İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2015 Pazar

Türk İşaret Dili Öğrenme Zamanı Geldi

Türk İşaret Dili hakkındaki yazım Lions Relife Dergisi'nin online sitesinde yayında:

http://www.lionsrelife.com/kose-yazisi/turk-isaret-dili-ogrenme-zamani-geldi/

*

Ve,

Türk İşaret Dili'ni öğrenme maceramın iki aşaması 2015 yılının Temmuz ayı sonlarında tamamlandı. Şimdi öğrenmeye ve kullanmaya devam etme zamanı başlıyor.



14 Mart 2015 Cumartesi

Reiki ve Din

Reiki'ye dair binlerce soru ile karşı karşıya kaldım yıllar içerisinde. Bu soruların çok büyük bir çoğunluğu benim de kendime bu yolda sorduğum sorular olduğu için, deneyimlediğim şeyler olduğu için yanıt vermek genel de kolay oldu ve olur. Çok çok daha az olarak yaşamadığım deneyimler ile ilgili sorular gelir. Bunlardan bazılarının yanıtları berraktır bir şekilde ve yine birçoğunuzun bildiği gibi "Allah yanıltması" diyerek yanıtlarım. Bazen de yanıtım yoktur.
*
Reiki öğrenmeye dair, Reiki'yi kullanmaya dair sorulardan bazıları din ve dini inanç üzerinedir. Bugün de önümüzdeki hafta Reiki II. Uyumlaması almak üzere olan bir öğrencimin bu konudaki bir mesajı bende bu konu hakkında paylaşım yapmak isteğini uyandırdı.
Reiki, bu ad ile Japonya'da kullanılmaya başlanan bir enerji aktarım tekniği. Dünya'ya Amerika'da, Hawaii'de yaşayan bir Japon hoca tarafından yayıldığı için kimi insanlar bu uygulama yabancı bir şey olarak görebiliyor, bunu sorgularken dine aykırı olabilir mi diye sorabiliyorlar.
Müslüman, Hristiyan ve Musevi öğrencilerim arasında bu soruyu daha çok Müslüman öğrencilerim soruyor. Bunun bir nedeni çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, bir toplum içinde yaşıyor ve eğitmenlik yapıyor olmam. Müslüman olmam. Yani bu sorunun muhatabı olarak kabul edilmem olabilir.
Reiki'nin İslam'a veya Müslümanlığa aykırı olup olmadığı konusunda bir din adamı, bir teoloji uzmanı olarak yanıt veremem. Bununla birlikte Müslüman doğmuş olmakla birlikte Müslümanlığı seçmiş, Zeynep adı ile Müslüman olarak doğmuş olmamın anlamına inanan biri olarak, Reiki'yi yıllardır kullanan ve öğreten biri olarak düşüncelerimi, inandıklarımı paylaşabilirim.
Benim Allah, Yaradan inancıma göre, sadece Dünya'da değil Evren'de o herşeyi kapsayan akıl ve iradenin dışında bir şey olamaz. Yaradan'a ait olmayan hiçbir şey olamaz. Kötülük diye sınırlı irademiz ile adlandırdığımız, kötü dediğimiz şeylerin bile bütün içinde anlamı ve yeri var. Japonların Reiki diye adlandırdığı, yaşamın enerjisinin bir kısmı olarak tarif edebileceğimiz, havanın içindeki belki oksijen olarak tarif edebileceğimiz bu enerji, Yaradan'ın bizlere sunduğu olumlu ve yapıcı bir güç ve nimetten başka ne olabilir. Reiki o ad ile Japonya'da bir üstat tarafından algılanmış bir enerji, ancak bu enerji yaşamın, evrenin özünden gelen bir enerji yani ezelden beri var olan bir kaynak özünde. Böyle tarif edilebilir.
Ve Yaradan'a ait olmayan, Yaradan'ın üzerinde hükmü olmayan bir şeyin varlığını hayal edebilmek o ilahi ve sınırsız gücü bana göre sınırlamaya teşebbüs etmek demek. Yaradan'a olan inanç ve teslimiyette şart koşmak demek.
Reiki'yi kullanan, dini ilim olarak çalışan öğrencilerim de var, danışanlarım da var. Bununla birlikte benim düşünüşüm ve inancım kendi yaşamıma ve deneyimlerime göre.
Reiki'yi yüreğinize siniyorsa, canınız istiyorsa seçin, öğrenin ve kullanın. İstemiyorsa kullanmayın. Reiki kendimizi kuvvetlendirmek için, kendimize ve başkalarına yardım etmek için, destek olmak için tek yol değil. Benim her zaman ve en çok kullandığım metot o ayrı. Ben inandığım, güvendiğim, faydalı bulduğum için Reiki'yi başta kendim için kullanıyorum ve öğretiyorum. Sizin için neler uygun, buna sizler yüreğinizin pusulası ile karar vereceksiniz. Evrende gizli saklı hiçbir bilgi yok. Herşey ama herşey esasında şeffaf. Yani ruhumuz, yüreğimiz bizim için iyi olan şeyleri, doğruları biliyor. Yüce Yaradan'ın böyle mükemmel bir sistemi var. Doğrular belli. Bizler o doğruları her zaman görmeyi başaramayabiliriz, imtihanımız bu yolu keşfetmek inancıma göre.
Diğer bir yandan da Reiki'nin enerji aktarmak için hiçbir teorisi, inanç öğretisi yoktur. Reiki bir anlamda enerjik bir fizyoterapidir. Reiki uygulayıcılarının beş temel prensibi akıllarında bulundurmaları istenir. Şükretmemizi, ekmeğimizi helal yollardan kazanmamız gerektiğini ve büyüklere, canlılara saygılı olmamızı hatırlatır. Öfkelenmemeyi, endişelenmemeyi hatırlatır. Bir insana daha güzel, tüm olumlu inanç ve inanışlar ile uyumlu ne önerilebilir?
Ben Reiki'ye güveniyorum, kullanıyorum, hep paylaştığımı gibi Yüce Yaradan'ın bu harika nimeti için her gün şükrediyorum, bu şükrümü her fırsatta ifade ediyorum.
Yaşamda doğruları görebilmemiz ve yaşamak için doğduğumuz yaşamın izini bulabilmemiz dileğiyle. Reiki veya bize destek verebilecekler her ne ise onları bularak, kullanarak.
Saygı ve sevgilerimle.

16 Mayıs 2014 Cuma

2014 Yılı Yaz Dönemi Yaratıcılık Çalışmalarımız başlıyor



2014 yılı Yaz Dönemi Yaratıcılık Çalışmaları başlıyor.

Yaratıcılık sadece sanat değildir. Yaratıcılık çözüm bulma, çözüm üretme, yaşamı okuma yolumuzdur.

Arzu ettiğimiz bir yaşam, isteklerin hayat bulma yolunu açabilmek için düşüncelerimizin, duygularımızın, yaratıcılık gücümüzün önünü açmak en değerli anahtarlardan biri.

Kendinizi keşfetmeye, bulmaya devam etme yolunuzda yaratıcılık çalışmaları sizin için doğru adım olarak geliyor gelin bize katılın.

Fethiye'de düzenlenecek olan gruplardan birine katılmak ve detaylar için 
Zeynep.Kocasinan@gmail.com eposta adresinden bilgi alabilirsiniz.

26 Kasım 2012 Pazartesi

2012 Bitirken "Ruhun Dört Yolu"


2012 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde Fethiye ve İstanbul'daki farklı eğitimler devam ediyor.

Reiki Uyumlamaları, Dönüşüm Oyunları, Yaratıcılık Çalışmaları devam ederken,
"Ruhun Dört Yolu" Çalışmasının Aralık ayından itibaren tekrar başlayacağını şimdiden duyurmak isteriz.  Program ile ilgili detaylar hakkında bilgi almak isterseniz e-posta adresinizi iletebilirsiniz.

Yaşamın sağlık, sevgi, bereket ve mutluluk dolu günler getirmesi dileğiyle.

21 Ocak 2011 Cuma

Çok Başarısız Olmak

Yaşamımdaki her olayın benim için bir anlamı olduğunu biliyorum.

Biliyorum bilmesine de neden olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmek her zaman aynı kolaylıkta olmuyor.

Bundan bir hafta önce bir eğitime katılmak üzere Şile’deydim. Lions Kulüplerinin, Lions Enstitüsü’nün Eğitmenlik Eğitimi Kampında. Geçen Perşembe sabahı, sabaha karşı İstanbul’a vardı Londra’dan gelen uçağım. Gece uçağı ile gelmekten başka şansım yoktu, Şile’deki eğitim sabah saat 10:00’da başlayacaktı. Katılmak istiyorsam yetişmeliydim ve katılmak hakkının verilmesi büyük bir şans ve onurdu benim için.

Şile’ye uzun zamandır gitmemiştim ve yol oldukça uzun geldi. Uçakta uyumaya çalışmıştım ama Pazartesi günü gittiğim Londra’da iki günlük bir eğitime katılmıştım. Havalimanından eve geldim, bir duş aldım, daha önceden hazırladığım valizimi kontrol ettim. Ağabeyimin sabah trafiğinde iki saat sürebileceğini söylediği yola çıktım. Emre Aydın’ın yeni CD’sini almıştım. Dinleyerek çıktım yola. Yolun uzunca bir bölümünde CD’nin üçüncü parçasını dinledim. Şile’ye bir buçuk saate yakın bir zamanda vardım. Yorgun olmama rağmen üzerimde bir huzur ve tarif etmekte zorlandığım bir heyecan vardı.

Otele girdikten az sonra Nisan ayında Antalya’da katıldığım Başkanlar Kampı’ndan bir hocam beni karşıladı. Az sonra da Ege Akdeniz Yönetim Çevremizden eğitime katılan Yönetim Çevremizin bir komite başkanı bir Lion büyüğüm ve Leo Yönetim Çevresi Başkanımız geldiler. Kamp başlıyordu.

Hızla odamı çıktım, ceketlerimi asıp yine zaman kaybetmeden aşağıda indim. Geç kalmak istemiyordum. Yorgundum, ama bunu düşünecek zaman yoktu. Yoğun bir dört günün beni beklediğini biliyordum; esasında beklediğimden çok daha yoğun bir dört gün olacaktı.

O güne kadar sayısız eğitime katılmıştım. Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinde çok harika eğitimlere, çok vasat eğitimlere, dünyanın en iyi hocaları ile, yaşamdan bezmiş ne anlattığını bilmeyen hocalar ile, meditasyon eğitimlerine, enerji çalışması eğitimlerine gitmiştim. İşletme derslerine, hukuk derslerine, dil derslerine, resim derslerine, farklı ekollerin eğitmenlik eğitimlerine gitmiştim. Heyecanlanmamayı başaramadım bu güne kadar. Doyamadım. Bu eğitim başlarken yine içimde yükselen bir heyecan vardı. Bu eğitimi katıldığım diğer birçok eğitimden farklı kılan burada sadece kendimi değil parçası olduğum Fethiye Lions Kulübü’nü ve kulübümüzün içinde yer aldığı Lions 118-R, Ege Akdeniz Yönetim Çevresi’ni de temsil ediyor olmamdı. Belki beni daha çok düşündüren de buydu.

Hayatta başarılarım oldu, başarısızlıklarım oldu. Genelde başarılarım başarısızlıklarımdan çok oldu. Çok başarılı anlarım olduk, çok başarısız diyebileceğim anlarım da oldu. İlk çoklar ikinci çoklardan çok daha fazla oldu. Her iki halin tadını biliyorum. Her ikisine giden yolun genelde çok farklı olduğunu. Bazense düşünülenden çok daha yakın olabildiklerini.

Dört günlük kamp başladığında bir şeylerin ters gitmekte olduğuna dair bir hissim vardı ama hislerimi takip edemeyecek kadar yorgundum. Eğitimde benden yirmi yirmibeş yaş büyük katılımcılar vardı. Yorgunluktan bahsetmek pek yerinde gelmiyordu.

Lions’un eğitmenlik eğitimi çok iyi hazırlanmış bir eğitimdi. Beklediğimin çok üzerinde bir eğitim. Eğitimin içeriği ve formatı oldukça tanıdıktı esasında. Bana daha etkileyici gelen eğitmenlerin kalitesiydi. Dünyadaki çok ünlü ve aynı zamanda iyi olmayı başaran eğitmenlerden aldığım eğitimlerin tadındaydı.

Yine de benim içimdeki heyecan geçmiyordu. Ben ruhumun parçaları sanki son on gün içinde gezindikleri yerlerdeydi hala. Biraz Fethiye’de, biraz Swiss Cottage’da, biraz Londra metrolarının farklı katlarında, biraz ruhumun yorulduğu zaman kaçmak istediği hayal dünyalarında. Nedense bedenim ve ruhum birleşmiş değildi sanki. Kendimi dışardan seyrediyor gibi hissediyordum. Şile’deki Zeynep’i seyrediyordum. Filmi seyrederken gözlerim kapanıyordu.

Mühendisliğin benim yaşamda tek yolum olmadığını kesin olarak fark ettiğim zaman yaşamın benimle farklı şekillerle konuşmaya başladığını da keşfetmiştim. Hemen olmasa da. Yaşamda her şeyin bir nedeni olduğunu defalarca görmüştüm. İsyan ettiğim bazı anların başkalarının hayatlarında açtığı sayısız kapıyı görmüştüm. Zor zor zor dediğim anları yaşamaya devam ederek gelen sürprizlerle başım dönmeye devam etmişti. Ardı ardına. Ne kadar çok nedenle ne kadar çok ispat yağmıştı üzerime. Ne çok cevap geçit yapmıştı önümde. Yaşanması gerekenlerin teslim olduğum bir kaderden öte dualarımın kabulü ve yaşamak için geldiklerim olduğunu hatırlamaya ihtiyacım yoktu belki. Yine de nedenlerin ve niçinlerin kendilerini göstereceklerine inancım azalmasa da, cevabı beklemek için gereken sabra sahip olmak her zaman kolay olmuyordu.

Sabır.

Sorularımın cevabı. Ruhumun imtihanı.

Kuzenim Murat Ağabeyim son çıkan kitabım “Kitaplar Soru Sorar”ı almış. Şile’den döndüğüm akşam annemin evinde kuzenim ve ailesi ile bir araya geldiğimde imzalamam için kitabımı alıp getirmişti Murat Ağabeyim. Esasında bundan iki hafta kadar önce yeni yılın ertesi günü 1 Ocak’ta yılın ilk yemeği için annemle ve Murat Ağabeyimin ailesi ile Kanyon’da bir araya gelmiş ve yemek yemiştik. Sonra Kanyon’un en üst katındaki D&R Kitabevi’ne gitmiştik. Hepimiz farklı köşelere dağılmıştık. Yarım saat sonra bir araya geldiğimizde kuzenim orada raflarda yeni kitabımı bulmuş ve kitabın okuduğu bir bölümünü paylaşmıştı. Bu arada kitabımın çıktığını aileme haber vermemiştim. Benim için daha enteresan olan Murat Ağabeyimin kitaba koyup koymamakta çok tereddüt ettiğim, hatta baskıya gittikten sonra bile aklıma takılan bir bölümü okuyup paylaşmasıydı. O günden iki hafta sonra İstanbul’daki ilk buluşmamızda bu defa kitap ile gelmişti. Kuzenim kitaba koymak konusunda tek tereddüt ettiğim bölümden bahsetmişti. Kitabı rafta görünce o bölümü okumuştu. Tesadüf. Kitaba dair o bölümden bahsettiği anda bedenimden bir titreme geçti. Fotoğraf makinesinin merceğinin anlık açılıp kapanması gibi sanki gözlerimin önündeki görüntü bir an için gitti ve geldi. Orayı okuması, bana o bölümden bahsetmesi tesadüf müydü?

İstediğim kadar iyi yazamıyorum. Evet, istediğim kadar iyi yazamıyorum. Bazen kelimeler yerine oturuyor. Kimi zaman bazı kelimelere mahkûm hissediyorum kendimi. Rahmetli babamın uzun yıllar kullandığı Facit marka hesap makinelerinin kolları gibi dönüp duruyorum. Dönüp duruyorum bir yerlere gitmeden. Rakamlar değişiyor, günler akıyor, birikiyor, eksiliyor heyecanım bazen. Bazen dönmekten başım dönüyor. Bazen Facit’imi uzaktan seyrediyorum. Yaşamımın resimlerinin içinde olduğum kadar dışındayım. İyi, kötü, güzel, çirkin…

Mış gibi yapmıyorum. Her ne ise o anım, gerçeğim o benim. Mış gibi yapmıyorum. Ait hissetmem ne kadar gerçekse bir yandan sanki dünyadan yıllar öncesinde fırlatılmış bir uydu gibi ait olmadığım bir dünyanın etrafında dönüyorum. İçine giremiyorum.

Yazmazsam durumum daha kötü, yüreğim hiç huzur bulmuyor. Ben de yazmaya ve anlatmaya devam ediyorum.

Bundan herhalde sekiz yıl kadar önceydi. Yazıda yaratıcılık üzerine bir kursa gitmiştim. Her Salı günü öğlen küçük bir sınıf hocamız ile bir araya geliyorduk. Yazmaktan daha çok kendimizi tanımaya dairdi o saatler. O günler daha çok şiir yazmayı tercih ettiğim günlerdi. Verilen ödevleri şiir olarak yazıyordum. Çok uzun zamandır şiir yazmıyorum. Çok uzun zamandır. Şiiri sevmediğimden değil. Şiirin duyguları harekete geçiren gücünü seviyorum. Şiir yazmıyorum çünkü şiiri bir yandan saklanmak için kullandığımı artık biliyorum. Söylemek ve söylememiş gibi olmak için.

Yazmaya birkaç gün ara verdim ya içimdeki sesler yarışıyorlar birbirleriyle duyulmak için. Seçmekte zorlanıyorum. Bugün bir hocam ile eski İstanbul’da dolaşma şansım oldu. Akşam uçağı ile Londra’ya dönecekti ve turistik bir mola için üç dört saatimiz vardı. Topkapı Sarayı’nın içine girmeden Aya İrini’nin önünden geçerek Saray’ın önünde dolaştık biraz. Sonra Ayasofya’nın önünden Sultan Ahmet Camii’ne yürüdük. Camii’nin avlusunu kapısından girerken görevliler Camii gezmek için saat bir de gelmemizi söylediler. Ezan okunmaya başladı az sonra. Avluya girdik Hocam Hagar ile. Ezan’ı dinlerken avluda kaldık biraz. Ezanın sesi sanki kalbimize değiyordu. Derken çevredeki diğer camilerden gelen ezan sesleri de duyulmaya başladı. Birbirimize baktık, Sultan Ahmet Camii’nin öğle ezanının sesi ikimizde yüreğine dokunmaya devam ediyordu.

Oradan Çemberlitaş’a yürüdük, Beyazıt Camii’ne devam ettik. İstanbul Üniversitesi’nin ünlü kapısına. Oraya kadar gelmişten Kapalı Çarşı’ya girdik Yorgancılar Kapısı’na yakın bir kapıdan. Yüreğimizde hala ezan sesi vardı sanki. Sıcak, kuvvetli, sevgi dolu. Bir ezan sesi gündüz vakti bu kadar etkilememişti beni. Uzun zamandır. 24-25 yaşıma kadar Akaratler’de Swissotel’e yakın bir evde oturmuştuk. Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, eski Taşlık Gazinosu’nun ve taşınmadan önce Spor Yazarları Tesisleri’nin olduğu yere çok yakın olan Vişnezade Cami Sokak’ta. Evin hemen karşısında, sağ tarafta Vişnezade Camii vardı. Bazı sabahlar ezan sesi ile uyanırdım, dilerdim ve ürperdiğim olurdu. Her zaman değil. İlkokulum evimizin hemen karşısında, Cami’nin hemen solundaydı. Süheyla Artam İlkokulu. Bir arkadaşımın anneannesi yaptırmıştı sanırım. Yoksa babaannesi miydi? Ezan sesini duymadığım günler olurdu. Hep olduğu için duymadığım. Ama kimi sabahlar gün ağarmadan önce ezan sesi bana ulaşırdı.

Bundan kısa bir süre önce Kanada’ya gittiğinden bahsetmişti Hagar. Çemberlitaş civarında yürürken aniden bir tabela gözümüze ilişti. Bir fotoğraf sergisi vardı. Adı “İstanbul’dan Kanada’ya”. Hocam bir an durdu. “Ne enteresan,” dedi. “Kanada, İstanbul, bu tabela…” Beyazıt’a yürürken karşımıza çıkıveren bir sergi. Sonradan neden girmedik sergiyi gezmeye dedik ama sanırım şaşırmış ve yola devam etmiştik.

Bu gece parça parça. Yazmak istediklerim birleşmiyor. Birleşmek istemiyor. Yerlerinde de durmuyorlar. Varım işte varım diyerek hoplayıp zıplıyorlar zihnimde.

Zihnimin karıştığı anlarda yaptığım gibi soruyorum o zaman: Ben ne söylemek istiyorum? Bu gece ne söylemek istiyorum?

Hepsinin bir nedeni var. Sevdiğim anların da. Anlamsız bulduğum anların da. Neden ben dediğim anların da. Nasıl ben mi diye hayretle sorduğum anların da. Biliyorum. Biliyorum. Biliyorum. Her saniyesi doğru ve rast giden anların bana ait olabildiğini biliyorum. Başarılı olduğum, çok başarılı olduğum anların bir nedeni var biliyorum. Başarıyı ben yaşıyor olsam da her zaman övgünün bana ait olmadığını biliyorum. Peki, çok başarısız olduğum anların da olması gerektiğini aynı rahatlıkla kabul edebiliyor muyum? Kabahat, kusur, suçlu arıyor muyum? Başarılarım kadar başarısızlıklarımı kabul edebiliyor muyum?

Her zaman değil.

Şile’deki eğitimin sonunda katılımcıların bir sunum yapmaları gerekiyordu. Benim sıram son Pazar gününün sabahına denk geldi. Tüm katılımcılar sıra ile sunumlarını yapıyorlardı ikişer kişilik gruplar halinde. Her ikili sunumunu bitirdiğinde bir sonraki kura çekiliyordu. Konuları tek tek sunuyorduk; her konu başlığı iki eğitmen adayına paylaştırılıyordu. Ben Pazar gününe kalmıştım. Sabahın çekilişinde sonuç ilk sunumu benim yapacağımı söylüyordu.

Eğitimi iyi dinlemiştim. Söylenenleri duymuştum. Eğitmen olarak yapılması gerekenler, kesinlikle yapılmaması gerekenler. Birçoğu bildiğim şeylerdi. Yeni noktalar vardı ama televizyon programları, radyo programları yapmış, birçok sunumda yer almış, seminerler ve eğitimler yapmıştım. Öğretilen birçok şeyi çok başarı ile uyguladığım söylenirdi. Bana verilen konuyu da elimden geldiğince çalıştım. Yorgundum ama yapabildiğim kadar yaptım. Boş verdim diyemem, ciddiye almadım diyemem. Pazar sabahı sınıfta sunum için kameranın kayıt yapmaya başlayabileceği ile ilgili işareti eğitmenimize verdiğimde sonraki yirmi yirmibeş dakikayı hayatımın en başarısız çalışmalarından birini yaparak geçireceğimi tabii ki düşünmüyordum. Yirmibeş dakika bittiğinde sanki uzaydan yavaş yavaş geri gelir gibi uzaktan seyrettiğim ve bazen içinde olsam da sanki yok olan bedenime tekrar giriyordum. Heyecanlanmıştım doğru ama yüzlerde, yerine göre binlerce insan önünde konuşmuştum. Bu kadar başarısız olmayı nasıl başarabilmiştim? Yapılmasın denilen her şeyi biliyor olmama rağmen yapmayı nasıl başarmıştım? On yıl önce olsa belki şaşırmazdım ama Zeynep bu değildi ki. Şile’den ayrıldığım o Pazar gününün akşamında kuzenim Murat Ağabeyim imzalamam için son kitabı uzatmasına kadar içimden atamadığım bir şaşkınlık içindeydim. Bu kadar da olamazdı canım. İstemiş ve uğraşmış olsam bu kadar kötü olmayı başaramazdım.

Yaşamımda inanılması zor mucizeler gibi gelişen olumlu günlerini, haftalarını, aylarını kucaklamakta zorlanmıyordum. Olayların nedeni vardı. Çok başarısız olduğum o sunumun da olması gerektiğini kabul etmekte gururum nedeni ile mi zorlanıyordum? İstediğim gibi yapamamıştım işte. Bırakın istediğim gibi yapmayı beklenen minimal sınırlarda bile yapamamıştım. Nedense. Boş vermemiştim. Tam tersi umursamıştım, önemsemiştim, kıymet vermiştim. Dinlemiştim, uygulamak istemiştim.

Benimle birlikte eğitime katılan bir dostum ile paylaştım bu düşüncelerimin bir kısmını. Gerisini kendime sakladım. Bugün yakın bir arkadaşım eğitim ile ilgili soru sorunca, “Muhtemelen Lions eğitmeni olamayacağım, çok kötü bir sunum yaptım,” diye paylaştım. Benim diğer çalışmalarımı bildiği için mütevazı olmak için öyle konuştuğumu zannetti. “Hayır”, dedim,” samimi söylüyorum. Çok başarısızdım.”

Aradan dört beş gün geçmiş ama içimden atamamışım. Tam olarak. Anlayamadım neden oldu, nasıl oldu, sunum sırasında ipler nasıl koptu. İnanın bilmiyorum. “Sunumun kaydını seyredince göreceksin,” dedi eğitmenlerimden bir tanesi sunum sonundaki geri bildirimi sırasında. Orada kimi göreceğim merak ediyorum.

Her şeyin bir nedeni olduğunu kabul ediyorum. Tamam ediyorum. Ediyorum da soruyorum peki benim için doğru sonuç değilse neden Şile’de olmam gerekiyordu? Bu kadar yorulmama değer miydi? Neden istedim ve neden yapabilmem mümkün iken başarılı bir çalışma yapamadım? Yapabileceğimi biliyorum, peki neden yapamadım?

Mühendis Zeynep’in gözleri ile bilmiyorum. Yaşamın farklı cevapları ile karşılaşan yeni Zeynep’in aklına gelen bazı şeyler var. 2010 yılının Aralık ayı bana çok şey söylemişti. Ocak ayı da söylemeye devam ediyor. Bazen Fethiye’den, bazen Arnavutköy’den, Şile’den, Londra’dan, Sultan Ahmet’ten.

Çekip durduğum Macera melek kartı yüreğimin istediği yaşam ile karşı karşıya olduğumu gösterirken kabul etsem de etmesem de maceranın böyle devam edeceğini sessizce hatırlatıyor.

Bana şimdilik uyuyup uyanmak kalıyor…

25 Haziran 2009 Perşembe

Zürafalar ve Çakallar







Yürekten İletişim – Şiddetsiz İletişim konusunu aktarmaya olan arzum bitmiyor. Dünya üzerinde fosil yakıtların karbon salınımları dünyayı yaşanamaz kılmaya başlarken, sözcüklerimiz dünyaya ve insanlara çok daha farklı zararlar verebiliyor. Sözler tüm yaşlarda bizi etkiliyor, ama en çok da küçük yaşlarda.

Ailelerimizden duyduğumuz sözler var. Öğretmenlerimizden duyduğumuz sözler var. Prof. Dr. Yankı Yazgan çocukların ruh sağlığını etkileyen faktörlerden bir tanesinin çocuğun güvendiği ve ilgi beklediği insanların onu hayal kırıklığına uğratması olduğunu söylüyor. Çocuklar anne babalarının ve öğretmenlerinin gözlerinin içini gözlüyor. Ben de yaptım biliyorum. Belki şanslıydım, beni destekleyen insanlar ile birlikte oldum; beni genelde destekleyen öğretmenlerim oldu. Ancak okul yıllarında, çocukluk yıllarında gerek fiziksel şiddete, gerekse ağır sözlü eleştiri ve hakaretlere uğradığını anlatan arkadaşlarım oldu. Hatta hocalarım oldu.

Sözlerin ruhumuzda yarattığı yaralar fiziksel yaralanmaların, hatta fiziksel şiddetin ötesinde olabiliyor. Korkular, endişeler ve güvensizlikler ile dolu yaşamlar yaratılabiliyor. Geleceğimizi Zürafalar veya Çakallar yazabiliyor.

*

Zürafa ’nın Şiddetsiz İletişim dilinde farklı bir anlamı. Dünyada karada yaşayan hayvanlardan kalbi en büyük olan hayvan zürafa, yürekten iletişimde kalbimiz ile hareket etmenin, kalpten konuşmanın önemini hatırlatıyor bize. Kendimizdeki ve başkalarındaki güzellikleri görmemizi hatırlatıyor, bu güzellikleri hatırlatıyor.

Yermek ve yargılamak bu düşüncede yer almıyor. Eleştirmek bu iletişim tarzında yer almıyor. Eleştiri içimizdeki güzellikler ile bağlantımızı koparıyor. Çakal yaklaşımını kulanlar, eleştirerek ve hatta utandırarak bir kişiyi doğru yöne yöneltebileceğini sanıyorlar. Ama çakal dili kullanan bir kişinin sözlerinin ardında ifade edilmemiş ve karşılanmamış birçok ihtiyacı yatıyor. Kendi ihtiyaçlarının tam farkında olmayan biri baş bir kişiyi nasıl etkiler acaba?

*

Öğretmenler hangi dili konuşuyor?

Dünyada eğitimde büyük farklılıklar yaşanıyor gibi görünse de, Türkiye’de görebildiğim kadar ile eğitimde, eğitim dilince şiddet varlığını sürdürüyor. Şiddet adını verdiğimiz fiziksel hareketler azalsa da sözel şiddet belki de artarak varlığını sürdürüyor. Bir de şiddete yüklediğimiz anlam nedir? Bunun farklında olmak gerek. Eleştiri yerine göre çok ağır şiddet yerine geçebiliyor. Özellikle daha korunmasız olan küçük ruhların dünyalarında.

Eleştirmeden, düzeltmeden nasıl öğretmen olunabilir? Değil mi?

Şiddetsiz İletişim sözcüklere ve sözlere çok farklı bir açıdan bakıyor. Şiddet bir anlamda başkasının ihtiyaçlarının kendi ihtiyaçlarım kadar dikkate almamaktan doğuyor. Almamanın ta kendisi belki de şiddet.

Şiddetsiz İletişim’de ihtiyaçlarımızı karşılamak için karşımızdaki insandan rica da bulunmak hakkımız var. Ama ricanın gerçek bir rica olması, yani üstü örtülü bir talep veya zorlama olmaması gerekiyor. Şiddetsiz İletişim’de yapılan bir ricanın kabul edilmesi kadar kabul edilmemesi de uygun. Eğer beklediğimiz cevap ‘evet’ ve bunu almamak bizi hayal kırıklığına uğratıyor, üzüyor veya kızdırıyorsa, niyetimizde bir yerlerde şiddet var demek. Yani karşımızdakinin özgür seçimine saygımız tam değil. İsteklerimiz, bizim isteklerimiz daha öncelikli demek. Öncelikler zor bir konu. Bir öğretmen ve öğrencinin öncelikleri söz konusu olduğunda konu daha karışık bir görüntü oluşturabiliyor.

Şiddetsiz İletişime dair tüm cevapları verebilmek değil amacım. Kısa bir yazıda mümkün değil. Ama dikkatinizi çekmek istediğim doğru. Başka bir bakma şekli var. Ve eğer kullanmayı öğrenebilirsek hayal edebileceğimiz her ortamda, her grupta kullanılması ve o grubun içindeki huzur ve uyumu arttırması mümkün.

Zürafaların dünyasındaki yolumuz hep açık olsun…

10 Haziran 2009 Çarşamba

Seçtiğimiz Yol


"Benim zamanımda mühendis olmak çok kıymetli bir şeydi. Mesela ben bir vali kadar maaş alıyordum daha mezun olmadan. Yazın staj için Doğu’ya gitmiştik. Karayolları’nda çalışıyoruz. Yıl 1949-50. Daha Devlet Su İşleri kurulmamış. O kadar iyi çalışıyoruz ki Bölge Müdürü bizi daimi kadroya almayı teklif etti. İki arkadaş gitmiştik. 17-18 yaşlarındayım ve şartlar muhteşem. Okul başladı, bir ay geçti, ben çalışıyorum. “Teklife hayır,” dedim “bu böyle olmamalı ben okula dönmek istiyorum.” Bir ay geç başladım okula o sene. Düşündüm ki okulu bitirmeliyim. Müdür de haklı. O yıllarda mühendis yok, teknik eleman yok. Bulmuş, kaçırmak istemiyor. Arkadaşım kaldı, uzun yıllarda çalıştı Karayolları’nda. Çok yıllar sonra okula döndü ve mühendis diplomasını aldı. Belki onunda kalmasına müsaade etmemeliydim, ama teklif edilen şartlar o kadar iyiydi ki …”


Özgeçmişine bakınca babamın, genelde sorarlar: “Bu işlerin hepsini siz mi yaptınız?” diye. Ve evet gerçekten o bahsettiği işlerin şantiyelerinin hepsinde bizzat bulunmuştu babam. O işleri yapmıştı. Yaptığı işleri alt alta sıralayınca birçok insana bir ömre sığması zor görünürdü. Yapabilmek ve ortaya çıkarabilmek konusunda farklı bir gücü vardı babamın. Peki, bu güç nereden geliyordu?


Kızım en zor şey gece başını yastığa koyduğunda rahat uyuyabilmektir. Şimdi iş hayatında farklı yollar var seçebileceğin. Ben başımı yastığa koyduğumda uyuyabilmek istiyorum. Müteahhitlikte, bizim yaptığımız birim fiyatlı işlerde kar marjı bellidir. Birim fiyat tarifinde müteahhitlik karı %25’dir. Bunun üzerinden indirim yapman gerekiyor. Taşeron bulursun, ucuza yaptırırsın, karın artar. İş bitirme belgesine ihtiyacın vardır, işi yüksek indirimle alırsın, kazancın kazandığın iş bitirme belgesidir. Ya da boş durmak istemezsin, çark dönsün dersin işi para kazanmayacağını bile bile alırsın. İş mevcut iş makinelerine uyar, tamam makinenden yersin ana yine de işin hesabı sana uymuş olur. Müteahhitlik budur kızım. İyi çalışırsan para kazanabilirsin. Kısmet de işin parçası. Bir işi altın diye alırsın toprak olur, toprak diye alırsın altın olur Müteahhitlik ile para kazanırsın. Zengin olmak istiyorsan kızım, bu yol senin yolun değil bilesin.”


*


Mühendis olmak istediğime ne zaman karar verdim bilmiyorum. Ağabeyimin inşaat mühendisi olmaya karar vermesinden çok daha önce olmalıydı. Ama üniversite sınavları yaklaştığında bu konuyu daha ciddi olarak ele almam gerekiyordu.


Lisede matematik bölümünü seçmiştim, matematiği, kimya ve biyolojiyi çok seviyordum. Fen dersleri arasında fizik dersleri beni o kadar çok çekmiyordu. Daha sonra gözlem olarak fizik derslerini sevenlerin mühendis olmaya daha yatkın olduklarını düşünmüşümdür. Beni mühendisliğe yönlendiren nokta babam ve ağabeyimin meslek seçimleri kadar matematiğe olan sevgim olmuştu.


Üniversitede eğitimini aldığım mühendislik bilgilerini hiçbir zaman tam anlamı ile kullanmadım. İnşaat işlerimizde yaptığım işlerin hiçbirini yapmak için mühendis olmama gerek yoktu.
Ancak mühendislik eğitiminin bana verdiğini kesinlikle söyleyebileceğim şeyler var. Kendine güven, anlatılanı anlayabileceğime dair bir inanç, detaylardan ve uzun vadeli çalışmalardan çekinmemek. Mühendislik insana problem çözme yaklaşımını kazandıran bir eğitim. Çözeceğimiz problemler bambaşka dünyalara ait ve çözümler çoğu zaman beklenmedik yerlerde olsa da.
Tekrar üniversiteye gitme şansım olsa öğrenmek istediğim dallar var. Son yıllarda tıp ve psikoloji çok ilgimi çekiyor. Üniversiteye giderek olmasa da bu konularda okuyorum ve daha kısa süreli eğitimler alıyorum. Ama yine de geriye dönüp baktığımda, bugün yaptığım yaşam koçluğu, eğitmenlik ve danışmanlık çalışmalarımda mühendislik eğitiminin bana çok şey kazandırdığını biliyorum. Mühendis olmak çözüme odaklı ve detaylardan korkmayan, hem detaya hem bütüne bakmayı öğreten bir bakış açısı öğretiyor insana.


Babam her yönüyle tam bir mühendisti. Hatta gençlik yıllarında Türkiye’deki en iyi şantiye şefi diye de tanınırmış. Artık mühendislik yapmıyor olsam da, geri planda yaşamıma destek olan mühendis Zeynep’in varlığı kuvvet veriyor bana.

15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.



Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.



Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Gecenin Sessizliğinde Tesadüflerin İzi



Bugün bir avukata bir konuyu danışmak için gitmem gerekti. İlk defa tanışacağım bu hanıma haksız yere uğraşmak zorunda kaldığım bir konu ile ilgili yardım almak için gidiyordum.

Kapıyı çaldım, kapıyı tesadüfen avukat hanım bizzat kendi açtı ve odasına buyur etti. Masasının karşısındaki koltuğa oturmadan önce yerdeki halı gözüme takıldı. Olabilir miydi? Yerdeki halı, benim Fethiye’deki evimin salonundaki halının tıpatıp aynısı idi. Şimdi bu o kadar enteresan gelmeyebilir, ama halının özel bir desen ve renkte el dokuması bir halı olduğunu söylesem?

Kendimi tutamadım ve avukat hanıma söyledim. O’da “Evet biz bu el boyaması halılara meraklıyız” dedi. Eşinin Kayseri’li olduğundan bahsettiği ve Kayseri’de Yahyalı halılarının da meşhur olduğundan. Nasıl bilmem, Rahmetli Babam Devlet Su İşleri Müteahhit’i olarak Yahyalı’da ‘Ağcaşar Barajı’nın inşaatını yapmıştı. Ben de Kayseri ve Yahyalı’ya uzun yıllar bu iş vesilesi ile gittim. Tesadüf.

Derken “Siz Fethiye’den bahsediyorsunuz, orada mı yaşıyorsunuz?” dedi hanım. “Biz de ileride orada mı yaşasak diye düşünüyoruz” demez mi? Yıllardır Fethiye’ye tatil için gelirlermiş. Nereden nereye.

*

Ben tesadüflere inanırım. Hatta kuvvetli işaretler olduğuna inanırım. Beklenmedik anlarda ortaya çıkan bu sinirli an’ların yaşamımızda belki olmamız gereken yer olduğumuzu bir işareti olduğunu dahi kabul ederim.

Avukata danışmak üzere gittiğim konu tamamen haksız olarak uğraşmak olduğum bir konu. Ve “bu neden oluyor, neden bu haksızlığa uğruyorum” diye haftalardır düşünüyorum. Birkaç gecem de uykusuz geçti doğrusu.

Yaşamda düşüncelerimiz ve davranışlarımız ile bazı şeyleri hayatımıza davet ettiğimizi kabul ediyorum. Bazen başarıdan korkarak kendimize çelme taktığımız olur. Bazen sevgiden korkar ve bizi sevenleri biz hayatımızdan uzaklaştırırız. Bunlar mümkün, oluyor ve kabul ediyorum.

Ancak, kimi an’larda, sanki tüm detayları önceden belirlenmiş oldukları hissi beni ürpertir. Bunu hissetmem için özel bir olay yaşıyor olmam gerekmez; sadece o an özeldir.

Bir eğitim projesi vardı üzerinde uzun yıllar çalıştığım. Çok inandığım bir projeydi ve yüreğimin derinlerinde yapılması gereken bir şey olduğunu biliyordum. Maddi manevi çok imkânımı ayırmam gerekti, çok zaman ayırmam gerekti. Aradaki sürede farklı kesimlerden gerçekten faydalanabilecek insanlara çok güzel hizmetler de verdik, ancak yine de bir türlü olması gereken yoğunluğa ulaşmıyordu. Hayır duaları edenler oluyor, çok insan teşekkür ediyordu. Projeyi sonlandırmak gerektiğine karar verene kadar bu birkaç yıl böyle devam etti. Çalışmanın yapıldığı mekânı boşaltmamızdan birkaç hafta önce bir danışanı beklerken camdan İstanbul’un akşam manzarasını seyrederken içimi garip bir huzur sardı.

Zaman sanki donmuştu, muazzam bir netlik vardı sanki. O an için sanki başka bir yerde olmam hiçbir şekilde mümkün değildi. Sanki varlığımın evrende tek bulunabileceği mekân o salonda pencerenin yanında o noktada durdum; ve uzaktan ve yukardan İstanbul Boğaz’ını, Taksim’den Kadıköy’e manzarayı, Kız Kulesi’nin bu kadar uzaktan çok da parlak görünmeyen ışıklarını seyrettim. Ve o an’da o proje için yaptığım hiçbir şeyin başka türlü olamayacağını, her şeyin gerçekten olması gerektiği gibi olduğunu sanki bedenimin her hücresinde hissettim. Ne kadar mükemmel bir tamlık hissi bu.

*

Ben bugün o avukat hanımın ofisine girdiğim de ve yerdeki halıyı gördüğüm an’da da bir şey oldu.

Düşüncelerimin gücünün farkındayım. Ve yüreğimin arzularını dinlediğimde ve o sesi takip etmeye kendimi adayabildiğimde yaşamın benim için daha da yaşama değer olduğunun da.

Ancak hayatın beklenmedik an’larında karşıma çıkan kimi zaman o ‘tesadüfler’de kimi zaman o mükemmel ‘tam olma halleri’nde bir sihir olduğuna da kabul ediyorum. Olmam gereken zaman da, olmam gereken yerde ve yaşamam gerekenleri yaşamakta olduğuma dair.


Yine bir İstanbul akşamı’nda bu defa İstanbul Boğazı’nda, boğazın karşı yakasında aydınlatılmış olan Kuleli Askeri Lisesi’ni seyrediyorum. Boğaz gece süzülen karanlık gemiler dışında sakin. Ve yüreğim bir sonraki sahneyi heyecan ile bekliyor.

Z.