İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2026 Cuma

ZEYNEP KOCASİNAN / ÖZGEÇMİŞ

Zeynep Kocasinan / Özgeçmiş


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdi.  ABD'de Cornell Üniversitesi’nde başarı bursu ile Endüstri Mühendisliği okudu. 


Aile şirketleri yönetimi, dış ticaret ve inşaat muhasebesi eğitimleri ile başlayan kendini geliştirme süreci profesyonel koçluk ve bireysel gelişim alanlarında çok sayıda eğitim alarak bu alanlarda uzmanlaşmasına imkan sağladı. 


1992 yılından aile inşaat şirketlerinde 2015 yılına kadar görev yapan Zeynep Kocasinan şirket genel müdürlüğü ile inşaat saha çalışmalarını sonlandırdı. Hali hazırda farklı konularda danışmanlık yapmaktadır.


Resim çalışmalarına, inşaat işlerine ek olarak 2004 yılında İstanbul’da açtığı kendi resim atölyesinde profesyonel olarak devam etmiştir.  Yaratıcılık başlıklı atölye çalışmaları düzenlemiştir.  Çalışmalarına 2013 yılından beri Fethiye'deki resim atölyesinde devam etmektedir. 


ICF onaylı Erickson College koçluk eğitimleri gibi birçok eğitimi tamamlayarak kişisel gelişim odaklı destek çalışmaları da yapan Zeynep Kocasinan muhtelif Türkçe ve İngilizce dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, yaratıcılık ve farklı kişisel gelişim alanları üzerine dersler veriyor. Çevre ve sürdürülebilirlik üzerine de Türkiye, İngiltere ve Japonya'da farklı ekoköy ve vakıflar ile çalışmalar yapmıştır.


İngilizce ve farklı derecelerde Almanca, İspanyolca, Japonca, Fransızca bilen Zeynep Kocasinan Türk İşaret Dili ve Türk İşaret Dili Eğitmenliği eğitimleri de almıştır.


6 adet Türkçe, 2 adet İngilizce olmak üzere 8 adet kitabı bulunmaktadır.


Türkçe kitapları:

Atlamak, Doğru Yanlış Güzel Çirkin, Dönüşüm Oyunu Gerçek Mi?, Görüşler, Kitaplar Soru Sorar, Reiki'yi Yaşıyorum


İngilizce kitapları:

Imagine Being Lucky, Is It Written In The Stars?


Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’nde 2018-2019 Döneminde 118R Yönetim Çevresinde Genel Yönetmenlik/Federasyon Başkanlığı görevi yapan Zeynep Kocasinan, 4 yıl Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. Lions’ta Avrupa GAT Global Action Team Liderliği gibi farklı uluslararı görevlerde bulunmuş, 2019 yılında Uluslararası Lions tarafından New Voices/Yeni Sesler alanında 210 ülkenin adayları arasından Liderlik alanında Dünya 1.si seçilmiştir.  


Farklı derneklere üye olan Zeynep Kocasinan, farklı ödüllere ve başarı sertifikalarına sahip olup, sivil toplum çalışmaları yaşamının önemli bir parçasıdır.  


Türk Japon dostluğu adına yaptığı ve destek verdiği kültürel ve afet yardım ve destek çalışmaları yaptığı önemli çalışmalardan olup, bu çalışmalardan bazıları Uluslararası Lions'un LION dergisinin dünya baskılarında ve Türkiye'de farklı ulusal gazetelerde yer bulmuştur.  Japonya'da yaşanan 2011 yılı Tohoku Depremi ve Tsunami'sinden etkilenen depremzedelere destek çalışmaları nedeni ile Japonya Lions Kulüpleri tarafından ödüllendirilmiştir. 


Ortaokul yıllarında Üsküdar Amerika Kız Lisesi'nin Serçe isimli dergisinde yazı yazmaya başlamıştır ve sonrasında yazılarını ve şiirlerini farklı blog sayfalarında yayınlamaya devam etmektedir.


Blog Linkleri:

zeynepkocasinan.blogspot.com

zeynepkocasinanenglish.blogspot.com

yoluyurumek.blogspot.com

zeynepkocasinan.wordpress.com


Resim çalışmalarını ilgili Instagram sayfasından takip edebilirsiniz.

Instagram:  @zeynepkocasinan_art


Kitap okumak, bateri çalmak ve karate sporu hobileri arasındadır.

1988 yılında, Üsküdar Amerikan Lisesi'nin içinde yer aldığı okul müzik grubu Seraglio ile Milliyet Gazetesinin Liselerarası Müzik Yarışmasında Türkiye 2.liği ve 3.lüğü kazanmışlardır.



2 Ocak 2026 Cuma

Gitmeseydim

Uzaktaki dağların tepesinde kar var,

Henüz şehre güneş değmemişken, o beyaz tepeler göz alıcı şekilde parlıyor,

Dağları pek sevmem aslında,

Japonların Fuji dağını gördüklerinde duyduklarına benzer özel bir heyecanı

Ben dağlara sadece uzaktan baktığımda hissederim,

Mesela Antalya'da,

Heyecandan nefesim kesilir o enfes manzarada,


Bazen de gerçekten nefesim yetmiyor yanlarında olmaya,

Uludağ'da, Palandöken'de, ya da Ankara'dan Kastamonu'ya yolculukta Ilgaz'da,

Ya da Anadolu'nun farklı geçitlerinden geçerken,

Nefesim yetmez dağlarda kendim olmaya,

Bir kere Fransa'daki Alp Dağlarında geçirdiğim zamanda,

Tek başıma olsam bir an durmaz koşardım deniz kıyısına,


Mesela 20 yılı aşkın süredir giderim, yaşarım Fethiye'de ama,

Çıkmadım Türkiye'nin en eşsiz manzaralarından birine hakim olan Babadağı'na,

Kulaklarıma iyi gelmeyeceği doğru o da var ama,

Mesele bedenimin itirazından öte tam anlamadığım bir isyanda,


Yıllar önce bir kere Nemrut Dağı'na çıkmışlığım var,

Nedense bir orada boğulmamıştım zirvede, 

Kendimce dua ederken orada yaşamış ve iz bırakmış olanlara,

Eşarbımla sardığım yüzümde, başımda, rüzgarın teması hoşuma gitmişti aslında,

Daha öncesinde bir defa da başka tepelerde, antik kalıntıları gezerken hissetmiştim bunu,

Asos'ta,

Rüzgar, rüzgar, rüzgar,

Şimdi hala mümkün mü bilmiyorum ama Nemrut'ta zirvenin eteklerine,

Adıyaman tarafından araba ile yaklaşmıştım,

Dere yataklarından da geçmiştim, 

Hani arabam yolda kalsa kimi ararım diye aklımdan geçirmiştim,

Yollar hala öyle midir acaba,

Malatya'dan önce Çelikhan'a, bir Çat Barajı ziyareti ve sonra Nemrut'a,

Belki yavaş yavaş yaklaşmaktaydı sihir, 

Bedenin ve ruhun hazırlanması gerekiyor o karşılaşmaya,


Dağlarda olmayı sevmem ben, suya yakın olmayı severim,

Zeynep yüksek tansiyonun var tabii ki iyi gelmeyecek dağlar sana, 

Diye de bilirsiniz,

Ama, 

Ya ruhuma iyi gelenlere yönlendiriyorsa beni bedenim,

Tabii bir de, 

Gitmeseydim bunu nereden bilecektim.

6 Aralık 2025 Cumartesi

"Özür Dilerim Abi"

Japonya'daki bir tanıdığım ile uzun bir görüşme yaptık dün.  Daha doğrusu daha çok o anlattı, ben dinledim.  Japoncam oldukça yavaş olmakla birlikte ilerliyor ve artık onu Japonca konuştuğunda çok daha iyi anlıyorum.  İngilizce konuşmakta zorlanıyor. Yazılı İngilizcesi daha iyi ama konuşurken Japonlara özgü utangaçlığı da devreye giriyor ve takılıyor. Ama anlaşıyoruz.  Bir çok konuda olduğu gibi iletişimde de niyetin önemini fark ediyorum. Ve karşımızdaki insanın niyetine olan güvenimizin önemini.

Japonya'ya ve Japonlara dair sevdiğim bir çok özellik var. Mesela Japonya'da hata yaptığımızda, istemeden bir zarar verdiğimizde özür dilemek gerçekten çok önemli ve kıymetli.  Galiba Güney Kore'de de özür dilemek böyleymiş ama Güney Kore'ye sadece bir kere gittim ve bu konuda sonradan dizilerinde izlediklerim dışında bizzat bir deneyimim olmadı. Aslında her yerdeki insanın ruhu için özür dilemek ve gerektiğinde özür almak önemli çünkü deneyim insanın özüne dair.  Son zamanlarda daha da hassas bakmaya çalıştığım 'helalleşme' , 'helalleşerek yaşamak' adına bunu daha çok önemsiyorum.  Belki bu nedenle, çok sevdiğim ülkemde, kimi insanların özür dilememek için binbir şekle girdiğini, haksızken haklı görünmek için kendini yitirdiğini görmek beni oldukça utandırıyor.  Bazen de kızdırıyor. Yine de bazı insanların reflekslerinde özür dilemek olduğunu ve en zor zamanlarda bile bu davranışı gösterdiklerini görmek de iyi geliyor. 

Paylaşacağım olayı, Türkiye'de yaşıyor, televizyon seyrediyor veya sosyal medya kullanıyorsanız, 2025 yılının Kasım ve Aralık aylarında mutlaka görmüşsünüzdür.  Tramvay istasyonunda bir genç kadın telefonuna bakarken farkına varmadan raylara doğru yürüyor. Gelen trenin altında kalmak üzereyken, bir güvenlik görevlisi tarafından kolundan geri çekilerek kurtuluyor.  Genç kadının kayıtlardaki ilk sözü, "Özür dilerim Abi".  (Abi'yi ağabey olarak değil de, sesi o an işitirmiş ya da tekrar işitmiş gibi hissetmeniz için 'abi' olarak yazıyorum.)  

Bu olayın görüntüsü defalarca karşıma çıktı.  Güvenlik görevlisinin hassasiyeti, dikkati, hızlı yaklaşımı gerçekten takdire şayan. Sonrasında yapılan bir röportajda güvenlik görevlisi, yaptığı önemli görevi, mütevazi bir şekilde ifade ederek "Anonsu duymamış, ufak bir tehlike atlattı," şeklinde aktararak, gösterdiği olumlu yaklaşımla da takdir toplamıştı.  Genç kadının milyonlarca insan gibi telefonundaki görüntülere ve seslere kapılmış olması hepimizin zaman zaman yaşadığı bir durumun vahametini tekrar gösteriyordu.  Bütün bunları fark ederken, benim dikkatim ısrarla başka bir yere çekiliyordu.  Genç kadının söylediği o ilk sözlere. "Özür dilerim Abi"ye.

Kurtarılan genç kadının ilk sözleri  "Özür dilerim Abi" oluyor.  Refleks olarak.  Muhtemelen hata yaptığını fark ettiği için, güvenlik görevlisi kendisini kurtarırken yere düştüğü için, görevliye zahmet verdiği için, sorumsuz davranışı için, refleks olarak özür diliyor.  Genç kadını tanımıyorum ve özellikle de kendisi ile ilgili bir araştırmayı şimdilik bilerek yapmadım; yorumlarımın, izleminleriminle saf kalması için.  Bunlarla birlikte, böyle ciddi bir hayati risk taşıyan olayı yaşayıp ilk sözlerinin özür sözcükleri olması benim kalbimde o insana dair çok sıcak şeyler hissettiriyor.  Güçlünün zayıfı ezmesinin maharet sayılmaya başlandığı, gittikçe kabalaştığı ve gaddarlaştığı hissini veren bu dünyada, görevini hakkıyla yapan nazik ve mütevazı bir güvenlik görevlisi ve en zor anlarından birinde bile insan kalmayı başardığı hissini veren genç bir kadın, beni, karşılaştığımız tüm hayatlarda bıraktığımız izler ve o izlerin ruhumuzdaki değişik izdüşümleri hakkında biraz daha ve daha derinden düşündürüyor.

Bunları düşünürken aklıma 1990'lı yılları başlarında yaşadığım bir olay aklıma geldi. Yıl sanırım 1993 ya da 1994'dü.  Şimdi resmi adı farklı olan ama bizim neslin Boğaziçi Köprüsü demekten vazgeçemediği köprüden araba kullanarak geçiyordum. O yıllarda henüz OGS, HGS gibi otomatik geçiş sistemleri yoktu ve Avrupa yakasından Anadolu yakasına giderken gişelerde geçiş ücretini nakit olarak ödemek gerekiyordu.  Araba ile gişeye yaklaştım ve ödeme için paramı uzattım.  Gişedeki görevli hanım bana baktı ve "Ücretinizi az önce geçen araç ödedi," dedi.  Sanırım ne olduğu anlamak için biraz duraksadım ve hangi araç olabilir bu diye önümdeki araçlara bakmaya çalıştım ama gişelerin ardında hızla akan trafik içinde seçmek mümkün değildi.  Yüzüme yansıyan o tatlı mutlulukla gişelerden geçip ilerlerken birden aklıma kısa bir süre öncesinde elime geçen İngilizce bir kitap gelmişti.  Yazarını ve adını şu anda hatırlamadığım, muhtemelen yitirdiğim bir kitap. O kitapta, belki basit iyilikler diye çevirebileceğimiz, zaman zaman rastgele iyilikler diye adlandırılan, yaşamı herkes için güzelleştirilecek iyilikler yapılması için madde madde öneriler yer alıyordu.  Aklımda kalan kadarı ile bunlardan bir tanesi "Pay the toll for the person behind you" idi, yani senden sonraki kişi için geçiş ücretini öde. Hala kim olduğunu bilmediğim o kişi bu kitabı okumuş muydu bilmiyorum ama bir köprü geçiş ücretimi ödeyerek, bana bugün bile beni tebessüm ettiren bir hoşluk yapmıştı.  

Bu olay bir konuyu daha düşündürdü.  Biliyorsunuz bir bağış, bir yardım yapıldığında, o kişinin adının bağışı yaptığı yere yazılması gibi bir sistem var.  Örneğin tefriş ettiğiniz bir hastane odasına, yaptırdığınız bir kütüphaneye ya da bir okul laboratuvarının kapısına. Bu uygulama eskiden daha azdı ama şimdilerde artık bu standart ve beklenen bir uygulama haline geldi.  Geldi ama yine Rahmet Babam Sinan Kocasinan'a dönmeden edemeyeceğim, Babam bu uygulamaya çok karşıydı.  Yaptığı yardımlarda bağış yapılan yerlere isminin yazılmasına hiçbir zaman izin vermedi. Bu konuşmaların yapıldığına şahit olduğumda, Babamı, bunun başka hayırseverleri de teşvik edeceğine ya da iyiliğin kimden geldiğinin bilinmesi için yapılmasının doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorlardı.  Rahmetli Babam ise ısrarla duruşundan vazgeçmedi ve hiçbir zaman yardımlarında, bağışlarında, kendisinden geldiğinin bilinmesine izin vermedi.  Kurumların katı kuralları nedeni ile başaramadığı nadir zamanlar belki olmuştur ama o yardım yaptığı bilinmeyen bir yardımsever oldu.  Bir elin verdiğini diğer elin bilmemesi. Bu gizliliğin kıymetini ve önemini anlamam da zaman aldı.  Yaşama farklı bir boyuttan bakabilenlerin görebildikleri başka bir manzara var ve onların görebildiklerini anlamak kolay olmuyor. 

Babamın bu yaklaşımı ara ara aklıma gelir. 2019 yılının başlarında da tekrar aklıma gelmişti.  O zaman Lions Kulüpleri Birliği'nin Ege ve Akdeniz Bölgelerinde çalışmalar yapan 118-R Federasyonunun, Federasyon Başkanlığını, Lions görev tanımı olarak Genel Yönetmenliğini yapıyordum.  Federasyon merkezimizde bir kütüphane olmamasını önemli bir eksik olarak görüp ikibin civarında, belki biraz daha aşkın sayıdaki Türkçe, İngilizce ve birkaç daha farklı dildeki kitaplarımı İzmir'in Bayraklı İlçesindeki merkezimize kitaplıklar yaptırarak hediye ettim.  Kütüphaneyi yaptığımız bölüm rahmetli olmuş başka bir Lionun adına organize edilmiş bir oturma bölümüydü.  O kişinin adına olan plaketin yanına kütüphanenin benim bağışım olduğunun yazılıp yazılmayacağını sordu bazı Lion arkadaşlar. Bunun çok gerekli olduğunu, kitapları benim bağışladığımın unutulacağını söylediler. Belki de haklıydılar ama kitaplara sahip çıkılmasını dileyerek ve umarak, yazılı bir iz bırakmadan kütüphaneyi Yönetim Çevremize, Federasyonumuza hediye ettim ve görev dönemin bitince de kitaplarımı İzmir'e teslim ederek ayrıldım.  Çocukluğumdan beri kitapların benim için ne kadar önemli olduğunu beni tanıyanlar çok iyi bilir.  Kendimce bu benim saygı duyduğum sivil toplum kuruluşuna ve bu kurumun kıymetli üyelerine kendimden verebileceğim en kıymetli veda hediyesiydi.  

Zaman zaman kitaplarımı çok özlerim, bir tanesi aklıma gelir hemen koşup belirli bir sayfasını, bölümünü, satırını okumak isterim. Bir yazı yazarken ya da bir araştırma yaparken kaynak olabilecek bir kitabım aklıma gelir.  Tabii ki yaşadığım Fethiye'den ve İstanbul'dan gidip hemen başvurmam mümkün olmaz. O zaman o kitapların olduklara yere iyilik getirmeleri diler ve onlara sevgilerimi yollarım. Bazen kimileriyle yirmi, otuz yıl geçirdiğim kitaplarımdan ayrılmış olmak içimi acıtır ve hata mı yaptım derim ama sonra şimdi daha çok insan okuyabilecek, o kitaplar daha çok insanda yaşayacak diyerek kendimi sakinleştiririm.

Babam beni övmek istediği zaman "Boynuz kulağı geçti," derdi.  Özür dilerim Babacığım, anlıyorum ki o pek mümkün değil ve olamayacak.  Edinilmiş sessiz olgunluğun, bütünü kendinden üstün tutmanın, muazzam bir bedeli var.  Ne o bedelleri ödemek, ne de o bedellerin ödenebileceği durumlara atılma cesaretini göstermek kolay bir iş değil.  Sadece bilin ki, siz bu dünyadan ayrılalı 21 yıl geçse de, benimle doğruları konuşmaya devam ediyorsunuz ve ben de duymaya ve anlamaya çalışıyorum hala. 

Ve teşekkürler Kayseri'deki o iki nazik kurtaran ve kurtarılan insana.  Teşekkürler sizler sayesinde içimde tazelenen iyiliğin peşinden gitmeye, 'iyi' olmaya olan inanca.

21 Mayıs 2020 Perşembe

49, 50


Otuz yaşıma girdiğim doğum günümü çok hatırlamıyorum. En yoğun çalıştığım zamanlardan biriydi. Muhtemelen arkadaşlarım ile kutlamışsızdır.

Kırk yaşıma girdiğim günleri daha net hatılıyorum. Ama iyi ya da kötü anlamda, otuzlu yıllarımı tamamlayıp kırk yaşıma geldiğim için özel bir anlamı olduğunu söyleyemem. O yılı hayatımda önemli olan bazı olaylar ile hatırlıyorum daha çok. Mesela, doğum günümden kısa bir süre önce Japonya’ya gidip dönmüş olmam ile. O yıl yaptığım Japonya seyahatinin benim için özel olma nedenlerinden biri Kushimoto’yu ve oradaki Türk Şehitliğini ziyaret etmiş olmamdı.

Yılları, yaşları, olayları bize hatırlatanlar, yaşananların yoğunluğu, değeri ya da üzerimizdeki etkisi ile belirleniyor bir yandan.  Hafıza sanki duygular ile yazılıyor.

Dedim ya, esasında yirmili yıllara geçişimi de dahil etmeliyim, herhangi bir onlu yıl dönümümü çok hatırlamıyorum.  Herhangi bir yaşımı kutlamak ile ilgili özel bir isteğim olmadı. Çalışarak geçirdiğim doğum günlerim olduğu kadar özel kutlamalarla dolu doğum günlerim de oldu.  Bir doğum günümü uçakta kutladım. Atlantik aşırı bir uçuşta, ki okul yıllarımda olduğu için bir anlamda mecburen o gün uçmak durumda kalmıştım. Yolculuğu birlikte yaptığım ve çok sevdiğim okul arkadaşım Beril sayesinde, o gün hayatımdaki en keyifli günler arasına girmişti. Gökyüzünde pastalı, şampanyalı, Danimarkalı hosteslerin doğum günü şarkısı söylediği çok şirin ve neşeli bir kutlama olmuştu.  

Sonra ne olduysa, 2019 yılının sanırım Eylül ayının sonlarıydı, Fethiye’de, Şövalye Adası’nda, kuzenlerim Handan ve Erdoğan’ın işlettiği Ada Restaurant’ın Fethiye’ye bakan bölümünde, Fethiye’de her zaman sanki kocaman bir ışık topunun yükseltmek olduğu hissini veren ayın doğuşunun altında yemeğimizi yerken, birden 2020 yılının Mayıs ayında 49. Yaşımı tamamlayacağımı ve 50 yaşıma gireceğimi fark ettim.  İçime farklı bir mutluluk hissi geldi.  Bu dünyada 50 yılı, yarım asırı tamamlamış olacaktım.

Yanımda oturan Kuzenimin eşi Handan’a döndüm. “ Handan’cığım, gelecek sene doğum günümde burada bir parti yapalım mı?” 

Esasında 2019 Eylül ayındaki o güne  ve o gün hissettiklerime dair belki biraz arka plan bilgisi vermem gerekiyor.  Daha önceki yıllarda iş programımdaki yoğunluk, son üç dört yılda ise Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği ve Türk Lions Federasyonumuz ile yaptığımız çalışmalar nedeni ile Fethiye’de çok az zaman geçirebilmiştim.  2018-2019 döneminde, yurtiçi ve yurtdışı seyahatler derken, İzmir’de, Federasyon merkezimizde olmam gereken zamanlar derken, bir yılda tam tamına 15 gün Fethiye’ye olabilmiştim. Fethiye’yi ve Fethiye’deki arkadaşlarımı, orada olmayı çok ama çok özlemiştim.  Fethiye’yi çok sevdiğimi her zaman biliyordum ama bir yeri bu kadar çok özleyebileceğimi ben de tahmin etmemiştim.  Benim için ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı Fethiye’ye davet etmek, onlarla yaşamı Fethiye’de paylaşmak her zaman özel bir anlam taşıyor. En sevdiğim yerde sevdiklerimle olmanın farklı bir enerjisi olduğunu düşündüm hep. 

İşte o nedenle, 50. yaşımda, Fethiye’den, Türkiye’den ve yurtdışından arkadaşlarım ile Fethiye’de iki, üç günlük bir buluşma hayal ettim.  Yemek masasında hemen takvime bakmıştık Handan ile. 22 Mayıs Cuma gününe geliyordu. Yani gelebilenlerle Cuma’dan Pazar’a, ya da belki Perşembe’den Pazar’a bir Fethiye, Şövalye Adası programı yapabilirdik.

O an, kendimi, Şövalye Adası’nın Şat Burnu’na yakın olan bir tepesindeki Ada Restaurant’ta arkadaşlarım ile hayal ettiğimi hatırlıyorum.  Beyaz örtüleri ile hazırlanmış olan masaları, ikramların bir kısmının konulduğu servis masalarını, fondaki müziği.  22 Mayıs’ta ayın ne durumda olacağına bakmak o akşam aklıma gelmemişti, ama o gece orada olmasını istediğim onlarca insanın yüzünü, o terasta dolaştıklarını bir film seyreder gibi gördüğümü de çok net hatırlıyorum.

“Handan,” dedim, “bugüne kadar hiç böyle bir şeyi istemek, bu kadar ay öncesinden planlamak hiç aklıma gelmedi, ama bu defa istiyorum gerçekten.  Ne kadar güzel olur.”

“Neden olmasın,” dedi Handan. “Yaparız Zeynep, çok güzel olur”.

*

Ve hayatımda ilk defa, dokuz ay öncesinden, Mayıs ayında Fethiye’de bir doğum günü kutlamayı hayal ettim. Hatta, Fethiye’de benden bir gün önce doğan bir arkadaşım ile birlikte kutlamayı da hayal ederek.

Uzaktan gelecek olan akadaşlarımı davet etmeye başladım.  Bir kısmını ise Şubat, Mart ayı gibi davet ederim, diyordum.  50 yaşında dokuz ay öncesinden doğum günü kutlama hazırlıklarına başlamak ve davet etmek biraz garip olacaktı galiba.   İşin özünde, son bir iki yıldır sevdiğim arkadaşlarım ile zaman geçirebilmeyi tahmin edebileceğimden çok özlemiştim ve benim için özel olan insanların, ailemin biraya gelebilecek olması ihtimali beni heyecanlandırmıştı. Kuzenlerimin Şövalye Adası’nda bir butik otelleri olması da bu buluşmayı keyifli bir şekilde organize etme imkanı verecekti. O günler için bazı odaları Eylül, Ekim ayından ayırmıştık.

2020 yılına girdiğimizde, Ocak ayında Japonya’dan bir mesaj aldım.  Esasında tesadüf bu ya, Japoncamı biraz daha düzgün hale getirmek için Ekim ayından itibaren tekrar derslerime başlamıştım.  Ocak ayında gelen mesajı okuduğumda yüzüme hakim olması zor bir gülümseme yayılmıştı. Yine çok özlediğim ve bir süredir gidemediğim Japonya’ya 2020 yılında tekrar gitmek için bir plan yapayım derken, Japonya’ya gitmek için bir davet almıştım. Sokakta yürürken okuduğum bu mesaj ile, kalbimden yükselen alev alev bir heyecanla uçarak yürüdüğümü hatırlıyorum.  Ve, yine tesadüf bu ya, bu davetin tarihi yine Mayıs ayına, doğum günümden önceki günlere denk gelecekti.  Japonya’ya yedi defa gittim. Bunların iki defası hariç diğer hepsinde tesadüfen Mayıs ayında gitmek nasip oldu.  Her seyahat birinden keyifli ve tadı damağımda kalarak.

*

Japonya’yı tarif edilmesi zor bir şekilde seviyorum.  Esasında çocuklukta ve gençlik yıllarımda birçok genç gibi benim de hayalim Amerika’yı görmek ve Amerika’da okumaktı. Cornell Üniversitesi’nin bana verdiği burs sayesinde, belki aksi takdirde bu maceraya pek de istekli olmayan ailemden izin koparmayı başarmıştım.  Amerika bana çok şey öğretti. O yılların şartları ile evden uzak olmak ve orada yaşamak çok da kolay bir süreç değildi.  Dil ya da Türk olmam ile bir ilgisi yok.  Evden uzakta yeni bir yaşam ve kendini keşfetme sürecinin doğal zorlukları belki de. Yine de beni ben yapan en büyük şanslarımdan biridir o dönem.

Yine de, bugün bana, Amerika mı, Japonya mı diye sorarsanız, ya da nereye gitmeyi tercih edersin diye, tereddütsüz olarak Japonya, derim.  Ve şimdiki aklım olsaydı,  Japonya ile tanışmaya başladığım 2007, 2008 yıllarında şu anki istekliliğim ile Japonca çalışırdım.

Ve yine de, hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir.

Japonya gezisi için bana iletilen ve Türkiye’den birkaç kişinin daha davetli olduğu bu programın bazı tarihleri belliydi, ancak dönüş tarihini benim belirleyebileceğim söyleniyordu.  Hazır Japonya’ya gitmişken, çok özlediğim birkaç kişi ve birkaç yeri görmek, özellikle Kyoto’ya ve Shiga Bölgesine, ve özellikle de çok sevdiğim Miho Müzesi’ni görmenin hayalleri, Şövalye Adası’nda geziden arkadaşlarımın görüntüsü gibi hızla, gözümün önünde belirmeye başlamıştı.  Ne kadar güzel bir ön-doğum günü hediyesi olacaktı bana.  Bu davetin zamanlaması ne kadar anlamlı olmuştu.

Japonya seyahatinin bitiminde benim dönüş yapmak istediğim Osaka’dan Türkiye’ye önce 19 Mayıs’ta dönmek istedim ama o gün uçuş yoktu. 20 Mayıs’ta Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu, ziyaret etmek istediğim birkaç yer için bana bir gün daha verecekti.  Bu sözde aksaklık bile bir hediye gibiydi.  

21 Mayıs’ta da, yani bugün, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmeyi planlamıştım.  Perşembe gününden Şövalye Adası’na geçebilecek ve çoğu muhtemelen Cuma sabahı gelecek olan misafirlerimi karşılayabilecektim.   Japonya’ya gitmeden önce Fethiye’de hazırlıklarımı yapar, öyle giderim, dönüşte de bir sorun olmaz diyordum.

*

Eh, sizlerin de çok iyi bildiği gibi işler öyle olmadı.

Japonya’ya gitmek bir yana, hem ilgilenmem gereken işlerimiz, hem annemi de yalnız bırakmamak adına Japonya davetini aldığım günden beri olduğum İstanbul’dan pandemi ile birlikte Fethiye’ye bile gitmek nasip olmadı.

Ben nasibe inanırım.

Rahmetli babam inşaat ihalelerine girmeden önce hatırlatırdı. “Kızım bazen işi altın diye alırsın birden toprak olur.  İşi toprak diye alırsın altın olur.  Nasip,” derdi.  Bilime, hesaplamaya, hazırlanmaya, araştırmaya inanan ve olmazları oldurmak için sonuna kadar çalışan babamın beraber çalıştıkça keşfettiğim değişlik bir kader inancı vardı. Tanrı sevgisi ve inancından da gelen. Hiç kaderci bir insan olmadan, kadere, kısmete ve yaşamın getireceklerine çok dillendirmeden teslim olmayı da içeren bir kader inancı. 

Önce ben Mayıs ayına kadar iyileşmesini umduğum vertigom nedeni ile gidebilecek miyim derken, bu defa önce Uzak Doğu, sonra Avrupa ve sonra da Türkiye, bir pandemi rüzgarıyla değişen yaşam ile yüzyüze geldi.  

İçinden geçmekte olduğumuz süreci ve bize etkilerini zaman içinde göreceğiz.

*

Bu satırları yazdığım 21 Mayıs’ın bu öğle saatlerinde, aslında İstanbul’da bir masanın başından ziyade, Şövalye Adası’nda, muhtemelen Ece Boutique Otel’in balkonlarından birinde oturuyor ve denize, Kızılada’ya ya da Çalış’a bakıyor olacağımı hayal ediyordum.  

Hayatta birçok hayalimin gerçekleştiği oldu. Ama bir o kadarının da gerçekleşmediği de.  

Onuruma düzenlenen gecelere gidemediğim oldu.  Valizlerim kapıda, mesela Güney Amerika’ya gidecekken, biletimi yakıp kendimi Malatya’ya giden bir uçakta bulduğum da oldu.  Mesela, koltuk değneği ile şantiyeye gittiğim de oldu; başka bir zaman, başka bir yerde aynı bileğim nedeni ile günlerce yatağımdan kalmadığım da.  Bazen irademin, zihnimin, bedenimin gücü karşılaştığım zorluklara rağmen aklımda olanı yapmama izin verdi; bazen ne kadar çok istesem de, kendimi perişan etsem de, hiçbir şey değişmedi. 

Birbirine çok benzeyen bu durumların arasındaki farkı anlamakla çok uğraştım.  Benzer emek, benzer gayret, benzer inanç, benzer isteklilik bazen yolu açıyor, bazen ise bekle, dur, yapamazsın, diyordu.

Ve garip olan, bazen sonrasında, durmanın ne kadar doğru olduğunu, yerine göre devam etmenin doğru olduğu kadar önemli ve gerekli olduğunu, kavrıyordum.

Babamın kaderciliğini anlamaya çalışırken, gerçekten kaderci olmak için, elimizden geleni sonuna kadar yapmanın ne olduğunu anlamak gerektiğini fark ettim.  Beyninizin, bedeninizin, iradenizin, benliğinizin size imkan tanıdığı sınırlar ile karşılaşıyorsanız eğer, yaşamın akışındaki başka bir elin, başka bir gücün varlığı ile karşılaşıyorsunuz sanırım.  Yaşamın ve hayatın anlamı da o karşılaşma ile belirginleşebiliyor, netleşebiliyor, ya da nasıl daha iyi ifade etmeli bilmiyorum, anlamını idrak etmeye başlıyoruz belki de.

Bugün 49 yaşımın son günü.  Bugün nedeni ile yaşlanmış hissetmiyorum.  Değişmekte olduğumun son birkaç yıldır farkındayım.  Son yıllarda, daha çok,  büyüdüğümü düşünüyorum. Çocukluğun ömüre yayılan ne çok aşaması varmış.  

*

Yaşamdan öğrendiğimin daha çok farkındayım.  Ve benim için gerçekten değerli olanların.

Bu 21 Mayıs’ta ve tabii ki doğum günüm olan 22 Mayıs’ta en çok ailemi, arkadaşlarımı dolu dolu kucaklamayı hayal ediyordum.  Tek tek ve tekrar tekrar.  Sevdiklerime bir teşekkür partisi olarak hayal etmiştim doğum günümü.  Esasında dokuz ay öncesinden planlamak istememizin nedeni biraz da buydu.

Yaşamıma anlam katan, kendimi keşfetmemi sağlayan, beni anlayan, güvenen, inanan ve seven bu çok sevdiğim insanlara, onları da mutlu edecek, bir teşekkür buluşması organize etmekti hayalimiz.

Nasip olmadı.

Belki şimdi bu teşekkürü evrene onlara ulaşması için sunmak gerek.  

Başta bu yaşamı yaşama şansı veren annem ve babama, ve bu yaşam yolundan birlikte geçtiğim herkese.  Yaşamıma değen herkes ile şekillendi bu 50 yıl.  Keşkeler, pişmanlıklar galiba tahmin ettiğimden az.  İyi, kötü, güzel, çirkin dediklerimizin hepsi için derin bir şükür var kalbimde. 

Teşekkür ederim. Hepinize ve herşeye.

…

Sevgiyle kalın.  Geçmişten, geleceğe, nefes aldığımız her güne şükürle.

21 Aralık 2019 Cumartesi

Biraz Buzun Prensi Enerjisi

Bana bugün biraz Yuzuru Hanyu lazım.  Biraz naiflik, biraz azim, biraz zerafet, biraz çocuksu neşe.  

İki defa Olimpiyat altın madalyası sahibi Japon erkek patenci Yuzuru Hanyu’yu tanıyorsanız eğer bugün ihtiyaç duyduğum enerjiyi sanırım anlayabilirsiniz.

Yaşamın haberlerle birlikte bazen daha da gaddar, daha da acımasız görünen dünyasında kalbini sevgide, nezakette tutanlara, bunu yansıtarak yaşayanlara ihtiyacımız var.  Kendi bireysel yolculuğunu başkanlarını incitmeden yaşamaya özen gösterenlere duyduğum sevgi, saygı, özlem sanki her gün artıyor.

Belki Japonya’yı, en azından benim deneyimlediğim Japonya’yı, Japon dostlarımı bu yüzden hep çok sevdim. Ve sevmekten öte, mesela Fethiye’de, evimin balkonunda belki Dünya’daki en güzel doğa manzaralarından birine bakarken, canım Japonya’da olmayı çeker.  Her zaman ruhumun ait olduğunu düşündüğüm evimde belki de tek özlediğim yerdir Japonya ve özellikle oradaki birkaç yer.  

Bundan birkaç yıl önce, yaşamın belki de bana koşturmayı bırak demek istediği günlerde, birkaç ay Fethiye dışına seyahat edememiştim.  Vertigo nedeni ile.  Bir yandan ruhumun ve bedenimin en iyi şifa bulacağı yerin Fethiye olacağını hissederken, bir yandan da Kyoto’yu çok özlemiştim mesela.  Ama öyle böyle değil, gözlerimden yaş gelmişti düşünürken. Belki daha çok orada hissettiğim mutluluğu hatırlamanın verdiği mutluluk, ve biraz da özlemle.

Türkiye’de çocukluğunu 1970’lerde ve ortaokul lise yıllarını 1980’lerde geçiren birçok çocuk ve genç gibi ben de efsane Romen jimnastikçi Nadia Comenaci’nin ve buzpatencilerin hayranlarındandım.  Özellikle de yine efsane patenciler Jayne Torvill ve Christopher Dean’in.  

1984 yılında, Olimpiyatlarda onların Bolero’sunu seyrettiyseniz sanırım etkisi halen sizinledir.  Artistik puanlarda o günlerin puanlama sistemi ile tüm türlerden 6.0 tam puan alarak bir ilki yaşatmışlardı.  Nadia Comenaci’nin ilk tam 10 puanı alışı gibi.  Yuzuru Hanyu da, o tam 10 puanın etkisi gibi bir çok puanlama sınırını aşarak paten dünyasını başka mükemmeliyet ufuklarına taşıyanlardan oldu.

İngiliz Torvil-Dean çiftinin yarıştıkları ve o Bolero ile hatırlamak istediğim Saraybosna’da, o günlerde, sonradan şehri ve ruhumuzu derinden yaralayacak olan savaşın ipuçları var mıydı diye merak ederim zaman zaman.  Bir anlamda aile köklerimizinde bir ucunun dayandığını Bosna’nın başkentinde ilk uyuduğum geceyi de sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım.  

Türkiye’de ve Dünya’da, gecelediğim en kötü oteller, en kirli odalar, zorlu hastane odaları, cenaze evleri dahil, hiçbir gece o kadar kötü bir gece geçirdiğimi hatırlamıyorum. Çok keyifli bir gezide, gerçekten kocaman bir yatağı olan büyük, çok şık ve konforlu bir otel odasında, sanki ruhumu her yönden sıkıştıran, kendimi sokağa atıp durmadan koşarak kaçma isteği uyandıran, tarifi çok zor bir rahatsızlık hissi ile günün doğmasına dua etmiştim.  Oradaki çok acı günlerin enerjisi, kalbimi derin bir üzüntü hissi ile sanki avucunun içine almıştı.  Bosna Hersek’ten ayrıldıktan gelen rahatlama ile sonradan tam anlamıyla farkına vardığım o geceyi de sanırım ömür boyu hatırlayacağım.  Şimdilerde de, ne zaman aklıma gelse, orada hayatını kaybedenlere ve savaşın etkisini bugün hissedenlere destek olması niyetiyle dua ederim, enerji gönderirim.  

Nereden gelmiştik buraya?  

Evet, buzun prensi olarak da bilinen Japon patenci Yuzuru Hanyu’dan. 

19 yaşında ilk olimpiyat altının kazanan bu genç adamın astımla mücadelesini ve kimi nefes kesen performanslarının bitiminde nefes almaya çalıştığını ya da eğilerek yerde kısada olsa dinlenmek zorunda kaldığını gördüğümde bazen gözlerim dolar ama seyircileri selamlamak için başını kaldırdığındaki o sevimli gülümsemesini görmek bana hep umut verir.  İyi ya da kötü geçen her yarışmasında, her performansında, o son anlarını seyrettiğinizde, Hanyu’nun elinden gelenin ne iyisini yaptığına dair en ufak tereddüdünüz kalmaz.  Her başarının ardında, yapılan işe duyulan çok büyük sevgi ile birlikte, belki tam olarak anlaşılması mümkün olmayan çok büyük emek ve özveri olduğunu bu terbiyeli, sevimli genç adamda bir kere daha görürsünüz.

Yuzuru Hanyu buzpateni sporunu birçok insana sevdirmeyi başaran şimdiden efsane olmuş bir genç sporcu. Bununla birlikte, onun bu spora getirdiği dostluk, kardeşlik enerjisi belki de hepsinden daha önemli.

*
Bugünümün nasıl geçeceğini bilmiyorum.  Ama bildiğim bir şey varsa, o da kalbini şefkatte tutmayı başaranları hatırlamaya çalışarak geçireceğim.

Sevgiyle kalın.  

Yaşamın size mutlu sürprizler ve güzel tesadüfler göstermesi dileğiyle.

7 Eylül 2019 Cumartesi

Son Yemeğinizi Yiyecek Olsanız…

Bir ülkeyi, bir kültürü tanımak için diline aşina olmak kadar o kültürün yemeklerine, lezzetlerine de dokunmak gerektiğine inanıyorum.  Çocukluğumdan beri dinmeyen dünyayı ve dünyanın farklı kültürlerini tanıma açlığımı Türkiye’deyken ya da yurtdışına gittiğimde farklı yemekleri ve içecekleri tadarak, deneyerek doyurmaya çalışıyorum.  Koçlukta ya da NLP’de incelediğimiz insan yapılarından yenilikleri seven, yeniliklerden beslenen bir insan olduğumu söylemek mümkün.  Ve bu sabah, Fethiye’de, Şövalye Adası’nda farklı lezzetlerle dolu, ruhuma iyi gelen bir sabahtı.

Doğrusu Fethiye bir ilçe olmakla beraber, kendini hemen belli etmeyen farklı enerjisi ile sizi Dünya ile buluşturabiliyor.  Yıllar içinde, uluslararası alandaki bir çok çalışma ile Fethiye’deki sivil toplum kuruluşları sayesinde, mesela Fethiye’deki Lions Kulübü sayesinde tanıştım.  İskoçya’daki Findhorn Ekoköyü’nü keşfetmem, sonradan yedi sekiz defa gitme şansına kavuştuğum Japonya ile yollarımın kesişmesi hep Fethiye sayesinde oldu.  Bu hikayelerin bir kısmı daha önce yazdım.  

Yıllarca İstanbul’un göbeğinde yaşamama ve İstanbul’un aktif bir çok kültür ve sanat çalışmasına dahil olmama rağmen, Dünya’daki farklı gruplar ile tanışmam, buluşmam hep Fethiye sayesinde oldu.  Doğrusu, Fethiye’ye taşındığımda bu aklımın köşesinden bile geçmezdi.  O nedenle, kimilerine göre fazla kendi halinde olan, geleneksel yapısı gündelik yaşamda halen hissedilen, bu küçük şehir beni tahminlerimin üzerinde mutlu ediyor ve çok ama çok seviyorum.  

Yaşamda bizi mutlu eden yollar, hiç tahmin etmeyeceğimiz yerlerde, hiç tahmin edemeyeceğimiz insanlar tarafından açılabiliyor.  

Ve işte bu sabah, kuzenlerimin Şövalye Adası’ndaki otelleri Ece Boutique Otel’e gelen eski bir misafirleri olan Isobel ile tekrar karşılaşmak ve bizler için getirdiği yiyeceklerin tadına bakmak ayrı bir keyif verdi. Ben de yanımda milk oolong ve sencha çaylarından getirmiştim.  Son oniki, onüç yıldır başta Japonya olmak üzere, uzakdoğu kültürü ve tadları beni çok çekiyor.  Henüz kendim pişirebilir veya sushi yapabilir hale gelmedim ama kendi matcha çayımı yapmaya başladığım ve Fethiye’de de içebildiğim için mutluyum.  Bir fincan yeşil çay içmek beni Kyoto’da bir mabedin zen bahçesini seyrederken hissettiğim huzur hatırlamamı sağlıyor. Tad ve kokuların hafızamızda erişebildiği derinlik beni şaşırtmaya devam ediyor.

Bu sabahki lezzetler peynirler üzerineydi.  İngiliz cheddar peynirlerinin farklı tadı ile daha önce yemediğim kırmızı yaban mersini olarak da bildiğimiz turnayemişli Wensleydale peynirini tattım.  1150 yıllarından beri yapıldığını öğrendiğim peyniri İngiltere’de hiç tatmamış olduğuma da şaşırdım.  Sonrası için seçtiğimiz çay ile Tayvan milk oolongu oldu.  

Ve sonra Isobel bana hala yanıtımı ve yanıtımı belirleyecek olan şartları düşünmeye devam ettiğim bir soruyu sordu. “Zeynep, son yemeğini yiyecek olsan, ne yemek isterdin?” …


Bedenimizi ve ruhumuzu doyuran lezzetlerle dolu günler dileğiyle. 

6 Haziran 2019 Perşembe

Çilekli Pastada Saklı Japonya


Japonya’ya gerçekten ilgi duymam benim yaşlarımdaki birçok çocuğun olduğu gibi meşhur Karate Kid filmlerinin ilki ile oldu. Efsanevi hoca Miyagi Sensei ile.  İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, kamikazeler ve Hiroshima’ya dair duyduklarımı Japonya’ya ilgi duymamı sağlayan şeyler olarak hatırlamıyorum.  İnsanlık tarihinin acı dolu günleriyle tanımaya başladığım Japonya’yı sevmem, hayatta çoğu zaman olduğu gibi, hikayelerle oldu.
Bir şehri, bir kurumu, bir ülkeyi sevdiren onlara ait hikayeler ve o hikayelerin kahramanları çoğu zaman.

Kyoto’nu sevmemin nedenlerinden biri beni adeta zamanın ötesiye taşıyan mabetleri olmakla birlikte, Japonya’yı sevmediğim insanların ülkesi olsa bu şekilde acaba sevebilir miydim?  Ruhumu incitmemeye büyük özen göstermek için çabalayan, beni mutlu edebilmek için kendinden, ailesinden feragat eden ya da ailecek benimle kendi aileleri gibi ilgilenen Japon arkadaşlarım olmasa bu özel adalar ülkesini bu kadar sevebilir miydim?

Ruhumuzun anahtarı duygularımız.  Ruhumuzun bilgi antenleri duygularımız.  Ruhumuzdaki olumlu ya da olumsuz izlerin kaynağı duygularımız.  Ve yaşadığımız her ne olursa olsun ruhumuzdaki izleri ile bireysel tarihimizde yer ediyor.  

Duygularımızı nelerin uyandırdığı ise tanımlanması zor, sürprizlerle dolu bir denklem.  Ve kimi zaman tatlar ile duygular arasında köprüler var.

Japonya’ya özgü yöresel lezzetler dışında en çok hatırımda kalan, sık sık aklıma gelen lezzetlerden biri çilekli pastalardır.  İstanbul’da Divan Pastanesi’nin çilekli pastası son birkaç yıldır pastanenin değişen ve daha çok Fransız tadı taşıyan pastaları içinde bugünlerde hala ev sevdiğim. Dünyanın her yerinde çilekli pasta yemek mümkün ama benim için ne zaman çilekli pasta yesem aklıma gelen Avrupa’da yediğim bir pasta değil, Kyoto’daki bir pastanenin pastasıdır.  Ne zaman Kyoto’ya gitsem orada bir pasta yemek için mutlaka zaman ayırırım.  Eğer yalnızsam, yanımdaki defterime orada birşeyler yazmak beni başka hiçbir yere gitmek istemeyecek kadar ait hissettirir.


Kyoto neredeyse her çilekli pasta yediğimde aklıma gelir.  Tokyo’ya sondan bir önceki gidişimde Shibuya’da kaldığım otelin pastanesindeki çilekli pastanın ise tadı değil ama görüntüsü gözümün önünde.

Ve işte bu sabah, Fethiye’de, Şövalye Adası’ndaki evimde, Ada’ya geçmeden önce bir marketten aldığım biraz diri çilekleri yıkayıp 1993 yılında İtalya’ya ailecek gittiğimiz aldığımız ve bende kalan aslında bir spagetti servis tabağı olan bir çanağın içine yerleştirirken, tesadüfen beyaz ahşap büfenin üzerindeki dergi gözüme takıldı.  Ben yokken evi temizleyen Nuray Hanım’ın herhalde evin bir köşesinde bulduğu ve nedense büfenin üzerine bıraktığı bir dergi. 2004 yılından bir dergi. 

Dergilerimi saklamak gibi özel bir alışkanlığım yok ama Japonya’ya, Samuraylara geniş yer ayrılmış olan bu sayıyı belli ki özellikle saklamışım.  Enteresan olan, daha sonra altı, yedi defa gitmiş olsam da, 2004 yılında henüz Japonya’ya gitmiş değildim.  Hayatımın ayrılmaz parçası gibi hissettiğim Japonya ile bağlarımın o günlerde çok kuvvetli olmadığını düşünürdüm ama geriye dönüp bakınca ruhumun bir parçasının hep bu uzak ülkeyi merak etmiş olduğunu fark ediyorum. 

Bir yandan belki de birçok Türk gibi bu ülkeye çok yakın hissediyorum. Diğer bir yandan, olmadık zamanlarda, kültürel benzerlikler ya da yakınlıklar ile tarif edilemeyen şekilde özellikle Kyoto’da olmayı özlüyorum.  Japonya’nın sevmediğim bir köşesine henüz rastlamasam da ve Tokyo’nun yoğunluğunu bile sevsem de, benim ruhumun özlediği yer her zaman Kyoto.

Bugün, Dünya’nın Japonya’dan oldukça uzak bir köşesinde, minik bir adadaki yemek masasının üzerindeki yeni yıkanmış çilekler mutlu hissetmenin temel anahtarının sevgi olduğunu hissettiriyor.  Bizi seven insanların hissettirdiği koşulsuz ait olma hissinin, dostlar dediğimiz sonradan edindiğimiz ailelerimiz kadar, doğmadığımız ama vatan tadı veren topraklardan gelebildiğini düşünüyorum.

Damağımda henüz tam olgunlaşmamış biraz mayhoş bir çileğin tadı ile, önümdeki dergide zırhlı giysisi ile bir Samuray’ı canlandıran bir kapak fotoğrafı, Fethiye’de gün batmaya başlarken Babadağ’a doğru bakıyorum.  Körfez durgun. Gün burada biterken, Japonya’da gün gecenin içinde yavaş yavaş doğmaya hazırlanıyor.

Bu arada çilekten bahsedip Japonya’ya dair ufak bir hatırlatma yapmadan olmaz. Önümüzdeki yıl Ocak ayından Nisan ayına kadar eğer Tokyo’ya yolunuz düşerse, Grand Hyatt Tokyo, Hilton Tokyo ya da diğer beş yıldızlı otellerden birinde karşınıza çıkabilecek olan çilek tatlıları büfesinde Japon çileklerinden yapılmış Japonya’ya özgü hafif tatları ile mevsime özel olarak hazırlanan çeşit çeşit çilek tatlılarının tadına bakmadan Tokyo’dan ayrılmayın.  

Lezzet dolu günlere…

4 Ekim 2016 Salı

Dünyayı Sen mi Kurtaracaksın?

Yaşamayanınız yoktur sanırım, bazen bir istek gelir ve Dünya için, Ülkemiz için, mahallemizdeki ihtiyaç sahipleri için, çocuklar için, doğa için bir şeyler yapmak isteriz.  Aklımıza bir fikir gelir, yüreğimize bir heyecan dolar.  Yapacağımızın anlamlı olduğunu hissederiz.  Hatta bu düşüncelerimizi paylaşmak isteriz. Anlatırız. Heyecanla, istekle, yapma azmi ile paylaşmak isteriz. Paylaşırız.

Ve hemen olmasa bile neredeyse çok geçmeden şu cümleleri mutlaka duyarız, “Neye yarayacak?”, “Böyle gelmiş böyle gider”, “Bu kişilere ulaşsan ne olacak, daha milyonlarcası var?” ve akabinde cümlelerin cümlesi mutlaka gelir - “Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın?”

Sivil Toplum Hareketi’nin içinde olup, sosyal çalışmalarda destek verip bu ve benzeri cümleleri duymayan yoktur.  Yaptıklarımızın çok güzel olduğu ile başlar bu cümleler genelde. “Çok güzel bir şey yapıyorsun ama bunlar pek işe yaramaz, kıymetini bilmezler.” “Çok iyi yapıyorsun ama biliyorsun falanca da bunları denedi sonra olmadığını gördü.”  Vesaire, vesaire, vesaire.

Hani biz heyecanımızı paylaşmak, çoğu zaman sadece manevi olarak desteklenmek, yeni fikirler alabilmek umudu ile paylaşırız.  Ama karşımıza çıkan neden başaramayacağımız ve yaptıklarımızın boş olduğu konusunda bizi ikna etmek isteyenler olur.  Olabiliyor.  Yine klasik cümleler vardır sivil toplum çalışmalarının içinde olanların duyduğu.  “Kendini çok yoruyorsun.” “Kendini bunlarla biraz oyala ama kendini çok da kaptırma.” “Sen yap yine ama bil ki hiçbir şeyi değiştiremezsin.”

Yaşamın bir alanında katkı koymak isteyen hepimiz bu cümleleri duymuşuzdur.  Aramızda duymayan varsa çok ama çok şanslı demektir.  Esasında bizler de şanslıyız, çünkü karşımıza bu cümleleri söyleyenler kadar farklılarını söyleyenler de çıkıyor.  “Yapabilirsin”, “Neden olmasın”, “Şunu da denesene”, “Ben nasıl yardımcı olabilirim?”, “Bizler de katılmak isteriz” diyen insanlar.  

Diğerlerinden daha az akıllı, daha saf veya daha çok zamanı olan insanlar değiller.  Onların farkı belki yaşama katkı koymak isteyenlerin ortak farklılığı.

Umudu ve sevgiyi seçenlerden olmak.  Yüreğimize doğru gelen ilhamların yaşam yapbozunun tamamlanmak için gerek duyabileceği parçalar olabileceğine inanmak.  Bazen tam da böyle olduğunu görmeye açık olmak.  Gerçekleri görmeye açık olup daha iyi bir dünya, daha iyi bir yaşam, daha mutlu bir insanlık için her zaman yapılabilecek bir şeyler olduğuna inanmak. Yaşamda yapılanların hiçbir zaman boşa gitmeyeceğine inananlardan olmak.

*

Sivil toplum çalışmalarının içinde sanırım onbeş yıldır aktif olarak yer alıyorum.  Daha öncesinde iş yoğunluğum nedeni ile daha çok yardım etmeyi seçiyordum.  İhtiyacı olanlara yardım etmek.  Sivil toplum hareketi Türkiye’de bu son onbeş yılda çok farklı bir atılım ve kuvvetlenme yaşıyor ve bu da bizlere sivil toplum gönüllüsü olmak ne demek öğrenme şansı veriyor.

Benim sivil toplum çalışmaları dediğimiz dernek ve vakıf çalışmaları ile öğrendiğim çok önemli bir bilgi var.  Benim sosyal çalışmalarda bakış açımı derinden değiştiren bir bilgi.  Belki eskiden aynı olduğunu otomatik olarak düşündüğüm muazzam bir farklılığa dair bir bilgi.  Üyesi olduğum Muğla Fethiye Lions Kulübü Derneği ve derneğimizin bağlı olduğu, 210 ülkede faaliyet gösteren Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği, kısaca Lions sayesinde idrak ettiğim bir bilgi.  Sivil toplum çalışmasının ruhuna dair.

Beni iş hayatından farklı bir boyutta sosyal yaşamda proje üretmek kavramı ile tanıştıran Lions Kulüpleri Dünya’daki 100. Yılını kutlamak üzere. Amerikalı Melvin Jones, Chicagolu bir sigortacı olarak 1917 yılında, bizler Türkiye’de, Anadolu topraklarımızda özgürlük ve cumhuriyet mücadelemizin temeli olacak zorlu günlerimizi yaşarken, Amerika Birleşik Devletleri’nin o günkü refah şartları içerisinde, bugünkü sivil toplum anlayışının temellerinden birini oluşturan Lions derneklerini kurmaya başlıyor.  Topluma katkı koymadan sadece ticari başarı veya kazanç için yaşamın sürdürülemeyeceğine inanan iş adamları olarak bu hareketi başlatıyorlar.  Aynı yıllarda aralarında bugüne kadar devam eden Rotary Kulüpleri gibi başka oluşumlar da harekete geçiyor.
Anadolu topraklarında, Türklerin yaşamında imece, yardımlaşma hep canlı olmuş kavramlar.  Yani bizler başkalarına yardım etmeyi ve dayanışmayı çok iyi bilen bir kültürden geliyoruz.  
Kökenlerimizde bu var.  Bununla birlikte takriben yüz yıl önce Dünya’da filizlenmeye başlayan sivil toplum hareketinin, özellikle Lions hareketinin farklı bir yaklaşımı var. 

*

Lions’un bir sloganı vardır “Hizmet Ediyoruz,” diye.  İngilizce “We Serve,” olarak ifade ettiğimiz.  Lions dernekleri ile tanıştıysanız bu kısa cümleyi mutlaka görmüş veya duymuşsunuzdur.  Hizmet ediyoruz derler, deriz.  “Nerede ihtiyaç varsa orada bir Lion vardır,” diyerek ihtiyaç olan yerde çalıştıklarını da belirtir Lionlar.  “Başkası için yardıma eğilmedikçe kimse dik duramaz,” demiş Kurucumuz Merhum Melvin Jones. 

“Hizmet ediyoruz” benim için fark yaratan sihirli bir kısa cümle.

Lions dernekleri üyeleri diyorlar ki, bir insana yardım edebilirsiniz ve o günkü sorunlarını o süre içinde giderebilirsiniz ama bu yeterli olmaz.  Yapılması gereken şey projeler üreterek bu kişilere hizmet götürmektir.  Kalıcı olabilecek çözümler götürmektir, çözüm için çalışmaktır, gönüllülerin zamanlarını ve yüreklerini de maddi imkânlar kadar ortaya koymalarıdır.  Birlik içinde çalışmaktır.

Yani bir çalışma için bir insana, bir gruba, çalışmalarına inandığımız başka bir derneğe çıkarıp para vermek, zaman zaman yapsak da, Lions Kulüplerinin hedefi değildir. Çünkü bunu yapmak kolaydır. Bunu birey olarak, aile olarak, bir arkadaş grubu veya bir şirket olarak yapabiliriz.  Ama ihtiyacın nedenini anlayabilirsek bu ihtiyacın kaynağını dönüştürebilirsek dokunduğumuz insanların hayatlarında kalıcı dönüşümler yaratabiliriz.  Sivil toplum hareketi dediğimiz yaklaşım bilinçlenelim der, birlikte hareket edelim der, tecrübelerimizi birleştirelim der ve özellikle ve özellikle süreklilik der.  Yani çalışmalarımız sürekli olmayı hedeflemezse işte o zaman faydası eksik kalır.

Şimdi maddi destek istenmesi konularında benim üyesi olduğum Lions derneğimiz dahil talepler gelmiyor mu, geliyor.  Hem de o kadar çok ki.  Bu farklı derneklerin temsilcilerine yardım etmek ile hizmet etmek kavramlarının arasındaki önemi anlatmaya gayret ediyoruz.  Ne mutlu ki sivil toplum düşüncesi Türkiye’de çok olumlu şekilde gelişiyor.  O yüzden şirketler de artık yardımlar yapmak yerine projeler oluşturuyorlar.  Mesela bir okulun boyanması için para vermek yerine, malzemeleri alıyorlar ve çalışanlarına o okulun boyanması için görev alarak gönüllü hizmet yapma şansı veriyorlar.  Yani maddi destek ile bireyin katkısını birleştirerek.  Dernekler, kurumlar eğitim projeleri yapıyorlar, mesela imkanı az olan insanların katılabileceği eğitim akademileri kuruyorlar, kültürel projeler yapıyorlar, mesela imkanı çok dar çocuklardan orkestralar oluşturuyorlar ve onların yeteneklerini geliştirmelerine fırsat veriyorlar.  O çocuklara para vermenin ötesinde farklı bir gelişim ve katkı sağlıyorlar.  Türkiye sivil toplum çalışmasında proje üretmek, yani hizmet üretmek ve uygulamak kavramlarını hızla öğreniyor.

*

Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’ne bağlı dernekler Türkiye’de 1963 yılında açılıyor. O günden beri Lions dernekleri, Lions Kulübü üyeleri Türkiye’de binlerce proje yapıyorlar,  okullar, hastaneler, sağlık ocakları yapıyorlar.  Binlerce okulun laboratuvarlarını, yemekhanelerini, kütüphanelerini yapıyorlar.  Birçok okulu bilgisayar ile buluşturuyorlar, binlerce çocuğa gerçekten hiçbir karşılık beklemeden burs veriyorlar.  Lions’da, sadece Türkiye’deki değil tüm Dünya’daki oluşumlarında en büyük prensip – hiçbir karşılık beklememek.  İnsanın inanası gelmiyor ama gerçekten benim saygı duymamı sağlayan en büyük özelliği de bu.  Edilirse bir teşekkür. Beklenen sadece bu.

Japonya’daki Lionlar da böyle. Makedonya’daki Lionlar da. Avusturalya’dakiler de Amerika’dakilerde.  Bizzat gördüm, yaşadım.  Ortak projelerde çalıştım.  Mesela 2011 yılında Japonya’da yaşayan büyük depremde orada içme suyu sıkıntısı yaşanınca, Fethiye ve Antalya İli’ndeki Lions Kulüplerimiz bir oldu ve imkanlarımızı harekete geçirerek Japonya’ya içme suyu gönderdik. İhtiyaçları olan içme suyu yokluğuydu, bunu göndererek onlara hizmet ettik.  Çalışarak onların bir ihtiyaçlarını giderdik.  Japon Lions Kulübü Üyelerinin 1999 yılı Marmara Depremi’nde Türkiye için yaptıklarını hep hatırlayarak.

O yüzden hem gurur duyuyorum, hem de Lions Kulüpleri ile karşılaştığımız için kendimi şanslı hissediyorum.  Türkiye’deki 15 Temmuz hain darbe girişimi bize sözde insana ve gençlere yapılan yardımların nasıl kötü amaçlar için yapılabildiği gösterdi. Gerçekten karşılıksız hizmet eden insanların ne kadar değerli olduğunu bana tekrar tekrar fark ettirdi.

Lions 200’ü aşkın ülkede sivil toplum gönüllüsü olmayı bizlere benimseten yaklaşımları ile ne kadar şeffaf, ne kadar doğru, ne kadar etkili, ne kadar insana kıymet veren bir yaklaşım.

8 Ekim günü “Dünya Lions Hizmet Günü” olarak kutlanır.  1917 yılında kurulan Lions 2017 yılında hizmette 100. Yılını kutlamaya hazırlanıyor.  Bu nedenle 3-9 Ekim 2016 tarihleri arasında, yani bu hafta Dünya’da takriben 1,5 milyon üyeli Lions Ailemiz hizmet etmek için hummalı olarak çalışacak.  Lions’un “Lions, Özgürlük, Anlayış, Ulusumuzun Güvenliğidir” sloganının ışığı altında. Çünkü sivil toplum hareketi, Lions bize öğretir ve hatırlatır ki ilk hizmet yerimiz her zaman öncelikle en yakınımızdır.  Ve oradan bakış açımızı genişleterek hizmet etmeye devam ederiz.  Komşumuz, mahallemiz, şehrimiz, Ülkemiz, Dünyamız.

Görürüz ki bir kalbe çok şey sığar ve kalbimize aldıklarımız için yaptıklarımız Dünya’yı değiştiremese de dönüştürür. 


Acıyı sevgiye, hüznü neşeye, yalnızlığı kardeşliğe, acizliği özgürlüğe.