İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2026 Cuma

Gitmeseydim

Uzaktaki dağların tepesinde kar var,

Henüz şehre güneş değmemişken, o beyaz tepeler göz alıcı şekilde parlıyor,

Dağları pek sevmem aslında,

Japonların Fuji dağını gördüklerinde duyduklarına benzer özel bir heyecanı

Ben dağlara sadece uzaktan baktığımda hissederim,

Mesela Antalya'da,

Heyecandan nefesim kesilir o enfes manzarada,


Bazen de gerçekten nefesim yetmiyor yanlarında olmaya,

Uludağ'da, Palandöken'de, ya da Ankara'dan Kastamonu'ya yolculukta Ilgaz'da,

Ya da Anadolu'nun farklı geçitlerinden geçerken,

Nefesim yetmez dağlarda kendim olmaya,

Bir kere Fransa'daki Alp Dağlarında geçirdiğim zamanda,

Tek başıma olsam bir an durmaz koşardım deniz kıyısına,


Mesela 20 yılı aşkın süredir giderim, yaşarım Fethiye'de ama,

Çıkmadım Türkiye'nin en eşsiz manzaralarından birine hakim olan Babadağı'na,

Kulaklarıma iyi gelmeyeceği doğru o da var ama,

Mesele bedenimin itirazından öte tam anlamadığım bir isyanda,


Yıllar önce bir kere Nemrut Dağı'na çıkmışlığım var,

Nedense bir orada boğulmamıştım zirvede, 

Kendimce dua ederken orada yaşamış ve iz bırakmış olanlara,

Eşarbımla sardığım yüzümde, başımda, rüzgarın teması hoşuma gitmişti aslında,

Daha öncesinde bir defa da başka tepelerde, antik kalıntıları gezerken hissetmiştim bunu,

Asos'ta,

Rüzgar, rüzgar, rüzgar,

Şimdi hala mümkün mü bilmiyorum ama Nemrut'ta zirvenin eteklerine,

Adıyaman tarafından araba ile yaklaşmıştım,

Dere yataklarından da geçmiştim, 

Hani arabam yolda kalsa kimi ararım diye aklımdan geçirmiştim,

Yollar hala öyle midir acaba,

Malatya'dan önce Çelikhan'a, bir Çat Barajı ziyareti ve sonra Nemrut'a,

Belki yavaş yavaş yaklaşmaktaydı sihir, 

Bedenin ve ruhun hazırlanması gerekiyor o karşılaşmaya,


Dağlarda olmayı sevmem ben, suya yakın olmayı severim,

Zeynep yüksek tansiyonun var tabii ki iyi gelmeyecek dağlar sana, 

Diye de bilirsiniz,

Ama, 

Ya ruhuma iyi gelenlere yönlendiriyorsa beni bedenim,

Tabii bir de, 

Gitmeseydim bunu nereden bilecektim.

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Yaşam Yolu Ruhun Yolu

Londra’ya ilk gittiğim çocukluk yıllarımda bu şehri hep çok seveceğimi daha ilk günden hissetmiştim.  Güneşini ve yağmurunu birlikte tattığım, ağabeyim ile yaptığımız kilometrelerce yürüdüğümüz için hayatımda ilk ve son defa ayaklarımın kanadığı ama buna rağmen durmadığım bir kavuşmaydı sanki ilk Londra seyahatim.  Üzerinden otuzbeş, otuzaltı yıl kadar geçmiş olmalı.

Londra bana hep evimde hissettiren bir şehir oldu.  Belki de Türkiye’den sonra en çok evimde hissettiği şehir.  Tabii, aradan geçen yıllar, Dünya’nın her köşesini birbirine daha da çok benzetiyor sanki.  İletişim dünyası keşfetme tarzlarımız kadar düşünsel mesafeleri de farklılaştırıyor.

Esasında belki sadece Londra değil, dünyanın farklı köşelerinde, özellikle bize çok yakın gelen Avrupa’nın bir çok ülkesinde ama bir o kadar da Japonya’ya her gidişimde adeta memleketime döndüğüm hissini yıllar boyunca, anlam veremeden ama beni de mutlu eden bir merakla hep hissettim.  Yurtdışında yaşamayı hiç hayal etmedim.  Üniversiteyi bitirirken bu anlamda bir seçim yapmak zorunda kalarak bir yol ayrımına gelmiş olsam da, yaşam beni hızla Türkiye’ye dönmek üzere beklenmedik zorluklar ve bir o kadar da güzel fırsatlar ile karşıladı.  

Geriye dönüp baktığımda, o yol ayrımlarında, yine de ülkeme dönmeyi seçmiş olduğum için mutluyum.  Yaşamın bana sunduğu yolda, yaşamın sevdiğim ve sevmediğim tüm tatları ve hediyeleri ile mutluyum.  Ve şimdilerde, geçmişimdeki o muhtemel yol ayrılarımdaki diğer seçenekler, pek gölgeli, pek flu ve gerçekten ruhuma pek de uzak görünüyorlar.

Yol ayrımlarındaki seçimlerin bize ait olduğuna inançla geçirdiğimiz belki yüzlerce uykusuz gecenin ve ruhumuzundaki acılı sancılarının, o kadar da gerekli olup olmadığına dair düşüncelerim ise ellinci yaşıma yaklaşırken artık eskiye göre farklı.  

Ve,  bugün, yine bir dönüş yolculuğunda ara ara yapmaktan vazgeçemediğim gibi beni bugüne getiren olayları, insanları, seçimlerimi ve yaşamın benim için yazdığı hikayeyi zihnimde seyrediyorum.  Genelde ihmal etmediğim sabah yazılarım bunu bir yandan düzenli olarak yapmamı sağlasa da yolculuklardaki içe dönüş zamanlarının çok farklı bir tadı, enerjisi ve kuvveti var.  Yolculukları bu kadar sevmenin kuvvetli nedenlerinden biri de bu.

Geçmişte basma kalıp sözler olduğunu düşünmüş olsam da, gerçekten de içimizde gömülen keşkelerin mezar taşları yerine yerine yaşanmışlıkları yara izleri her zaman çok daha iyi geliyor ruhumuza. 


Kaderin yolunun ruhumuzun seçtiği yolla kesiştiği, yaşadığımızı keyifle hissettiren güzel günler, güzel yolculuklar dileğiyle.

6 Haziran 2019 Perşembe

Çilekli Pastada Saklı Japonya


Japonya’ya gerçekten ilgi duymam benim yaşlarımdaki birçok çocuğun olduğu gibi meşhur Karate Kid filmlerinin ilki ile oldu. Efsanevi hoca Miyagi Sensei ile.  İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, kamikazeler ve Hiroshima’ya dair duyduklarımı Japonya’ya ilgi duymamı sağlayan şeyler olarak hatırlamıyorum.  İnsanlık tarihinin acı dolu günleriyle tanımaya başladığım Japonya’yı sevmem, hayatta çoğu zaman olduğu gibi, hikayelerle oldu.
Bir şehri, bir kurumu, bir ülkeyi sevdiren onlara ait hikayeler ve o hikayelerin kahramanları çoğu zaman.

Kyoto’nu sevmemin nedenlerinden biri beni adeta zamanın ötesiye taşıyan mabetleri olmakla birlikte, Japonya’yı sevmediğim insanların ülkesi olsa bu şekilde acaba sevebilir miydim?  Ruhumu incitmemeye büyük özen göstermek için çabalayan, beni mutlu edebilmek için kendinden, ailesinden feragat eden ya da ailecek benimle kendi aileleri gibi ilgilenen Japon arkadaşlarım olmasa bu özel adalar ülkesini bu kadar sevebilir miydim?

Ruhumuzun anahtarı duygularımız.  Ruhumuzun bilgi antenleri duygularımız.  Ruhumuzdaki olumlu ya da olumsuz izlerin kaynağı duygularımız.  Ve yaşadığımız her ne olursa olsun ruhumuzdaki izleri ile bireysel tarihimizde yer ediyor.  

Duygularımızı nelerin uyandırdığı ise tanımlanması zor, sürprizlerle dolu bir denklem.  Ve kimi zaman tatlar ile duygular arasında köprüler var.

Japonya’ya özgü yöresel lezzetler dışında en çok hatırımda kalan, sık sık aklıma gelen lezzetlerden biri çilekli pastalardır.  İstanbul’da Divan Pastanesi’nin çilekli pastası son birkaç yıldır pastanenin değişen ve daha çok Fransız tadı taşıyan pastaları içinde bugünlerde hala ev sevdiğim. Dünyanın her yerinde çilekli pasta yemek mümkün ama benim için ne zaman çilekli pasta yesem aklıma gelen Avrupa’da yediğim bir pasta değil, Kyoto’daki bir pastanenin pastasıdır.  Ne zaman Kyoto’ya gitsem orada bir pasta yemek için mutlaka zaman ayırırım.  Eğer yalnızsam, yanımdaki defterime orada birşeyler yazmak beni başka hiçbir yere gitmek istemeyecek kadar ait hissettirir.


Kyoto neredeyse her çilekli pasta yediğimde aklıma gelir.  Tokyo’ya sondan bir önceki gidişimde Shibuya’da kaldığım otelin pastanesindeki çilekli pastanın ise tadı değil ama görüntüsü gözümün önünde.

Ve işte bu sabah, Fethiye’de, Şövalye Adası’ndaki evimde, Ada’ya geçmeden önce bir marketten aldığım biraz diri çilekleri yıkayıp 1993 yılında İtalya’ya ailecek gittiğimiz aldığımız ve bende kalan aslında bir spagetti servis tabağı olan bir çanağın içine yerleştirirken, tesadüfen beyaz ahşap büfenin üzerindeki dergi gözüme takıldı.  Ben yokken evi temizleyen Nuray Hanım’ın herhalde evin bir köşesinde bulduğu ve nedense büfenin üzerine bıraktığı bir dergi. 2004 yılından bir dergi. 

Dergilerimi saklamak gibi özel bir alışkanlığım yok ama Japonya’ya, Samuraylara geniş yer ayrılmış olan bu sayıyı belli ki özellikle saklamışım.  Enteresan olan, daha sonra altı, yedi defa gitmiş olsam da, 2004 yılında henüz Japonya’ya gitmiş değildim.  Hayatımın ayrılmaz parçası gibi hissettiğim Japonya ile bağlarımın o günlerde çok kuvvetli olmadığını düşünürdüm ama geriye dönüp bakınca ruhumun bir parçasının hep bu uzak ülkeyi merak etmiş olduğunu fark ediyorum. 

Bir yandan belki de birçok Türk gibi bu ülkeye çok yakın hissediyorum. Diğer bir yandan, olmadık zamanlarda, kültürel benzerlikler ya da yakınlıklar ile tarif edilemeyen şekilde özellikle Kyoto’da olmayı özlüyorum.  Japonya’nın sevmediğim bir köşesine henüz rastlamasam da ve Tokyo’nun yoğunluğunu bile sevsem de, benim ruhumun özlediği yer her zaman Kyoto.

Bugün, Dünya’nın Japonya’dan oldukça uzak bir köşesinde, minik bir adadaki yemek masasının üzerindeki yeni yıkanmış çilekler mutlu hissetmenin temel anahtarının sevgi olduğunu hissettiriyor.  Bizi seven insanların hissettirdiği koşulsuz ait olma hissinin, dostlar dediğimiz sonradan edindiğimiz ailelerimiz kadar, doğmadığımız ama vatan tadı veren topraklardan gelebildiğini düşünüyorum.

Damağımda henüz tam olgunlaşmamış biraz mayhoş bir çileğin tadı ile, önümdeki dergide zırhlı giysisi ile bir Samuray’ı canlandıran bir kapak fotoğrafı, Fethiye’de gün batmaya başlarken Babadağ’a doğru bakıyorum.  Körfez durgun. Gün burada biterken, Japonya’da gün gecenin içinde yavaş yavaş doğmaya hazırlanıyor.

Bu arada çilekten bahsedip Japonya’ya dair ufak bir hatırlatma yapmadan olmaz. Önümüzdeki yıl Ocak ayından Nisan ayına kadar eğer Tokyo’ya yolunuz düşerse, Grand Hyatt Tokyo, Hilton Tokyo ya da diğer beş yıldızlı otellerden birinde karşınıza çıkabilecek olan çilek tatlıları büfesinde Japon çileklerinden yapılmış Japonya’ya özgü hafif tatları ile mevsime özel olarak hazırlanan çeşit çeşit çilek tatlılarının tadına bakmadan Tokyo’dan ayrılmayın.  

Lezzet dolu günlere…

3 Şubat 2015 Salı

Bizi bize, bizi bizden



İçimizde hayat bulmayı bekleyen cevherlerimizi kendimizin görmesi zordur. Kendi yeteneklerimizi, gücümüzü kabul etmek kolay olmaz. İnsanın ihtişamı insanı ürkütür.

Ve bunları kendimizden saklamaya uğraşırken, bir de bize bizi keşfettirmek isteyenleri susturmak için, çoğu zaman farkında bile olmadan verdiğimiz savaşlar var. Sözde başka bedenlere karşı kendimize karşı verdiğimiz savaşlar.

Işığının içinde tüm renklerin tüm tonlarını bulmak isteyen saklı gökkuşakları gibiyiz aslında. Parçalanmaktan, dağılmaktan, yok olmaktan korkuyoruz belki. O muhteşem zenginliğimizi bilsek de elimizdekine tutunmak güvenli gelebiliyor.

Ruhumuzun sesi, bazen kulaklarımızda, yüreğimizde, bazen aklımızda, bazense başka dudaklardan, bıkmadan usanmadan konuşmaya devam ediyor. Yapmak için doğduklarımızı duymak bazen kolay, bazen zor geliyor.

15 Temmuz 2014 Salı

Dönebileceğimiz Limanlara...

Dönebileceğimiz bir liman olduğunu bilmek maceralara atılmayı kolaylaştırır.

Keşfetme yolumuzu açan bu liman bazen gerçekten bir şehir, bazen aile, dost, arkadaş, bir insan olabilir.

Birilerinin limanı olabilmek, geri dönebileceğimiz bir yuvaya sahip olmaktan bile kıymetli olabilir. Liman olabilmeyi başarmak sevilmeyi arzulamaktan çok sevmeyi seçmektir biraz da.
İstemekten çok vermeyi.

Yine de ruh bir liman arar. Özgür olabilmek için ait olmaya ihtiyacı olur. Bir liman arar. Bazen anada, bazen babada. Sevgilide, eşde, can yoldaşında. Özlenilenlerde ve hep özlenecek olanlarda. Dünyada bulamadığında Kainatta.

Sevenleriniz ve sevdikleriniz hep çok olsun.

Photo: Dönebileceğimiz bir liman olduğunu bilmek maceralara atılmayı kolaylaştırır.

Keşfetme yolumuzu açan bu liman bazen gerçekten bir şehir, bazen aile, dost, arkadaş, bir insan olabilir.

Birilerinin limanı olabilmek, geri dönebileceğimiz bir yuvaya sahip olmaktan bile kıymetli olabilir. Liman olabilmeyi başarmak sevilmeyi arzulamaktan çok sevmeyi seçmektir biraz da.
İstemekten çok vermeyi. 

Yine de ruh bir liman arar. Özgür olabilmek için ait olmaya ihtiyacı olur. Bir liman arar. Bazen anada, bazen babada. Sevgilide, eşde, can yoldaşında.  Özlenilenlerde ve hep özlenecek olanlarda. Dünyada bulamadığında Kainatta.

Sevenleriniz ve sevdikleriniz hep çok olsun.

26 Kasım 2012 Pazartesi

2012 Bitirken "Ruhun Dört Yolu"


2012 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde Fethiye ve İstanbul'daki farklı eğitimler devam ediyor.

Reiki Uyumlamaları, Dönüşüm Oyunları, Yaratıcılık Çalışmaları devam ederken,
"Ruhun Dört Yolu" Çalışmasının Aralık ayından itibaren tekrar başlayacağını şimdiden duyurmak isteriz.  Program ile ilgili detaylar hakkında bilgi almak isterseniz e-posta adresinizi iletebilirsiniz.

Yaşamın sağlık, sevgi, bereket ve mutluluk dolu günler getirmesi dileğiyle.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Sevmek


Sevgi üzerine düşünüyorum. Dedem ve anneannemi düşünüyorum. Ortanca kızları olan anneme Sevgi adını koyarken neler düşünüyorlardı acaba? Zaten 44 yaşında çok genç yaşta ölen dedemi görmedim ama anneanneme de sormadım hiç. Sormak aklıma yeni geliyor. Ve şimdi yine çok geç.

Antalya’dayım. Kendimi Facebook’ta yazarken bulduğum üzere babamın babası olan dedemin alay komutanlığı yaptığı, babamın doğduğu ve halamın öldüğü şehirdeyim. Antalya Lions Kulüplerini Lions 118-R Yönetim Çevresi Genel Yönetmen Ziyaretleri var. Bu kulüplerden bir tanesi olan Antalya Lions Kulübü ile benim dönem başkanlığını yaptığım Fethiye Lions Kulübü aynı bölgeye bağlı. Ben de bu nedenle Antalya’ya gelerek katılmak istedim. Yüreğim istedi.

Antalya her gelişimde şaşırtır beni biraz ve hep babamı hatırlatır. 2004 yılının öncesinde neyi hatırlatırdı doğrusu şimdi bilemiyorum. Babamın yaşamın yeri olan bir şehir olması dışında doğası ile de babamı hatırlatır Antalya bana. Babamın sevdiği bir doğası olduğu için değil. Dağ ve deniz, en güzel doğa, derdi babam ama sanki yüksek heybetli dağlar ve deniz babamı da tarif eder sanki. Antalya gibidir sanki babamın ruhu. Bazen güneşle parlayan çarşaf gibi bir deniz, ama her zaman arkasında yüksek dev ve kuvvetli dağlar. Biraz korkutucu, biraz heybetli, insanı etkileyen dağlar. Dev bir deniz, sakinliği içinde bile kuvvetini unutturmayan bir deniz. Geniş, sınırsız.

Fethiye’de de benzer bir manzara vardır. Fethiye Körfezinde deniz belki aynı sınırsızlık hissini vermez ama geniştir, ferahtır, biraz daha şefkatli görünür belki. Yüksek dağlar Fethiye’nin etrafını sarar, yüksektirler ama aşılmazlık hissini vermezler sanki. Antalya’da doğa büyük insan çok küçük görünür bana. Fethiye’de ise kimi fırtınalı günlerde doğa yüreğimi titretse de sanki yaşam kaldırabileceğim hissini veren bir ağırlıktadır. Babam gibi ben de dağ ve denizi bir arada seviyorum bu kesin. Ruhumn kaldırabileceği dereceleri farklı günlerde farklı olsa da.

Antalya’dayım. Yoğun iş günlerimin arasında bir mola bu iki gün. Bir yandan evraklarım, bilgisayarım yanımda, çalışıyorum. Diğer yandan zihnim farklı dünyalara seyahat ediyor. Farklı yerlerde olmayı seviyorum. Gözümün önündeki manzaranın değişmesini seviyorum.

Farklı şehirlerde farklı Zeynep’ler belirir. Şehirlerin ruhu mu benim ruhumu etkiler yoksa farklı parçalarım ile mi birleşirim bilmiyorum ama farklı şehirlerin aynalarında farklı Zeynep’ler çıkar karşıma. Sanki bunu da severim. Bilmediğim, görmediğim, unuttuğum yönlerim ile karşılaşırım. Bazen beş yaşındaki Zeynep güler odanın içindeki aynadan, bazen yabancı bir bakış şaşırtır beni. Bazen yüzlerce yıldır parçası hissederim içinde durduğum mekânın, bazen adını koyamadığım hisler kaçmak ister kaçamayacağını bilerek. Farklı şehirleri severim ben. Macerayı severim. Babamın da macerayı sevdiğini bilirim, yıllarca Türkiye’nin farklı köşelerinde şantiyelerden şantiyelere koşarken toprağın onu beslediğini bilirim. Antalya’yı sevdiği kadar, dünyanın farklı köşeleri de gezmeyi, bazen bir mezranın kenarında durup arabadan inerek havayı solumayı ne çok sevdiğini, bastığı toprağa sonsuza kadar ait hissettiği, bazen beş yıldızlı bir otelin çay saatinde piyanonun seslerinde ruhunu bulduğunu, Avrupa’nın sanki hepsine ait olduğu hissini veren şehirlerinden bir tanesine gezerken başka bir yere ait değilmişçesine var olabildiğini. Ama ömrünün çok daha büyük kısmını bu ülkenin bilinen ve hiç bilinmeyen köşelerinde geçirdiğini.

Babamı özlüyorum. Çok. Bir yandan ulaşılamayan diyarlarda. Bir yandan hemen yanı başımda. Neredeyse her zaman. Babamı özlüyorum. Ve ayrılık derin bir acı olsa da özlemek de güzel. Özleyebilmek.

Antalya’dayım ve yüreğim sevmek istiyor. Güneşle parlayan, sonra bir anda bulutlanan, tekrar açılan, parlayan ve kararan gökyüzü ile Antalya’yı sevmek istiyor mesela. Şu anda Antalya’da olmayı sevdiğim kadar. Aynadaki sanki babamın gözlerinden gördüğüm Zeynep’i sevmek istiyorum. Günahımla sevabımla. Bilmeyerek yaptığım hatalar geliyor aklıma. Ve merak ediyorum bilerek yaptığım neler var.

Karşıma çıkan bir insana sevgi ile bakabilmek bir hayal mi düşünüyorum bazen. Yoksa tek gerçek mi? Karşıma çıkan her insanın kaderimde yazılı olduğuna inanıyorsam eğer hepsine beni sevdikleri için razı olmadılar mı benim yazımda yer almaya?

Antalya’da cesur hissediyorum nedense. Kendimle yüzleşmek için yeterince kuvvetli. Kendime sabırlı, kendime şefkatli ve hoşlanmadığım resimlerime bakmaya hazır.

Yarın İstanbul’a kalkacak uçağım beni hangi duygu hallerine taşır bilmiyorum ama bugün için zamanın dakikaları olmam gereken yerde olduğunu hissettirecek kadar yavaş ilerliyor. Nefes alıyorum veriyorum. Alıyorum, veriyorum. Sanki dört bir tarafa dağılmış parçalarım bugün birleşebiliyor. Yanımdaki sessiz fısıltı “Hoş geldin kızım”, diyor. Yok, daha çok “Seni seviyorum kızım,” diyor. O ses belki bana hep sesliyor. Ruhum bugün uzun zamandır olmadığı kadar çok yaşama, babama ve bu şehirdeki zamana şükrediyor.



27 Aralık 2010 Pazartesi

"Atlamak" ya da Sadece Gülümsemek

Norbekov’un çalışmalarını bilmiyor değildim ama tekrar karşıma çıkması birçok defa olduğu gibi yine tesadüflerle oldu. Mirzekarim Norbekov’un ilk okuduğum kitabı “Haddini Bilmez’in Annesinin Nikâhı Nerede Kıyıldı?”ydı. “Aptalın Deneyimi, Aklını Başına Toplamak için Rehber” ise sanırım daha çok sevdiğim bir kitabı.

Norbekov bana dünyanın farklı bir köşesinde yaşayan Jose Silva’yı çağrıştırıyor. Jose Silva Silva Metodu ile zihnimizin ve bilinçaltının gücünü kullanımımıza sunarken Norbekov bedenimizin de bu gücün önemli bir parçası olduğunu bizlere hatırlatıyor.

Ruh, duygu, düşünce, beden … Sağlık ve mutluluk adına neler yapılabileceğini anlatan binlerce hoca, binlerce yazar var. Sağlıklı olmak için, mutlu olmak için, zengin olmak için yapmamız gerekenleri anlatan binlerce hoca. Binlerce teknik, kimileri birbirine çok benzeyen, kimileri bambaşka binlerce teknik.

Benim de karşıma dünyanın farklı köşelerinde, Türkiye’nin farklı köşelerinde onlarca değişik hoca çıktı. Hepsini dinledim. Kimilerini daha uzun süre, kimilerini çok daha kısa. Yüreğime ve ruhuma dokunanlar oldu, samimiyetine pek de inanamadıklarım da. Işıkları binlerce kilometre öteden bana ulaşanlar oldu, yanında ruhumun eziyet çektiğini düşündüklerim de. Ama hepsinden öğrendim, hepsinden çok şey öğrendim.

Hedef belki aynı. Yollar ise çok farklı tatlarda.

Beni yazmaya iten ne diye sorduğumda karşıma çıkan kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp bilgilerini paylaşmanın önemli olduğunu biliyorum. En doğru, en iyi, en güzeli bunlar diyerek değil. Benim karşıma çıkanlar neler oldu, bunu anlatmak istiyorum.
Norbekov çok şey söylüyor. Bir yandan da söylediklerinden sadece birkaç tanesi bile büyük fark yaratmaya yeter. Esasında o da zihin açık olduktan sonra çözümlerim çok basit olduğunu tekrar edip duruyor. Sağlıklı, mutlu ve bereketli bir yaşam için yapabileceğiniz çok basit iki şey var: Gülümsemek ve yürürken, ayakta dururken ve otururken duruşunuzu düzeltmek. Çok basit fakat muazzam etkili iki şey. Bir gün için, sadece bir gün için içinizde gelse de gelmese de gülmeyi, gülümsemeyi deneseniz acaba akşam olduğunda hangi mucizeler ile karşılaşmış olursunuz merak ediyorum. Hele bir de bedeniniz müsaade ediyorsa dik durabiliyorsanız, omuzlarınız geride, göğsünüz dik ve ciğerleriniz hava almaya açık, kim bilir neler hissedersiniz? Söylemek benim denemek sizin elinizde.

Yazmak şükrettiğim şeyleri paylaşmak için önemli bir araç. Kendi yolculuğumu gözlemlemek için de. Farklı kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp konularını ele aldığım 2006-2009 yılları arasında muhtelif gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımdan derlenen beşinci kitabım "Atlamak" 2009 yılının Ekim ayında yayınlandı. Ondan önceki dört kitabımı da seviyorum, sonrasında yayınlanan diğer iki tanesini de. Ancak babamı sıkça hatırladığım bu günlerde, hayatımdaki en kıymetli hocalarımdan biri olan rahmetli babam Sinan Kocasinan’ın yaşama, yapmaya ve kuvvetimizi sahiplenmek için korkusuzca atılmaya dair verdiği dersleri unutmak mümkün değil. “Atlamak” bana babamı hatırlatıyor.

Kitaplarımı okumak isterseniz, D&R kitabevi gibi kitapçılarda bulabileceğiniz gibi, idefix, kitapyurdu, netkitap gibi internet kitap satış sitelerinden de ulaşmanız mümkün.

www.netkitap.com:
http://www.netkitap.com/arabul2.asp?=T%FCm+alanlarda&ad=zeynep+kocasinan
Kuvvetiniz bol olsun.

Sağlık, sevgi, neşe ve bereket dolu günlere…

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ruhun Seni Çağırıyor, Duymaya Hazır mısın?


Bio-enerji, IPEC ve Reiki Üstadı Moshe Abudaram ile insan, yaşam, ruh, reenkarnasyon ve şifa üzerine, çok sorulan ve çok konuşulan konular üzerine sohbet ettik bu defa.

Hocam ile daha önce yaptığım üç röportaj ilgi gördü. Birazda gelen istekler nedeni ile daha önce ele almadığımız konuları ele almak, bana ilettiğiniz bazı soruların cevaplarını almak üzere kendisi ile bir dizi görüşme daha yaptım. Bunları bölüm bölüm sizlerle paylaşmak istiyorum Sorularımızın cevaplarını içimizde saklı olsa da, kimi zaman hocaların paylaştıklarını duymak da hem keyifli hem kıymetli oluyor.

Bu çalışmada sorular sorarak ve cevaplarını alarak ilerleyeceğiz. Hocam Moshe Abudaram’ın danışanları ile görüşmelerinde sevdiği ve kullandığı bir tarz bu. “Sormazsan söyleyemem,” der Moshe Hoca. “Seçim senin.”
Paylaştıklarımızın yaşamınıza sevgi, sağlık ve ışık vermesi dileği ile…

*

Zeynep Kocasinan: İnsan nedir hocam? Buradan mı başlasak? Ben nereden başlamak uygun emin değilim doğrusu.

Moshe Abudaram: Sorular ile başlamak en doğrusu. Biliyorsun benim düşünceme göre, sen sormazsan ben söyleyemem. Burada anlatacaklarımız sorusu olanlara ulaşsın. Bilin ki, soru varsa, cevap mutlaka gelecektir.

ZK: O zaman başlayalım. Tekrar soracağım. İnsanı nasıl tarif ediyorsunuz? Biz neyiz ve kimiz?
MA: İnsan kelimesini nasıl kullandığımıza bakmak gerekir. Biz bedenli canlılar olarak bu dünya da yaşamaktayız. Birçok bedenli varlık bu dünyada yaşamakta. Hepsinin aynı varlıklar olduğunu söylemek mümkün değil. Dünyaya ait insanlar olduğu gibi, başka âlemlere ait bedenlenmiş varlıklarda var. Kimileri asıl benliklerinin farkında ve kimileri değil.

Sorduğun şeylere cevap veriyor muyum?

ZK: Lütfen içinizden geldiği gibi devam edin.

MA: İnsan diyorduk. Ancak, insan sadece beden değil ki. Bir fiziksel beden var bu dünyada tezahür eden, yaşayan. Peki, bedene yaşamı veren ne dersek cevap orada ortaya çıkıyor. Ruh dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Enerji dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Dinler ruh kelimesini kullanıyor. Bu enerji, evrensel enerji gibi kelimelerle de ifade ediliyor. Mesela insanın ve dünyanın ana yaşam enerjisini sevgi olarak tanımlayanlar var. Mistik ekollerde buna ışık da diyorlar. Kısaca insan görebildiğimiz bir beden ve bu bedende yaşayan özgün bir ruhtan, bir enerjiden oluşuyor. Parmak izlerimiz gibi benzersiz ve farklı bir enerjiyiz biz.

ZK: Açık söylediniz, ama yine de ‘ruh’ nedir diye sorsam?

MA: Şöyle diyelim, yaşamın gözle görünen bölümü yaşamın gerçekten ne kadarını içeriyor? Öte âlem diye adlandırılan şey ne? Geçmiş, şimdi ve gelecek sıralı olarak yaşanan bir şey mi? Zaman nedir? Dünya nedir? Evren nedir?

Yaratılış nasıl oldu? Şimdi bunun ile ilgili yazılı bilgiler var. Ancak insan zihni bunu kavrayabilir mi? Var olanı inkâr edebilir miyiz?

Ruh nedir diye sorabilmek ve cevaplarına girebilmek için, konuya biraz daha farklı bakmak gerekiyor. İnsan sadece bedenden oluşmuyor. Beden varlığımızın bir parçası, dünya yaşamına dair bir parça. Ölüm bir ruhun bu dünyadaki görevini tamamladığı zaman, dünya üzerinde kullandığı giysisini, yani bedenini, bırakması demek. Bu giysilerden çok sayıda kullanıyoruz. Yaşam bir defa değil. Yani bir defa bedenlenmiyoruz bu dünyada. Ruhtur insanın esası. Senin kalıcı, asıl parçan bedenin değil. Senin değişmez parçan ilk yaradılıştan beri sana ait olan Ruh’un. Sen bu enerjisin ve hep o olarak kalacaksın. Doğdun. Bir bedeni seçtin ve geldin. Yaşadın. Gittiğinde, tekrar doğduğunda, ya da doğmadan önce – sen o yok olmaz parça idin ve öyle de kalacaksın.

Sen Zeynep diye adlandırıyorsun kendini şimdi. Ama Zeynep’ten farklı bir şeysin. Daha büyük bir parçasın. Zeynep senin şimdi dediğin boyuttaki tezahürün. Farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda başka şeyler olabilirsin.

ZK: …

MA: Şimdi Zeynep, sen Türkiye’de bildiğim kadar ile de İstanbul’da doğdun. Belirli bir anne ve babayla büyüdün. Babanı kaybettin, evet Allah Rahmet Eylesin. Peki, sen neden bu ailede doğdun bunu hiç düşündün mü?

Bu aileyi sen seçtin. Bir çocuk dünyaya geleceği zaman doğacağı anne babayı seçer. Çünkü ruhsal bir varlık olarak dünyaya bir öğreti almak ve bazı şeyleri yapmak için gelir. Yaşamak istediği dersi kendisine en doğru şekilde yaşatacak ortamı seçer. Bazen zoru seçer, bazen kolayı seçer. Bazen sakatlıklar ile doğmayı seçer. Genellikle doğuştan gelen sakatlıklar, bir yaşam ve kader seçimidir. Ve genelde bu seçim önceden yukarı da yapılmıştır.

ZK: Yukarıda dediniz...

MA: Ruhsal konulardan bahsederken ruha ait olan şeylerin yerini tarif ederken yukarıda demeye alışmışız bir yandan. Esasında geçmiş nerede, gelecek nerede, şimdi nerede? Farklı boyutlar farklı yerlerde mi sahiden?

Şimdi bir de ruh derken ve bu dair konulardan bahsederken gereksiz olarak kavramları karıştırmaya gerek olmayabilir. Buna istersen Enerji diyelim. Bizim özümüz, ruh değimiz şey bir frekans, bir enerji bir ışık esasında Aynen bedenimizin de temelde atomik temel taşlarından oluşan bir enerji kümesi olduğu gibi. Fiziksel boyutta, beş duyumuz ile algıladığımız boyutta bedeni görebiliyoruz; ruhu nereye yerleştirebileceğimizi bilmiyoruz, pek de düşünmüyoruz belki de.

Bir bebek doğduktan sonra dünyada zorlanır. Sonsuz bir varlık minicik bir bedene sığmaya çalışır. Zor bu.

İnsan doğmadan önce seçimler yapar. Ve o âlemde tüm bilgiye sahiptir. Yaşayacaklarının tamamını bilir. Ancak doğduğu anda bu bilgi silinir. Yaşam süresinde kimileri bu bilgileri tekrar hatırlayabilir hale geleceklerdir. Doğumla beraber bilgi dünya hafızasından silinir. Bellekten silinir. Veya oraya ulaşamaz, zorlaşır. Doğumla birlikte ruhunuzun bütünü değil, o yaşamda kullanılacak bölümü sahneye iner.

Ancak, tesadüfler ne demek o zaman? İşte, o anlar, seninde ifade ettiğin gibi doğru yolda olduğumuzun işaretleri. Planladığımız yol ile yürüdüğümüz yol tam olarak oturduğunda üst üste içimizi muazzam bir sevinç alır. Bazen nefesimiz kesilir yaşadığımızı tesadüfler ile ‘Nasıl olabildi?’ deriz. İşte o anları fark edin. Onlar size yolu gösteren fenerler gibidir. Kaptan hanım fenerlerin önemini biliyorsunuz değil mi? Fenerlerin anlamını bilin ki, yaşam yolunda rotanızı kaybetmeyin.
ZK: Reenkarnasyon konusunda çok merak edilen bir konu. Değinmeye başladık ama konuyu biraz daha açma zamanı geldi mi ne dersiniz?

MA: Beden bir giysi dedik. Ve bu giysileri değiştirdiğimizden bahsettik. Ruhların yaşama, dünyaya inmeden önce bir yol seçtiklerinden bahsettik. Şimdi bunları bir toparlayalım.
O kadar ana bir konu ki bu esasında. Yaşama bakış açımızı komple değiştirebilecek bir konu. İyi anlaşılması önemli; ancak, çok da takılmamak lazım bu konuya. Bugüne, bu yaşama odaklanmak bence çok daha doğru.

...

Şimdi, insanoğlu bedenlenerek dünyaya inmeye başladı. Nuh Peygambere kadar geri giden bir süreç bu. Hz. Adem’e. Belki daha eskilere.

İnsanoğlu Cennet’ten kovuldu. Yaşamı öğrenmeye, deneyimlemeye başladı. Doğrusu Tanrı ruhun öğrenme arzusunu hayata geçiriyor denilebilir. Ruh kendini, bütünü keşfeder. Bir olmak ve birey olmak. İfade etmesi kolay bir konu değil. Yani bu sınıflarda okuyorsak sınıfı geçmemiz isteniyor. Kimse sınıfta kalmamızı istemiyor. Ama sınıfı bizim geçmemiz gerekiyor.

Dünyada doğmadan önce, yaşamda neleri yaşamak ve yapmak istediğimizi seçeriz. Yani yolumuzu seçeriz ve bunu mümkün kılacak bir aile ararız. Anne babalar çocuklarını kendileri arzuladıklarını ve olmalarını seçtiklerini düşünürler çoğunlukla. Ama esasında, çocuk yaşamı için gerekli genetik özellikleri, ülkeyi, durumu, dili, dini, ırkı, seçer.

ZK: Reenkarnasyon’dan bahsediyoruz. Dünyaya tekrar tekrar gelmekten. Sormakta zorlanıyorum. ‘Sormazsan söylemem’ dersiniz. Sorular yaratmaya çalışıyorum. Biraz daha açabilir misiniz? Kaç yaşamdan bahsediyoruz. Bir sayısı, sınırı var mı bunun? Bir kuralı var mı? Gerçek mi diye bana soran çok oluyor; mutlaka size de sık gelen bir sorudur bu?

MA: Gerçek. Nedir gerçek? Gerçek olan ne? Şimdi biz seninle oturmuş konuşuyoruz. Nerede yapıyoruz bu konuşmayı? Oturduğumuz bu cafede mi? Bu masada mıyız? Şu anda mı yapıyoruz bu konuşmayı? İlk defa mı söyleniyor bunlar?

Yoksa, çok daha önceden belirlendi mi bu kelimelerin kullanılacağı? Gerçek kelimesini kullanırken dikkatli olmak gerekir. Benim gerçeğim ile senin gerçeğin aynı mı? Farklı koltuklarda oturuyoruz. Ben oturduğum yerden Arnavutköy’deki sahil yolunu görüyorum, sen ise Boğaziçi Köprüsü’nü. Peki, Aramıza birini oturtsak ve direkt olarak baksa camdan, nereyi görüyor olacak? Karşı sahilde bir yerleri belki. Gerçek olan hangisi?

Dünyada yaşam çok uzun süredir var. Uygarlıklar geldi geçti. Kimileri kayıtlara geçti, kimlerinin izleri silindi. İbraniler kayıtlarını binlerce yıllardır sakladılar. Ama dünyada yaşananlara göre bu bile çok yakın geçmiş sayılır. Nuh Tufanı neden oldu? Dünya toprakları üzerinde neler yaşandı? İnsanoğulları neler yaşadı?

On binlerce yıldır süren bir süreç bu. Çok kişisel bir konu bu aynı zamanda. Hepimizin ruhsal olarak seçtiğiniz konuları öğreniş tarzımız ve şeklimiz aynı değil. Ben geçmiş yaşamları çok irdelemek taraftarı değilim. Yani geçmiş yaşamınızda kimdiniz, neler yaptınız, bunu öğrenmek çok da fayda sağlamayabilir. Şifa da bunu kullanıyoruz, tamam. Ama bunun dışında bu bana çok da gerekli bir bilgi gibi gelmiyor. Biraz ego tatmini. Geçmişin bir masal gibi peşine düşüyoruz geçmişin. Ama bugün sıkıntılarımız, dertlerimiz varsa, fiziksel hastalıklarımız, maddi kaygılarımız, ailemiz ile ilgili endişelerimiz varsa, ben derim ki, “Hadi bugünü düzeltelim.” Bugünü mutlu, sağlıklı yaşamak içi eğer geçmişe gitmek gerekiyorsa gideriz ve gerekene bakarız. Neyi niçin yaptığımıza, ardındaki niyetlerimize dikkat edelim.

ZK: Çok konuşulan ve sorulan bir konu olduğu için açmak istiyorum. Bir yandan popüler diye bir konuyu konuşuyor olmak gerekmez. Bunu anlıyorum.

MA: Sen sormadan ben söyleyeyim, sen de biliyorsun ki, evet biz geçmiş yaşamları görebiliyoruz, bilebiliyoruz. Daha çok bilinen bir metot olan hipnoz ile o anlara gidilebilir. Ama hipnoz ille de gerekli değil. Hipnoz olmadan da o anlara gidilebilir. Görmek ve bilmek mümkün. Geçmişte yaşanan zor olaylar, yaşananlar bizde izler bırakır. Bazen pozitif yetenekler olarak çıkar karşımıza. Bazen kimi insanların diller konusunda çok başarılı olduğunu görürüz. Muhtemelen bu insanlar önceki yaşamlarında bu bilgileri edinmiş ve kullanmışlardı. Mozart, Beethoven gibi dehaların, esasında önceki yaşamlarında, parladıkları yaşama kadar yeteneklerini geliştirmek üzere yaşadığını görebiliyoruz. Yani o yeteneğin bedeli daha önce ödendi.
Evren çok adaletli. Sebep ve sonuç ilişkisi yaşamı tanımlar. Yaparsın ve sonucunu alırsın er ya da geç. Enerji bunu söylüyor. Benzer benzeri çeker. Pozitif pozitifi çağırır; negatif negatifi çağırır. Evrene ne verirsen onu geri alırsın. Ana kural budur. Ve düzen bunu doğrulamak üzere işler.
Bu yaşamında bir insan ile problemin var. Bu bir aile bireyi olabilir, iş ortağın olabilir, arkadaşın olabilir. Belki de yarım kalan hesaplarınız var eskiden kalma. Bunları hallediyor olabilirsiniz. Ama olmayabilirsiniz de. Bir kişi benden yardım istediğinde, Ruh’una sorarım ne istiyor diye.

Sen kolum ağrıyor diye gelebilirsin. Genelde bu ağrının fiziksel bir nedeni olabilir ama fizikselin ardındaki neden nedir bilmiyoruz. Belki de kolunu kullandığın bir şeyleri yapmaktan bıktın. Ama yapamamayı tercih etmiyorsun bir türlü. Yapmaya çalışıyorsun. O zaman ruhun bir şekilde sana artık durman için gereken fiziksel rahatsızlığı sağlıyor. Bu birçok hastalık için gerçek. İnsanlar bilmeden kendilerini hasta ediyorlar.

Onları bitiren bir işte çalışıyorlar. İş değiştirmeleri gerektiğini yüreklerinde biliyorlar ama korkular ve kaygılar nedeni ile yapmıyorlar. Ne mi oluyor? Aniden bir bakıyorlar ya rahatsızlanmışlar ya bir kaza geçirmişler ve işe gidemiyorlar. Ben diyorum ki, bunların farkına varın ve kendinize zarar vermeden düzeltin. Ruhunuzu kulak verin.

Ruhunuz size bir şey söylüyor. Dinleyin. Dinlemezseniz, yolunuzu zorlaştıracaksınız. O iş size uygun değilse, ya siz bırakacaksınız, ya da bir şeyler size zorla da olsa bıraktıracak. Sonuç aynı olacak ama birinci değil de ikinci yolu tercih ederseniz, siz daha çok zorlanacaksınız. Yol aynı, o yolu nasıl şartlar ile yaşayacağınız size kalmış.

Ben birinci yolu tercih edin diyorum. Ruhunuzu dinleyin. Sizden ne istiyor?

ZK: O kadar kolay değil dinlemek. Bazen bende yaşadım bunu, içimden gelen ses o kadar kuvvetli oluyor ki, aksini yapamıyorum. Eskiden tüm sesleri inkâr ettiğim zamanlarda oldu. Ve dediğiniz gibi kolay geçmedi o günler. Reenkarnasyon varsa o zaman karma da var. Yani yaşadıklarımızın bugüne taşınan etkisi. Karma konusunda ne söyleyeceksiniz? Bu konu ile bağlantılı biraz.

MA: Doğru. Karma kelimesi sık kullanılır oldu. Popüler bir kelime oldu. Son on, on beş yıldır. Buna anlaşmalar ve sebep-sonuç ilişkileri de diyebiliriz.

Dünya’ya geldiğimizde seçtiğiniz rol arkadaşlarımız var. Bir dersi öğrenmeye geldik; ve bunun gerektirdiği şartları yaşayacağız. O nedenle özellikle şifacı olarak yetişmekte olan öğrencilerime ve şifacılara ısrarla hatırlatırım hep: başkalarının hayatına, onlar yardım istemedikçe karışma şansımız, hakkımız yok.

Tamam, karışmak çok kolay, onların acılarını dindirmek isteyebilirsin. Ancak, ya onlar o acıyı yaşamak için geldilerse? Yardım isteniyorsa o zaman elimizden geleni yapabiliriz. Ama yardım istenmiyorsa o kişinin yaşamına asla karışmamalıyız. Meşhur bir kelebek hikâyesi vardır. Bir adam bir kelebeğin kozadan çıkmasını seyretmektedir ve kelebeğinin kanatlarının bir kısmı hariç tamamı kozadan çıkmıştır. Ancak o son bölümü bir türlü kelebek çıkamaz gibi durur. Adam uzanır ve parmağı ile kozanın o bölümünün açılması için yardım eder. Kelebek kanatlarını açtığında, adam üzüntüyle fark eder ki, kelebeğinin kanadının o bölümü maalesef tam formunda değildir. Kelebeğinin kanatlarını mükemmel haline getiren kozadan çıkmak için verdiği mücadeledir.

Çocuklarımıza yardım etmek isteriz. Onların öğrenmek için yaşaması gerektiğini unuturuz. Onlar bize ait değil. Bizi seçtiler, biyolojik özelliklerimiz için, yaşadığımız şartlar için. Belki de anne babaları olarak bizlerin ruhsal yapılarından alacakları olduğu için. Ama onlar seçtiler, biz değil. Biz ana baba olarak çocuklarımıza bakmak ve sevmek ile mükellefiz, ancak onlara sahip değiliz. Bunu hiç unutmamak gerek. Ve inanın yeni nesil çocuklar siz unutsanız bile size bunu hatırlatacaklar. Bundan emin olabilirsiniz.

Ruhlar dünyasının muazzam bir iletişim ağı var. Biz cep telefonlarını mükemmel buluyoruz. Eskiden telefonlar yazdırılırdı. Siz bunları hatırlamazsınız belki de Ya da mektup yazılırdı. Bir cevap için aylarca beklenirdi.

Komada olan hastalar vardır. Onları ruhları, koruyucuları yakınları aracılığı ile, veya beklenmedik şekillerde kendilerine yardımcı olacak kişiyi bulurlar, çağırırlar.

Bir ruhun yardıma ihtiyacı olduğunda o kişinin melekleri tüm melekler dünyasına seslenir ve o kişiye yardım edebilecek kişinin melekleri kanalı ile o kişiyi bulur. Karşımıza tesadüfî olarak çıkan hocalar, doktorlar, şifacılar, tedavi metotları genelde bu sihirli iletişimin sonucudur.
Soru varsa, cevap her zaman gelir. Ve genelde ilk gelen cevap en doğrudur. Sonra konuyu karıştırmaya başlarız. Zihin ve hesaplamalar işin içine girer. En doğru cevap her zaman içinize ilk doğan cevaptır. Soru varsa, cevap her zaman gelir.

ZK: Şifa nereden geliyor, nasıl işliyor? Bunu hep sorulan bir konu. Kolay bir konu değil.

MA: İyileşmek kişinin bireysel bir tercihidir. Bir kişi iyileşmek istemediği sürece o kişiyi iyileştirmek mümkün değildir. Bir kişi susamış diyorsunuz. Siz sürahiyi verebilirsiniz, bardağı verebilirsiniz. İçmek kişinin kendi tercihidir.
Rahatsızlığın birçok nedenleri var. Tercihler var, zihinsel, duygusal ve ruhsal nedenler var, kazalar var, negatif enerjiler var. Hastalık nereden geliyor diye sormak daha doğru belki. Hasta olmamız gerekmiyor çoğu zaman ama oluyoruz. Oysa bilsek ve kabul etsek ki hastalığa ihtiyacımız yok ... çok farklı olurdu bu dünyada yaşam. Tıbba tapmazdık belki. İlaçlara tapmazdık.

Hastalara yardım edebilmek için yapabileceklerimiz var. Dikkat, hastalığa karşı değil, hastaya yardım etmek için.

ZK: Tamamlayıcı tıp uygulamalarında okuyucularımızın öncelikle bir doktor veya sağlık personeline danışmalarını ve onların denetim ve onayı ile tamamlayıcı tıp tekniklerini uygulamalarını kullanmalarını hatırlatmak isterim. Bugün ki paylaşımlarınız için çok teşekkür ediyorum. Yeniden bir araya gelmek üzere diyorum ben.

MA: Ben de bu fırsat için teşekkür ederim. Ve hep hatırla ki hizmet etmek en büyük mutluluk kaynaklarından biridir.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Ruhumun Parmak İzi



Resim yaparken bazen 1 metreye 2 metre bir tuval ve kullandığım spatüller küçük gelir. Gider bir sünger alırım, ya da eldivenlerimi giyip ellerim ile boyamaya devam ederim. Bazense 0 numaralı bir suluboya fırçası fazla kalın gelir yapmak istediğim çizgiler için. O an için neyin uygun olduğunu o an’da yüreğim belirler.

Ben önden uzun tasarlamalar ile resim yapmayı çok uzun zamandır bıraktım. Tasarlayan ben ile yapan ben arasında geçen zamanda farklı bir ben var artık. Ön çalışmalarımı yaparım, bunu yapmamayı kastetmiyorum. Ancak iş fiilen yapmaya geldiğinde, hangi Zeynep duruyorsa tuvalin karşısında resmi yapan da iş de O’dur. Yapılması gerekeni değil içimden yapmak geleni yaparım.

“Zeynep senin tarzına benzer bir sergi var aman kaçırma” der bazen beni çok yakından tanımayan arkadaşlarım. Daha yakından tanıyanlar bilirler. Benim yaptığım gibi resim yapanları görmek güzeldir, ancak öğrenmek için değil, faydalanmak için değil, o ressamı daha iyi tanımak ve anlamak için, bir insanı tanımak için. İlham almak içinse şiir okumak isterim, bir romanı okumak veya müzik dinlemek isterim. Yaşamak, hissetmek ve sonra da yapmak hissettiklerime dair.

Picasso olamam ben, Dali olamam, Fikret Mualla olamam ben, Halide Edip Adıvar, Orhan Veli veya Orhan Pamuk olamayacağım gibi. Sadece ve sadece Zeynep Kocasinan olabilirim ben.

Başkaları gibi olmaya çalışabilirim; başarmam mümkün değil.

Bana ait bir ses var içimde. Ve işte o ses benim esas parmak izim.

İçimdeki ses ruhumun parmak izi.

*

Goethe: “Yapabileceğiniz ya da yapabileceğinize inandığınız bir şey varsa harekete geçin. Eylemde sihir, zarafet ve güç vardır.”

7 Ocak 2009 Çarşamba

Ruhunuzun Sesi Uzaklardan mı Geliyor?


Carnegie Mellon’un hocalarından Randy Pausch artık aramızda değil. ‘Son Konuşması’nı yaptıktan ve aynı ismi taşıyan kitabını yayınladıktan sonra geçtiğimiz yaz hayata veda etti. Geriye pek de kolay unutulmayacak sözlerini bıraktı. Ve bir de konuşmasının görüntü kaydını, kitabının içinde bulabileceğiniz.

İlk defa seyrettiğimde bu konuşmayı Randy Pausch hala hayattaydı, ve aradan geçen neredeyse bir yıl içinde geriye kalan ise masamın üzerinde duran bir kitap. Çocukluk hayallerimize dair. Esasında Randy Pausch’un çocukluk hayallerine dair. İstedikleri ve başardıkları. Ve gitmeden önce anlatmak istedikleri.

Tekrar okuyorum ve tekrar. Kendi çocuklarım için değil. Henüz doğmuş değiller. Ancak bir yeğenim var altı yaşında. Ve benim çocukluğumda yaptığım hataları yapmasını istemiyorum.

O’nun kendi hayallerinden vazgeçmemesini nasıl sağlayabilirim?

Ben hayallerimden vazgeçtim mi?

Bir süre için evet. Ta ki ruhum buna isyan edinceye kadar. Başarılı olmak yeterli olmuyor. Olmuyormuş, yaşadım öğrendim. Yüreğimizin istediklerini başarmak – mutlu eden bu.

Ruhun isteklerinden kaçmak mümkün değil belki de.

Ne yapabiliriz? Rüyalarımızdan hayallerimizden uzaklaşmadan yaşamak mümkün mü?

İşte bugünün konusu bu.

*

Yeni yıl, doğum günleri esasında sembolik olsalar da, esasında enerjisel olarak bize bazı değişiklikleri yapmak için fırsat veriyorlar. Yani sadece 31.12 sayısının 01.01 ile değiştirilmesinden öte bir fark bu? 31.12.2008 sayısının 01.01.2009 dönüşmesinden. Her gün farklı bir enerji sunuyor bize. Kabul etsek de etmesek de. Güneş ve ayın döngülerini kabul etmek zorunda değiliz. Enerjilerin varlığını da. Ancak yadsıyamayacağımız bir gerçek bedenimizin bir enerji olduğu, varlığımızın muhtemel diğer boyutlarının dikkate almasak da.

Ancak ben hayallerimizi gerçekleştirmek için enerjileri kullanmaktan bahsetmeyeceğim. En azından bugün değil.

Bugün ‘İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfetmek’ten bahsedeceğim.

Julia Cameron benim çok beğendiğim hocalardan. Türkçe’ ye de çevrilmiş olan çok güzel bir kitabı var: “İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin”.

Bana göre işte bu yaratıcı tarafınızda yatıyor cevaplar. Varlığını belki de çoktan unuttuğunuz. Julia Cameron’un muhteşem bir sorusu var:
“Eğer yaşamak için farklı 5 yaşamınız daha olsa, her yaşamda neler yapıyor olurdunuz?” Örneğin bir pilot mu, bir doktor mu, bir rahibe mi, bir ressam mı, futbol yıldızımı, bir avukat mı, bir dansçı mı? Aklımıza gelenleri sınırlamadan yazmayı öneriyor Cameron. Bu sorunun cevaplarında ruhumuzun sesi saklı, ve en derinlerdeki arzuları. Düşüncelere dalmadan içimizden gelen arzuları dinleyerek cevap vermemiz gerekiyor.

Artık çok geç diyebilirsiniz; ancak bu cevaplar yaşamınıza mutluluğu taşımak için hayal ettiğinizden fazlasını getirebilir. Nasıl mı?

Julia Cameron yazdığımız her yaşama dair, bunun tadını hayatımıza getirecek bir şey yapmamızı öneriyor. Örneğin şarkıcı olmak istediniz, o zaman evde sevdiğiniz şarkıları çalarak eşlik edebilirsiniz, karaoke yapabilirsiniz, bir müzik aleti çalıyorsunuz buna dönebilirsiniz, ve ya hobi olarak sevdiğini bir müzik aletini çalmaya başlayabilirsiniz. Yaşamak istediğimiz deneyimlerin küçük bir kısmını bile hayatımıza sokmamız tahmin edebildiğimizin ötesinde doyum getiriyor. Denedim ve sizlere de öneriyorum.

Yeni yılda rüyalarınıza biraz daha yakın olmanız dileğiyle.

Z.

__________________________________________
Günün Onaylaması: “Kalbime giden kapı içeri doğru açılıyor. Affederek sevgiye doğru gidiyorum.” Louise L. Hay

Üstatlardan
: “Hatalardan korkmayın – hata yoktur.” Miles Davis

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi
: “Narnia, Son Savaş” Yazar: C.S.Lewis