İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Prof.Dr. Yankı Yazgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr. Yankı Yazgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2010 Cumartesi

III. Okul Ruh Sağlığı Sempozyumunun 2. Günü




Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği (PREP) tarafından düzenlenen III. Uluslararası Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu'nun 2. gününde Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sungur, Tel Aviv Üniversitesi'nden Dr. Tamie Ronen ve Dr. Michael Rosenbaum konferans konuşmacıları olarak yer aldılar.

Down Türkiye'den Sn. Gün Osborn'un da katıldığı Forumlara farklı okul ve kurumlardan konuşmacılar katıldılar.

PREP Derneğine, Sempozyum Başkanı Prof. Dr. Yankı Yazgan'a, Dr. Meltem Kora'ya ve tüm ekiplerine tekrar bu kıymetli çalışma ve buluşma için yürekten teşekkürler.

PREP Derneği hakkında daha fazla bilgi için:



1 Ekim 2010 Cuma

III.Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu


Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği (PREP) tarafından düzenlenen III. Uluslararası Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu İstanbul Barbaros Point Otel'de başladı.


1-2 Ekim 2010 tarihlerinde yapılacak olan Sempozyumun 1. gününde Yale Üniversitesi'nden Dr. Young-Shin Kim ve Dr. Bennett Leventhal konferans konuşmacılarıydılar.


1. Gün forumlarda birçok eğitimci yer aldı. PREP Derneğine bu kıymetli çalışma için yürekten teşekkürler.

25 Haziran 2009 Perşembe

Zürafalar ve Çakallar







Yürekten İletişim – Şiddetsiz İletişim konusunu aktarmaya olan arzum bitmiyor. Dünya üzerinde fosil yakıtların karbon salınımları dünyayı yaşanamaz kılmaya başlarken, sözcüklerimiz dünyaya ve insanlara çok daha farklı zararlar verebiliyor. Sözler tüm yaşlarda bizi etkiliyor, ama en çok da küçük yaşlarda.

Ailelerimizden duyduğumuz sözler var. Öğretmenlerimizden duyduğumuz sözler var. Prof. Dr. Yankı Yazgan çocukların ruh sağlığını etkileyen faktörlerden bir tanesinin çocuğun güvendiği ve ilgi beklediği insanların onu hayal kırıklığına uğratması olduğunu söylüyor. Çocuklar anne babalarının ve öğretmenlerinin gözlerinin içini gözlüyor. Ben de yaptım biliyorum. Belki şanslıydım, beni destekleyen insanlar ile birlikte oldum; beni genelde destekleyen öğretmenlerim oldu. Ancak okul yıllarında, çocukluk yıllarında gerek fiziksel şiddete, gerekse ağır sözlü eleştiri ve hakaretlere uğradığını anlatan arkadaşlarım oldu. Hatta hocalarım oldu.

Sözlerin ruhumuzda yarattığı yaralar fiziksel yaralanmaların, hatta fiziksel şiddetin ötesinde olabiliyor. Korkular, endişeler ve güvensizlikler ile dolu yaşamlar yaratılabiliyor. Geleceğimizi Zürafalar veya Çakallar yazabiliyor.

*

Zürafa ’nın Şiddetsiz İletişim dilinde farklı bir anlamı. Dünyada karada yaşayan hayvanlardan kalbi en büyük olan hayvan zürafa, yürekten iletişimde kalbimiz ile hareket etmenin, kalpten konuşmanın önemini hatırlatıyor bize. Kendimizdeki ve başkalarındaki güzellikleri görmemizi hatırlatıyor, bu güzellikleri hatırlatıyor.

Yermek ve yargılamak bu düşüncede yer almıyor. Eleştirmek bu iletişim tarzında yer almıyor. Eleştiri içimizdeki güzellikler ile bağlantımızı koparıyor. Çakal yaklaşımını kulanlar, eleştirerek ve hatta utandırarak bir kişiyi doğru yöne yöneltebileceğini sanıyorlar. Ama çakal dili kullanan bir kişinin sözlerinin ardında ifade edilmemiş ve karşılanmamış birçok ihtiyacı yatıyor. Kendi ihtiyaçlarının tam farkında olmayan biri baş bir kişiyi nasıl etkiler acaba?

*

Öğretmenler hangi dili konuşuyor?

Dünyada eğitimde büyük farklılıklar yaşanıyor gibi görünse de, Türkiye’de görebildiğim kadar ile eğitimde, eğitim dilince şiddet varlığını sürdürüyor. Şiddet adını verdiğimiz fiziksel hareketler azalsa da sözel şiddet belki de artarak varlığını sürdürüyor. Bir de şiddete yüklediğimiz anlam nedir? Bunun farklında olmak gerek. Eleştiri yerine göre çok ağır şiddet yerine geçebiliyor. Özellikle daha korunmasız olan küçük ruhların dünyalarında.

Eleştirmeden, düzeltmeden nasıl öğretmen olunabilir? Değil mi?

Şiddetsiz İletişim sözcüklere ve sözlere çok farklı bir açıdan bakıyor. Şiddet bir anlamda başkasının ihtiyaçlarının kendi ihtiyaçlarım kadar dikkate almamaktan doğuyor. Almamanın ta kendisi belki de şiddet.

Şiddetsiz İletişim’de ihtiyaçlarımızı karşılamak için karşımızdaki insandan rica da bulunmak hakkımız var. Ama ricanın gerçek bir rica olması, yani üstü örtülü bir talep veya zorlama olmaması gerekiyor. Şiddetsiz İletişim’de yapılan bir ricanın kabul edilmesi kadar kabul edilmemesi de uygun. Eğer beklediğimiz cevap ‘evet’ ve bunu almamak bizi hayal kırıklığına uğratıyor, üzüyor veya kızdırıyorsa, niyetimizde bir yerlerde şiddet var demek. Yani karşımızdakinin özgür seçimine saygımız tam değil. İsteklerimiz, bizim isteklerimiz daha öncelikli demek. Öncelikler zor bir konu. Bir öğretmen ve öğrencinin öncelikleri söz konusu olduğunda konu daha karışık bir görüntü oluşturabiliyor.

Şiddetsiz İletişime dair tüm cevapları verebilmek değil amacım. Kısa bir yazıda mümkün değil. Ama dikkatinizi çekmek istediğim doğru. Başka bir bakma şekli var. Ve eğer kullanmayı öğrenebilirsek hayal edebileceğimiz her ortamda, her grupta kullanılması ve o grubun içindeki huzur ve uyumu arttırması mümkün.

Zürafaların dünyasındaki yolumuz hep açık olsun…

8 Haziran 2009 Pazartesi

İki Sihirli Sözcük

Yazarak yazar olunabilir mi bilmiyorum ama benim müteahhit olmak için kâğıt üzerinde tüm yeterliliklerim olsa da yaşam boyu bu işi sürdürebilmem o kadar da kolay bir şey değildi sanırım. Bir inşaat müteahhidi olmak bilgi, beceri gerektirdiği kadar gerektirdiği yaşam şartları nedeni ile çok kolay bir iş değil. Özellikle işin uğraşları ile aktif olarak ilgilenmek istiyorsanız ve gerekiyorsa.

Ben babam ile çalıştığım ve inşaat müteahhitliği yaptığımız yıllarda kendimi başarılı bir ikinci adamdım diye tarif edebilirim. Alınan kararların iyi bir uygulayıcısı ve aktaranı olmayı başarabiliyordum. Ancak başarılı bir ikinci adam olmak başarılı bir müteahhit olmak için yeterli bir kriter olmadığı gibi, başarılı bir müteahhit olmanın kuralları farklı tarif edilmesi kolay bir şey değildi. Geçen yıllar ve değişen zaman bu kuralları da hızla değiştirmekteydi. İşin gerekleri gerek Türkiye’nin gerek dünyanın şartları ile birlikte hızla değişmekte.

İşi inşaat müteahhitliği olan inşaat mühendisi bir babanın kızı olarak yaşamım, hem çok kolay hem de yerine göre oldukça zor oldu. Aile işinde çalışıyor olmak beni kimi zaman bir yabancı olarak bir firmadan çalışıyor olsam alacağım bazı kararları almakta çekimser kalmak zorunda bıraktı. Firmamızda belki aile dışından bir müdürü veya çalışan fikirlerini özgürce ifade ederken, ben kimseyi kırmamak adına daha temkinli olmayı tercih etmekte fayda gördüm. Nezaket, saygıya öncelik ve alttan alarak iş hayatını sürdürmeyi seçtim.

Öğrendiğim bir şey var. Bu sanırım Türkiye’nin bir gerçeği. Bir insan nazik ise onu güçsüz olarak algılama eğilimindeyiz. Dünyada nezaket ve incelik sosyal yaşamın insanları bir araya getiren zamkı diye düşünülürken toplumumuzda sanki nezaket gücümüz yetmediğinde insanlara gösterdiğimiz bir davranış. 1992 yılında Türkiye’ye döndüğüm günden bugüne kadar bu davranış tarzını üzülerek sadece iş hayatında değil, her türlü toplumsal ve sosyal ilişkilerimizde gözlemliyorum.

Bize servis yapan bir garsona, uçakta hizmet eden hostese, alışveriş sırasında ödememizi yaptığımız görevli kasiyere kaç kişi teşekkür ediyor dikkatinizi çekti mi? Bize hizmet eden kişilere yaklaşımlarımız nasıl? Seçtiğimiz kelimeler konuştuğumuz insanın sosyal statüsüne göre ne kadar farklılaşıyor ya da aynı kalıyor? … Bu konu sosyal yaşamın huzuru için, keyifli bir yaşam için bence çok çok önemli.

Teşekkür etmek, her zaman, her yerde, bizim için görevi bile olsa bir şey yapan herkese teşekkür etmek bana çocukluğumda ailemin öğrettiği bir şey. Özellikle Avrupa’da, Amerika’da ve Japonya’da bunu görüyorum. İnsanlar teşekkür ediyorlar, bunu istinasız yapıyorlar ve bunu yaşamlarının içine nefes almak kadar entegre etmişler. Japon araştırmacı Masaru Emoto’nun çalışmalarında ‘teşekkür ederim’ sözlerinin suda çok güzel kristaller oluşmasını sağladığını artık biliyoruz. Ve bu sözlerin ağırlıklı olarak sudan oluşan bedenimiz üzerindeki olumlu etkilerini de tahmin edebiliyoruz. O zaman neden çekiniyoruz bu sözleri söylemekten? Bizi tutan şey ne? Teşekkür sözleri insanı küçültmez yüceltir, insanın ruhunu besler – hem söyleyenin hem duyanın. Çünkü o ses frekansları oradaki herkesin enerji alanlarına ulaşır. Nedense kelimeler dudaklarımızdan dökülürken zorlanıyoruz.

Birkaç gün önce Dalaman’dan İstanbul’a uçmuştum. Uçakta gerçekten güzel yüzlü ve ilgili hostesler vardı. Ben koridor kenarında oturuyordum. İki koltuk yanımda cam kenarında oturan bey uçakta başımızın üzerinde yanan paneldeki hostes çağırma düğmesine bastı. Bir iki dakika sonra bir hostes hanım geldi ve “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Beyin cevabı biraz yüksek sesle “Yastık!” oldu. Evet ihtiyacını az ve öz olarak söylemişti. Ama yüreğim başka cevapları diledi. Mesela “Bir yastık rica ediyorum” veya “ bir yastık verebilir misiniz?” veya benzeri daha ince daha nazik bir ifade diledi. O bey soruya tek bir kelime ile sert sayılabilecek bir ifade ile cevap vermeyi tercih etmişti.

Uçaklarda uçuşlarda yiyecek ve içecek ikramı yapılır. Hostesler yiyecek ve yolcunun isteğine göre içecek ikramı yaparlar. Yıllardır dikkat ederim genellikle yabancılar hostes bir şey verirken teşekkür ederler. Daha sonra hostesler bu defa boşalan kapları toplarken tekrar teşekkür ederler. İstisnasız. Ben de teşekkür etmeyi çocukluğumdan beri hayatımın parçası yapmaya gayret ederim. Ama genelde Türk yolcuların bu kelimeleri söylemekten uzak olduğu görüyorum. Teşekkür etmek ile ilgili bir sıkıntımız var. Ve bence bunu acilen aşmamız gerekiyor. Ben küçükken dışarıya bir yere yemeğe gittiğimizde bir garson masamıza servis yaptığında, tabağımızı getirdiğinde veya bir yiyecek servis yaptığında ailemiz teşekkür etmemizi öğretmişti. Eğer unutursam “Zeynepciğim, garson ağabeyine teşekkür et bakalım” diye hatırlatırlardı. Her hangi bir yerde, her hangi bir zamanda teşekkürü ihmal edersek, bunu hatırlatırlardı. Zorunda olduğumuz değil zorunda olmadığımız kişilere teşekkür etmenin önemini anlatırlardı. Bir yandan şükran ve teşekkür toplumumuzda önemli yeri olduğunu düşündüğüm şeyler. Biz bunlara gerçekten hiç önem mi vermedik, yoksa unuttuk mu? Düşünmeye ve üzerinde bir şeyler yapmaya değer bence.

*

Nereden nereye gitti düşüncelerim. Oysa başka şeyler vardı söylemek istediğim. Haydi, aklımdaki konuya döneyim. Bundan herhalde dört yıl kadar önceydi. Eğitim firması sahibi bir arkadaşımın hazırladığı yeni bir eğitimin test çalışmasına dinleyici olarak katılmıştım. On on beş kişi kadardık. Prof. Dr. Yankı Yazgan eğitim programının danışmanıydı ve o da iki günlük çalışmayı dinlemeye gelmişti. Bu eğitim çalışması kendisi ile tanışmam için vesile oldu. İleriki yıllarda kendisi Fethiye Rehberlik Araştırma Merkezi’nin davetlisi olarak Fethiye’ye geldi ve dinlemeye gelen kapılardan taşan yüzlerce Fethiyeli veliye bir konferans verdi. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama Yankı Bey ile bir konuşmamızda kendisi beklenmedik şekilde bir soru soruverdi bana: “Neden ‘Anadolu’da Bir Kadın Müteahhit Olmak’ diye bir kitap yazmıyorsunuz?” … Şimdi nereden gelmişti bu soru. Bir an için daha önce nelerden bahsettiğimizi unuttuğumu fark ettim. Yazmayı sevdiğimi, bu kadar çok sevdiğimi söylemiş miydim sahiden?

Şaşırmıştım, ama zihnimdeki çarklar da dönmeye başlamıştı. Hayatımdaki büyük değişiklikler beklenmedik zamanlarda, beklenmedik kişilerin bir önerisinin veya bir tavsiyesinin içimde yerini bilemediğim bir motoru ateşlemesiyle olmuştur. Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik yerlerde.

Bu konuşmadan iki üç yıl kadar sonra ilk kitabım çıktı. Konusu müteahhitlik değil, bir tamamlayıcı tıp metodu olan Reiki üzerine oldu. Sonradan kitapların devamı geldi. Yazı hayatımın vazgeçilmezi olarak yerini aldı. Müteahhitlik işimiz mükemmel bir eğitim süreci olarak hayatımda çok önemli bir yer alırken, yazmak ruhumu kanatlandıran bir uğraş oldu.

Bazen kendi plan ve kontrolümde olduğuna inanmak istediğim yaşamım, sanki sihirli bir değneğin dokunuşuyla, o ana kadar var olmayan ihtimallerin dünyasına akmaya başlar. Aniden bir kapı karşımda belirmiş ve açılmayı beklemektedir. Bazen de bir bakarım yeni bir yolda koşmaya başlamışım. Ne zaman başladım, o yolun başına ne zaman geldim ve nereye gidiyorum tam bilemeden. Sadece koşmanın doğru olduğuna inancım ile ilerlerim. Yeni ve farklı dönemeçlere kadar.

Sabah ezanı az önce okundu. Bu gece de uyumadığımı fark ettim. Elimde dolaşan uzunca bir kitabı bitirdim. Farklı kitaplara göz gezdirdim. Ve sonra yorgun da olsam uyuyamayacağımı bilerek yazmaya karar verdim. Sessizliği bölen sakin sabah ezanı yorulmaya başladığımı hissettirdi bana. Az önce bitirdiğimi kitabın sonralarında da sabah ezanından bahsedilmemiş miydi? İstanbul’da Akaretlerdeki evimizin karşısındaki küçük cami geldi aklıma, Vişnezade Camii. Swissotel’in birkaç sokak altındaki küçük bir cami. Dolmabahçe Sarayı’nın arkasındaki sırtlarda. Sabah ezanlarını duya duya duymaz olurdu insan. Bazense gereğinden fazla şey düşündürürdü ezan sesi. Sabah ezanı ise her zaman bir farklı olurdu. Günün henüz karanlık saatlerinde sabahın yaklaşmakta olduğunu haber veren bir ses.

Tabii yurt dışında duyulmayan bu ses İstanbul’da, Ankara’da, Fethiye’de ya da Malatya’da, kısaca Türkiye’de olduğumu da haber verir bana.

İnşaat mühendisi bir babanın müteahhitlik işi yapan kızı olarak doğdum, yaşamımın büyük bir kısmı babamın izinden yürüyerek geçti, ama ruhum yazı diyip duruyor artık. Eskiye dair söylemek istediklerim var. Zamanı gelince ve gelirse Anadolu’da müteahhit olmaktan, kadın olmaktan ve o günlerde yaşadıklarımdan da bahsederim hayırlısıyla.


Bugünse içimden teşekkür ederim demek geliyor, önce babama ve sonra bu sihirli iki sözcüğü bana söylemekten esirgemeyerek ruhumu aydınlatanlara…

Yankı Yazgan'ı Dinliyorum


Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın kitaplarını hep severek okumuşumdur. Yankı Bey iyi bir yazar, ve bence bir o kadar da iyi bir hatip. Fethiye’de verdiği iki saatlik bir konferansı dinledikten sonra başarısının yaklaşımındaki samimiyet ve gerçeklikten geldiğini düşünmüştüm. Yaşıyordu ve yaşadıklarını dokunarak yaşıyordu sanki, yaşananların kendisinde iz bırakmasın izin vererek. Ve bu izlerin deneyimi ile aktarıyordu, düşüncelerini ve bildiklerini.

Fethiye’ye gelmeden kısa bir süre önce sevilen bir televizyon programına çıkmıştı Yankı Bey. Seyahat programım yoğun olduğu için duymuş ama seyredememiştim. Bu programın kaydını neredeyse bir yılı aşkın bir süre sonra seyretme şansım oldu. Bu programı seyrederken bir yandan notlar aldım, Yankı Bey’in Fethiye’deki konferansını dinlerken yaptığım gibi. Ve bu notlarımı paylaşmak istiyorum.

Belki bunları ilk defa duyacaksınız, belki de bir tekrar olacak sizin için. Yine de aktarmaya değer diye düşüyorum. Kendimizi, yaşamı ve toplumumuzu anlamak adına. İşte Yankı Yazgan konuşuyor:

Türk toplumu, birey ve çocuklar üzerine:

- Çok iyi moral de bir ülke olduğumuz söylenemez. Bu yüzden insanlarımızı iyi hissetmek istiyor.

- Kötü hissetmeden iyi hissedemez siniz. Dibe vurmak diyorlar ya.

- Başkasının başarısı ile avunmak konusunda başarılıyız.

- Şiddet hissetmeyen bir canlı yok. Küçük çocuklar ısırıverirler. İtmek kakmak tabiattaki halimizde var. Doğallıktan uzaklaştıkça şiddet dürtümüzü frenliyoruz. Doğallık derken tabiattaki halimizden bahsediyorum.

- Kendini kontrolleri zayıf olanlar, kontrolün zayıf olduğu ülkelerde suç oranı artıyor. Kuralların denetlenmediği bir yerde kurallara uyulması beklenilmiyor. Kameralı bir kavşakta trafik kurallarına uyan, kırmızı ışıkta duran, yayalara yol veren bir sürücü, kamerasız bir kavşakta kırmızı ışıkta geçiveriyor.


- Yaptığınız davranışın sonuçlarını yaşama ihtimaliniz varsa, iki kere düşünüyorsunuz.

- Gençlikte model arıyorsunuz. Şiddet kültüre sindiği zaman (kötü bir örnek oluyor).

- Dövülerek ilgi almak diye bir kavram var. “Kocam artık beni dövmüyor bile,” diyen kadın var. Dokunmaya, temasa o vuruş ile bile o kadar hasret.

- Kaybetme korkusu var.

- Çocuklara fiziksel dayak çok azaldı, ama sözle de bir insanı hırpalayabilirsiniz. Kimse çocuğunu alenen dövmüyor. Ama dövmüyorum fakat her gün hakaret ediyorum. Ağır konuşmak var Sözlü şiddet var. Bunlar ile aşağılama değersizleştirme oluyor. Salak, aptal gibi ifadeler kullanılıyor. Çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Anne baba çocuğa yapıyor. Patron yanındakine. Dövmekten beter etmek bu.

- Toplum olarak aşağılanmaya karşı hassasiyetimiz var. Türkiye’nin ruh halinden bashediyoruz. Reddedilmeye - en ufak ‘hayır’ı reddedilme olarak almaya eğilimimiz var.

- ‘Çocuk kalmışlık’ halimiz var: çocuğun düşüncesizliği, ölçüsüzlüğü, şiddeti, sevimlilik, misafirperver ve misafire ne yapacağı belli olmayan halimiz var.

- Aşağılık kompleksimiz var. Bu itici güç olabilir. Yetersiz hissetmezseniz nasıl başaracaksınız? Örneğin ilk sınavda kaybetmek ikinci sınava tetikleyebiliyor…

- Kuralsızlığı özgürlük mü sayıyoruz? Sorusuna bakarsak. İsyan etmek ihtiyacımız var – kurallara uymamak bunu kolay olarak karşılamak demek. Sizden zayıf çocuğu döverek korkulan ve makbul bir çocuk olmak mesela.



- Kuralsızlık ile özgürlüğü karıştırıyoruz. Kurallara uymak esasında bizi özgürleştiren bir şey. Lüzumsuz şeyler ile uğraşmaktan kurtarıyor. Kurallar bunu sağlıyor. Zihin daha yaratıcı ve ileri düşünceler için özgür kalıyor.

Aşk üzerine:

- Bir akşın ömrü ne kadar diye sorarsanız, 18 ila 24 ay sürüyor. Nereden geliyor? Anne çocuk ilişkisinin en yoğun olduğu dönem çocuğun 18 ila 24 aylık olduğu dönemlerde. Annelerin beyinlerine bakınca bazı yerler aktif. 20’li yaşlarda gençler âşık olmaya başlayınca beyinde aynı yerler aktif oluyor. Anne çocuk ilişkisinde aktifleşen sistemler âşık olunca kullandığımız sistemler aynı. Kendi çocuğumuzu severken de aynı yerle aktif hale geliyor.

- Devamlı aşık kalmaya insan vücudu dayanamaz ki. İhtiyacımız bağ kurmaktır. Kalıcı anlamlı bir ilişki ihtiyacımız var - aşk bunun tetikleyicisi. Aşk bir bağ kurmamız için bizi bir araya getiren mekanizmadır. Bağ kuvvetliyse aşka ihtiyaç olmuyor. Asıl ihtiyaç bağ kurmaktır.


- Âşık olunca eli terler, boğazı kurur, kalbi çarpar - kuduz köpeğe yaklaşınca da bunlar oluyor. Aşk tehlikeli bir şey. Tehlikeli kendisinde yok, âşık olduğunuz anda, anne çocuk sahibi olunca, kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. Kaybetme kaygısı. Kaybetme ihtimali ile karşılaşılan durumlar beyinde aynı yerler aktif olur.

- Türkiye’de eğitim ve sağlık kamunun hizmeti olarak çıkmış vaziyette. Ticaret ve kamu etiği farklı. Sağlık ve eğitim bir ülkeyi uygar yapan iki bileşen. (Bu dikkat edilmesi gereken bir konu.)

- Kadın ve Erkeğin beyni farklı mı diye sorarsak: Çok farklı. Neden farklı? Beynin gelişimini tetikleyen hormonlar iki cinste farklı işliyor. Bu sebeple farklı yetiler ortaya çıkıyor– üstünlük eşitsizlikten ziyade bir zenginlik şeklinde. Çok yönlü düşünce yetisi olan erkeklerin beyni daha kadınsı. Bu dış görünüş anlamında değil, düşünüş tarzı ile ilgili bir şey.

- Kadınların uzun vadeyi görebilme ve hissedebilme yetileri var.

- Türkler bilmiyorum demiyor.

- Beynin bir sefer yüzde 10’u çalışıyor. Gereken yer çalışıyor.

- Kusur bulmayı seviyoruz. Başkalarında kusur bulma özelliğimiz var. Mükemmeliyetçi - bir şeyi tam yapma ile hiç yapmama arasında kalma hali olabiliyor. O kadar iyi yapmak istiyorlar ve istedikleri derecede yapabileceklerine dair derin şüpheleri var ki yerlerinden kalkmıyorlar.




- Kusur bulmak daha kolay bir şeydir. Kusur kolay göze çarpar. Mükemmel bir sofrayı tarif ederken, bir kuş sütü eksikti diyoruz. Mükemmeli bile yine eksik ile tarif ediyoruz.

- Güncel dertler? 90’lardan bu yana hayatın baskısının daha geniş kitleler üzerinde hissediliyor. Zaman baskısı, yetişme baskısı, yapılacak şeylerin çokluğu ve yapılacak zamanın ve imkânın azalması.

- Hayat yetişilemeyecek kadar hızlı gidiyor. Yavaşlayın diyoruz veya bazen çok yavaşlayıp hayattan geri çekilenler oluyor.

- Çocuklar çiğnemeden yutar, büyüyünce çiğnemeyi öğreniriz ve yaşamın tadı artar.

- Durabilmek için muhafazakârlığa kayıyor insanlar. Kaybetmenin ızdırabını gidermek için.

- Muhafazakârlık bir masumiyet arayışıdır. İnsanlar çözümü orada bulabileceklerini sanıyorlar. Tüm dünyada bu akımlar var.

- Siyasetçiler gerçekten toplumu anlamaya çalışmalı. Oysa şekillendirmeye çalışıyorlar ve şekillendirmek için anlamaya gerek olmuyor.

- Kitaplarımda çizgiyi kullanıyorum. Çizgi yazı kadar eski bir dil. Yazıyı destekleyen bir araç.

*

Yankı Bey’i tekrar dinledim ve yine doyamadım. On kadar kitabı var Yankı Yazgan’ın. Ve kendimizi anlamak, çocuklarımızı, ailemizi, dostlarımızı anlamak, toplumumuzu, insanımızı ve yaşamı anlamak adına okumaya değer diyorum. Beynimizi, yüreğimizi ve ruhumuzu anlamak adına.

15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.



Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.



Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.

1 Temmuz 2008 Salı

Bebeklikten Feng-Shui'ye Bir Yolculuk

Prof. Dr. Yankı Yazgan bir konferans vermek üzere 25.Nisan günü Fethiye’deydi. Fethiye Esnaf ve Sanatkârlar Odası Konferans Salonu’nda “Düşe Kalka Büyümek: Değişim Çağıda Annebabalık ve Eğitimcilik” başlıklı bir konferans verdi. Fethiye İlçe Milli Eğitim Müdürü Sn. Yüksel Gültekin‘in de katılımı ile konferansı büyük bir grup dinledi ve yüzlerce kişi de maalesef salona sığamayıp kapıdan dönmek zorunda kaldı. Fethiye’de 1.si yapılan Uluslar arası 23 Nisan Çocuk Şenliği nedeni ile Fethiye’de aynı anda birçok farklı etkinlik olmasına rağmen Fethiyelilerin konferansa gösterdiği ilgi beni çok mutlu etti; aynı zamanda ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu da bana tekrar gösterdi.

Yankı Yazgan bir tıp doktoru. Psikiyatri uzmanlığı üzerine, Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanlığı eğitimi almış. Yankı Yazgan gerçekten beğendiğim bir hoca ve yazar; yaptığı işi yüreği ile yapan bir insan ve bu da tüm çalışmalarına yansıyor sanırım. Kendisine toplumsam sorumluluk anlayışı ile hem Fethiye’ye geldiği hem de tüm Türkiye’ye yaptığı hizmetlerden dolayı gönülden teşekkür ediyorum.

Konferans 2 saat sürdü, ancak tadı damağımızda kaldı. Yankı Bey’in bu konferansından bazı notları paylaşmadan geçemeyeceğim. Okulun hayatımızdaki gerçek yeri ve anne-babalara düşen görevleri vurguladı Yankı Hoca.

Neler mi söyledi? Notlarımın bir kısmını - bir konuşmadan alınan parçaların yeterli olmayacağının bilinci ile - paylaşmak istiyorum:

* Okul bizlere var olmayı, sisteme ayak uydurmayı öğretiyor.
* Okul sistemli düşünmeyi ve anlamayı öğretme amacını güdüyor.
* Matematik öğrenmek beynin problem çözmede kullanılan sol yan tarafını çalıştırdığı için önemlidir. Bu nedenle her ne olursa olsun problem çözerken işimize yarar.
* Öğretilen öğrenmek sırasında kullandığımız sistemdir.
* Özellikle 3 yaşına kadar çocuklara TV seyrettirmek, ileriki dönemlerde bu süre ile doğru orantılı olarak davranış bozuklukları getiriyor. Çocuklar günde 4,5 saat televizyon seyrediyor. Çocukları TV başında bırakmayın.
* Ailelerin görevi çok önemli. Biz üzerimize düşeni yapmazsak hoca ne yapsın?
* Anne bebeğinin suratını ilk gördüğü an’dan itibaren kaygıdadır. Merak, kaygı, dert, evham anne baba olmanın ayrılmaz bir özelliğidir.
* Anne-baba ve çocuk arasında çok kuvvetli bir bağ vardır. Öyle ki en hayırsız evlat ile en kötü anne-babanın arasındaki bağ bile en kuvvetli bağdır.
* Çocuklarınız ile konuşurken yüz ifadelerinize dikkat. Çocuklar çok güzel yüz okur.
* Okul öncesi eğitim çocukların ruh sağlığı için çok önemli. (AÇEV’in “7 Çok Geç” başlıklı kapmayası bu nedenle başlatılmış.)
* Okul olgunluk öğretir. Bir yükü taşımaya hazır olmayı öğretir. Bir şey yaptığımızda doğacak zararları kestirmemizi sağlar.
* Okul toplumla uyum kadar, yerine göre toplumla uyum göstermemek gerektiğini de öğretir.
* Benim ilkelerim başkasına zarar vermemeli.
* Okul çok önemli bir hayat öğrenme alanıdır.
* Çocuğun zekâsı beslenme ve sevgi ile artar.
* Başarı kapasitenin hakkını verme halidir.
* Velilerin öğretmenler ile yaşadıkları sıkıntıların ardında kendi çocukluklarında kendi öğretmenleri ile yaşadıkları sıkıntılar yatıyor olabilir. Veli kendi öğretmeni ile olan hesabını bazen 20-30 yıl sonra çocuğunun öğretmeni ile kapatmaktadır. Öğretmenlerin bunu dikkate almalarında fayda olabilir.
* Yetenek ile ilgili konuların nota tabi tutulması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
* Çocuğunuza eve geldiğinde önce notlarını sormayın, nasıl olduğunu sorun.
* Hatıralar çok önemlidir. Ve okul dönemi arkadaşlıkları da. Çocuklarınıza bu dönem ile ilgili hatıralarını kaydettirin, onlar yapmıyor ise onlar adına lütfen siz yapın. Bunlar çok kıymetli.
* Çocuklar için kural özgürlüktür. Kuralların adaletli uygulanıp uygulanmadığı önemlidir. Yoksa öfke doğurur.
* Anne baba olarak ailenin liderleriyiz, çocuğumuzun lideriyiz. Neyi neden yaptığımızı iyi anlatalım.
* Çocukların ters gelen davranışlarında sorun: “bu hareketi yapmaya neden ihtiyacın var?”
* Kurallar az ve temel konuların üzerinde olmalı.
* Çocuklara soruyoruz “Büyüyünce ne olmak istersin?” Bizim isteğimiz ile çocuğun gerçek ihtiyaçlarına dikkat edelim.
* Çocuklara kaybetmeyi, kaybedip arkada kalmayı ve buradan tekrar öne geçebilmenin mümkün olduğunu öğretelim. Yaşamın süreç olduğunu çocuk göremeyebilir. Uzun vadeli bakmayı öğretelim. Bu sınav ve ders streslerini azaltacaktır.
* Çocukları hazır olmadıkları şeylere itelemeyelim. Ara yolları unutmayalım.
* Çocuklar düşündüğümüzden dayanıklıdır ama gereksiz darbe de vermeyelim.
* Bir çocuğun psikolojisini bozmak o kadar kolay değildir. İnsanoğlu dayanıklı tasarlanmış. Çocuğun sevmeyi ve güvenmeyi beklediği insandan kötü muamele görmesi psikolojisini bozar.
* Okula gitmek en kötü talebe de olsanız, asgari bir kültür, görev kavramı verir. Uygarlık eğitimidir.

Yankı Yazgan’ın konferansını ve aktardığı bilgileri özetlemek kolay değil. Aklımda kalan önemli 3 kavram var:
1) Çocuğa hazır olmadığı yükleri vermemek,
2) Çocuğun taşıyabileceği yükleri taşımasına müsaade etmek,
3) Çocuğa sevgi ve ilgi vermek.

Benim çocuğum yok. Bir yeğenim var, adı Melisa. Melisa beş buçuk yaşına geliyor. İnsan beyninin gelişiminin 16 yaşına kadar çok hızlı olduğunu ve burada da 2 ana dönem olduğunu öğreniyorum Yankı Yazgan’dan. (0-4) yaş arası dönem ve (12-16) yaş arası dönem. Melisa birinci hızlı dönemden çıkmış anlaşılan ve ama genel olarak beyin gelişim sürecinde. Bakalım 12 yaşına kadar neler olacak.

Sonra da insanın 25 yaşına kadar beyin gelişiminin ikinci bir evresi olduğunu öğreniyorum. Bu yaştan sonra da durmadığını umut ediyorum. Yoksa benim Japonca ve Fransızca öğrenme girişimlerim sükûtu hayal ile sonuçlanacak. Yaş 25’i geçeli oldu biraz.

Yankı Bey’in çocuk ve ergen gelişimi ve beynin çalışması üzerine 10 kadar kitabı var. “Kalbinle Düşün Aklınla Hisset”, “Kalp Çarpar Beyin Böler”, ve eşi Dr. Şule Yazgan ile birlikte yazdığı “Çocuğunuz Sizden Ne Bekliyor?” önerebileceğim kitaplarından. “Düşe Kalka Büyümek” ise benim okuduğum ilk Yankı Yazgan kitabı idi. Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın çalışmaları hakkında www.yazkiyazgan.com ve www.yankiyazgan.blogspot.com adresinden de detaylı bilgiler alabilirsiniz.


Dönüşüm Oyunu Neyi Dönüştürüyor?

2007 yılının sonundan beri D&R’larda satışta olan bir oyun var. Adı “Dönüşüm Oyunu”. Orijinal adı “The Transformation Game.” İskoçya’daki Findhorn Vakfı’ndan Joy Drake ve Kathy Tyler tarafından geliştirilmiş olan oyun kişinin kendini keşfetmesi için güvenli bir alan sunuyor. Yaşamın minyatür bir şeklini denetimleme fırsatına kavuşuyoruz, deneyimlerin gerçek yaşamdaki risklerini yaşamadan. Bu keşifler için ayırdığımız saatler ile yaşamımızın yolu ve yönü hakkında büyük keşifler yapmak mümkün.

Türkiye’de Türkçe olarak satılmaya başlayan bu oyunu denemenizi öneriyorum. Yaşamı farklı bir yolla ve keyifle keşfetmek için.


Feng-Shui ile Mekânların Enerjisini Düzenleyin

Reiki, Jyorei, EFT gibi teknikler bedensel enerji alanlarımızı desteklemek üzere olan çalışmalar. Ancak, içinde yaşadığımız mekânlar da bizi fazlasıyla etkiliyor. Enerjinin evimizde, işyerimizde akışkan olması hem sağlığımızı hem huzurumuzu hatta işyerlerimizde kolay çalışmamızı ve çalışmalarımızın bereketli olmasını sağlıyor. Beden sağlığımız için enerjisel alanımızın dengeli olması kadar içinde yaşadığımız alanların enerjisinin de dengede olması gerekiyor.

Feng-Shui yaşadığımız mekânları ele alarak yaşamımızın kalitesini artırıyor. Oldukça detaylı bir konu ancak size bazı kısa notları vermek isterim. Bunları uyguladığınızda farklılıkları göreceksiniz.:

- Önemli olan enerjinin rahat olarak akmalıdır.
- Rahat açılamayan kapılar varsa – bunlarda bir arıza varsa lütfen giderin. Eğer eşyalar nedeni ile hareket kısıtlanıyorsa, bu eşyaların yerlerini değiştirerek giderin. Kapıların önünde ve arkasında eşya biriktirmeyin.
- Kırık, bozuk eşyaları ya tamir ettirin ya da elden çıkarın.
- Bakımlı eşyalar etrafa iyi enerji yayar. Bozuk, kırık ve bakımsız olanlar ile enerjiyi alır.
- Eşyalarında enerjisi vardır.
- Ağaç, ateş, toprak, metal ve su elementleri dengelenmelidir. Yapıcı ve yıkıcı dengeye dikkat.
- Yin-Yang, artı-eksi kutup dengelemesi yapın.
- Odanızı, evinizi, işyerinizi her gün havalandırın.
- Düzenli olarak yapılan temizlik mekânlarda enerji akışının sağlıklı olmasını sağlar.
- Etrafınızda sizi kötü hissettiren eşya, resim vs. bulundurmayın. Bunlar hediye vs. olabilir ama sizi mutlu etmiyorsa, enerji olarak da faydalı değildir. Tercihen verin ya da sizi rahatsız etmeyeceği bir yere kaldırın.
- Eşyalarınız gönderdiğiniz mesajdır ve yaşamınız gönderdiğiniz mesajlara göre şekillenir. Odaklandığını şey, yaşamaya devam ettiğiniz şey haline gelir.
- Yaşam alanlarınız yang olabilir, uyku mekânları yin olsun. Şehir yaşamı yang öğeyi artırır. Sağlıklı dengelemeler oluşturmaya dikkat edin.
- Evlerin içi kadar bahçeler de Feng-Shui’ye göre dengelenirse, genel olarak ev ve apartmanların enerjisi dengeli olur.
- Yatak ayakucunuz kapı ile karşılıklı olmasın.
- Ev arsası olarak kare ve dikdörtgen alanları tercih etmeye gayret edin.
- Elektrik santralleri ve trafolara uzak olmaya gayret gösterin.
- Akan su iyi enerji yayar. Tarihte baktığımızda da Osmanlı’da da akan su durağan suya tercih edilmiştir. Çeşmeler, fıskiyeler olumlu enerji verir.
- Yatağınızı elektromanyetik alanlardan uzak tutun ve cep telefonlarınızı tercihen yatak odanızda şarj etmemeye çalışın. En azından başucunuzda şarj etmeyin.
- Yatak odanızda bitki bulundurmamaya gayret edin.
- Banyo ve tuvaletlerin kapılarını kapalı tutun.
- Binaları sabit zeminin üzerine komple oturtmaya gayret edin.
- Çalışma odanızda asla sırtınızı kapıya vermeyin. Odanın kapısı, sırtınız kapıya dönük olmasa da, masanıza doğru açılıyorsa daha çabuk yorulursunuz. Enerjisi direkt olarak almamaya dikkat etmekte fayda var.
- Su kuvvetli bir enerji olduğundan yatak odalarınıza minik fıskiye vs. tarzı eşya koymayın. Bu uyku düzeninizi bozabilir.
- Yatak odanızda televizyon ve radyo bulundurmayın.
- Mutfaklarda dolapların üzerindeki boş alanlara eşya koymamaya çalışın. Bunlar bilinçaltınızda her an başınıza düşecekmiş gibi bir his yaratır ve baş ağrısı ve huzursuzluğa neden olabilir.
- Mavi renk tansiyonu düşürür. Yeşil huzur, şifa rengi olarak yer alır. Kırmızı topraklanmamızı sağlar.

Sabit mekânlarımızda değiştiremediğimiz şeyler olabilir. Bunların birçoğunun Feng-Shui araçları ile iyileştirilmesi mümkündür. Ancak özellikle yeni bir mekâna taşınacağınız zaman, öncelikle yerin özelliklerini kontrol etmekte fayda var. Tabi elimizde olan yerimiz sabitse, yapacağımız şey bu şartları elimizdeki bilgiler ile iyileştirmek. İlgilenenlere Esra Koyuncu ‘nun “Feng Shui Pusula İçinizde” adlı kitabını öneriyorum. İngilizce okuma şansı olanlara da Lillian Too ’nun çalışmalarını tavsiye ederim.

Olduğunuz Kişi Olma Zamanı Geldi

R.Şanal Günseli benim gerçekten sevdiğim hoca ve yazarlardan. Kendi gerçeğinden yola çıkıyor, inandıklarını ve deneyimlediklerini paylaşıyor, kendini yaşamın ihtimallerine açık tutarak.

Bu ayın son mesajını R. Şanal’ın kelimeleri ile aktarmak istedim:

“Olmadığınız kişi olmaya çalışmakla boşuna uğraşmayın. Çünkü siz artık büyüdünüz. Evrende hiçbir varlık, olduğunun dışına çıkamaz. Aslında buna gerek de yoktur. Zaten olduğunuz şey olduğunuzda, olmadığınız şey olmaya çalışarak elde edemediğiniz şeyleri kendiliğinden elde edersiniz.
Ne kolay ve rahat değil mi?
Bir de bunu deneyin ve zaten olduğunuz kişi olun!”

Daldan dala atladık. Neden mi? Çünkü cevaplar nerede saklı bilmiyorum. Arıyorum. Bildiğim öğrendiklerimin bana bir yol açtığı. Her birinin ayrı bir farkındalık yarattığı. Bunları kaynaştırabilirsem? Deniyorum.

Yolumuz açık olsun.

________________________________________________________________________
Ayın Onaylaması:

“Teslimiyet içindeyim ve rahatım.
Hem gelişen ve olgunlaşan benliğim, hem de eksiksiz ve mükemmel yanım aynı anda tekâmül alanındadır. Dolayısıyla ben, ikisini de bir anda ifade ederim.”
R. Şanal’dan

Üstatlardan:

“Yarattığınız tablonun somutlaşmasını onu doğuran güç olan sizden başka hiçbir güç engelleyemez.”
Genevieve Behrend

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi:

“Kalbinle Düşün Aklınla Hisset”; Yazar: Prof. Dr. Yankı Yazgan

13 Mart 2008 Perşembe

Öğrenci Hazır Olduğunda Öğretmen Gelir



Kasım ayında tesadüfen televizyon kanallarından birinde bir filme rastladım. Çok sevdiğim bir kitabın filmiydi bu ve aynı ad ile yayınlanıyordu: “Tanrı ile Sohbet.” Kitabın yazarı Neale Donald Walsch. Film birinci kitabın konusunu içeriyordu. Daha sonra Tanrı ile Sohbet 4 kitaplık bir seri oldu. Walsch’ın başka kitapları da çıktı.

Sanırım bundan 3-4 yıl önceydi, İstanbul’da tanıştım Neale Donald Walsch ile. Filmde mükemmel şekilde canlandırıldığı gibi bu Amerikalı yazar, yaşamında her şeyin ama her şeyin ters gittiği günlerden, Tanrı ile iletişimini çok özgür ve yürekten bir noktaya çıkararak yaşam yolunu bulmuş ve bunu dünya ile paylaşmıştı. Kitaplarındaki yürekten samimiyeti kendisini görünce de hissetmiştim. Tüm anlattığı aşamaları, zenginliği ve fakirliği ve hastalığı ve işsizliği ve uyanışı, silkinişi adım adım yaşamıştı. Bu kitabı ve filmini ben de yürekten tavsiye ediyorum.

Ben çok şanslıydım. Karşıma tam ihtiyacım olan anlardan hem çok iyi ve benim için doğru hocalar çıktı. “Öğrenci hazır olduğunda öğretmen gelir” derler bundan mı bilmem ama, dünyanın tanınmış bir çok hocası ve yazarı ile tanışma ve çalışma şansı buldum ve çalışmaya devam ediyorum. Belki farklı yabancı dilleri biliyor olmam bunu kolaylaştırdı. Belki de Türkiye’de kişisel gelişim üzerine çalışan çok fazla hocamız da yoktu zamanında.

Ancak son beş, on yıldır bu konuda büyük gelişme gösterdiğimizi düşünüyorum. Çok farklı akademik alt yapılardan çok farklı hoca eğitimler, dersler veriyor, çalışmalar yapıyor artık. Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu’nun Türkiye’de yeni bir dönemi açan hocalardan olduğunu düşünüyorum. Kitapları “İyi Düşün Doğru Karar Ver”, “Yeniden İnsan İnsana”, “Mış Gibi Yaşamlar”, “İçimizdeki Biz” ve birçok başka kitabı var yıllardır tekrar tekrar okuduğum. Bana üniversiteye başladığım yıllarda okuduğum ünlü Amerikalı yazar Scott Peck’in kitaplarından aldığım tadı ver Doğan Cüceloğlu’nun kitapları. Herkes okumalı diye düşünüyorum.

Kişisel Gelişim çok geniş bir konu. Bu konuda Çocuk Psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan, Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu ve Prof.Dr. Üstün Dökmen gibi akademik bir geçmişten gelen hocalar olduğu gibi, yine kişisel gelişim konusunda güzel çalışmalar yapan ve farklı ekollerden gelen hocalarımız, yazarlarımız da var, Nil Gün ve R.Şanal Gülseli gibi. İnsanın gelişimine gönül vermiş bu hocalarımızın ve yazarlarımızın kitapları ve çalışmaları gerçekten dikkate alınmaya değer.


Yaşamın Çekim Yasası

Nil Gün kişisel gelişim konusunda eskinden beri muhtelif çalışmalar yapan değerli bir hoca. Olumlamalar ile hastalıkların zihinsel nedenlerini ortadan kaldırmak için çalışan ünlü yazar Louise L. Hay’ın kitaplarının Türkçe’ye çevrilmesinde Nil Gün’un gösterdiği gayret yıllar öncesinde beni O’nu okumaya iten ana faktörlerden biridir. İngilizce’yi iyi bildiğim için kendin birçok kitabı yurtdışından alabiliyor ve okuyabiliyordum. Ancak yabancı dil bilmeyen arkadaş, dost ve öğrencilerin kaynak bulmakta zorlanması beni üzerdi. Son on yılda bu konuda çok yol kat ettik. Artık gerek yabancı yazarların tercümelerini bulmak mümkün, hem de bu konuda yazan Türk yazarlarımız da çok.

Kuantum düşünce üzerine yazan R.Şanal Günseli’yi de dinleme fırsatı bulduğum bir fuarda, Nil Gün ile konuşma ve kendisini dinleme fırsatı buldum. Şimdi gelin bir de Nil Gün’ün hatırlatmaları ile Çekim Yasası’na ve yaşama tekrar bir göz atalım:

- Evren her şeye “evet” der. Ben başarabilirim, dersen başarırsın.
- Söz, düşünce, duygu ve davranışlar bizi etkiliyor.
- Sadece niyet yeterli olmaz. Davranışların ile niyetini göster. Çünkü başkaları bizi davranışlarımıza değerlendiriyor.
- Evren “evet” der. Gelecek zaman kullanma ifadelerinde. “İstiyorum” dersen sadece, isteme aşamasında kalabilirsin. Sözün büyüsü var. Yapıyorum, de. Oluyor, de.
- Olumsuz şeyleri duygusal yatırım yapmadan dile getirebilirsin. Aksi takdirde uzak dur.
- Değerlendir ama yargılama. Yargıladığımızda, yargıladığımız özelliği kendimize çekiyoruz.
- Kıskançlık ile Evren’e “o bende yok” mesajını veriyoruz. Evren bunu onaylıyor.
- Ne yaparsak kendimize yapıyoruz.
- Bizler özde biriz. Aynı okyanustan gelen ama farklı şekilli kaplarda dondurulmuş buzlar gibiyiz.
- Hayatınıza gelen olaylara dikkat edin. Mesajı aldığınızda tekrar eden olaylar biterler.
- Ağrılar sinyaldir.
- Bu dünyadaki öncelikli amacımız kendimizi tanımak olmalı.
- Sen enerjini artırdığında, eskiler, düşün frekanslar hayatından çıkar.
- Enerjisi yüksek insanlar ile bir arada olmak için enerjini yükseltmen gerek!
- Enerjini yükseltmek için: Aktif teslimiyet içinde ol, Olumlu Düşün, Ver-Paylaş.
- Neye ihtiyacın varsa, onu ver. Para ver, sevgi ver, zaman ver.
- Tohum ek ki, çiçek açılsın.
- Doğada her şey önce veriyor, insan hariç.
- “Param yok” sözünü hayatından çıkar.
- Kendini sevmek kendini beğenmişlik değil. Sen kendini sevmiyorsan, ben niye seveyim.
- Sen seni sevmesini istediğin kişiyi sev.
- Şükran duy, Şükret. Düşün, hiç teşekkür etmediğin bir arkadaşın sana ne kadar süreyle vermeye, yardım etmeye devam eder?
- Hayatın amacı çekirdeğindeki potansiyeli hayata geçirmektir.
- Hayatında nelere şükran duyuyorsun? Evin, yiyebildiğin yemek, ailen, arkadaşların, bu konuşmayı dinleyebiliyor olman? Şükür duymayınca bir şey gelmez.
- Kızgınlık içinde isen yumruğunu sallıyorsan, avucun kapalı demektir. Almaya hazır değilsin demektir. Avucun açıksa almaya hazırsın.
- Niçin değil nasıl diye sor. Nasıl çözebilirim diye sor. Olduğun yerden bir basamak üste çık ve bak. Belki o zaman daha rahat görebilirsin.
- Bil ki, hayatımıza giren her insan bir armağan getirdi. Armağanı görürsen sen gelişirsin. Her insan bir özelliği gösteriyor.
- Biz birbirimiz eğitmeye geldik. Kimse bizi mutlu etmek için gelmedi.
- Mutlu insan sen ol ve yay. Mutluluğun iyileştirici gücü var.
- Sorun: Bu yaşamı cennete çevirmek için ne yapabilirsiniz ve cennet için cehennemden geçmek gerekmiyor.
- Öncelikler sıranda sen kaçıncı sıradasın?
- Sağlıklı şekilde “ben” diyemeyen “biz” olamıyor. Ben ol, sonra biz ol ve BİR ol.
- Hayatınızın mimarı sizsiniz. Enerjimiz devasa ama biz kırıntılar ile yaşıyoruz. Saraydayız ve sarayın bodrumunda bir tek odada yaşıyoruz.
- Kendinizi sevmek anahtar. Kendinizi sevmeye söz verin ve tekrar edin: “Kendimi sevmeye söz veriyorum ve kendimi seviyorum.”

Kuantum Düşünce Tekniği Ne Diyor?

“Kuantum Düşünce Tekniği”, “Kuantum Olumlama” ve “Kuantum Sıçrama” adlı üç kitabı var R. Şanal Günseli’nin. “Kuantum Sıçrama” en son çıkan kitabı. Bu kitaptan hemen bir ay sonra Ferhan Efeçınar’ın “Kuantum Sıçraması” kitabı çıktı. Bu kadar kısa süre ile kuantum ile ilgili neredeyse adları aynı olan iki kitabın çıkması, konunun artık ilgi çektiğinin bir işareti sanırım.

Ben Kuantum Fizikçi Dr. Fred Alan Wolf’u Eylül 2007’de dinlemiş ve bakış açısından ve aynı zamanda kişiliğinden çok etkilenmiştim. Şanal Bey’in her üç kitabı da Türkçe olarak yazılmış çok güzel çalışmalar. R.Şanal’da Dr. Wolf gibi çekim yasasının önemli olduğunu ama bunu hayata geçirmek için kuantum düşünce yapısından faydalanmak gerektiğini vurguluyorlar.

Kasım 2007 ayında İstanbul’da düzenlenen fuarda, R.Şanal’ı keyifle dinledim ve konuşmasından bazı noktaları sizlerle paylaşmak istiyorum:

· Elimizden bir şey gidiyorsa, bunu sevinerek beklemek lazım; yerine hası geliyor demektir.
· Hem bir şey olacağız, hem hiç olduğumuzu bileceğiz.
· Bir şeyi bilmek sınır koyar. Her şey her an değişir. Bu tek prensiptir.
· Kuantum da ortaya çıkmıştır ki gözlemleyen kişi, gözlemlediği gerçeği değiştirir.
· Her şeyi “siz” yapıyorsunuz. Deyin ki “İstemediğim şeyleri ben yaratmışsam, ben değiştiririm.”
· Biz dersi öğrenmek için buradayız. Öğrenmiyorsak bir şeyler ters gidiyor. Deneme alanına aç kendini. Dene. Probleminle sohbet et.
· Yaşam bizim seçimlerimiz ile Tanrı’nın bizim için seçtiklerinin dansı.
· Katı planlama konuşmalarını bırak, kendini bırak ve akışa uy.
· Yalnızlıktan yakındığında bil ki, yalnızlık yalınlık, saflık ve yaratıldığı gibi olmaktır. Yalınlık sıfır noktası dediğimiz en üst noktadır.
· Yalnızlıkta, bağlantısızlıkta içindeki gücünü hisset.
· Sevgi almak vermek ışık yaratır, taşır. Yaşayarak anlam keşfetmek ışık taşır.
· Hata yapmak Tanrısal olmanın parçasıdır, bir boyutudur. Hata yapmak, geri bildirim almaktır.
· Her şeyin bir zamanı, süreci ve gücü var. Bunu bilirsen kayıptan korkmazsın.
· Her problem bize yeni bir araçtır.
· Başımıza gelenler, bize verilen güç ve sorumlulukları kullanmama ve görevleri reddetme oranımıza göre oluyor. Kabul ettiğimizde oranda açılıyoruz.
· Aciz rolü yapma. Mazeret bulmayı bırakma. İnsan’a tüm yaratma kaynakları verilmiştir.

Jeffrey Oliver’dan Farkındalık Medidasyonu Vipassana

Yaşam karşıma yeni hocalar ve kendi gelişim yolumda yürüme cesareti gösteren kişileri çıkarmaya devam ediyor ve bunun için minnettarım. Geçtiğimiz ay, adını daha önce farklı zamanlarda duyduğum Jeffrey Oliver ile tanışma şansına kavuştum. Jeff Oliver, bir farkındalık meditasyonu olan Vipassana Meditasyonu Hocası. Tayland’dan İstanbul’a geldiğini haber alınca kendisi ile vipassana ve belki de daha önemlisi yaşama bakış açısı hakkında konuşmak üzere bir araya gelmek istedim. 8 yıl kadar Budist rahiplik yapan Oliver, son beş yıldır ise sadece meditasyon hocalığı yapıyor ve dünyanın farklı yerlerinde öğrencileri ile bir araya geliyor. Türkiye’ye birkaç yıldır gelen Jeffrey Oliver ile görüşmemizden kısa da olsa bazı notları sizlerle paylaşmak istiyorum:

- Bağışlama başlamak için en güzel noktalardan biri olabilir. Bilerek ya da farkında olmadan diğer canlılara verdiğimiz zarar için, kendimize verdiğimiz zarar için kendimizi affetmek ve sonrasında aynı şekilde başkalarının bize bilerek ya da farkında olmadan verdikleri zarar, acı ve sıkıntılar için onları affetmek özgürleştirici ve çok güzel bir başlangıç. Kendimizi bağışlamak çok önemli.
- Evren’e açık mısın kapalı mı? Barışçı Savaşçı’nın Yolu okunması gereken bir kitap.
- Hiçbir şey kesin değildir. Her şey olabilirliktedir.
- Olaylara, olanlara tutunma, bağlanma. Gör, kabul et ve bırak. Esnek ol. Fırsatlara müsaade et. Olayların ve yaşamın önünde açılmasına izin ver. Olmasına izin vermek, bitmesine izin vermek, gitmesine izin vermek.
- Korku bir şeylerin belirli bir şekilde olmasını istemekten gelir.
- Görebilmek ve bilebilmek için, konsantrasyon, farkındalık, sevgi ve bilgi araçlarını kullan. Yaşamı ve kendimizi bilebilmek için araçlar bunlar.
- Buda herkesin kendi gerçeğini bulma yolunu açmak istedi. Herkesin kendi aydınlanma yolunu bulmasını.
- Zihnin ve aklın işleyiş şeklini öğren ve kendini özgürleştir.
- Son’un sonu yoktur. Sonuçlar yoktur. Eğer var diyorsan, sen kapıları kapattın.
- Bilmiyoruz, kapattığımızda biz dışarıda kalıyoruz.
- Öğretilerden, insanlardan sonuçlar çıkarıyoruz, ama yok ki.
- Hata yapabiliriz. Ancak bu hatada ya da kötü davranış diye adlandırdığımız olayda niyetimiz iyi ise, kendimizi affetmeliyiz. Kendimizi affedince başkalarını affedebiliriz.
- Biz insanlara, olaylara odaklanıyoruz. Mesela bu odada masalara, içindeki insanlara odaklanıyoruz. Ya aralarında boşluk? O boşluk daha fazla bir alan kaplamıyor mu? Odada duman var; dumanı görüyoruz; ya duman olmayan kısmı havanın? O kısmın farkında mıyız?
- Saatin vuruşları arasındaki sessizliği duyuyor muyuz? Sese odaklanıyoruz biz, ya arasındaki sessizlik? Ya bulutların arasındaki alan gökyüzünde? Yıldızların arasındaki boşluk? Boşluğa odaklanın. O zaman kendi zihninizdeki boşluğu bulacaksınız.
- Boşluk özgürlüktür. Orada huzur ve rahatlığı bulabilirsiniz.

*-*-*

Mutluluk, sağlık, başarı ve bereket hep sizinle olsun.
Sevgilerimle,
Z.

Ocak 2008, İstanbul

___________________________________________________________________
Ayın Onaylaması:
“Her zaman ihtiyacım olduğunda yardım isterim ve yardım almaya açık olurum. Büyük, küçük, tüm şeylerde istediğim kadar destek ve yardım alıyorum.”
Doreen Virtue

Üstatlardan:
“ Her ovuşta sinirlenirsen böyle sen, aynan nasıl temizlenecek?”
Mevlana Celaleddin Rumi
Zeynep’in Kitap Tavsiyesi:
“Her Şey Su ile BaşladıHer”; Helen Keller