22 Temmuz 2019 Pazartesi
Yaşam Yolu Ruhun Yolu
4 Şubat 2011 Cuma
Sadece Olmak

Fethiye’ye neden geldim bu hafta? Fethiye Lions Kulübü’nün toplantısı vardı. Reiki dersi almak isteyen öğrencilerim, görüşmek isteyen danışanlar vardı. Neredeyse iki aydır doğru düzgün gelememiştim.
Fethiye’ye neden geldim ben bu hafta?
Bir arkadaşımın gideceği haberini aldım. Dinlendim. Yalnız kalmak için zaman buldum. Yazmak ve dinlemek için zaman buldum. Çalışmak için istediğim kadar konsantre olamadım; duygularımın sesi daha yüksekti bu hafta. Duygular dünyasına dalıp çıktım.
Yapmak için geldiğimi düşündüğüm işlerin birçoğuna başlayamadım bile bu hafta. Kötü bir planlama mı yaptım, tembellik mi ettim, nedenleri mi yanlış anladım? Bir yerden kalkıp başka bir yere gitmek bir güç ister. Benim gibi haftada bir iki defa seyahat eden bir insan için bile harekete geçmek kolay değil. Bir enerji gerekiyor bu kesin.
Bu enerjiyi bize veren farklı nedenler çıkıverir karşımıza. Mecburiyetler, yükümlülükler, yasal işlemler, resmi işlemler, sosyal çalışmalar, dernek işlemleri, vergi ödemeleri, düğünler, cenazeler, doğumlar… Bin bir adı vardır bizi harekete geçiren enerjinin. Ama hepsi sadece bir vesiledir. Olmamız gereken yere bizi götürmek için gereken sebeplerdir çoğu aslında. Bizi harekete geçirmek için gerekenler.
Bazen bir şey yapmak için değil sadece olmak için bir yere gideriz. Sadece orada olmak için. Hani bir resim yaparsınız, detayları çizersiniz, boyaları kullanırsınız, aylarca haftalarca emek verirsiniz. Bitmesi için gereken bir ton vardır. O rengi bulamayınca iş tam bitmez. Bazen sadece o renk olmamız gerekir. Bizi bekleyen ressamın çağrısıdır bizi harekete geçiren. Esas işi yapan odur, bize gitmek ve kendimiz olmak görevi düşer.
Ya da yapbozlar vardır, detaylı, manzaralar, şekiller, insan yüzleri. Ne kadar çok detaylı ve karışık desenler vardır, o desenleri oluşturan parçalar. Bir de şekli, manzarayı, görüntüyü etkilemeyen ancak yapbozun bitebilmesi için mutlaka gereken düz renkli parçalar vardır bazen. Gökyüzünün bir parçası, ormanların, çimlerin bir parçası, özelliksiz görünen parçalar. O son parça yerine gelmeden bitmez yapboz, manzaranın tamamını yaratmış olsanız da gökteki o eksik parça işi yarım bırakır. Yapboz dünyası dayanamaz, yollar çağrısını.
Bazen dağları devirmemiz için çağırırlar bizi; bazen sadece oturmak dinlemek için. Bazen sadece evimizde tek başına oturmak ve çayımızı yudumlamak yeterlidir yapbozu tamamlamak için. Bazen kan ter içinde gece gündüz çalışmak, düşünmek, denemek, yapmak, çabalamak gerekir. Çabalarken nereden orada olmamız gerektiğini farklı sorguları; yapmak için gittiğimiz hiçbir şeyi yapamadan boş boş oturduğumuz da farklı. Cevaplar ise aynıdır aslında.
...
Sadece bu hafta değil, neden Fethiye var hayatımda? Neden gelip gidiyorum? Neden Japonya var? Neden Amerika var? Neden Malatya vardı, neden İstanbul hep var? Neden Londra var? Neden her gidişimde Londra metrosunda yürüyen merdivenlerden çıkıp inerken sanki hep oradaymışım ve orada olacakmışım hissi ile ürperirim? Neden Fethiye’de zaman durur? Neden eski İstanbul yüreğime hüzün hissini verir? Nedenler listesi uzun. Ve bir kısmı farklı şeylere dair.
Yaşam bazen sadece olmaya dair. Hiçbir şey yapmadan bir yerde olmaya, durmaya. Var olmaya dair. Yaşam sadece bir şeyler yaptığımız zaman anlam kazanmıyor. Bazen biz durmak istesek de bizi koşturuyor. Bazen biz koşmak istiyoruz, o dur diyor.
Uzun bir liste ile geldim Pazartesi akşamı Fethiye’ye. Yanına yapıldığına dair işaret konulanlar bir elin parmağını geçmiyor. “Kalkmam lazım, kalkmam lazım,” diyorum. Yaşam ise sadece gülümsüyor ve “Sabırlı ol,” diyor.
21 Ocak 2011 Cuma
Çok Başarısız Olmak
Yaşamımdaki her olayın benim için bir anlamı olduğunu biliyorum.
Biliyorum bilmesine de neden olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmek her zaman aynı kolaylıkta olmuyor.
…
Bundan bir hafta önce bir eğitime katılmak üzere Şile’deydim. Lions Kulüplerinin, Lions Enstitüsü’nün Eğitmenlik Eğitimi Kampında. Geçen Perşembe sabahı, sabaha karşı İstanbul’a vardı Londra’dan gelen uçağım. Gece uçağı ile gelmekten başka şansım yoktu, Şile’deki eğitim sabah saat 10:00’da başlayacaktı. Katılmak istiyorsam yetişmeliydim ve katılmak hakkının verilmesi büyük bir şans ve onurdu benim için.
Şile’ye uzun zamandır gitmemiştim ve yol oldukça uzun geldi. Uçakta uyumaya çalışmıştım ama Pazartesi günü gittiğim Londra’da iki günlük bir eğitime katılmıştım. Havalimanından eve geldim, bir duş aldım, daha önceden hazırladığım valizimi kontrol ettim. Ağabeyimin sabah trafiğinde iki saat sürebileceğini söylediği yola çıktım. Emre Aydın’ın yeni CD’sini almıştım. Dinleyerek çıktım yola. Yolun uzunca bir bölümünde CD’nin üçüncü parçasını dinledim. Şile’ye bir buçuk saate yakın bir zamanda vardım. Yorgun olmama rağmen üzerimde bir huzur ve tarif etmekte zorlandığım bir heyecan vardı.
Otele girdikten az sonra Nisan ayında Antalya’da katıldığım Başkanlar Kampı’ndan bir hocam beni karşıladı. Az sonra da Ege Akdeniz Yönetim Çevremizden eğitime katılan Yönetim Çevremizin bir komite başkanı bir Lion büyüğüm ve Leo Yönetim Çevresi Başkanımız geldiler. Kamp başlıyordu.
Hızla odamı çıktım, ceketlerimi asıp yine zaman kaybetmeden aşağıda indim. Geç kalmak istemiyordum. Yorgundum, ama bunu düşünecek zaman yoktu. Yoğun bir dört günün beni beklediğini biliyordum; esasında beklediğimden çok daha yoğun bir dört gün olacaktı.
O güne kadar sayısız eğitime katılmıştım. Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinde çok harika eğitimlere, çok vasat eğitimlere, dünyanın en iyi hocaları ile, yaşamdan bezmiş ne anlattığını bilmeyen hocalar ile, meditasyon eğitimlerine, enerji çalışması eğitimlerine gitmiştim. İşletme derslerine, hukuk derslerine, dil derslerine, resim derslerine, farklı ekollerin eğitmenlik eğitimlerine gitmiştim. Heyecanlanmamayı başaramadım bu güne kadar. Doyamadım. Bu eğitim başlarken yine içimde yükselen bir heyecan vardı. Bu eğitimi katıldığım diğer birçok eğitimden farklı kılan burada sadece kendimi değil parçası olduğum Fethiye Lions Kulübü’nü ve kulübümüzün içinde yer aldığı Lions 118-R, Ege Akdeniz Yönetim Çevresi’ni de temsil ediyor olmamdı. Belki beni daha çok düşündüren de buydu.
…
Hayatta başarılarım oldu, başarısızlıklarım oldu. Genelde başarılarım başarısızlıklarımdan çok oldu. Çok başarılı anlarım olduk, çok başarısız diyebileceğim anlarım da oldu. İlk çoklar ikinci çoklardan çok daha fazla oldu. Her iki halin tadını biliyorum. Her ikisine giden yolun genelde çok farklı olduğunu. Bazense düşünülenden çok daha yakın olabildiklerini.
Dört günlük kamp başladığında bir şeylerin ters gitmekte olduğuna dair bir hissim vardı ama hislerimi takip edemeyecek kadar yorgundum. Eğitimde benden yirmi yirmibeş yaş büyük katılımcılar vardı. Yorgunluktan bahsetmek pek yerinde gelmiyordu.
Lions’un eğitmenlik eğitimi çok iyi hazırlanmış bir eğitimdi. Beklediğimin çok üzerinde bir eğitim. Eğitimin içeriği ve formatı oldukça tanıdıktı esasında. Bana daha etkileyici gelen eğitmenlerin kalitesiydi. Dünyadaki çok ünlü ve aynı zamanda iyi olmayı başaran eğitmenlerden aldığım eğitimlerin tadındaydı.
Yine de benim içimdeki heyecan geçmiyordu. Ben ruhumun parçaları sanki son on gün içinde gezindikleri yerlerdeydi hala. Biraz Fethiye’de, biraz Swiss Cottage’da, biraz Londra metrolarının farklı katlarında, biraz ruhumun yorulduğu zaman kaçmak istediği hayal dünyalarında. Nedense bedenim ve ruhum birleşmiş değildi sanki. Kendimi dışardan seyrediyor gibi hissediyordum. Şile’deki Zeynep’i seyrediyordum. Filmi seyrederken gözlerim kapanıyordu.
…
Mühendisliğin benim yaşamda tek yolum olmadığını kesin olarak fark ettiğim zaman yaşamın benimle farklı şekillerle konuşmaya başladığını da keşfetmiştim. Hemen olmasa da. Yaşamda her şeyin bir nedeni olduğunu defalarca görmüştüm. İsyan ettiğim bazı anların başkalarının hayatlarında açtığı sayısız kapıyı görmüştüm. Zor zor zor dediğim anları yaşamaya devam ederek gelen sürprizlerle başım dönmeye devam etmişti. Ardı ardına. Ne kadar çok nedenle ne kadar çok ispat yağmıştı üzerime. Ne çok cevap geçit yapmıştı önümde. Yaşanması gerekenlerin teslim olduğum bir kaderden öte dualarımın kabulü ve yaşamak için geldiklerim olduğunu hatırlamaya ihtiyacım yoktu belki. Yine de nedenlerin ve niçinlerin kendilerini göstereceklerine inancım azalmasa da, cevabı beklemek için gereken sabra sahip olmak her zaman kolay olmuyordu.
Sabır.
Sorularımın cevabı. Ruhumun imtihanı.
…
Kuzenim Murat Ağabeyim son çıkan kitabım “Kitaplar Soru Sorar”ı almış. Şile’den döndüğüm akşam annemin evinde kuzenim ve ailesi ile bir araya geldiğimde imzalamam için kitabımı alıp getirmişti Murat Ağabeyim. Esasında bundan iki hafta kadar önce yeni yılın ertesi günü 1 Ocak’ta yılın ilk yemeği için annemle ve Murat Ağabeyimin ailesi ile Kanyon’da bir araya gelmiş ve yemek yemiştik. Sonra Kanyon’un en üst katındaki D&R Kitabevi’ne gitmiştik. Hepimiz farklı köşelere dağılmıştık. Yarım saat sonra bir araya geldiğimizde kuzenim orada raflarda yeni kitabımı bulmuş ve kitabın okuduğu bir bölümünü paylaşmıştı. Bu arada kitabımın çıktığını aileme haber vermemiştim. Benim için daha enteresan olan Murat Ağabeyimin kitaba koyup koymamakta çok tereddüt ettiğim, hatta baskıya gittikten sonra bile aklıma takılan bir bölümü okuyup paylaşmasıydı. O günden iki hafta sonra İstanbul’daki ilk buluşmamızda bu defa kitap ile gelmişti. Kuzenim kitaba koymak konusunda tek tereddüt ettiğim bölümden bahsetmişti. Kitabı rafta görünce o bölümü okumuştu. Tesadüf. Kitaba dair o bölümden bahsettiği anda bedenimden bir titreme geçti. Fotoğraf makinesinin merceğinin anlık açılıp kapanması gibi sanki gözlerimin önündeki görüntü bir an için gitti ve geldi. Orayı okuması, bana o bölümden bahsetmesi tesadüf müydü?
…
İstediğim kadar iyi yazamıyorum. Evet, istediğim kadar iyi yazamıyorum. Bazen kelimeler yerine oturuyor. Kimi zaman bazı kelimelere mahkûm hissediyorum kendimi. Rahmetli babamın uzun yıllar kullandığı Facit marka hesap makinelerinin kolları gibi dönüp duruyorum. Dönüp duruyorum bir yerlere gitmeden. Rakamlar değişiyor, günler akıyor, birikiyor, eksiliyor heyecanım bazen. Bazen dönmekten başım dönüyor. Bazen Facit’imi uzaktan seyrediyorum. Yaşamımın resimlerinin içinde olduğum kadar dışındayım. İyi, kötü, güzel, çirkin…
Mış gibi yapmıyorum. Her ne ise o anım, gerçeğim o benim. Mış gibi yapmıyorum. Ait hissetmem ne kadar gerçekse bir yandan sanki dünyadan yıllar öncesinde fırlatılmış bir uydu gibi ait olmadığım bir dünyanın etrafında dönüyorum. İçine giremiyorum.
Yazmazsam durumum daha kötü, yüreğim hiç huzur bulmuyor. Ben de yazmaya ve anlatmaya devam ediyorum.
Bundan herhalde sekiz yıl kadar önceydi. Yazıda yaratıcılık üzerine bir kursa gitmiştim. Her Salı günü öğlen küçük bir sınıf hocamız ile bir araya geliyorduk. Yazmaktan daha çok kendimizi tanımaya dairdi o saatler. O günler daha çok şiir yazmayı tercih ettiğim günlerdi. Verilen ödevleri şiir olarak yazıyordum. Çok uzun zamandır şiir yazmıyorum. Çok uzun zamandır. Şiiri sevmediğimden değil. Şiirin duyguları harekete geçiren gücünü seviyorum. Şiir yazmıyorum çünkü şiiri bir yandan saklanmak için kullandığımı artık biliyorum. Söylemek ve söylememiş gibi olmak için.
…
Yazmaya birkaç gün ara verdim ya içimdeki sesler yarışıyorlar birbirleriyle duyulmak için. Seçmekte zorlanıyorum. Bugün bir hocam ile eski İstanbul’da dolaşma şansım oldu. Akşam uçağı ile Londra’ya dönecekti ve turistik bir mola için üç dört saatimiz vardı. Topkapı Sarayı’nın içine girmeden Aya İrini’nin önünden geçerek Saray’ın önünde dolaştık biraz. Sonra Ayasofya’nın önünden Sultan Ahmet Camii’ne yürüdük. Camii’nin avlusunu kapısından girerken görevliler Camii gezmek için saat bir de gelmemizi söylediler. Ezan okunmaya başladı az sonra. Avluya girdik Hocam Hagar ile. Ezan’ı dinlerken avluda kaldık biraz. Ezanın sesi sanki kalbimize değiyordu. Derken çevredeki diğer camilerden gelen ezan sesleri de duyulmaya başladı. Birbirimize baktık, Sultan Ahmet Camii’nin öğle ezanının sesi ikimizde yüreğine dokunmaya devam ediyordu.
Oradan Çemberlitaş’a yürüdük, Beyazıt Camii’ne devam ettik. İstanbul Üniversitesi’nin ünlü kapısına. Oraya kadar gelmişten Kapalı Çarşı’ya girdik Yorgancılar Kapısı’na yakın bir kapıdan. Yüreğimizde hala ezan sesi vardı sanki. Sıcak, kuvvetli, sevgi dolu. Bir ezan sesi gündüz vakti bu kadar etkilememişti beni. Uzun zamandır. 24-25 yaşıma kadar Akaratler’de Swissotel’e yakın bir evde oturmuştuk. Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, eski Taşlık Gazinosu’nun ve taşınmadan önce Spor Yazarları Tesisleri’nin olduğu yere çok yakın olan Vişnezade Cami Sokak’ta. Evin hemen karşısında, sağ tarafta Vişnezade Camii vardı. Bazı sabahlar ezan sesi ile uyanırdım, dilerdim ve ürperdiğim olurdu. Her zaman değil. İlkokulum evimizin hemen karşısında, Cami’nin hemen solundaydı. Süheyla Artam İlkokulu. Bir arkadaşımın anneannesi yaptırmıştı sanırım. Yoksa babaannesi miydi? Ezan sesini duymadığım günler olurdu. Hep olduğu için duymadığım. Ama kimi sabahlar gün ağarmadan önce ezan sesi bana ulaşırdı.
…
Bundan kısa bir süre önce Kanada’ya gittiğinden bahsetmişti Hagar. Çemberlitaş civarında yürürken aniden bir tabela gözümüze ilişti. Bir fotoğraf sergisi vardı. Adı “İstanbul’dan Kanada’ya”. Hocam bir an durdu. “Ne enteresan,” dedi. “Kanada, İstanbul, bu tabela…” Beyazıt’a yürürken karşımıza çıkıveren bir sergi. Sonradan neden girmedik sergiyi gezmeye dedik ama sanırım şaşırmış ve yola devam etmiştik.
…
Bu gece parça parça. Yazmak istediklerim birleşmiyor. Birleşmek istemiyor. Yerlerinde de durmuyorlar. Varım işte varım diyerek hoplayıp zıplıyorlar zihnimde.
Zihnimin karıştığı anlarda yaptığım gibi soruyorum o zaman: Ben ne söylemek istiyorum? Bu gece ne söylemek istiyorum?
Hepsinin bir nedeni var. Sevdiğim anların da. Anlamsız bulduğum anların da. Neden ben dediğim anların da. Nasıl ben mi diye hayretle sorduğum anların da. Biliyorum. Biliyorum. Biliyorum. Her saniyesi doğru ve rast giden anların bana ait olabildiğini biliyorum. Başarılı olduğum, çok başarılı olduğum anların bir nedeni var biliyorum. Başarıyı ben yaşıyor olsam da her zaman övgünün bana ait olmadığını biliyorum. Peki, çok başarısız olduğum anların da olması gerektiğini aynı rahatlıkla kabul edebiliyor muyum? Kabahat, kusur, suçlu arıyor muyum? Başarılarım kadar başarısızlıklarımı kabul edebiliyor muyum?
Her zaman değil.
Şile’deki eğitimin sonunda katılımcıların bir sunum yapmaları gerekiyordu. Benim sıram son Pazar gününün sabahına denk geldi. Tüm katılımcılar sıra ile sunumlarını yapıyorlardı ikişer kişilik gruplar halinde. Her ikili sunumunu bitirdiğinde bir sonraki kura çekiliyordu. Konuları tek tek sunuyorduk; her konu başlığı iki eğitmen adayına paylaştırılıyordu. Ben Pazar gününe kalmıştım. Sabahın çekilişinde sonuç ilk sunumu benim yapacağımı söylüyordu.
Eğitimi iyi dinlemiştim. Söylenenleri duymuştum. Eğitmen olarak yapılması gerekenler, kesinlikle yapılmaması gerekenler. Birçoğu bildiğim şeylerdi. Yeni noktalar vardı ama televizyon programları, radyo programları yapmış, birçok sunumda yer almış, seminerler ve eğitimler yapmıştım. Öğretilen birçok şeyi çok başarı ile uyguladığım söylenirdi. Bana verilen konuyu da elimden geldiğince çalıştım. Yorgundum ama yapabildiğim kadar yaptım. Boş verdim diyemem, ciddiye almadım diyemem. Pazar sabahı sınıfta sunum için kameranın kayıt yapmaya başlayabileceği ile ilgili işareti eğitmenimize verdiğimde sonraki yirmi yirmibeş dakikayı hayatımın en başarısız çalışmalarından birini yaparak geçireceğimi tabii ki düşünmüyordum. Yirmibeş dakika bittiğinde sanki uzaydan yavaş yavaş geri gelir gibi uzaktan seyrettiğim ve bazen içinde olsam da sanki yok olan bedenime tekrar giriyordum. Heyecanlanmıştım doğru ama yüzlerde, yerine göre binlerce insan önünde konuşmuştum. Bu kadar başarısız olmayı nasıl başarabilmiştim? Yapılmasın denilen her şeyi biliyor olmama rağmen yapmayı nasıl başarmıştım? On yıl önce olsa belki şaşırmazdım ama Zeynep bu değildi ki. Şile’den ayrıldığım o Pazar gününün akşamında kuzenim Murat Ağabeyim imzalamam için son kitabı uzatmasına kadar içimden atamadığım bir şaşkınlık içindeydim. Bu kadar da olamazdı canım. İstemiş ve uğraşmış olsam bu kadar kötü olmayı başaramazdım.
Yaşamımda inanılması zor mucizeler gibi gelişen olumlu günlerini, haftalarını, aylarını kucaklamakta zorlanmıyordum. Olayların nedeni vardı. Çok başarısız olduğum o sunumun da olması gerektiğini kabul etmekte gururum nedeni ile mi zorlanıyordum? İstediğim gibi yapamamıştım işte. Bırakın istediğim gibi yapmayı beklenen minimal sınırlarda bile yapamamıştım. Nedense. Boş vermemiştim. Tam tersi umursamıştım, önemsemiştim, kıymet vermiştim. Dinlemiştim, uygulamak istemiştim.
Benimle birlikte eğitime katılan bir dostum ile paylaştım bu düşüncelerimin bir kısmını. Gerisini kendime sakladım. Bugün yakın bir arkadaşım eğitim ile ilgili soru sorunca, “Muhtemelen Lions eğitmeni olamayacağım, çok kötü bir sunum yaptım,” diye paylaştım. Benim diğer çalışmalarımı bildiği için mütevazı olmak için öyle konuştuğumu zannetti. “Hayır”, dedim,” samimi söylüyorum. Çok başarısızdım.”
…
Aradan dört beş gün geçmiş ama içimden atamamışım. Tam olarak. Anlayamadım neden oldu, nasıl oldu, sunum sırasında ipler nasıl koptu. İnanın bilmiyorum. “Sunumun kaydını seyredince göreceksin,” dedi eğitmenlerimden bir tanesi sunum sonundaki geri bildirimi sırasında. Orada kimi göreceğim merak ediyorum.
Her şeyin bir nedeni olduğunu kabul ediyorum. Tamam ediyorum. Ediyorum da soruyorum peki benim için doğru sonuç değilse neden Şile’de olmam gerekiyordu? Bu kadar yorulmama değer miydi? Neden istedim ve neden yapabilmem mümkün iken başarılı bir çalışma yapamadım? Yapabileceğimi biliyorum, peki neden yapamadım?
Mühendis Zeynep’in gözleri ile bilmiyorum. Yaşamın farklı cevapları ile karşılaşan yeni Zeynep’in aklına gelen bazı şeyler var. 2010 yılının Aralık ayı bana çok şey söylemişti. Ocak ayı da söylemeye devam ediyor. Bazen Fethiye’den, bazen Arnavutköy’den, Şile’den, Londra’dan, Sultan Ahmet’ten.
…
Çekip durduğum Macera melek kartı yüreğimin istediği yaşam ile karşı karşıya olduğumu gösterirken kabul etsem de etmesem de maceranın böyle devam edeceğini sessizce hatırlatıyor.
Bana şimdilik uyuyup uyanmak kalıyor…
12 Ocak 2011 Çarşamba
London
First I was in Fethiye for our regular Fethiye Loins Club meeting. During the first weekend we hosted regional meetings for Lions Clubs on the cities of Mugla and Antalya. Our District Governor Lion Mr. Nasuhi Ondersev and Vice District Governors Mr. Ahmet Asir and Ms. Canan Banu Dundar were also in Fethiye. We was quite an honur to have so many Lions Clubs' members in our town.
You probably know by now that I love taking pictures. Yet, caught up in the excitement of the events I forgot to take my camera with me, therefore I have no pictures fron the meetings or our dinner in the evening. I hope that our members and our guests will send me some to share.
I left Fethiye on Sunday evening to go to London to attend my reflexology course. I try to plan events and my schedule and for some reason I find events lined up back to back. This was true for Lions Clubs meetings and the course in London.
I will be leaving London in about five hours and I am glad that I came.
London is a city that I feel quite confortable in. I usually fly in with Turkish Airline to Terminal 3 at Heathrow Airport. I usually take a train down to Paddington, Heathrow Express or Heathrow Connect depending on the times of the train. Sometimes I request a driver to pick me up from the airport depending on my energy.
For the last two years I stay at the same hotel in London. I come to this city for so many different reasons that I guess I like to keep somethings constants in my trips. Yet in the last ten or moe stays I have always stayed in different rooms, maybe once in the same room. I did not request this specially, but I did not ask for the same rooms either. It is nice to stay at a hotel with many original painting on almost all of the walls of the building and a piano near the reception area. I never played the piano though, I do not think I am good enough to play publicly at a hotel.
My reflexology course with Mrs. Hagar Basis for IIR Internationa Institute of Reflexology London was very good. I love this technique and I love the way Hagar teaches it. Reflexology is a very effective technique for my ailments and it is a shame that it is not well known in Turkey. Also there are many people who call themselves reflexologists after a weekend workshop. If you would like to learn more about reflexology, check out the IIR websites.
I am flying back to Turkey with a night flight because I will be attending a training camp for four days starting tomorrow morning. My flight will arrive in Istanbul at around 5-5:30 am and I need to be in a class by 10 am at a location a few hours drive from my home in Istanbul. I did not plan it this way. It is the way it is.
I am happy to complete the two hurdles without trouble and I hope I can complete the camp successfully. It is an important and precious training for me. I will write about it later on.
It is almosy 5:50 pm and it is dark in London now. Although there are about five hours to my flight, I guess it is time to get moving. I feel tired to go sight seeing. I would like to go to airport and do some reading and relaxing there.
I was in Northeastern London at a Buddist center for my reflexology course. During lunch we went to a small restaurant called The Muse. The waiter's accent made me think that he could be Turkish, but I did not ask. Later on I heard him speak Turkish with someone in the open kitchen. It turns out the bistro was owned by a Turkish and a French guy and our waiter was a friend of the Turkish owner, helping out his friend at times. The portions were a little small and may be the prices were a little high, but it was a nice, pleasant, friendly place, with a more French apperance than Turkish.
I bought a singing bowl from the Buddist center. In Istanbul and in Fethiye I have bowls that I had bought from Japan and Findhorn Ecovillage in Scotland.
Apart from Turkey, the US has been the country that I have stayed longest in since I went to college there for four year. The UK follows it. I had been to different parts of the UK, but London has always been my city. It is a city that everytime I leave, I feel I will be coming back again.
With lots of love to you all.
Have a wonderful 2011.
29 Temmuz 2009 Çarşamba
Madonna Madonna
Bu yaz Madonna’nın yeni başlayan Avrupa turnesinin ilk konserini Londra’da O2 Sahnesinde seyretme şansım oldu. İlk konser olması nedeniyle tüm biletler uzun süre öncesinden tamamen satılmıştı. Bizde Temmuz ayındaki konserin biletlerini Şubat ayından almıştık.Madonna’nın bu konseri bir nevi gövde gösterisi gibiydi. “Ben bu sektörde varım ve çok iyi durumdayım,” diyordu Madonna.
Londra’da kalabalık mekânlara, konserlere maçlara gitmek zor olmuyor. Gerçekten iyi işleyen ve kullanması kolay bir toplu taşıma sistemi var Londra’nın. Madonna’nın konserinin olduğu gün O2’ya giden metro hattı Jubilee kapalıydı, ama hemen buna alternatif olacak yolları hazırlamışlardı. Aklıma geçen sonbahar Londra’da gittiğim Arsenal-Porto Şampiyonlar Ligi karşılaşması geldi.
Tıklım tıklım dolu ve zaman zaman nefes almakta zorladığım metro vagonları ile gittiğim maçta Arsenal stadyumu tamamen doluydu ama o kalabalığa rağmen gidiş ve gelişler kalabalıklara rağmen yine de bir düzen içindeydi. Maçta en çok dikkatimi geçen izleyiciler arasında her yaş grubundan insan olmasıydı. 70’li yaşlarında oldukları belli olan tatlı çiftler, önümde oturan aile gibi ilk ve ortaokul çağlarındaki çocukları ile gelenler vardı. Tezahüratların terbiye ile yapıldığı, kimsenin kimseye zarar vermediği sakin maç ortamı beni düşündürdü. Holiganları ile meşhur İngilizlerin büyük bir kısmı için belli ki futbol bir aile eğlencesiydi. Benim Türkiye’de İstanbul statlarında izlediğim futbol karşılaşmaları ise bambaşka manzaralar göstermişti.Madonna gerçekten yoğun, fiziksel aktivite seviyesi yüksek güzel bir şov hazırlamış. Belki onunda etkisini hissettiği rekabet ortamı nedeni ile dansları ve şovu Madonna imzasını taşımaktan çok günün esprisini yakalama gayretini hissettirdi bana. “Madonna zamana uyabiliyor,” dedirtmek istediğini hissettim. Madonna’ya özgü orijinalliği biraz eksik gelse de yüksek performanslı, izleyicisi her an canlı tutan ve eğlendirerek meşgul eden bol danslı bir şov vardı. O2 sahnesinde ilk defa bir konser seyrettim ama sahnenin imkânlarının da güzel kullanıldığını söyleyebilirim.
Konserde tek bir şey içimde kaldı. Benim kupa/mug koleksiyonum var. Konserde kupalar belki de emniyet gerekçesi ile konserin sonunda satılmak üzere duruyordu. Ancak konser çıkışı geri dönebilmek için binmemiz gereken tekneyi kaçırmamak için konserden çıkan binlerce insan gibi ben ve konsere beraber gittiğim kuzenlerim hemen teknelere koşmak zorunda kaldık. Londra metro hattında Jubilee hattının çalışmaması tekne kullanmayı zorunlu bıraktı. Madonna konserine bir saat kadar geç çıkınca da binlerce kişi konser bitiminde bizim gibi teknelere akın etti. Bu nedenle de konser sonu almayı planladığım kupaya kavuşmak da hayal oldu. Eh ben de hafızamdaki anılar ile idare edeyim bu defa.
Ah, bir de dün akşam televizyonda dinlediğim habere göre Madonna’nın sonbaharda bu turnenin son konserini İstanbul’da verme ihtimali varmış. Kim bilir belki de kupayı almak o zaman nasip olacak…
18 Temmuz 2009 Cumartesi
Ses ve Sessizlik

Klimanın sesi var, buzdolabının sesi var. Geçen teknelerin farklı sesleri, cırcır böceklerinin sesi, dalgaların sesi, rüzgârın ve komşuların evlerinden gelen sesler. Mırıldandığım şarkının sesi, rüzgârda düşen yaprakların sesi, bahçe hortumundan gelen ses, otlarından arasından beklenmedik çıtırtı. Klavyenin sesi, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi. Burada sessizlik hâkim, tüm seslerin ayrı ayrı kendini gösterebildiği.
…
Kalabalık ortamlar beni çok rahatsız etmez. Mesela Akmerkez’in içindeki Remzi Kitabevi’nin kafesinde kışın bir Pazar günü kalabalığın içinde kitabımı elim alıp çok rahat okuyabilirim. Sesler sanki o kalabalığın içinde farklı bir sessizliğe dönüşür, dalar giderim. Şövalye Adası benim için sessizliğin içinde kuşların böceklerin dalgaların kendilerini net olarak hatırlattıkları farklı bir sakinliği tarif eder. Belki Göcek’te teknenin yanaştığı sakin bir koyda daha derin bir sessizlik vardır, ya da Çelikhan’da Çat Barajı’nın kretinin üzerinde sadece rüzgârın sesi duyulurken. Ama bu günlerde yakaladığım en koyu sessizlik bu adada oluyor. Fethiye karşımda dağlara doğru ve ovada uzanmış ne kadar da huzurlu ve sessiz. Şehre inmeyi özlemiyorum, buradayken sanki sonsuza kadar balkonda ya da bahçede, ya da salıncakta oturabilirim. Yalnız hissettirmeyen bir yalnızlığı var bu adanın, beni hep dolu hissettiren. Ben de mi bir şey var, yoksa bu adada mı?
…
Tuvalin başında da yalnız hissetmem ben, ne kadar uzun süredir yalnız olursam olayım. Günler ve saatler geçer fark etmem, tuvaller kurumak üzere dizilmeye başar müsait duvarlar. Zamanın geçişini tuvallerden anlarım. Boyalarım ve boş tuvallerim bitmez. Kendimi bilirim ve oldukça paylı miktarda bulundururum her şeyden. Başladım mı durmak zor olur. Yazmaya başlayınca defterde boş sayfanın bitmesi veya bilgisayarın pilinin aniden tükenivermesi nasıl çaresiz bırakır insanı, aynen öyle. Yok, daha beteri. Yazıda gelen ilham da hassastır ama resim yapmanın bana gerektirdiği ruh haline girmem kolay olsa da çıkmam kolay olmaz. İçimden çıkması gerekenleri bitiremezsem büyük huzursuzluk yaşarım.
…
Ada’ya gittiğim zamanlarda anlarım oraya gitmeye ne kadar ihtiyacım olduğunu. Kalabalıklarda yakaladığım sessizliklerin emek istediğini o zaman anlarım. Gerçek sessizliğin huzuru ruhumun yaralarını sarar sanki.
…
17 Temmuz 2009 Cuma
Futurism

Yolunuz Londra'ya düşerse Tate Modern'de gerçekten görülmeye değer bir sergi var: Futurism. Öneriyorum. 20.Eylül.2009 tarihine kadar açık olacak...
Sevgilerimle,
Z.
8 Haziran 2009 Pazartesi
Gez, Dolaş, Gör

“Gez, dolaş, gör, yer, iç ancak alışveriş yapmak yok. Alışveriş her yerde var, sen görmene bak. Zamanına buna göre harca, tamam mı kızım?”
İlk defa Londra’ya gidecektim. Ve babam sakladığı eski Londra haritalarını ve metro haritalarını çıkarmış bana Londra’yı tarif ediyordu. “Metrolar kat kat kızım. Haritalarına bakarsan çözersin. Gez, dolaş, gör...”
Benim babam ne kadar çok şey biliyordu. Yıl 1984’ü gösteriyordu.
*
Bu ilk gezimden sonra Londra benim evimde hissettiğim şehirlerden bir tanesi oldu. Belki İngilizce iletişim kurmanın bana kolay gelmesi, belki gerçekten uluslar arası bir şehir olması nedeniyle Londra’da kendimi nedense hiç yabancı gibi hissetmedim.
Sonraki yıllarda ortak çalışmalar yaptığım birçok organizasyonun, kurumun ve grubun merkezleri hep Londra’da olacaktı. Hatta Reiki kitabım ile ilgili ilk yurtdışından not da Londra’dan gelmişti. Türkiye’ye ziyaret için gelen ve Reiki ile ilgilenen Londralı bir Türk kitabımı tesadüfen almış, beğenmiş ve İngiltere’ye döndükten sonra bana bir e-posta göndermişti. Bu paylaşımı beni gerçekten mutlu etmişti.
*
Belki babamın beni yıllarca teşvik etmesinden mi yoksa ruhum mu ister bilmiyorum ama seyahat etmeyi çok severim. Yorulurum, kendimi yine fazla yordum derim, artık durulup dinleyeceğim derim, ama ne zaman seyahat etmek için bir fırsat çıksa ne kadar şikâyet etsem de bir fırsatını bulur giderim. Belki bu nedenle farklı eğitimlere gitmeyi, Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinde çalışmalar yapmayı severim. Bu geziler dünyanın ne kadar küçük oluğunu da hissettirir bana. Ve esasında aradığımız her şeyin ne kadar yakınımızda olduğunu da.
Her yurtdışı seyahatimden keyifle dönerim ama bana ait olan pasaportumun da söylediği gibi ruhumun bir yandan sadece ve sadece ülkemin topraklarına ait olduğunu hissederim. Değişik bir sınırsızlık ve ait olma hissi.
*
Bunca söz ile ne demek istiyorum?
Ait olduğumuz yeri bilebilmek için ait olmadıklarımızı görmeye, sevdiğimiz şeyleri keşfedebilmek için sevmediklerimizin tadına bakmamız gerekebilir. Bilebilmek için bilmeye gayret etmek, sevebilmek için sevmeyi denemek gerekebilir. Ruhumuzun yaşamak istediklerini varsa, belki bize sunduğu ihtimaller ile sesleniyor olabilir. Belki ihtimallerin hepsi bize aittir, belki de hepsi sadece yolumuzdaki ipuçları.
Bilebilmek için, ruhumuzun yolundaki işaretleri görebilmek için bedenin ve ruhun ait olduğu dünyalarda gezinmek gerekebilir. Yolculuklarınız sevgi, mutluluk, neşeyle geçsin. Sağlıkla.
25 Ocak 2009 Pazar
Turner'in Kıymetini Bilmek

2002 yılında Zürih sokaklarında tanıştım ben JMW Turner ile. Ve bakış açım değişti.
En başta Turner’a karşı. Karşı karşıya olmak farklı bir şeymiş. Ve ne kadar güzel çekilirse çekilsin bir fotoğrafın bir Turner resmini tüm ruhu ile aktarması mümkün değilmiş. Ben Zurih sokaklarında gezerken bir postere tutuldum. Belki ve çoğu ilk defa sergilenen 200 kadar Turner resmi ile aynı odalarda bulundum, aynı havayı soludum.
Thomas Kinkade’e Amerikalılar “Painter of Light – Işığın Ressamı” diyorlar. Kinkade günümüzde hayal dünyalarını çizen bir ressam. 1775-1851 yılları arasında yaşayan İngiliz ressam William Turner yarattığı bambaşka dünyalar ile o dönemlerde “Işığın Ressamı” olarak anılıyor.
Turner ışığı ve rengi dönemine göre o kadar farklı ve yaratıcı olarak kullanıyor ki büyük eleştirilere maruz kalıyor. Beni çok etkileyen çok resmi var. Ancak söylemek zorundayım kimi resimlerinin önünde ayrılmak mümkün olmuyor, sanki insanı başka bir dünyanın içine çekiyor.
Zürih’te sergiyi gezerken serginin sesli kayıt kulaklığını da almıştım, bu sanki yeni keşfettiğim ressamı daha iyi anlayabilmek için. Tabi bizlerin birkaç yüzyıl sonra yaptığımız yorumlar Turner’ı ne kadar doğru tarif edebilirse. Beni etkileyen kendi sözleri.
Turner’i görmek gerekiyormuş, bilmiyordum, o ilk buluşma an’ından sonra yaşadığım şaşkınlık her Turner resmi görüşümde devam ediyor.
Londra Tate Müzesi en büyük Turner koleksiyonlarından birine sahip, ancak ben Turner ile Zurih Kunsthaus’da tanıştım, organize edilen büyük retrospektif sergide.

Londra’daki “The National Gallery – Ulusal Galeri”de de Turner’in resimlerini görmek mümkün. Britanya’daki En Mükemmel Resim seçilen “Fighting Temeraire”yi de burada görmeniz mümkün.
Joseph Mallord William Turner, yaşarken kıymeti bilinebilen ressamlardan. Daha 30’una varmadan tanınıyor, 1807’de Kraliyet Akademisi’nde Perspektif Profesörü oluyor. Güneş ve günışığı O’nu çok etkiliyor, ve bunu da ifade ediyor zaman zaman. Avrupa seyahatlerinde, Alp’lere yaptığı yolcuğu ressamı gerçekten etkileyen dönemleri.
Turner’in beni en çok etkileyen resimlerinden biri “Huzur-Deniz’de Cenaze, Peace –Burial at Sea”. Ressam David Willte’nin denizde yapılan cenaze törenini ve ölünün denize bırakılmasını resmeden Turner, geminin yelkenlerini simsiyah yapar. Ruhunu yansıttığı bu renk seçimi çok eleştiri alır. Turner’ın bunlara cevabı ise “Keşke daha siyah yapabilseydim” oluyor
17 Ocak 2009 Cumartesi
Zahrad dedi ki "Işığını Söndürme Sakın"

Zahrad'ın şiirlerini okumak geldi bugün içimden, ve ne kadar oldu diye düşündüm, Zahrad öleli ne kadar oldu? Neredeyse iki yıl.
...
Amsterdam’dan gelen bir e-posta ile başladı hikâye. Lise ve üniversite yıllarından en yakın arkadaşım eşinin amcasının vefatını haber veriyordu. Bir arkadaşımın acısı benimde yüreğimde her zaman sızlar. Ama ya ölen ZAHRAD’sa?

ZAHRAD kim midir?
Ben 21.Mart.2005 günü tanıştım Zahrad ile, Zareh Yaldızcıyan ile. Zahrad arkadaşımın amcasıdır. Zahrad şiirleri yirmibeş dile çevrilmiş, ödüller almış, nişanlar ile onurlandırılmış, hayatını şiire adamış bir şairdir. 2007 yılının Şubat ayında Zahrad’ı kaybettik.
Ben Zahrad’ı bir kere ziyaret edebildim ve sanırım sadece bir iki kere de telefonda konuşabildim; ama hayatımızdan geçen ama iz bırakan insanlar vardır ya, Zahrad’da böyle oldu benim için.
Hikâye 2005 yılından bir iki yıl önce başladı esasında. Arasında Zahrad’ın yeğeninin de olduğu arkadaşlarım ile çıktığımız bir mavi yolculuk gezisine bir araya toplamayı başardığım şiirlerimi de getirmiştim. Arkadaşlarıma okutmak, düşüncelerini almak istemiştim. O zaman Zahrad’ın yeğeni - ben Zahrad’ın varlığını o zaman bilmiyordum henüz – “Seni amcam ile tanıştırayım ben” dedi. “Ünlü bir şairdir esasında O.”
Ve derken karşıma Zahrad ile ilgili şeyler çıkmaya başladı. Ve aradan en az bir yıl geçmişti ki sanırım, dayanamadım ve “Tanıştırır mısın beni amcanla” dedim Arek’e. Hemen kabul etti ve dedi ki “bugünlerde bir de şiir kitabı çıkmış bir şiir serisinde.” Hemen atıldım “Adam Yayınlarının Şiir Klasikleri serisinde mi?” diye. Arek bana o kitabı ve diğer bir kitabını daha okumam için verdi. Bu kitaplar hala bende ve geri verilmeyi bekliyorlar. Ancak, bir kitap benim olmayınca beni bir huzursuzluk alır, bana ait olması arzusu beni rahat bırakmaz. Ben de Adam Yayınlarının o şiir serisinin neredeyse tamamı vardı. Kumaş ciltli, kapaklı muhteşem kitaplardı. Sheakespeare’dan Walt Witman’a , Özdemir Asaf’tan ve Orhan Veli’ye yerli ve yabancı üstat şairlerin eserlerinin yer aldığı 10-15 kitaplık bir seri. Ancak Zahrad’ın ki yoktu bende. Zahrad’ın bu seride yer aldığını fark etmemiştim. Hemen Akmerkez’deki Remzi Kitabevi’ne koştum. Seri oradaydı ama Zahrad’ın kitabı ellerinde kalmamıştı. Hemen getirttim. Sıra kitabını imzalatmaya gelecekti yakında.

***
ZAHRAD kimdir?
Şiiri yaşayan, yaşamını şiir olarak yaşayan bir insan. Söylemek istediklerini, bir romanı şiirin dizelerine sığdırabilmek için uğraş veren bir savaşçı. Narin bir savaşçı. Zahrad’ı anlatmak bana düşmez sanırım ama Zahrad’ın bana yaşattıklarını söylemeye hakkım var ve söylemek zorundayım.
Ortaokul yıllarından beri şiir benim için hayatımdaki en önemli şeylerden biri oldu. Sanırım yaşamda düşünceleri aktarmakta zorlanmıyordum ama duygulara gelince iş, hissettiklerimizi ifade etmekte engellerimiz vardı. Yani uzun uzun değil kısa kısa, kısacıkta uzun uzun anlatma arzusu. Söylemeden söylemek arzusu. Şiir benim için böyle bir şeydi. Ancak, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ne başladığım 1981 yılından beri içimde olan şiir ateşi sönmek üzerindeyken yetişti Zahrad; ve içimde tekrar yazma arzusunu uyandırdı. Doğru yaptığımı hissettirdi bana. Şiire bir yaşam bile adanabiliyordu.
Zahrad’ın şiirleri yaşamın içindeki çocuksu tadı ve bir o kadar da yaşamdaki ince hüznü tarif ediyor bana. Yaşamın özüne dokunuyor.
86 kısacık dize ile anlatıyor tüm yaşamını ÖZGEÇMİŞ adlı şiirinde. Belki biraz bizi de anlatıyor.
Okumak gerek, nasıl bakmış Zahrad yaşama. O kadar çok şiiri var ki sevdiğim tekrar tekrar okuduğum.
REDDİYE, KERTENKELE, İHTİYAT …
Ya da şehirlere dair şiirleri. LONDRA, FLORANSA, RİO, AMSTERDAM, ŞİRAZ, KAHİRE, TEL-AVİV. Altı yedi satırda bir şehrin ruhu seriliyor gözleriniz önüne.
Dört, beş sayfada devri âlem.
Ya da Zahrad’ın içindeki çocuk konuşur VELET şiirinde olduğu gibi:
Mahallenin velediyim
- zillerinizi çalarım
ve siz açıncaya dek kapıyı
pırr… ben kirişi kırarım –
bakarsınız – kimse yok
Mahallenin velediyim – bilirim
öyle tak eder ki canınıza
öyle fitili almış – basarsınız ki kalayı
bir pirelenmeyegörün benden
hiç dinlemez – bozarsınız façamı
Mahallenin velediyim – yine de
çaldığımda kapınızı
görürüm ki – iyiye yorarsınız hep-
umutlarla coşkularla hummalı
kim bu diye
bir hoş
koşarsınız kapıya
o umut
ve o düş anı
olası mutluluk anı kısacık
ki bir an olsun renge boğar
ışıtır
tekdüze yaşantınızı
- mahallenin velediyim – bana borçlusunuz
Siz o hazzı
***
Beni ne daha çok etkilemişti bilmiyorum. 80 küsur yıllık yaşamını şiire adaması mı, şiirden bahsedince gözlerinin nemlenmesi ama aynı zamanda ışıldaması mı, zarafeti, yumuşaklığı, konuşmasındaki çocuksu neşenin tadı mı, yoksa derinde ama sanki doğduğu günden beri kendisinde olduğu hissini veren hüzün mü? Bir iz bıraktı bende Zahrad; sanki küllenmiş olan yazma isteğimi tekrar alevlendirdi.
***
Okumanız gerek, anlatmam zor. Ancak belki de en çok okuduğum, söylediğim şiirlerin biri olduğu için ISLAK’ı paylaşmadan geçemeyeceğim. Biz nelere “ıslak” diyoruz acaba?
***
ISLAK
Ne varsa güzeldir
yuvarlak olan
kendiyle başlar çünkü
kendiyle biter
oysa öyle minnacık ki yengeç
bilmez
dünyanın yuvarlak olduğunu
Sorarsanız
ıslak der.
***
Zahrad’ın Adam Yayınlarından çıkan kitabının adı “Işığını Söndürme Sakın”.
Ne mutlu iz bırakanlara ve iz bırakarak meşalelerin yanmaya devam etmesini sağlayanlara.
Ben Zahrad’ı sadece bir kere gördüm. Ancak sadece ismi bile, şair olarak seçtiği isim bile ruhuma dokunuyor. Zamanla ölçülmez insanların bizde bıraktığı izler; sözcükler bizi sonsuzluğa taşıyor.
Zahrad ölmüş dediler, ama bana öyle gelmiyor.
