbirimizin kıymetini bilmiyorsak,  hayatta neyin kıymeti var.”

*

Bir süredir Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’nin 99. Uluslararası Konvansiyonu için Japonya’daydım.  Ağırlıklı olarak Fukuoka şehrindeydim. Akabinde Hiroşima, Osaka, Kyoto ve Tokyo’ya da gitme şansım oldu ama toplantılarımız Fukuoka’daydı.  Japonya’dan ayrılmadan önce İstanbul’da, Atatürk Havalimanı’nda gerçekleştirilen saldırının haberini aldık. O günden beri başta Lions Kulübü Üyesi dostlarım olmak üzere Dünya’nın birçok yerindeki arkadaşlarımdan taziye mesajları, geçmiş olsun mesajları aldım.  Almaya devam ediyorken dün gece Fransa’nın Nice şehrindeki saldırının haberini aldık. 

Dünya’da insanın nefret ve ateşle imtihanı devam ediyor.  Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” benim en sevdiğim romanlardan birinin.  Kurtuluş Savaşımızı, o günler savaşın içine girerek yaşamayı seçmiş bir kadının gözünden görmek, yaşamak değerli gelir bana. Halide Edip Adıvar’ın mezun olduğum Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun olmuş olması onun paylaşımlarını galiba biraz daha sahici kılıyor benim için.  Tanımıyor olsam da farklı bir tanıdıklık hissi ile okuyorum Halide Edip Adıvar’ı.

Savaşı yaşamış nesillerden çok uzak değiliz.  Türkiye II. Dünya Savaşı’nı Avrupa gibi yaşamadı belki ama bizler I. Dünya Savaşı’nı yaşamış, Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış büyüklerimizin çocuklarıyız, torunlarıyız ya da torun çocuklarıyız.  Savaşlarda yaşananlar bizler için anlatılan hikâyelerden öte gerçek.  Ailemin insandan nefret etmek gibi bir yaklaşımı yoktur, yani insana saygı önemlidir bizler için. Bununla birlikte, özellikle Babamın kendi babasının anlattıklarından kimi toplumlar hakkında çekinceleri vardı. Balkan Savaşları ile başlayan süreç, Dedemin Suriye’de, farklı cephelerdeki savaşlardaki görevleri sırasında karşılaştığı farklı milletlerden askerler ve siviller ile temaslarında yaşadıkları, o kişilerin Türk askerlerine davranışları ve yaptıkları, kimi toplumlar hakkında kalıcı izlenimler oluşturmuştu.  Birebir yaşadıklarından kaynaklanan bu izlenimlerini oğluna zaman zaman anlatmıştı.

Savaşın o gerçek ağırlığını yaşayanların daha adil ve daha hoşgörülü olduklarını düşünüyorum bazen.  Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, ömrünü, sağlığını, varlığını, her şeyini adadığı ülkesi ve milleti için yaptığı o savaşlardan sonra “Yurt’ta Barış, Dünya’da Barış” diyebilmesi en acıyı görmüş olmasından. Derinlemesine yaşamış olmasından.  Kurtuluş Savaşı denilen Türk Milletinin o mucizevi kurtuluş sürecinin mesuliyetini taşıyan bir asker, bir kumandan, bir insan olarak nasıl yaşanır bunu anlamayı halen başaramıyorum.  İnsan üstü bir ruh olmak lazım.  Ve bu muazzam sorumluluk ve acı yüklü süreci yaşadıktan sonra insana, cana, ve canların feda edildiği ülküye saygı yaşamın tamamına saygıya dönüşüyor adeta.  Savaş ruhunu bırakıp sanata, kalkınmaya, insanın gelişimine doğru bir hedef için yol gösteriyor Mustafa Kemal Atatürk.  Onun varlığı, onun bizler için ömrünü adayarak yaptıkları beni kıymetli hissettiriyor.

*

Bu akşam Fethiye’de aklımda çok şey dolaşıyor.  Şefkat ve sevecenlikle her yaştaki öğrencisine yaklaşan Avrupa ve Dünya Şampiyonu Karate Hocam Sayın Ömer Habeş, kuvvetin ve başarının esas anlamının mütevazıce inandığını yapmak olduğunu gösteriyor.  Fransa’da yaşanan ve ülkelerin politikaları ile ilgili olumlu olumsuz görüşlerin uçuştuğu ortamda, sayılar ile ifade edilen o her bir canı düşünüyorum.  Atatürk Havalimanı’ndan kaybettiğimiz her canda olduğu gibi.  Yıllardır verdiğimiz her şehitte olduğu gibi.  Bundan kısa bir süre önce İstanbul’da sabah gazeteyi okurken şehitlerimiz için verilen, daha önce gördüğüm onlarca ilandan bir tanesine daha bakarken, isimlerine ve fotoğraflarına dikkat etmeye çalışıyorum o toplu ilandaki her şehidimizin.  Her biriniz benim için önemlisiniz demek istiyorum kendimce.  5 şehit, 7 şehit, 1 şehit.  Sayılarla düşünmek istemiyorum.  Herkesin birilerinin canı, ruhu, kıymetlisi, yoldaşı, evladı, komşusu olduğu bilerek.

Ülkeler, politikalar, savaşlar.  Nefrete inanmayı seçemem.  Hakların korunmasına, adalete inanıyorum.  Ülkemin korunması benim birinci önceliğim bunu da inkâr edemem. Bununla birlikte sadece Fethiye’deki arkadaşlarımı, komşularımı, sevdiklerimi değil, sadece Ailemi değil, sadece iş arkadaşlarımı değil, sadece görev yaptığım derneklerdeki arkadaşlarımı değil,  yüreği insan sevgisi, dostluk ve kardeşlik duygusu ile atan herkesi sevmek istiyorum ben.  Ne kadar safça gelse de biz insanların birbirimize sahip çıkmak, birlikte birbirimizi yükselterek var olmak için geldiğimize inanıyorum ben. Ve yolun bir aşamasında bunu seçip seçmeme kararını verdiğimize de.

Bu gece, Sayın Ömer Habeş Hocamın Karate Dojo’sundan, Karate salonundan kan ter içinde çıkmış araba ile eve gelirken kafamda yankılanan sözleri rehberim olmaya devam etsin diyorum.

Birbirimizin kıymetini bilmiyorsak, hayatta neyin kıymeti var.