İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2020 Salı

Düşe Kalka

Çocukluğumda 3 defa boğulma tehlikesi yaşadım.  2 tanesi yüzerken, 1 tanesi bir şeker yerken.

İki tanesini ailem biliyordu. 

Çünkü şeker ile boğulmaktan beni kurtaran babamdı. 

Yüzme okulunun havuzundaki boğulma maceramdan ise, o sırada yüzme dersimiz devam ederken okulun büyük havuzunun bir kenarında güneşlenmekte olan anneminde gözleri önünde, bir yüzme hocası giysileri ile suya atlayarak beni kurtarmıştı.   Yüzemediğimden değildi. Dersin sonunda havuzdan çıkmak için en sona kalan öğrenci olmuştum. Ve merdivenlere doğru yüzerken, bir anda, yüzmeyi yeni öğrenmekte olan öğrencilerin havuzun kenarına tutunarak ayaklarını çırpmaya başlamaları ile gelen darbeler ve dalgalarla,  kendimi, havuzun içine onların ayaklarını yorulurlarsa basabilmeleri için konulmuş olan platformunun altında bulmuştum. Bunu da dikkatli bir öğretmen sayesinde atlatmıştım.

*

Üçüncü defasında ise, etrafımda ağabeyim ve bir arkadaşımız dışında kimse yoktu.  Esasında ağabeyim ve benim ilkokul yaşlarımızda kendi başımıza çok uzaklara gitmemiz ya da kendi başımıza denize girmeye gitmemiz pek yaşadığımız bir şey değildi. Antalya’da, Rahmetli Halam Gülten Yalçın'ın yazlığında geçirdiğimiz tatil ise farklı bir düzen getirmişti. Halamın yazlığının olduğu sitede bizim yaşlarımızdaki çocuklar, gençlerle birlikte zaman geçiriyor ve çok da büyük olmayan sitede aileler çocukların özgürce oynamasına izin veriyorlardı.

Babam zaten o günlerde Elmalı’da yapmakta olduğu bir inşaat işi nedeni ile bizlerle olamıyordu ama annem de gün içinde yemek saatlerimiz dışında daha çok halamlarla oluyor, ağabeyim ve benimle normalden daha az zaman geçiriyordu.  Ağabeyim ve ben kendimize göre farklı bir özgürlük yaşıyorduk.  O tatilin çocukluğumdaki en güzel tatillerden biri olduğunu söyleyebilirim.  Çocuklukta bir şekilde hemen kaynaşabildiğimiz ve birlikte keyifle oynayabildiğimiz arkadaşlar bulmak bir yaz tatili için harika bir hediyeydi.

İşte o gün de, ağabeyim ve bir arkadaşımızla sitenin plajına gitmiştik.  Genelde çocukluğumuz İstanbul’da Kilyos ve Silivri sahillerinde geçtiği için, bizim deniz deneyimimizin çoğunluğu Marmara ve ondan biraz farlı olan Karadeniz’in zaman zaman ürkütücü olabilen deniziydi.  

Çocukluğumuzda birçok yaz uzun süre kaldığımız Kilyos’taki Turban Tesisleri'nde, cankurtaranların uyarı anonsları, denizden boğulmak üzereyken ya da maalesef boğulduktan sonra çıkarılmış, hatta kimilerinin yüzücü olduğunu öğrendiğimiz insanların seydeler üzerindeki görüntüleri silikleşse de hala gözümün önündedir.  

Bu benim denizi ve yüzmeyi sevmeme mani olmadı.  Çocukluğumun sonraki yıllarında, deniz maceralarımız, Silivri Semizkumlar’da, metrelerce gitseniz de hala bileğinizde olabilen sıcak, sakin, çoğunlukla sığ ve o zamanlar pırıl pırıl olan bir denizde yüzerek keyifle geçti.

Oysa Antalya'daki, Kemer'deki o yaz farklı bir denizle uzun bir süre ve çoğu zaman yanımızda bir yetişkin olmadan başbaşa kalmayı ilk defa deneyimliyordum. Çok küçük sayılmazdık aslında. Sanırım ben onbir, ağabeyim onüç yaşındaydı.  Daha önce Alanya'ya ya da Foça'ya Fransız Tatil Köyü'ne ya da Bodrum'a seyahatlerimizde hep ailecek tatil yaptığımız için bu neredeyse tatilin her anını annem ve babamla geçirmek anlamına gelirken, Kemer'de yanımızda büyükler olmadan daha çok zaman geçiriyorduk.

Esasında bahsedeceğim o günden önce, belki bir haftadır o sahilde denize giriyorduk. Giriyorduk ama Akdeniz’in o günkü halini değerlendirmeme imkan verecek kadar tanımıyorduk, tanımıyordum henüz.  Akdeniz’in dalgalarını.

Özellikle Silivri'nin sakin denizi yerine Kemer'deki denizin hareketliliği çok keyifli gelmişti.  Birçok çocuk gibi ben de dalgalar ile oynamayı, atlamayı, savrulmayı, sürüklenmeyi, dalgalarla adete savaşmayı çok sevmiştim.  Kemer'de o gün denize girdikten sonra ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.  Keyif aldığımız zamanlarda olduğu gibi yaşadığım mutlulukla etrafımdaki değişimi fark etmemiş olmalıydım.  Ben neşe içinde oynamaya devam ederken o sırada muhtemelen hava değişmiş ve dalgalar da değişmeye başlamış olmalıydı.  Ve dalgaların neye dönüşebileceklerine dair fikrim olmadığını keşfedecektim.

Ne olduysa bir anda oldu.  Ve bir dalganın üzerine atlayarak kendimi o dalganın akışına bırakmışken, nefes almak için başımı suyun dışına çıkarmak isterken, bir anda kendimi başka bir dalganın içinde buldum.  Dalgalar sanki ardı ardına üstüme gelmeye başlamışlardı.

Esasında o günlerde artık oldukça iyi bir yüzücüydüm, Yüzme İhtisas Kulübü'nün Ortaköy'deki yüzme okulunda yüzmeyi öğrendiğim günlerin üzerinden dört, beş yıl geçmişti.  Ama işte o sırada ne olduysa, kendimi içinden bir türlü çıkmayı başaramadığım bir suyun içinde bulmuştum.  Bu arada gözlerim o yaşta da ileri derecede miyop olduğundan zaten gözlüksüz çok net görmem mümkün değildi.  İleride kullanacağım numaraları deniz gözlüklerine kavuşmama daha uzun yıllar vardı.  Ve işte o sırada suyun içinde tüm yön duygumu da yitirdiğim için bir türlü kendimi dışarı çıkarmam ve havaya ulaşmam mümkün olmuyordu.

Zorlu zamanlarda kısa süreler bize asırlar gibi gelebiliyor.  O nedenle suyun altında geçirdiğim bu yüzeye çıkabilme mücadelem ne kadar sürdü bilmiyorum.  Bir ara suyun dışına çıkar gibi olduğumda uzaktan sahili seçebildim. Ve, kendimi tekrar ve tekrar o yöne doğru atmaya çalışarak üzerime devrilip beni suya batırmaya devam eden dalgaların içinden ve arasından sahile ulaşmayı sonunda başardım.

Kumsala bastığımda bacaklarımın zangır zangır titrediğini hatırlıyorum.  Kumsalda ağabeyim ve arkadaşımız, iki oğlan sanırım sahilde oturmaya ve sohbet etmeye devam ediyorlardı.  Az önce olan bitenden pek haberleri var gibi de görünmüyordu.

Ben de bir şey söylemedim.  Annem duyarsa çok ama çok kızacaktı. Havluma sarıldım ve bir süre ayakta kendime gelmeye çalıştım.  Oturursam kalkamayabilirim gibi gelmişti.   Biraz su yutmuştum ama çocuk aklımla kendimi bir kontrol ettim.  Yok, nefes alabiliyordum, sadece burnum ve  boğazım biraz yanıyordu. Muhtemelen tuzlu sudandı ve su içmeye ihtiyacım vardı.  Yine de, plajdan niye yalnız erken döndüğümü izah etmek istemediğim için ağabeyimi bekledim.  Uzun zamandan beri ilk defa çok korkmuştum.  Ve korktuğumun belli olmasını da istemiyordum.

*

Geriye dönüp baktığımda, çocukluğum ile ilgili anılarımda, genelde yanımda annem ya da babam vardır.    Babam özellikle yazları daha da aktif olarak şantiyelerde çalışıyor olsa da, çocukluğumuz genelde büyüklerimizin ya da bizimle ilgilenen abla ya da ağabeylerimizin yakın takibi ile geçti.  Belki çocuk olarak fazla korunaklı olarak büyüdüğümüz bile söylenebilir.  İstanbul’un merkezinde büyüyen bir çocuğun olabileceği kadar özgürdük.   Herhalde en azından ortaokula kadar ve sanırım sonrasında da bir kaç yıl daha yanımızda bir büyük olmadan gitmemize izin olan tek yer, evimizin hemen önündeki ilkokulumuzun bahçesindeki oyun alanı ve park ve daha az olarak apartmanımızın hemen yakınlarındaki iki bakkal, eczane ve marketti. Annemin evimizin salonundan neredeyse her köşesini görebildiğini park bizim özgürlük alanımızdı.

Bununla birlikte ve buna rağmen, benim bile istemeden, farkında olmadan kendime riskli şekilde incitme ihtimali ile karşı karşıya kaldığım çok durum oldu.  Mesela bir kere o Akaretler'de, Dolmabahçe Sarayı'nın hemen arkasındaki tepedeki evimizin önündeki parkta, salıncakta sallanırken, nasıl başardıysam salıncak bağlı olduğu demirin etrafında bir tam tur atmıştı. Şimdiki salıncaklarda bu mümkün mü bilmiyorum. Hızlı sallanmayı çok severdim ama o gün salıncağı 360 derece döndürmeyi ve o sırada salıncaktan uçmamayı nasıl başarmıştım bilmiyorum. Avuçlarımın içlerinin zincire tutunmaktan uzun bir süre kırmızı kaldığını hatırlıyorum.  İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıfta olduğum o günden sonra salıncağa çok bindiğimi söyleyemem.

Ailemin bildiği birkaç tanesi çok riskli denilebilecek iki boğulma, dört beş kaza vakam varsa, en az bir kaç katı kadar da atlattığım ama annem ya da babam ile paylaşmadığım tehlikeli durum yaşadım çocuklukta.  Muhtemelen birçok çocuğun yaşadığından çok az da olsa.

Çocuk olmak bir yandan düşerek ve kalkarak yaşamı öğrenmek demek. Ama bir yandan da aslında ne kadar çok tehlikeyi atlayarak büyüyoruz.  Benimki gibi büyüklerin korumak ve kollamak için çok büyük özen gösterdiği, neredeyse daimi bir mesai yaptığı bir çocuklukta bile ne çok tehlike atlatıyoruz.

Yaşamın tehditleri yıllar geçtikçe azalmıyor.  Riskler ve tehlikeler değişiyor ve genişliyor bir yandan. Bununla birlikte, çocuklukta, tehlikeli anlar ile karşılaştığımızdaki o bilinmezlik ile yüzleşme hissi sonraki yılların korkularından farklı.

*

Yazın gelmesin ile birlikte son birkaç aydır boğulan çocuk haberleri çıkıyor karşıma.  Genelde yaptığım gibi ya kanalı değiştiriyorum ya da televizyondan uzaklaşıyorum.  Yine de duymak istemediğim o haberi duyduğum o kısa saniyelerde Antalya’da, Kemer’de, üzerime kırılan dalgaların içindeki boğuşmam ve onların son dakikalarında hissetmiş olabilecekleri geliyor, çoğu zaman ürperiyorum.  Melekler çocukları korur derler, bazen belli ki onların da gücü yetmiyor.  Mesela Amerika'da boğulma kaza ile ölümlerde 5. sırada ve çocuklarda kaza ile ölümlerde 2.  Türkiye'de farklı araştırmalara bir göz atmıştım.  Çocuk ve Ergen Sağlığı Daire Başkanlığı'nın yayınlarına ve bazı bölgesel araştırmalara.  Çocuk ölümlerinde boğulma hala önemli nedenlerden biri. Çocuklarımızı korumak için yüzme öğrenmelerini teşvik etmek gerekiyor.  Tabii, Türkiye'de çocukların belki çok daha acil denilebilecek ihtiyaçları ve korunma ihtiyaçları arasında bu biraz önemini yitiriyor.

Dünya'nın farklı köşelerde çocukların ve yetişkinlerin boğulmalarını önlemek için farklı tedbirler alanlar var.  Mesela, üniversiteyi okuduğum Amerika'daki Cornell Üniversitesi'nin mezun olmanız için bir kuralı vardı.  Bildiğimiz anlamda ders çalışmak ile ilgili olmayan, bir üniversiteden mezun olmamız için gerekebileceğiniz düşüneceğimizden farklı bir kuralı.  

Cornell'den mezun olabilmek için yüzmeyi bilmeniz gerekiyordu.  Ve bunu aslında sonraki yıllara bırakmanıza pek izin verilmeden, hemen okula başladığınızda yılın başında geçmeniz gereken bir test ya da yazılmanız gereken bir kurs ila göstermeniz gerekiyordu.  

Yüzmeyi bildiğinizi yüzme havuzunun derin kısmına atlayarak ve 75 yard, yani takriben 70 metre, kesintiniz olarak yüzerek geçmeniz gereken test ile belgelemeniz gerekiyordu. Bu testte, ilk 25 yardı serbest ya da kurbağalama gibi bir stilde, sonraki 25 yardı sırt üstü yüzerek ve son 25 yardı istediğiniz bir stil ile tamamlamanız isteniyordu.

1975'ten beri bu tarif ettiğim şekilde uygulanan test aslında erkek öğrencilere 1905, kız öğrenciler için ise 1920 yılından itibaren zorunlu olarak, yıllar içinde farklı uzunluklar ve şekillerde uygulanarak bugüne kadar gelmiş.  Kuralın nedenini boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalırsak hayatta kalabilmemiz ve kendimizi güvene alabilmemizi sağlamak olarak izah etmişlerdi.  Okulun kurucularından birinin çocuğunun boğularak hayatını kaybettiğinden de.

Yüzme bilmiyorsanız, o zaman ilgili başlangıç yüzme beden eğitimi dersine yazılmanız ya da yüzme ile ilgili çok özel bir sorununuz veya engeliniz varsa sonraki yıllarda yapılan bir ilave ile doğada acil yardım dersini almamız gerekiyordu.

Okuduğum yıllarda bana İstanbul Boğazını hatırlatan ince uzun Cayuga Gölü'nün kenarındaki ve şelaleleri ile meşhur Cornell Üniversitesi, erkek öğrenciler için 115, kız öğrenciler için 100 yıldır uyguladığı bu mezuniyet kuralını Covid-19 pandemisi nedeni ile ilk defa bu yıl askıya aldı.  Türkiye'de olduğu gibi Dünya'daki bir çok üniversite uzaktan eğitim ile bu özel dönemi öğrencilerini koruyarak geçirmeye özen gösteriyor.   Covid tehlikesi bir süre daha diğer tehlikelerin önünde olacak gibi görünüyor.

*
Çocuklarımıza kendilerini korumaları için ihtiyaç duyabilecekleri donanımları sağlayabildiğimiz, bir yandan da şiddet ya da istismar gibi tehlikelerle karşı karşıya kalmayacakları, korunmaya ihtiyaç duymacakları daha güvenli bir dünya yaratabilmemiz dileğiyle.

17 Haziran 2016 Cuma

Çıtkırıldım

Bazen beklenmedik bir anda duyduğumuz bir kelime birçok anıyı, olayı hafızamızda bir anda saklı oldukları o bilinmez yerlerden çıkarıp önümüzde capcanlı görüntüler olarak getirebiliyor. Capcanlı. Bir kelime ile.

Sözlerin, kelimelerin hayatlarımızdaki yapıcı ve yıkıcı güçlerine inanıyorum. Kelimeleri olumluya yormanın önemine de.

Tabi bazı kelimeler anlamları ve enerjileri nedeni ile ne yaparsak yapalım olumlu kuvvete o kadar çabuk dönüşemiyor.  Genelde.  Yani, “kötü” kelimesi ile barışmak belki mümkün ama “kötüsün” cümleciğine dönüştüğünde, o enerjinin dalgasının bedenimizi ve ruhumuzu dövmesini engellemek o kadar kolay değil.

Kelimeler gerçekten güçlü. Bazen sihirli. 

Kelimelerin duyduğumuzdaki etkileri farklı. Okuduğumuzda yarattıkları dalgalar da bambaşka. Orada da gizemli bir dünya var.  Kelimeler kimilerimiz için yazıda ayrı bir hayat buluyor.

Yazı yazmak esasında mide bulantısı gibi bir duygu ile başlar. Ben de öyle başlıyor.  Oturup yazı yazayım diyerek yazı yazamıyorum ben.  Bir mide bulantısı başlıyor adeta.  Bazen çok güzel, bazen çok üzüntü veren bir “şey”le başlıyor. Bir olay, bir görüntü, bir kelime.

Ve getirdikleri düşünce ve duygular sadece beynimde değil bedenimde dolaşmaya başlıyor. Önce kendimi, gerçekten neredeysem, evde, ofiste, genelde volta atarken buluyorum. Dolaşırken. Dolaştığımı bir süre sonra fark etmiş oluyorum. Bakıyorum o duygu ile oturamaz, duramaz olmuşum.

Bazen o olayın hemen anında olmaz bu hal.  Mesela bir toplantının ortasındayımdır o sırada, veya havalimanında uçağa binmek üzereyimdir veya olay bir alışveriş merkezinde gözümün önünde cereyan etmiştir veya bir otelde, takside, minibüste.  Bazen fark etmem bu mide bulantısının daha önce yaşanmış o anlar nedeni ile olduğunu.

Semptomlarda genelde, genelde evime geldiğimde, o zaman kendini belli etmeye başlar. Yazıp içimden atmak istediğim bir şey vardır. Yazıp içimden atmam gereken bir şey vardır.  Ve ortam müsait olduğunda içimdeki Zeynep sinyal verir. Şimdi içinden atma zamanın olabilir, diye. 

İşte bir bakarım evin içinde volta atıyorum.  Sonraki adım bellidir.  Muhtemelen zaten açık olan bilgisayarımın başına geçerim ve yazarım. Bitene kadar.

*

İşte dün duyduğum bir kelime bu sabah, dünden beri ben fark etmeden kafamın içinde saklı yerlerinden tekrar gün yüzüne çıkardıklarını boşaltmamı ister gibi.  Bu akıma çok fazla direnemeyeceğim.

Bugünlerde Orhan Pamuk’un 2006 yılında Nobel Ödülü’nü alırken yaptığı “Babamın Bavulu” konuşmasının birkaç yazısıyla birlikte yer aldığı “Babamın Bavulu” kitabını tekrar okuyorum. İlk defasında gözü yaşlarla okuduğum bu kitabı sanırım beşinci defa okuyorum.  Ve bugünlerde yine tesadüfen Annemin evinde karşıma çıkan George Orwell’in, Penguin Kitapları’nın 20 kitaplık Great Ideas-Harika Fikirler serisinde yer alan kitabı “Why  I Write – Neden Yazıyorum”unu da okuyorum. Onları okuyor olmamın bu sabah duyduğum bu mide bulantısı ile ne kadar ilgisi var bilmiyorum ama bu iki yazarın kelimelerinin bu üzerimdeki hal ve karışıklık duygusu ile kalmak yerine yazmayı seçme isteğimi kuvvetlendirdiklerini söylemek zorundayım.

*

Bir kelime demiştik. Bazen bir kelime yetiyor.

Benim için bugün bu kelime çıtkırıldım.

Anlamını bilmediğimden tabii ki değil ama mide bulantımın nedenini anlayınca, çıtkırıldım kelimesi ile yüzleşebilmek için, bu kelimenin bende dokunduğu yerleri anlayabilmek için, genelde yapmayı sevdiğim gibi Türk Dil Kurumu’nun internet sitesine girdim ve anlamına tekrar baktım. 

Çıtkırıldım kelimesi sanırım benim ağzımdan hiç çıkmamıştı.  Hiç söylememiştim.  Bu kelimeyi bugüne kadar yazdığımdan da emin değildim. Bugünlerde popüler olan “Lugat365 Bazı Kelimeler Çok Güzel” kitabında yer alan ve daha çok dedelerimizin (rahmetli babamın), ninelerimizin dillerinde yeri olan 365 kelimenin çoğunu kullanmışken çıtkırıldım nedense benin lugatımda yer almamıştı.

Türk Dil Kurumu çıtkırıldım sıfatı için “Aşırı incelik, dayanıksızlık ve çekingenlik gösteren (kimse),” diyor.

Çıtkırıldım benim lügatımda yer almamıştı ama, bu sabah kafamın ve kalbimin içinde dolaşanlar, bu kelime veya bu kelimenin bende asıl çağrıştırdığı zayıflık, fiziksel veya ruhsal olarak zayıf olma hali ile ilgili bir isyan başlatıyordu.

Çıtkırıldım kelimesinin daha önce ağzımdan çıkmadığını söylemiştim.  O kelimeyi söylemiş olarak bu yazıyı yazabilmek için mutfakta çayını koymakta olan anneme seslendim.  Birkaç gün sonra Japonya’ya gidecek olduğum için evimde yani Fethiye’de değil İstanbul’da annemin misafiri olma şansını yaşadığım günlerden birindeydim.  Belki de bu yazıyı yazabilmek için olabileceğim en doğru yerde.

Kelimelerin dudaklarımdan dökülmesine izin verdim.
-           “Anne ben çıtkırıldım mıyım?”
-           “Nereden geldi şimdi bu aklına?” dedi Annem.

Önce yanıt vermedim, sonra “Yo, öylemesine,” falan gibi en anlamsız cevaplarımdan birini verdim.  Bir kelimenin, o kelimenin beni saatlerdir rahat bırakmadığını söylemedim.  O kendine göre çıtkırıldımın ne olduğunu tarif etmeye geçmişti ve sorumu fazlası ile anlamsız bulduğunu ve arkasındaki düşünceyi de tam çözemediğini fark etmemek mümkün değildi ama sanki konuyu kurcalamaması gerektiğini de annelik önsezileri ile hissetmişti sanki. Oraya girmedi.

Annelik duygularından bahsedince, annelik şefkatli ile çocukluğumdan beri beni canımı düşünmemekle adeta suçlayan, yapılması gerekenler için kendimi fazla zorladığımı ve yorduğumu, canımı gereksiz üzdüğümü söyleyip duran Anneme çıtkırıldım kelimesi ile bugün yaşadığım mücadeleyi anlatmam zor olabilirdi.  Ona ‘canını üzmek’ ifadesinin ne anlama geldiğini anlamaya başladığımı söyleyebilirdim aslında. 

Yaşamımda canımı düşünmediğim konusunda annemi haklı çıkaracak fazla örnek vardı.  Yerine göre fazlası ile gereksiz cesaretle kendi bedenimi ve ruhunu lüzumsuzca yorduğum zamanlar çok fazla olmuştu. Toz alerjisi için ilaçlar ile şantiyelere gitmeler, burkuk bilekler ile araba kullanmalar, iş seyahatlerine kaçmalar, ateşli ateşli evden ofise kaçmalar.  Sorumluluk hissimin dozunun kaçtığını söyleyip durmuş, sonra bana söz geçiremeyince bu konuda kötü örnek olmakla babamı tatlılıkla suçlar olmuştu. Bu konuda haksız da değildi belki. Ama beni etkileyen babamı örnek almam mı yoksa genlerden gelen bir davranış bozukluğu muydu bundan tam emin değilim doğrusu.

Yıllarca yerine göre bedenime rağmen, ağrılara rağmen, yorgunluklara rağmen, bireysel isteklerime rağmen hep çalışmaya, mücadele etmeye devam etmeyi seçmiştim. Doğru olanı yapmak, yapılması gerekeni yapmak, aileme, çevreme, işime, topluma sorumluluklarımı hani tabir yerindeyse kanımın son damlasına kadar yerine getirmek gibi değişik bir görev bilinci ile yaşadığımı itiraf etmek zorundayım. Böyle bir inanç ile.  Yaşamımın belki ilk otuz yılını böyle tarif etmem mümkün.

Son onbeş yıl içindeyse, adım adım, bu ‘rağmen’lerle yaşamanın doğru bir yol olmadığını keşfetmeye başladım. Adım adım.  Bu on beş yılda, bedenimin, kalbimin ve ruhumun bana adeta boyun eğişi ile ilerlemenin yaşamak için doğru olmadığına karar verdim. Kendimi düşünmeyi bir seçenek olarak dikkate almadan yaşamayı bırakmaya karar verdim.

Beni yakından tanıyanlar bilirler, maddiyat benim için hayatta hiçbir zaman öncelik olmadı. Yani çok çalıştıysam bu öncelikle sorumluluklar nedeni ile oldu. Kendimden çok başkalarına karşı hissettiğim sorumluluklar.  Sonra kendimi düşünmenin sorumsuzluk olmadığı kavramı ile barıştım.  Bana iyi gelen davranışlarında başkaları için de iyi olabileceğine. Şu meşhur “kazan-kazan” tabirinin doğru olabileceğini keşfetmeye başladım. İstediğim şeyi yapmanın başkalarına da iyi gelebileceğine.  Mesela en basiti, çocukluktan beri en çok yapmayı sevdiğim şeyi yaptığımda, yazı yazdığımda, bana yazılarımın onlara ne kadar iyi geldiğini, şifa olduğunu, moral verdiğini, umut verdiğini söyleyen insanlar ile karşılaşabildiğimi keşfettim.

Bu sabah kendimi İstanbul’da, Arnavutköy’de, annemin evinde volta atarken yakaladığım an aklımdan geçen anıyı fark ettim. Rahmetli babamla Ankara’da bir oteldeyiz.  Kayseri’den, bir karayolları inşaat işinin ihalesine girmeden önce iş yerini görüp Ankara’ya gelmişiz. Ertesi gün ihale var Karayolları Genel Müdürlüğü’nde.  Gündüz ateşlenmeye başlamışım ve ihale dosyasını tamamlamamız gerekiyor. Ateşim düşmek yerine çıkmaya devam ediyor, aldığım ateş düşürücüler sadece o prospektüsteki süreleri kadar etki gösteriyor ve ateşim 39, 39,5 dereceler gibi riskli bölgelerde gezinmeye devam ediyor.  Oteldeki havluları ıslatıp vücudumu soğutmaya çalışıyorum.  
Bir yandan otel odasında babamla ihale dosyasını hazırlamaya çalışıyoruz.  Gözlerim kararmaya başladığında havlular ile kendimi soğutarak ateşimi düşürmeye çalışıyorum.  Benden 43 yaş büyük babamdan pek bir destek talep istemem mümkün değil ama o da bana “Zeynep, kızım, ne yapalım, iyi misin?” diye soruyor. Ben bir yandan ne olacak halim diyorum ama ertesi gün ihale var ve her zaman yapmayı seçtiğim şeyi yapmayı seçiyorum ve “İyiyim Babacığım,” diyorum. “İdare ederim,” diyorum. İdare ediyorum da. Yani en azından havale geçirmeden ertesi sabahı ediyorum. Arada bazen on dakika, bazen yarım saat uzanıyorum ve kalkıp ihale dosyası üzerinde babamla çalışmaya devam ediyoruz.  Ertesi gün ihaleye de giriyoruz. İş bizim üzerimizde kalmıyor o ayrı.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve “Bu hata” diyorum. Böyle davranmak hatalı.  Canıma yazık, ruhuma yazık.  Onlarca, böyle onlarca olay var hayatımda.  Kendimi bildim bileli zayıflığı, zayıf olma halini kabul etmemek adına, hastayım demedim, yorgunum demenim, üzgünüm demedim.  Yıllarca demedim. Gerçekten yıllarca. Şimdi düşününce, rahmetli babam 77 yaşında vefat etti ve belki o neredeyse hayatı boyunca demedi ama ben de son on beş yılda azalan dozlarda olmak üzere, halim ne olursa olsun söylemedim. Söylememeyi seçtim.

O yıllarda annemin iyi olup olmadığını anlamak için davranışlarımı kontrol ettiğini, halimi gözlerimden anlamaya çalıştığını bilirim.  Hasta olduğumu söylemezdim, üzgün olduğumu söylemezdim, takatim kalmadığını söylemezdim. Bunu saklamak için uğraşırdım adeta.  Mesele benim meselemdi, başkasını yormaya ve üzmeye gerek yoktu ki. Rahmetli babamın ve annemin rahatsızlıkları nedeni ile onları üzebilecek veya onlara ek bir yük getirebilecek bir durum yaratmamak önceliğimdi.

Sonra yıllar, yaşananlar, kitaplarımı yazmaya iten hikâyeler, bana kendimi düşünmeyi öğretmeye başladı. Kendimi düşünmemin şart olduğunu. İsteklerimi dikkate almam gerektiğini. Kendimi korumanın, kendimi düşünmenin bencillik değil sağlıklı bir şart olduğunu.  Kendimi düşünmemin ve korumanın başkalarını düşünmeme, başkalarını korumama mani olmadığını.

Yavaş yavaş, ki bu konuda hala biraz yol almam gerektiğini söylüyor annem, hastaysam hasta olduğumu söyleme başladım. İyi hissetmiyorsam bunu söylemeyi, canım acıyorsa bunu paylaşmayı, üzgünsem beni üzen duyguları ifade etmeyi seçmeye başladım.  Kendim olmayı ifadelerimde daha şeffaf ve açık olarak yaşamayı seçmeye başladım. Özellikle de son bir yıldır bu konuda daha net bir niyetim var.  Kendime rağmen bir şeyleri yapmak artık benim için bir seçenek değil. Sorumluluk bilincimin azaldığını söyleyemem. Sadece kendime eziyet etmemek konusunda kararlıyım.  Kuvvetin ve zayıflığın ne anlama geldiğini daha sağlıklı olarak kavrıyorum.  Çok şükür.

İşte bu nedenle, belki yaşamım boyunca kendimle verdiğim bu zorlu iç mücadele nedeni ile geçirdiğim bir rahatsızlıktan sonra dinlenmeye karar verdiğimde, bunu seçtiğimde, beni çok sevdiğini çok iyi bildiğim bir tanıdığımın bir espri olarak, belki aslında haydi kendini bırakma, haydi toparlan, sen güçlüsün, demek isteyerek “Ben sana bundan sonra çıtkırıldım diyeceğim,” demesi enteresan bir çınlama yaptı ruhumda ve bedenimde. 

Ben, neredeyse küveze girme sınırında, iki kilo beşyüz gram doğmuşum.  Çocukluğum kilo olarak hep zayıf bir çocuk olarak geçmişti ama ufak tefek olmam, zayıf olmam hiç dikkate almadığım bir özelliğim olmuştu. Kız çocuğu olmam beni etkilememişti.  Korkusuz değildim ama korkularımı yok sayarak çıtkırıldım olmamak, kız olmama rağmen, ufak tefek olmama rağmen güçlü olmak ve kalmak hep birinci önceliğim olmuştu.  Kendi başımın çaresine bakmak hedefim olmuştu.

İşte çıtkırıldım kelimesi kırkaltı yaşımı dolduralı neredeyse bir ay olurken yaşamda kendimi yıllarca ne kadar zora koştuğumu hatırlattı.  Çok şükür yaşamda daha dengeli olmayı seçtiğimi.  Bir insanı tanımanın, kendimizi tanımakta zorlanırken, o kadar kolay olmadığını. Ve en çok da kelimelerin o dev gücünü. 

Eyvallah demek lazım belki çıtkırıldım denilen Zeynep’e, güçlü olmaya çalışana olduğu kadar.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Yeni Başlangıçlarda

28 Eylül Pazartesi günü okullar açılıyor.
Aslında mesela yeğeniminki gibi birkaç hafta önce açılan okullar da var. Kısaca Eylül ayında öğrenciler için yeni bir dönem, yeni bir zaman geliyor, başlıyor.
Harika keşiflerin ve büyümenin aşaması olabilecek, bir yandan da onların yaşama dair umutlarını, heyecanlarını ve azimlerini zorlayabilecek bir zaman. Yaşam fırsatlar, imkanlar, sorunlar, kolaylıklar, acılar, bir çok şey sunacak. Bir ihtimaller dünyası başlıyor ve bu dünya bazen zorlu olabiliyor.
Ailemizdeki, etrafımızdaki, yaşamımızdaki çocuklar için ne yapabilirim diye düşünür böyle zamanlarda. Hala olarak, abla olarak, teyze olarak (Eh artık teyze diyenlerde oluyor bana) ne yapabilirim, ne yapmam uygun diye düşünürüm. Yaşamımızda karşımıza çıkan her çocuğun yaşamında az ya da çok bir etkimiz var. Her sözümüz, her davranışımız, hatta her düşüncemiz onları etkiliyor.
Başarabileceklerine, yapabileceklerine, karşılaştıkları zorlukları aşabileceklerine olan inancımız, sadece aklımızda söylenmeyen sözler bile olsalar yaşamları etkiliyorlar. Niyetimizin, inancımızın, düşüncemizin frekansı yaşamlara dokunuyor.
O zaman hep sevgiyle olsun, her çocuğun içindeki o yapıcı, olumlu güce inanarak olsun, kendi güçlerini keşfetmelerini dileyerek olsun.
Yaşamı öğrenme yıllarımıza dair hepimizin hikayeleri var. Yaşam boyu bizimle yürüyen hikayeler. Her yeni başladığımız şeyde, her yenilikte, her dönemeçte bize kendini hatırlatan hikayeler. Yaşamımızdaki çocukları anlamak kadar kendimizi anlamak için de hatırlamamız gereken hikayeler. Ben bunları bir kısmını yazmıştım. Bugün tekrar okudum ve tekrar paylaşacağım. Çünkü her yapmaya yeni başladığım şeyde kendime hatırlatmam gerekebiliyor. Hala. "Zeynep, yapabilirsin, nasıl yapabileceğini bulman gerekiyor," diyor bir ses. Ve ben o tanımayı öğrendiğim sessiz sese artık güveniyorum.
Kırmızı kurdeleli ya da sadece mutlu, sevinçli, neşeli, bereketli olsun yaşam. Yapmak istediklerimizi yaparak ya da yaşamın karşımıza çıkardıklarını keyifle aşarak. Keyifle yaşayarak.
Yaşadığımıza şükredeceğimiz günlerimiz çok olsun.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Anne, Baba, Çocuk

Anne, babalar için, çocuklar için bugün bu karşıma çıktı...




Doğruluk payı var.
Sözlerimizin gücünün farkında olalım.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Oynamayı Biz Ne Zaman Unuttuk?


Çocukluğumuzda oyun okul ile birlikte hayatımızın en önemli parçasıdır. Okula gitmek ve oyun oynamak dışında çok fazla bir şey yapmak zorunda olmayanlarımız için. Legolar benim en sevdiğim oyuncaklarımda çok fazla bebeğim yoktu. Bir tane gerçekten bir minik bebeğe benzeyen ve o ebatlarda Sevinç Teyzemin Japonya’dan kim bilir nasıl taşıyarak getirdiği bir bebeğim vardı. Bir de babamın aldığı zenci barbi tarzı bebeğim. Ağabeyimin küçük matchbox arabaları ile oynamak, monopoly gibi oyunlar hoşuna giderdi. En çok da Legolar. Onlarla her şeyi tasarlamak mümkündü. Başkalarının yaptıklarımın ne olduğunu anlaması önemli değil, ben yaratıyordum ya.

Oyun oynamayı ben ne zaman bıraktım. Lise son sınıfta mı? O zamanda lise müzik grubumuzda davul çalıyordum, bu da bir nevi oyun sayılır mı? Üniversitede bıraktım sanırım, ve Türkiye’ye dönünce de artık iş hayatım başlamıştı ve ciddi olunması gerektiğini düşündüğüm yıllar geçiverdi. Büyüklerin oynamayabileceği oyunlar konusunda benim bilgim dar kaldı.

Oyun yaşamın provası belki çocuklar için. Büyükler içinde yaşam provası olmayı hedefleyen bir oyun var, Dönüşüm Oyunu, orijinal adı ile Transformation Game. Tesadüfler ile birkaç yıl önce karşıma çıkan bu oyun, hayatta elde etmek istediklerimiz ve başarmak istediklerimizle yola çıktığımızda neler olabileceğinin farklı bir provası. Yaşamı derinden sorgulatan ve içimizdeki çocuğu mu dersiniz ruhumuzun sesi mi dersiniz, unuttuğumuz bilgileri ortaya çıkarıyor. Derinlerden ve kimi zaman biraz daha sert kimi zaman usulca.

Çocuklukta oyun rahat etmemizi sağlıyor. Oyun israf edilen bir zaman değil, esasında çocuğun gelişimi için çok önemli bir zaman. Yani çocuğunuza “oyunu bırak dersini çalış” derdiğiniz her zaman doğru olmuyor. Yerine göre bazen oyun ders çalışma verimini arttırabilir, yaratıcılığını geliştirdiği için problem çözme becerilerini geliştirebilir. Oyun ile çocuk başka türlü alması mümkün olmayan becerileri alıyor, farklı durumları deneyimliyor.

Mutluluk enerjisi ile yapılanların başarılı olma oranının çok daha yüksek olduğunu görüyorum. Bu enerji ile hayal edilenlerin daha sık ve hızlı gerçekleştiğini. Çocuk da oyun sırasında, eğer doğru oyunlar ile beslenebilirse, gelişimi için büyük adımlar atabilir. Oyunlar aynı zamanda becerileri geliştirmek içinde güzel fırsatlar sunar, hem sosyal hem koordinasyon ve mekanik becerileri. Ama sadece çocuklar için değil, esasında büyükler için belki daha fazla.

Dönüşüm Oyunu 16 yaşından büyüklerin oynayabileceği etkili ve güzel bir oyun. Oyunun yaratıcıları Joy Drake ve Kathy Tyler adına oyun dedikleri için bu kelimeyi tekrar ediyorum. Esasında süreci kolaylaştırmak için oyun formatında hazırlanmış çok derin bir kişisel gelişim aracı. Elleri dert görmesin, yüreklerine sağlık. Bu iki dev yürekli kadın dünyaya son otuz yıldır kullanılan çok güzel bir hediye sunmuşlar. Onlara bu vesile ile sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Hem oyun hem de geliştirdikleri koçluk çalışmaları hem kendi gelişim sürecimde bana büyük destek oldu, hem de bana bu araçları kullanarak başkalarına destek olma şansı verdi.

Kolaj yapmak benim bir hocamdan öğrendiğim ve büyük iyileştirici gücü olduğunu düşündüğüm bir çalışma. Kolajı bir oyun ruhu ile yapmak mümkün. Oyun ruhu ile yaptırmak mümkün. Hem çocukların hem büyüklerin iç dünyalarını dışa dökmeleri, içlerinde birikmiş olan ve adlandıramadıkları birikmişlikleri atmaları için mükemmel bir araç. Resim yapmak da bunu sağlıyor. Ancak gözlemlediğim kadarı ile resim kağıdı ve boyalar önüne konulduğunda bir çok insanı güzel resim yapamama kaygısı alıyor, yapmamayı seçenler çok oluyor. Bu beni üzen bir gözlem. Serbestçe içinizden geldiği gibi yapın, desem de, ne kadar rahatlatmaya çalışsam da, kişiye keyif vermesi ve rahatlatması gereken bu süreç insanları başarı-başarısızlık, iyi-kötü, özgüven-güvensizlik sularında istemediğim bir gezintiye çıkarıyor. Yabancı danışan ve müşterilerimde bu sıkıntı çok yaşanmıyor. Ama Türklerin oyun için bile olsa özgürce resim yapmak konusunda inkâr edilemez bir sıkıntısı var. Farklı şehirlerde, farklı yaş gruplarında o kadar çok insanda bunu yaşadım ki, sırf bu bile insanlarımızın ruh sağlığı ve kişisel gelişimi için ele alınması gereken bir şey diye düşünüyorum. Öğrencilik yıllarımızda resim ile ilişkimizde neler oluyor?

Oyun üzerine söyleyecek çok şey var, ve devam edeceğim. Ama bugün birkaç sorum var size: Siz neye oyun diyorsunuz? Ve bunu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?

8 Haziran 2009 Pazartesi

Yankı Yazgan'ı Dinliyorum


Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın kitaplarını hep severek okumuşumdur. Yankı Bey iyi bir yazar, ve bence bir o kadar da iyi bir hatip. Fethiye’de verdiği iki saatlik bir konferansı dinledikten sonra başarısının yaklaşımındaki samimiyet ve gerçeklikten geldiğini düşünmüştüm. Yaşıyordu ve yaşadıklarını dokunarak yaşıyordu sanki, yaşananların kendisinde iz bırakmasın izin vererek. Ve bu izlerin deneyimi ile aktarıyordu, düşüncelerini ve bildiklerini.

Fethiye’ye gelmeden kısa bir süre önce sevilen bir televizyon programına çıkmıştı Yankı Bey. Seyahat programım yoğun olduğu için duymuş ama seyredememiştim. Bu programın kaydını neredeyse bir yılı aşkın bir süre sonra seyretme şansım oldu. Bu programı seyrederken bir yandan notlar aldım, Yankı Bey’in Fethiye’deki konferansını dinlerken yaptığım gibi. Ve bu notlarımı paylaşmak istiyorum.

Belki bunları ilk defa duyacaksınız, belki de bir tekrar olacak sizin için. Yine de aktarmaya değer diye düşüyorum. Kendimizi, yaşamı ve toplumumuzu anlamak adına. İşte Yankı Yazgan konuşuyor:

Türk toplumu, birey ve çocuklar üzerine:

- Çok iyi moral de bir ülke olduğumuz söylenemez. Bu yüzden insanlarımızı iyi hissetmek istiyor.

- Kötü hissetmeden iyi hissedemez siniz. Dibe vurmak diyorlar ya.

- Başkasının başarısı ile avunmak konusunda başarılıyız.

- Şiddet hissetmeyen bir canlı yok. Küçük çocuklar ısırıverirler. İtmek kakmak tabiattaki halimizde var. Doğallıktan uzaklaştıkça şiddet dürtümüzü frenliyoruz. Doğallık derken tabiattaki halimizden bahsediyorum.

- Kendini kontrolleri zayıf olanlar, kontrolün zayıf olduğu ülkelerde suç oranı artıyor. Kuralların denetlenmediği bir yerde kurallara uyulması beklenilmiyor. Kameralı bir kavşakta trafik kurallarına uyan, kırmızı ışıkta duran, yayalara yol veren bir sürücü, kamerasız bir kavşakta kırmızı ışıkta geçiveriyor.


- Yaptığınız davranışın sonuçlarını yaşama ihtimaliniz varsa, iki kere düşünüyorsunuz.

- Gençlikte model arıyorsunuz. Şiddet kültüre sindiği zaman (kötü bir örnek oluyor).

- Dövülerek ilgi almak diye bir kavram var. “Kocam artık beni dövmüyor bile,” diyen kadın var. Dokunmaya, temasa o vuruş ile bile o kadar hasret.

- Kaybetme korkusu var.

- Çocuklara fiziksel dayak çok azaldı, ama sözle de bir insanı hırpalayabilirsiniz. Kimse çocuğunu alenen dövmüyor. Ama dövmüyorum fakat her gün hakaret ediyorum. Ağır konuşmak var Sözlü şiddet var. Bunlar ile aşağılama değersizleştirme oluyor. Salak, aptal gibi ifadeler kullanılıyor. Çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Anne baba çocuğa yapıyor. Patron yanındakine. Dövmekten beter etmek bu.

- Toplum olarak aşağılanmaya karşı hassasiyetimiz var. Türkiye’nin ruh halinden bashediyoruz. Reddedilmeye - en ufak ‘hayır’ı reddedilme olarak almaya eğilimimiz var.

- ‘Çocuk kalmışlık’ halimiz var: çocuğun düşüncesizliği, ölçüsüzlüğü, şiddeti, sevimlilik, misafirperver ve misafire ne yapacağı belli olmayan halimiz var.

- Aşağılık kompleksimiz var. Bu itici güç olabilir. Yetersiz hissetmezseniz nasıl başaracaksınız? Örneğin ilk sınavda kaybetmek ikinci sınava tetikleyebiliyor…

- Kuralsızlığı özgürlük mü sayıyoruz? Sorusuna bakarsak. İsyan etmek ihtiyacımız var – kurallara uymamak bunu kolay olarak karşılamak demek. Sizden zayıf çocuğu döverek korkulan ve makbul bir çocuk olmak mesela.



- Kuralsızlık ile özgürlüğü karıştırıyoruz. Kurallara uymak esasında bizi özgürleştiren bir şey. Lüzumsuz şeyler ile uğraşmaktan kurtarıyor. Kurallar bunu sağlıyor. Zihin daha yaratıcı ve ileri düşünceler için özgür kalıyor.

Aşk üzerine:

- Bir akşın ömrü ne kadar diye sorarsanız, 18 ila 24 ay sürüyor. Nereden geliyor? Anne çocuk ilişkisinin en yoğun olduğu dönem çocuğun 18 ila 24 aylık olduğu dönemlerde. Annelerin beyinlerine bakınca bazı yerler aktif. 20’li yaşlarda gençler âşık olmaya başlayınca beyinde aynı yerler aktif oluyor. Anne çocuk ilişkisinde aktifleşen sistemler âşık olunca kullandığımız sistemler aynı. Kendi çocuğumuzu severken de aynı yerle aktif hale geliyor.

- Devamlı aşık kalmaya insan vücudu dayanamaz ki. İhtiyacımız bağ kurmaktır. Kalıcı anlamlı bir ilişki ihtiyacımız var - aşk bunun tetikleyicisi. Aşk bir bağ kurmamız için bizi bir araya getiren mekanizmadır. Bağ kuvvetliyse aşka ihtiyaç olmuyor. Asıl ihtiyaç bağ kurmaktır.


- Âşık olunca eli terler, boğazı kurur, kalbi çarpar - kuduz köpeğe yaklaşınca da bunlar oluyor. Aşk tehlikeli bir şey. Tehlikeli kendisinde yok, âşık olduğunuz anda, anne çocuk sahibi olunca, kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. Kaybetme kaygısı. Kaybetme ihtimali ile karşılaşılan durumlar beyinde aynı yerler aktif olur.

- Türkiye’de eğitim ve sağlık kamunun hizmeti olarak çıkmış vaziyette. Ticaret ve kamu etiği farklı. Sağlık ve eğitim bir ülkeyi uygar yapan iki bileşen. (Bu dikkat edilmesi gereken bir konu.)

- Kadın ve Erkeğin beyni farklı mı diye sorarsak: Çok farklı. Neden farklı? Beynin gelişimini tetikleyen hormonlar iki cinste farklı işliyor. Bu sebeple farklı yetiler ortaya çıkıyor– üstünlük eşitsizlikten ziyade bir zenginlik şeklinde. Çok yönlü düşünce yetisi olan erkeklerin beyni daha kadınsı. Bu dış görünüş anlamında değil, düşünüş tarzı ile ilgili bir şey.

- Kadınların uzun vadeyi görebilme ve hissedebilme yetileri var.

- Türkler bilmiyorum demiyor.

- Beynin bir sefer yüzde 10’u çalışıyor. Gereken yer çalışıyor.

- Kusur bulmayı seviyoruz. Başkalarında kusur bulma özelliğimiz var. Mükemmeliyetçi - bir şeyi tam yapma ile hiç yapmama arasında kalma hali olabiliyor. O kadar iyi yapmak istiyorlar ve istedikleri derecede yapabileceklerine dair derin şüpheleri var ki yerlerinden kalkmıyorlar.




- Kusur bulmak daha kolay bir şeydir. Kusur kolay göze çarpar. Mükemmel bir sofrayı tarif ederken, bir kuş sütü eksikti diyoruz. Mükemmeli bile yine eksik ile tarif ediyoruz.

- Güncel dertler? 90’lardan bu yana hayatın baskısının daha geniş kitleler üzerinde hissediliyor. Zaman baskısı, yetişme baskısı, yapılacak şeylerin çokluğu ve yapılacak zamanın ve imkânın azalması.

- Hayat yetişilemeyecek kadar hızlı gidiyor. Yavaşlayın diyoruz veya bazen çok yavaşlayıp hayattan geri çekilenler oluyor.

- Çocuklar çiğnemeden yutar, büyüyünce çiğnemeyi öğreniriz ve yaşamın tadı artar.

- Durabilmek için muhafazakârlığa kayıyor insanlar. Kaybetmenin ızdırabını gidermek için.

- Muhafazakârlık bir masumiyet arayışıdır. İnsanlar çözümü orada bulabileceklerini sanıyorlar. Tüm dünyada bu akımlar var.

- Siyasetçiler gerçekten toplumu anlamaya çalışmalı. Oysa şekillendirmeye çalışıyorlar ve şekillendirmek için anlamaya gerek olmuyor.

- Kitaplarımda çizgiyi kullanıyorum. Çizgi yazı kadar eski bir dil. Yazıyı destekleyen bir araç.

*

Yankı Bey’i tekrar dinledim ve yine doyamadım. On kadar kitabı var Yankı Yazgan’ın. Ve kendimizi anlamak, çocuklarımızı, ailemizi, dostlarımızı anlamak, toplumumuzu, insanımızı ve yaşamı anlamak adına okumaya değer diyorum. Beynimizi, yüreğimizi ve ruhumuzu anlamak adına.

7 Haziran 2009 Pazar

İçimdeki Çocuktan Selam Var


Yeğenim Melisa, annemin yemek masasının altına oyuncak hayvanlarını dizmiş, beni otobüs şoförü yapmış, kendisi de bebeklerin annesi rolünü oynuyor.


Kapı çaldı. Gelen bir evrakı imzalamam gerekiyordu. Bu sırada Melisa beni çağırıyordu. Annem “Halan gelemiyor, sen şoför ol”, deyince nedense ağlamaya başlamıştı.


İşim bitince hemen geri döndüm. Yeğenimin ağlamasını susturabilince, yanaklarından akan yaşları parmaklarımla sildim. Gözleri ve burnu hafif kızarmış “Gözyaşı onlar Hala….Bana mendil getirir misin?” dedi yeğenim.


Çocukların çok saf, kırılgan ama kuvvetli ve kendilerini yürekten ifade ettikleri bir dünyaları var. Saf ve kırılgan. Bir o kadar da hakiki.


O gözyaşlarını görünce yirmi kusur yıl öncesine gitti aklım. Kuzenlerimden birinin çocukluğuna. Ne olmuştu hatırlamıyorum ama küçük kızın gözyaşları yanaklarından aşağı doğru süzülmeye başlamıştı. Çok küçüktü ama ağladığının, üzüldüğünün görülmesini istemiyordu. “Zeynep Abla, ben ağlamıyorum,” demişti bana, “gözlerim ağlıyor.”


Çocukluktaki saf ve temiz ifademizi özlüyorum. Saf ve duyguları yürekten kelimeleri. Açıkça ifade edilen sevgiyi. Üzgünlükten sevince hızlı geçişleri. Affediciliği. Özümüz olan ve varlığını arada unutuverdiğimiz canı hatırlatan şeyleri. Hatırlayabilsek, çocukluğumuzu hatırlayabilsek, yaşamlarımız farklı olabilir miydi acaba?

Kenarlarda köşelerde o saf varlık hala bizimle birlikte. Ben buna inanıyorum. Çağırıyorum bazen onu saklandığı köşelerden. Hasretle kucaklaşıyorum.

Siz de seslenmeye ne dersiniz? ...

İçinizdeki çocuğa içimdeki çocuktan selam olsun.