İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
ruh sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruh sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2013 Pazartesi

Etik



7-8 Aralık 2013 tarihlerinde PREP Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği tarafından düzenlenen IV. Uluslararası Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu'na katılma şansım oldu.
Dernek Başkanı Sayın Dr. Meltem Kora benim kıymetli bir arkadaşım ve yine bu Derneğe emek veren Sayın Prof. Dr. Yankı Yazgan ve Sayın Prof. Dr. Oya Güngörmüş Özkardeş çok kıymet verdiğim insanlar, hocalar.

İki gün boyunca özellikle eğitim ve sağlıkta etik üzerine konuşuldu, farklı boyutları ile ele alındı. Birçok farklı hocamızın, eğitim ve sağlık dünyasının, hukuk dünyasının bakış açısı ile etik ele alındı. Sorunlar, vakalar konuşuldu, paylaşıldı. Derya gibi bir konu etik.

Sempozyumdan yeni bir okuma listesi, eskiden okuduklarımı tekrar okuma isteği ile ayrıldım.

Tamamlayıcı tıp metotları ile çalışmak etik kavramını kendimizde ve yaşamımızda sorgulamayı gerektiriyor. Özellikle başkalarına destek verme, yardım etme isteğimiz varsa. Belki de bizler bu etik, ahlaklı, iyiden yana olan yaklaşımları zaten kabul ettiğimiz ve inandığımız için bu yolu seçiyoruz. Yine de bilinçsiz olarak doğru yaptıklarımızın bilinçli zihnimiz ile farkında olmaya yarar var galiba. Bunu aramızda daha çok konuşmaya ve paylaşmaya.

Tıptaki aydınlatıcı bilgi verme ve onam alma süreçlerinin altındaki, Dünya Sağlık Örgütü'nün Informed Consent/Aydınlatılmış Onam gerekliliklerinin altında bireysel hakların korunması ile ilgili çok önemli noktalar var.

Reiki ve tamamlayıcı tıp dünyasının bize sunabildikleri muhteşem bir güç var, kendimizi bulmamızı, keşfetmemizi sağlayan çok değerli bir yol. İnandığım bir yol.

Bu yolda yürürken insana saygı, özgür iradeye saygı, doğru, ahlaklı, etik kalabilmek, mahremiyete saygı hep hatırlamamız ve birbirimize hatırlatmamız gereken temel prensipler, temel dayanaklar.

Saygı ve sevgilerimle.


26 Ağustos 2009 Çarşamba

Oynamayı Biz Ne Zaman Unuttuk?


Çocukluğumuzda oyun okul ile birlikte hayatımızın en önemli parçasıdır. Okula gitmek ve oyun oynamak dışında çok fazla bir şey yapmak zorunda olmayanlarımız için. Legolar benim en sevdiğim oyuncaklarımda çok fazla bebeğim yoktu. Bir tane gerçekten bir minik bebeğe benzeyen ve o ebatlarda Sevinç Teyzemin Japonya’dan kim bilir nasıl taşıyarak getirdiği bir bebeğim vardı. Bir de babamın aldığı zenci barbi tarzı bebeğim. Ağabeyimin küçük matchbox arabaları ile oynamak, monopoly gibi oyunlar hoşuna giderdi. En çok da Legolar. Onlarla her şeyi tasarlamak mümkündü. Başkalarının yaptıklarımın ne olduğunu anlaması önemli değil, ben yaratıyordum ya.

Oyun oynamayı ben ne zaman bıraktım. Lise son sınıfta mı? O zamanda lise müzik grubumuzda davul çalıyordum, bu da bir nevi oyun sayılır mı? Üniversitede bıraktım sanırım, ve Türkiye’ye dönünce de artık iş hayatım başlamıştı ve ciddi olunması gerektiğini düşündüğüm yıllar geçiverdi. Büyüklerin oynamayabileceği oyunlar konusunda benim bilgim dar kaldı.

Oyun yaşamın provası belki çocuklar için. Büyükler içinde yaşam provası olmayı hedefleyen bir oyun var, Dönüşüm Oyunu, orijinal adı ile Transformation Game. Tesadüfler ile birkaç yıl önce karşıma çıkan bu oyun, hayatta elde etmek istediklerimiz ve başarmak istediklerimizle yola çıktığımızda neler olabileceğinin farklı bir provası. Yaşamı derinden sorgulatan ve içimizdeki çocuğu mu dersiniz ruhumuzun sesi mi dersiniz, unuttuğumuz bilgileri ortaya çıkarıyor. Derinlerden ve kimi zaman biraz daha sert kimi zaman usulca.

Çocuklukta oyun rahat etmemizi sağlıyor. Oyun israf edilen bir zaman değil, esasında çocuğun gelişimi için çok önemli bir zaman. Yani çocuğunuza “oyunu bırak dersini çalış” derdiğiniz her zaman doğru olmuyor. Yerine göre bazen oyun ders çalışma verimini arttırabilir, yaratıcılığını geliştirdiği için problem çözme becerilerini geliştirebilir. Oyun ile çocuk başka türlü alması mümkün olmayan becerileri alıyor, farklı durumları deneyimliyor.

Mutluluk enerjisi ile yapılanların başarılı olma oranının çok daha yüksek olduğunu görüyorum. Bu enerji ile hayal edilenlerin daha sık ve hızlı gerçekleştiğini. Çocuk da oyun sırasında, eğer doğru oyunlar ile beslenebilirse, gelişimi için büyük adımlar atabilir. Oyunlar aynı zamanda becerileri geliştirmek içinde güzel fırsatlar sunar, hem sosyal hem koordinasyon ve mekanik becerileri. Ama sadece çocuklar için değil, esasında büyükler için belki daha fazla.

Dönüşüm Oyunu 16 yaşından büyüklerin oynayabileceği etkili ve güzel bir oyun. Oyunun yaratıcıları Joy Drake ve Kathy Tyler adına oyun dedikleri için bu kelimeyi tekrar ediyorum. Esasında süreci kolaylaştırmak için oyun formatında hazırlanmış çok derin bir kişisel gelişim aracı. Elleri dert görmesin, yüreklerine sağlık. Bu iki dev yürekli kadın dünyaya son otuz yıldır kullanılan çok güzel bir hediye sunmuşlar. Onlara bu vesile ile sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Hem oyun hem de geliştirdikleri koçluk çalışmaları hem kendi gelişim sürecimde bana büyük destek oldu, hem de bana bu araçları kullanarak başkalarına destek olma şansı verdi.

Kolaj yapmak benim bir hocamdan öğrendiğim ve büyük iyileştirici gücü olduğunu düşündüğüm bir çalışma. Kolajı bir oyun ruhu ile yapmak mümkün. Oyun ruhu ile yaptırmak mümkün. Hem çocukların hem büyüklerin iç dünyalarını dışa dökmeleri, içlerinde birikmiş olan ve adlandıramadıkları birikmişlikleri atmaları için mükemmel bir araç. Resim yapmak da bunu sağlıyor. Ancak gözlemlediğim kadarı ile resim kağıdı ve boyalar önüne konulduğunda bir çok insanı güzel resim yapamama kaygısı alıyor, yapmamayı seçenler çok oluyor. Bu beni üzen bir gözlem. Serbestçe içinizden geldiği gibi yapın, desem de, ne kadar rahatlatmaya çalışsam da, kişiye keyif vermesi ve rahatlatması gereken bu süreç insanları başarı-başarısızlık, iyi-kötü, özgüven-güvensizlik sularında istemediğim bir gezintiye çıkarıyor. Yabancı danışan ve müşterilerimde bu sıkıntı çok yaşanmıyor. Ama Türklerin oyun için bile olsa özgürce resim yapmak konusunda inkâr edilemez bir sıkıntısı var. Farklı şehirlerde, farklı yaş gruplarında o kadar çok insanda bunu yaşadım ki, sırf bu bile insanlarımızın ruh sağlığı ve kişisel gelişimi için ele alınması gereken bir şey diye düşünüyorum. Öğrencilik yıllarımızda resim ile ilişkimizde neler oluyor?

Oyun üzerine söyleyecek çok şey var, ve devam edeceğim. Ama bugün birkaç sorum var size: Siz neye oyun diyorsunuz? Ve bunu düşündüğünüzde neler hissediyorsunuz?

8 Haziran 2009 Pazartesi

Yankı Yazgan'ı Dinliyorum


Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın kitaplarını hep severek okumuşumdur. Yankı Bey iyi bir yazar, ve bence bir o kadar da iyi bir hatip. Fethiye’de verdiği iki saatlik bir konferansı dinledikten sonra başarısının yaklaşımındaki samimiyet ve gerçeklikten geldiğini düşünmüştüm. Yaşıyordu ve yaşadıklarını dokunarak yaşıyordu sanki, yaşananların kendisinde iz bırakmasın izin vererek. Ve bu izlerin deneyimi ile aktarıyordu, düşüncelerini ve bildiklerini.

Fethiye’ye gelmeden kısa bir süre önce sevilen bir televizyon programına çıkmıştı Yankı Bey. Seyahat programım yoğun olduğu için duymuş ama seyredememiştim. Bu programın kaydını neredeyse bir yılı aşkın bir süre sonra seyretme şansım oldu. Bu programı seyrederken bir yandan notlar aldım, Yankı Bey’in Fethiye’deki konferansını dinlerken yaptığım gibi. Ve bu notlarımı paylaşmak istiyorum.

Belki bunları ilk defa duyacaksınız, belki de bir tekrar olacak sizin için. Yine de aktarmaya değer diye düşüyorum. Kendimizi, yaşamı ve toplumumuzu anlamak adına. İşte Yankı Yazgan konuşuyor:

Türk toplumu, birey ve çocuklar üzerine:

- Çok iyi moral de bir ülke olduğumuz söylenemez. Bu yüzden insanlarımızı iyi hissetmek istiyor.

- Kötü hissetmeden iyi hissedemez siniz. Dibe vurmak diyorlar ya.

- Başkasının başarısı ile avunmak konusunda başarılıyız.

- Şiddet hissetmeyen bir canlı yok. Küçük çocuklar ısırıverirler. İtmek kakmak tabiattaki halimizde var. Doğallıktan uzaklaştıkça şiddet dürtümüzü frenliyoruz. Doğallık derken tabiattaki halimizden bahsediyorum.

- Kendini kontrolleri zayıf olanlar, kontrolün zayıf olduğu ülkelerde suç oranı artıyor. Kuralların denetlenmediği bir yerde kurallara uyulması beklenilmiyor. Kameralı bir kavşakta trafik kurallarına uyan, kırmızı ışıkta duran, yayalara yol veren bir sürücü, kamerasız bir kavşakta kırmızı ışıkta geçiveriyor.


- Yaptığınız davranışın sonuçlarını yaşama ihtimaliniz varsa, iki kere düşünüyorsunuz.

- Gençlikte model arıyorsunuz. Şiddet kültüre sindiği zaman (kötü bir örnek oluyor).

- Dövülerek ilgi almak diye bir kavram var. “Kocam artık beni dövmüyor bile,” diyen kadın var. Dokunmaya, temasa o vuruş ile bile o kadar hasret.

- Kaybetme korkusu var.

- Çocuklara fiziksel dayak çok azaldı, ama sözle de bir insanı hırpalayabilirsiniz. Kimse çocuğunu alenen dövmüyor. Ama dövmüyorum fakat her gün hakaret ediyorum. Ağır konuşmak var Sözlü şiddet var. Bunlar ile aşağılama değersizleştirme oluyor. Salak, aptal gibi ifadeler kullanılıyor. Çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Anne baba çocuğa yapıyor. Patron yanındakine. Dövmekten beter etmek bu.

- Toplum olarak aşağılanmaya karşı hassasiyetimiz var. Türkiye’nin ruh halinden bashediyoruz. Reddedilmeye - en ufak ‘hayır’ı reddedilme olarak almaya eğilimimiz var.

- ‘Çocuk kalmışlık’ halimiz var: çocuğun düşüncesizliği, ölçüsüzlüğü, şiddeti, sevimlilik, misafirperver ve misafire ne yapacağı belli olmayan halimiz var.

- Aşağılık kompleksimiz var. Bu itici güç olabilir. Yetersiz hissetmezseniz nasıl başaracaksınız? Örneğin ilk sınavda kaybetmek ikinci sınava tetikleyebiliyor…

- Kuralsızlığı özgürlük mü sayıyoruz? Sorusuna bakarsak. İsyan etmek ihtiyacımız var – kurallara uymamak bunu kolay olarak karşılamak demek. Sizden zayıf çocuğu döverek korkulan ve makbul bir çocuk olmak mesela.



- Kuralsızlık ile özgürlüğü karıştırıyoruz. Kurallara uymak esasında bizi özgürleştiren bir şey. Lüzumsuz şeyler ile uğraşmaktan kurtarıyor. Kurallar bunu sağlıyor. Zihin daha yaratıcı ve ileri düşünceler için özgür kalıyor.

Aşk üzerine:

- Bir akşın ömrü ne kadar diye sorarsanız, 18 ila 24 ay sürüyor. Nereden geliyor? Anne çocuk ilişkisinin en yoğun olduğu dönem çocuğun 18 ila 24 aylık olduğu dönemlerde. Annelerin beyinlerine bakınca bazı yerler aktif. 20’li yaşlarda gençler âşık olmaya başlayınca beyinde aynı yerler aktif oluyor. Anne çocuk ilişkisinde aktifleşen sistemler âşık olunca kullandığımız sistemler aynı. Kendi çocuğumuzu severken de aynı yerle aktif hale geliyor.

- Devamlı aşık kalmaya insan vücudu dayanamaz ki. İhtiyacımız bağ kurmaktır. Kalıcı anlamlı bir ilişki ihtiyacımız var - aşk bunun tetikleyicisi. Aşk bir bağ kurmamız için bizi bir araya getiren mekanizmadır. Bağ kuvvetliyse aşka ihtiyaç olmuyor. Asıl ihtiyaç bağ kurmaktır.


- Âşık olunca eli terler, boğazı kurur, kalbi çarpar - kuduz köpeğe yaklaşınca da bunlar oluyor. Aşk tehlikeli bir şey. Tehlikeli kendisinde yok, âşık olduğunuz anda, anne çocuk sahibi olunca, kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. Kaybetme kaygısı. Kaybetme ihtimali ile karşılaşılan durumlar beyinde aynı yerler aktif olur.

- Türkiye’de eğitim ve sağlık kamunun hizmeti olarak çıkmış vaziyette. Ticaret ve kamu etiği farklı. Sağlık ve eğitim bir ülkeyi uygar yapan iki bileşen. (Bu dikkat edilmesi gereken bir konu.)

- Kadın ve Erkeğin beyni farklı mı diye sorarsak: Çok farklı. Neden farklı? Beynin gelişimini tetikleyen hormonlar iki cinste farklı işliyor. Bu sebeple farklı yetiler ortaya çıkıyor– üstünlük eşitsizlikten ziyade bir zenginlik şeklinde. Çok yönlü düşünce yetisi olan erkeklerin beyni daha kadınsı. Bu dış görünüş anlamında değil, düşünüş tarzı ile ilgili bir şey.

- Kadınların uzun vadeyi görebilme ve hissedebilme yetileri var.

- Türkler bilmiyorum demiyor.

- Beynin bir sefer yüzde 10’u çalışıyor. Gereken yer çalışıyor.

- Kusur bulmayı seviyoruz. Başkalarında kusur bulma özelliğimiz var. Mükemmeliyetçi - bir şeyi tam yapma ile hiç yapmama arasında kalma hali olabiliyor. O kadar iyi yapmak istiyorlar ve istedikleri derecede yapabileceklerine dair derin şüpheleri var ki yerlerinden kalkmıyorlar.




- Kusur bulmak daha kolay bir şeydir. Kusur kolay göze çarpar. Mükemmel bir sofrayı tarif ederken, bir kuş sütü eksikti diyoruz. Mükemmeli bile yine eksik ile tarif ediyoruz.

- Güncel dertler? 90’lardan bu yana hayatın baskısının daha geniş kitleler üzerinde hissediliyor. Zaman baskısı, yetişme baskısı, yapılacak şeylerin çokluğu ve yapılacak zamanın ve imkânın azalması.

- Hayat yetişilemeyecek kadar hızlı gidiyor. Yavaşlayın diyoruz veya bazen çok yavaşlayıp hayattan geri çekilenler oluyor.

- Çocuklar çiğnemeden yutar, büyüyünce çiğnemeyi öğreniriz ve yaşamın tadı artar.

- Durabilmek için muhafazakârlığa kayıyor insanlar. Kaybetmenin ızdırabını gidermek için.

- Muhafazakârlık bir masumiyet arayışıdır. İnsanlar çözümü orada bulabileceklerini sanıyorlar. Tüm dünyada bu akımlar var.

- Siyasetçiler gerçekten toplumu anlamaya çalışmalı. Oysa şekillendirmeye çalışıyorlar ve şekillendirmek için anlamaya gerek olmuyor.

- Kitaplarımda çizgiyi kullanıyorum. Çizgi yazı kadar eski bir dil. Yazıyı destekleyen bir araç.

*

Yankı Bey’i tekrar dinledim ve yine doyamadım. On kadar kitabı var Yankı Yazgan’ın. Ve kendimizi anlamak, çocuklarımızı, ailemizi, dostlarımızı anlamak, toplumumuzu, insanımızı ve yaşamı anlamak adına okumaya değer diyorum. Beynimizi, yüreğimizi ve ruhumuzu anlamak adına.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Sizin Ruh Eşiniz Nerede?


Üstat Moshe Abudaram ile sohbetimize farklı bir konu ile devam ediyoruz. Bu defa ağırlıklı olarak ruh eşi kavramı ve yaşamımızdaki yeri üzerine konuşacağız.

*

Zeynep Kocasinan: Bir ruh eşimiz olup olmadığı, hayatımızı paylaşabileceğimiz mükemmel bir partnerin, bir eşimizin var olup olmadığı bizim hep sormak istediğimiz bir soru oluyor. Bu defa ‘ruh eşleri’ konusuna değinsek ne dersiniz?

Moshe Abudaram: Neden olmasın. Hep söylüyorum. Yine diyeceğim. Sormazsan nasıl bileceksin? Sormaktan ne kadar çok çekiniyoruz. Özellikle Türkiye’de. Bildiklerimle cevap vereceğim. Bilebildiklerimle.

Ben biliyorsun ki ben, sen sormazsan cevap veremem. Bir kişi bir şey sorduğunda bir anlamda cevaba hazırdır. O nedenle ben ancak soru sorulduğunda cevap verebilirim. Aksi takdirde, kişinin yaşamına karışmış olurum. Bu esasında herkes için geçerli. Bir insana yardım amacı ile bazı şeyler yapıyoruz. “Yardım etmeliyiz,” diyoruz. Peki, o kişi bizden yardım talep etti mi? Etmediyse burada bir sorun var demektir. O zaman biz, bizi aşan şeylere karışıyoruz demektir.

Şimdi ‘ruh eşi’ ne demek? Öncelikle, böyle bir şey var. Bunu bilelim. Ruh eşleri bir gerçek. Doğal bir şey. Yani ille de aşk hayatı ile ilgili değil bu. Enerji dünyasının bir gerçeği. Ancak konu üzerinde çok bilgi yok yazılı olarak. Artıyor.

Dr. Brian Weiss hipnoz ile çalıştığı hastalarında - geçmiş yaşamlarına götürdüğü hastalarında, bazılarının hikâyelerinin benzer olduğunu görür. Birbirlerine çok yakın olduklarını tespit eder. Bu kişilerin ruh eşleri olduğu kanaatine varır. Bunu yazdı. Neden Brian Weiss’tan bahsettim? Bu konuyu bir doktor, bir psikiyatrist olarak ele almış, yazmış. Bu nedenle dikkat çekti.

Enerji çalışmalarında bunu görebiliyoruz ve tespit edebiliyoruz.

Bir şifa çalışmasında kimi zaman kişinin ruhunun diğer yarısını çağırırız ve kişinin enerjisi ile diğer yarısının enerjisini birleştirdiğimizde, çok büyük açılımlar mümkün. Bu aşamada insan birlik hissi yaşar. Tam olma hissi yaşar. Bütün olur. O zaman iyileşme mümkün ve hızlı olur.

Enerji itaatlidir, çağırdınız mı gelir. Ancak niyetiniz hayırlı ise gelir ve kalır. Eğer değilse, hemen gider.

Ben günü bize verilenler ile mutlu olarak yaşamanın hedef olduğuna inanıyorum. Ruh eşimizi bulmak için yaşamı ve insanları bir kenara itmeyi doğru bulmuyorum. Ruh eşiniz karşılaşmanız yazılı ise zaten karşınız çıkar.

Her yaşamda ruh eşi ile bir araya gelinmez. Doğmuş olabilir, doğmamış olabilir. Ruh eşi bizim karımız kocamız olacak diye bir şey yok. Anneniz de, torununuz da, komşunuzda ruh eşiniz olabilir. Ya da dünyanın farklı bir köşesinde siz varlığını bilmeden yaşıyor olabilir. Karşılaşma zamanı geldiyse, karşınıza çıkar.

Mesela sen Mevlana ile ilgileniyorsun. Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebriz - bu ruhların farklı bir yakınlığı var. Ruh eşi kavramı var. Ruh ikizi kavramı var. Hedeflerin birliği, yaşam, ruh amaçları birliği var.

ZK: ... Şimdi tarihten söz edince, birşey daha sormak istiyorum. Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Sinan’ın da ruh eşleri oldukları söyleniyor. Hatta bir Türk romancının bunu esas alarak yazdığı güncel bir roman var.

MA: Enteresan bir tespit. Bakıyorum. Gerçekten de Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Koca Sinan bir bütünü, birliği, benzeri tarif ettikleri için yaşamlara sığması mümkün görünmeyen şeyleri başardılar. Sinan ve Kanuni hakkında onları ruh eşi diye tarif etmiş. Doğru birşeyler tespit etmiş. Bunu ruh ikizleri diye tarif etmek belki daha doğru olurdu. Ruh eşi ve ruh ikizleri kavramları biraz farklıdır, ama genel olarak doğru.

ZK: Bir Marc Cohn şarkısıydı sanırım, yaşlı bir çiftin el ele kol kola sevgiyle bakışmalarını anlatan bir şarkı vardı. Ruh eşlerinin yaşadığı bir şans sanırım bu. Bu buluşma imkânsız değil ama zor herhalde. Yani ruh eşleri eğer buluşurlarsa bağlar çok çok kuvvetli oluyor sanırım. Biraz daha aktarmanızı istesem?

MA: Çok şarkı var diğer yarımızı aramak, bulmak üzerine. Mutlu hissetmeyi ertelemek pek de anlamlı gelmiyor bana. Bugün gidince geri gelir mi? Hayır. O zaman yaşamaya devam etmeliyiz? Yarın için değil. Bugün yaşamalıyız. Yarına ertelemek, yarını ve bir insanı beklemek insanı mutlu etmez. Edemez.

Neden mi bahsediyorum? Belki kimileri biliyor.

Sevgiye açılmak için neler yapmalıyız? Neler yapıyorsunuz?

Hayatınızda sevgiden bahsediyor musunuz? Sevdiklerinize söylüyor musunuz? Kötü şeyi söylüyoruz. Sevgiye gelince - aman dur çocuğu şımartma. Aman canım söylenir mi şimdi deyip söylemiyoruz.

Mutla olmak üzerine okuyorsun. Ya sonra? Yarın uyandığımda günümü daha iyi geçirebilmek için ne yapabilirim? Bunu yaşamazsan bilmek işe yaramaz.

Yerini bilmediğimiz bir ruh eşini aramak değil, bulduğumuz sevgiyi fark etmek, kıymetini bilmek lazım.

Eğer bir insan ruh eşini bulur ve bir çift olarak bir araya gelirlerse - gerçekten aralarında muazzam bir bağ olur. Çok yaşlı ama ele ele tutuşarak parkta oturan birbirinin gözlerinin içine bakan çiftler görürüz. Muhtemelen onlar ruh eşleridir. Koparılması çok zor bir bağdır bu.

Ve birinin hayatı sona erdiğinde, diğerinin uzun süre tek başına yaşaması kolay değildir.
Ama ruh eşinizin, yaradılışta ayrıldığınız ruhunuzun diğer yarısının eşiniz, karınız, kocanız olabilecek bir yerde, yaşta, cinsiyette karşınıza çok nadir olacak çıkacaktır.

Kim olduğunu bilsen de bilmesende o kişiye - o enerjiye sevgi gönderebilirsin. Her nerede ise o bilmese de ruhu bilecektir.

Ruh eşin ile bir araya gelemezsen yarım kalmıyorsun. Bir de böyle bir düşünüş var.

Yarımların birleşip tam olması. Bu doğru bir şey değil.

Evet bir ruh iki ayrı kutubun birleşmesidir esasında ve yaratılışta ayrılmıştır. Ve bu çekim yaşam gücü verir. Yarım değilsiniz, siz tamsınız. Bulamazsan yarım kalmıyorsun.

Ama eğer yaşamda buluşmak varsa, bu yarımlık hissi gelebilir. Ruh eşlerinin bir araya gelmesi - muazzam bir bütünleşmedir. İnsanı tamamlamaz, başka bir seviyeye taşır. Günümüzde bu enerjilerin farkında olanlar var, artıyor.

Derin ve çok yoğun duygular ile aşık olduğunuz her kişi ruh eşiniz değil.

Bu yaşamda mutlu olmak için ruh eşinizi bulmanızda gerekmiyor.

ZK: Ben anlattığınız kadarı ile dinliyorum bu konuyu. Bir konuşmanızda kanser ve ruh eşleri kavramı arasında bir bağ olduğundan bahsetmiştiniz. Bunu paylaşmamızda bir sakınca var mı? Bana gerçekten ilginç geldi. Çünkü tamamlayıcı tıpta kullanılan bir enerji metodu olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

MA: Kazalar, geçirilen kaza ile ölümler ruh üzerinde bir sıkıntı yaratır. Ani bir olay ile bu bedeni ve dünyayı geride bırakmak üzere zorluk yaşayabilir bir ruh. Eğer bu ruhun diğer yarısı, yani eşi hayatta ise – dünyada her nerede ise – ölen ruh yaşayan ruh eşinin bedenine enerjisel olarak yapışarak bir anlamda dünyada varlığını sürdürmeye devam edebilir. Her zaman değil. Ama bu olur. Halen bedenli olan ruh yarısı için bu kolay bir durum değildir. Ve vücutta bir erime ve bozulma meydana gelir. Nedeni anlaşılamayan problemler başlar. Bir kişinin enerjisi ve bedeni adeta iki kişiyi beslemektedir. Bu nedenle oluşan kanser vardır.

Kanser toplumda “amansız hastalık” olarak adlandırılıyor, çaresi olmayan ve zor bir rahatsızlık olarak biliniyor, algılanıyor. Hastalıklar ve nedenleri de uzun bir konu, ama kısaca söylemek gerekirse kimi vakalarda tedavi o kadar zor olmayabilir. Ben enerjisel olarak kanser vakalarından o kadar çok çekinmem. Tamamlayıcı tıp uygulayıcıları olarak çok daha büyük bir yüzde ile destek olabiliyoruz kanser hastalarına. Çok farklı nedenler var, yaşamdan farklı nedenler ile bıkanlar ve zamanı gelmese de gitmek isteyenler var. Zaman gelmediyse gitmek de kolay değildir.

Şeker hastalığı diğer yandan biraz daha zorlu. O nedenle direkt şeker almamaya dikkat etmek gerek. Beyaz şeker kullanmayın. Esmer şeker kullanırken de dikkatli olun. Maalesef boya karıştırılmış beyaz şekerin esmer şeker diye satıldığı oluyor. Tatlı yemek yerine meyve yemeyi tercih edin. Esmer ekmek yemeye çalışın. Beyaz ekmek fazla işlem gördüğü için özelliğini yitiriyor. Konuyu biraz dağıttım sanırım ama biliyorsun Zeynep konu konuyu açıyor.

ZK: Akışla gitmeyi ben de seviyorum. Lütfen siz geldiği gibi devam edin. Zaten müsaadenizle fırsat oldukça farklı konulardaki görüşlerinizi almak istiyorum.

MA: ‘Öğrenci hazırsa öğretmen gelir.’ Klasik bir sözdür ve doğru. Yani öğrenmek isteyen mutlaka hocasını bulacaktır. Cevap her yerden gelir. Televizyondan gelir, radyodan gelir, bir şarkıdan gelir. Bir kitap karşınıza çıkar tesadüfen. Tesadüfen yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz. Tesadüf diye şey varsa eğer.

Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Tesadüfleri oldukları işaretler olarak algılamak lazım. James Redfield’ın “9 Kehanet” adlı kitabını öneriyorum. Yaşama enerji akışları açısından bakmamızı sağlıyor. Hem tesadüfleri ele alıyor. Kuantum kavramı üzerine de güzel kitaplar var. Kuantum tesadüfe farklı bakış getirir. Yaşama bakış açımızı genişletmek lazım. Görünen ne, göremediğimiz ne? Bir yandan şimdiyi, bugünü yaşamalıyız.

Çünkü enerji olarak bize, yaşam enerjisi günlük olarak verilir. Her gün bize yeni günün enerjisi verilir. O yüzden bazen ertesi güne baktığımızda, “Kaldıramayacağım” deriz. Çünkü yarını bugünün enerjisi ile kaldıramayız. Bu gerçekten mümkün değil. Yarın ancak yarının enerjisi ile yaşanabilir, kaldırılabilir.

Ben geleceğe bakmayı,geleceğin ne olacağını net olarak bilmek anlamında sevmem. Yani bildiğimiz bir geleceğe uyanmak kavramını sevmiyorum. Gelecek bir anlamda bugün şekillenmek olduğundan bilinemez. Ancak, bir yandan da yazılı. Bunu da biliyorum. Yani gelecek, geçmiş ve şimdi esasında bir CD’de olduğu gibi yazılı. Ancak bizlerin 5 duyulu, 3 boyutlu dünya yaşamında bunu algılayabilmemiz için sırası ile yaşamamız ve izlememiz gerekiyor. Bu dünya realitesi. Senin bana sorduğun gibi “bu yeniden yazılabilir bir CD olamaz mı?” Kader, yazı dediğimiz boyutta birçok şey belirli esasında. Ancak doğmanda önce planladığımız yaşamı, yaşıyor olmak plan ile olan arasında bir ihtimal dünyasını yaratıyor.
Düşüncelerimiz olayları yaratıyor. Sözlerimiz olayları yaratıyor. Bazen olacak olanı algılıyoruz; bazense biz yaratıyoruz.

Kolay kavramlar değil.

ZK: Kader kavramı benim zorlandığım bir konu ve itiraf etmeliyim birçok arkadaşımın zorlandığı bir konu. Kader ile neyi tarif ediyoruz? Yazılı olan ne? Değişebilen ne? İlk defa konuştuğumuz bir konu değil bu ama, bu konuda çok soru geliyor. Sormak da kolay değil.

MA: Neden? Soru cevabı açar.

Mesela her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmek zor mu?

Bence çok daha güvenli ve huzurlu bir kavram.

Bakıyorum içinden sorular geçiyor ve sormuyorsun Zeynep. Sormazsan nasıl bileceksin?

ZK: Yapmayın soru sormayı severim ben. Evet, bazen sormaya çekiniyorum. Hani oraya girmesem diyorum. Yani cevaplardan çekinmek olabilir. Şimdi çok değil, ama yok da diyemem size.

MA: Bu da ayrı bir kavram. Bazen bana bir soru sorarlar. Ve derim ki “Bu sorunun cevabını duymaya hazır mısın?” Genelde bizler soru sorduğumuzda esasında duymak istediğimiz cevabın söylenmesini arzuluyoruz. Oysa evet,-hayır sorusunun iki muhtemel cevabı var – evet ya da hayır. O yüzden sorarım, “Her iki cevabı da duymaya hazır mısın?” diye. O zaman bazen gerçekten de kişi sormaz sorusunu. Çünkü cevabı duymaya hazır değildir.

Esasında korkacak ne var hayatta? Her şey olması gerektiği gibi oluyor. Korktuğumuz onca şey esasında hiç olmayacak. Boşuna aylarca, yıllarca korktuğumuzu göreceğiz. Korkumuz ile hayatımıza düşük frekanslı enerjileri davet etmiş olacağız. Sevgi, mutluluk ve sağlığın yüksek enerji istediğini söylememe gerek yok herhalde. Düşünce enerjini yüksek tut beden enerjin yüksek olsun, sağlıklı ol.

ZK: Başka bir şey sorayım. İlişkilerimizde doyum ve mutluluk yaşamak için bu bilgilerden nasıl istifade ederiz?

MA: Öncelikle yaşamı olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyor. Aksi, bu arada istesek de mümkün değil. Yaşam olduğu gibi akıyor ve her şey olması gerektiği gibi oluyor. Yapın, gidin, çalışın. Yanlış anlaşılmasın. Ben kader ile kendimizi bırakmayı anlamıyorum. Sonuçlar ile ne kadar ilgilisiniz, bunu soruyorum.

Bir yolu seçtiniz ve aksilik ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Ama siz karar verdim, diyorsunuz. Devam diyorsunuz. Bakmak lazım. Aksilik neden. Bu aksilik “dur” diyor da olabilir, “farklı bir şekil bul ve daha hızlı devam et” diyor da olabilir.

Yaşamda işaretleri takip etmek mutluluk getiren yolu görmeye yarıyor. Mutlu olmayı hedeflemek. Mutlu olmayı seçmek gerekiyor.

ZK: Çok teşekkür ediyorum ve kaldığımız yerden devam etmek üzere diyorum.

MA: Ben de sana teşekkür ediyorum. İstediğin gibi faydalı olasın diyorum.

15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.



Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.



Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.