İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2021 Pazar

Ahtapotun Hikayesi Bugün Ne Diyor?

İnşaat mühendisi olan ve müteahhitlik yapan rahmetli babamın ömrünün büyük bölümü, evlendikten, çocuk sahibi olduktan sonra da, şehir dışında, şantiyelerde, farklı şehirlerde geçmişti.


Çocukluğumda babamın İstanbul’da olduğu günler benim için belki de o nedenle her zaman çok değerliydi.  İşleri nedeni ile Pazar günlerini ofiste çalışarak geçirmek zorunda kaldığı da çok olurdu.  Babamla zaman geçirebilmek aile yaşamının doğal bir parçası olmaktan çok, bana her zaman hediye gibi geldi.  Ve doğrusu, ömrüm boyunca hiçbir zaman da babam tarafından ihmal edilmiş hissetmedim.  Babam bana, yaşamda sevgiyi hissetmek için, birilerinin yaşamlarına dokunmak ve fark yaratmak için verilen zamanın miktarından çok, o zamanı nasıl yaşadığınızın ve paylaştığınızın kat kat daha önemli olduğunu kendi yaşamı ile öğretti.  


Hiç bir zaman geç saatlere kadar uyuyan bir çocuk olmamıştım. Doğrusu tüm ailemiz öyleydi. Ne annem, ne babam, ne de ağabeyim sabahları geç uyanırlardı.  Ailecek erkenciydik.  Hatta Pazar günleri, iki kardeş olarak erken uyanmaya belki daha da çok dikkat ederdik, çünkü apartman görevlimiz Pazar sabahları gazeteler ile birlikte Milliyet Çocuk Dergisini de kapımıza bırakırdı. Erken uyanıp dergiyi kapıdan almayı başaran ilk okuyan olacak demekti.  


*


Ama, kimi şanslı Pazar günlerinde, sabahın henüz aydınlanmadığı saatlerde babam beni uyandırır ve hazırlanmamı söylerdi. Heyecanla yataktan fırlar ve hızla giyinirdim.


O günler babam ile balık haline giderek balık ihalelerini seyredeceğimiz anlamına gelirdi.  Ve, belki de sonrasında, oradaki balıkçılardan birinden biraz öncesinde ihaleden satın aldığı balıklardan bazılarını alacağımız anlamına. 


Babamın beni uyandırdığı anda beni sarmaya başlayan heyecan, babamın büyük Amerikan arabasının arka koltuğuna oturup kemerimi bağladığımda sanki daha da kuvvetlenir, araba hale doğru ilerlerken, karanlıkta, arabanın camından o yaştaki bir çocuğun görmesi pek mümkün olmayacak bir İstanbul manzarasını merakla seyrederdim.  Hale gidiş yolculuğu sırasında konuşur muyduk yoksa arabanın kartuş çalan teybinden müzik mi dinlerdik çok hatırlamıyorum ama dönüş yolculuklarımızda balık halinde gördüklerimi, merak ettiklerimi heyecanla babama anlattığımı hatırlıyorum.  



İlkokuldaki bir çocuk için, gün doğmadan balık halinde gördüklerim, çeşit çeşit balıklar, balıkçıların yüzleri, telaşla koşuşturanlar, sakince etrafı seyredenler, sesler, bağrışmalar, renkler ve belki de daha çok kokular okumaktan hoşlandığım hikaye kitaplarının birinin içinde olduğum hissini verirdi.  Meraklı bir çocuk için verilebilecek daha büyük bir hediye yoktu belki de.


*


Babam gerçekten çok iyi bir öğretmendi.  Ve onu iyi bir öğretmen yapan özelliklerinden biri gözlemlemenize ve deneyimlemenize izin vermesiydi.  Öğretir ama daha çok sorgulatırdı.  Kendisi izler ve izlerken izlemeyi, izlerken fark etmeyi öğretirdi.  


O günlerde bunları bir çocuk olarak gözlemliyordum. Sonradan o günlere geri dönüp bakınca, bir kız çocuğu olarak beni kalıpların ve olağan denilebilecek deneyimlerin dışında bir şeylerle tanıştırmak, farklı bir yerlere taşımak için çalıştığını da görüyorum.  Babamla aramızda 43 yaş fark vardı.  Yani muhtemelen o günlerde, ben yedi, sekiz yaşlarındayken, babam da benim bugünkü yaşlarımda olmalıydı. 


Babamın o günlerin normallerine göre yaşlı denilebilecek bir baba olmasının aslında hayatımda ne kadar olumlu etkileri olacağının muhtemelen o da o günlerde farklında değildi.  Doğrusu, her zaman çok enerjik, çok çalışkan, çok azimli olan babam, yaşamının deneyimlerini, beni kuvvetlendirmek, yüreklendirmek, yaşam için heveslendirmek ve en önemlisi beni kendi yolumu açmayı öğrenmem için teşvik ederek aktarmaya çalışacaktı. 


O nedenle, çoğu zaman kolaylaştıran değil zorlaştıran, kolay beğenen değil, tam tersine en iyisini yapmamı bekleyen ve isteyen, çıtayı hep yükselten ama bir o kadar da sonuçtan bağımsız olarak samimi gayreti takdir ederek bunu yapan bir baba olacaktı.  


Babamın kıymetini bilenler için bir sihirli gücü de, karışısındaki insanın potansiyelini fark edip o kişinin o potansiyelini fark ettirip kullanmasını sağlamak için çalışmasıydı.  Sadece evlatları ya da yakınları için değil, arkadaşları, iş arkadaşları ve çalışanları için de bunu yapardı.  Siz kendinizden vazgeçseniz bile o sizden, sizde gördüğü potansiyelden vazgeçmezdi.  Tabii, kendi sınırlarımızı zorlamak her zaman o kadar da kolay değildi.


*


İşte, sabahın karanlığında İstanbul balık haline yapılan o yolculukların geri dönüşlerinde artık gün ağarmaya başlamış olurdu. Yolcuğunun o anına kadar merak ve heyecan ile çok konuşamayan Zeynep, babasına gördüğünü onlarca şey ile ilgili sorular sorumaya başlar, sorduğu her soruya yanıt alabiliyor olmasının esasında çok özel bir şey olduğunu yıllar sonra fark edecek olmasının dışında, mutluluk ve yine farklı bir heyecanla arabanın bagajında onlarla birlikte eve dönmekte olan farklı balıkları ve çoğu zaman ayrıca karidesleri babası ile birlikte mutfakta nasıl temizleyeceklerini, babasının ona balıkların hazırlanmasında neleri yaptıracağını merak etmeye başlardı.


Babam balık yemeyi çok severdi.  Hatta yakınında bir dere, deniz olan şantiyelerde, babamın sabah kahvaltısında bile balık yediğini söylemişlerdi.  Sonralarda, ben Japonya’ya gitmeye başladıkça, ben de Japonya’da sabah kahvaltılarında buharda pirinç ve miso çorbası ile balık yemeye başlayacaktım ama aradan otuz yıla yakın zaman geçmesi gerekecekti.


Çocukluğumuzda ağabeyim ve ben, balık yemeyi sevsek de, diğer deniz ürünlerini, karides, midye ve kalamar yemeyi belki daha da çok severdik. Bu listeye daha özel vesilelerle yengeç, ıstakoz ya da kerevit de eklenebiliyordu. Sadece ailecek ahtapot yediğimizi hiç hatırlamıyorum.  Annemin ahtapot yemeyi hiç sevmediğini hatırlıyorum.  Bununla birlikte özellikle ahtapot ızgara yemek için plan yapan arkadaşlarım vardır ama açıkçası benim de pek sevmediğim ve zorda kalmadıkça yemeyi pek seçmediğim bir şey olmuştur ahtapot.  Seçerek hiç sipariş etmedim sanıyorum ve ikram edildiğinde de ikram edeni kırmamak için yemeye çalışmışımdır.


*


Bugün, tüm bunlar aklıma geldi.  İstanbul’da evde otururken.  


Bir arkadaşımın tavsiyesi ile, Netflix’te, dokümanter bir film olan “My Octopus Teacher- Benim Ahtapot Öğretmenim” ya da filmin adının Türkçe tercümelerinde kullanıldığını gördüğüm şekli ile “Ahtapottan Öğrendiklerim”i seyrederken.  



2020 yılının Eylül ayında gösterime giren filmi seyrederken zaman zaman gözlerimden yaşların süzüldüğünü de hissettim.  Kalbime, ruhuma, ruhumun farkında olmadığım ya da varlığını bilmediğim farklı köşelerine dokundu bu film.  Seyrederken babam aklıma geldi.  O seyretse neler düşünürdü, diye aklımdan geçti. 

Ve bugünden sonra, benim denize bakışım aynı kalacak mı?  


Arnavutköy sahilde, Bebek’e ya da Kuruçeşme’ye doğru yürürken ve denize bakarken o dünyaya bakışım ve merakımda neler değişiyor olacak?   Hiç dalmamış olsam da yüzmeyi ve mümkün olsa içinde saatlerce kalmayı sevdiğim denize bakışım nasıl farklılaşacak? Ve belki Türkiye’nin sahillerinde deniz ile buluşmayı Dünya’nın heryerinden daha çok sevdiğimi düşünürken, filmde seyrettiğim Güney Afrika sahillerinin görüntüsü ile farklı denizleri keşfetmek için içimde uyanan bu yeni merak ile neler yapıyor olacağım?



Ruhumuza dokunan kitaplar, şarkılar, resimler ya da filmler bazen bizi bir anda tahmin edilemez şekilde etkileyebiliyor.  Ve bu şekilde etkilenebilmek ve meraklanabilmek, içimde o 1970’li yıllarda İstanbul’da sabahın karanlığında babası ile balık haline giden kız çocuğunun heyecanı ve keşfetme arzusu ile buluşmamı sağlıyor.


Sizlere de, bu filmi fırsat yaratıp seyredin, derim.   2020 yılının ruhumuzdaki etkileri, 2021 yılının ilk on gününün bile getirdiği ağırlık karşısında, adeta ayrı bir dünyaya ışınlanmak size de iyi gelebilir. 


Keyifli keşifleriniz bol olsun.


Yürekten sevgilerimle.

14 Temmuz 2020 Salı

Düşe Kalka

Çocukluğumda 3 defa boğulma tehlikesi yaşadım.  2 tanesi yüzerken, 1 tanesi bir şeker yerken.

İki tanesini ailem biliyordu. 

Çünkü şeker ile boğulmaktan beni kurtaran babamdı. 

Yüzme okulunun havuzundaki boğulma maceramdan ise, o sırada yüzme dersimiz devam ederken okulun büyük havuzunun bir kenarında güneşlenmekte olan anneminde gözleri önünde, bir yüzme hocası giysileri ile suya atlayarak beni kurtarmıştı.   Yüzemediğimden değildi. Dersin sonunda havuzdan çıkmak için en sona kalan öğrenci olmuştum. Ve merdivenlere doğru yüzerken, bir anda, yüzmeyi yeni öğrenmekte olan öğrencilerin havuzun kenarına tutunarak ayaklarını çırpmaya başlamaları ile gelen darbeler ve dalgalarla,  kendimi, havuzun içine onların ayaklarını yorulurlarsa basabilmeleri için konulmuş olan platformunun altında bulmuştum. Bunu da dikkatli bir öğretmen sayesinde atlatmıştım.

*

Üçüncü defasında ise, etrafımda ağabeyim ve bir arkadaşımız dışında kimse yoktu.  Esasında ağabeyim ve benim ilkokul yaşlarımızda kendi başımıza çok uzaklara gitmemiz ya da kendi başımıza denize girmeye gitmemiz pek yaşadığımız bir şey değildi. Antalya’da, Rahmetli Halam Gülten Yalçın'ın yazlığında geçirdiğimiz tatil ise farklı bir düzen getirmişti. Halamın yazlığının olduğu sitede bizim yaşlarımızdaki çocuklar, gençlerle birlikte zaman geçiriyor ve çok da büyük olmayan sitede aileler çocukların özgürce oynamasına izin veriyorlardı.

Babam zaten o günlerde Elmalı’da yapmakta olduğu bir inşaat işi nedeni ile bizlerle olamıyordu ama annem de gün içinde yemek saatlerimiz dışında daha çok halamlarla oluyor, ağabeyim ve benimle normalden daha az zaman geçiriyordu.  Ağabeyim ve ben kendimize göre farklı bir özgürlük yaşıyorduk.  O tatilin çocukluğumdaki en güzel tatillerden biri olduğunu söyleyebilirim.  Çocuklukta bir şekilde hemen kaynaşabildiğimiz ve birlikte keyifle oynayabildiğimiz arkadaşlar bulmak bir yaz tatili için harika bir hediyeydi.

İşte o gün de, ağabeyim ve bir arkadaşımızla sitenin plajına gitmiştik.  Genelde çocukluğumuz İstanbul’da Kilyos ve Silivri sahillerinde geçtiği için, bizim deniz deneyimimizin çoğunluğu Marmara ve ondan biraz farlı olan Karadeniz’in zaman zaman ürkütücü olabilen deniziydi.  

Çocukluğumuzda birçok yaz uzun süre kaldığımız Kilyos’taki Turban Tesisleri'nde, cankurtaranların uyarı anonsları, denizden boğulmak üzereyken ya da maalesef boğulduktan sonra çıkarılmış, hatta kimilerinin yüzücü olduğunu öğrendiğimiz insanların seydeler üzerindeki görüntüleri silikleşse de hala gözümün önündedir.  

Bu benim denizi ve yüzmeyi sevmeme mani olmadı.  Çocukluğumun sonraki yıllarında, deniz maceralarımız, Silivri Semizkumlar’da, metrelerce gitseniz de hala bileğinizde olabilen sıcak, sakin, çoğunlukla sığ ve o zamanlar pırıl pırıl olan bir denizde yüzerek keyifle geçti.

Oysa Antalya'daki, Kemer'deki o yaz farklı bir denizle uzun bir süre ve çoğu zaman yanımızda bir yetişkin olmadan başbaşa kalmayı ilk defa deneyimliyordum. Çok küçük sayılmazdık aslında. Sanırım ben onbir, ağabeyim onüç yaşındaydı.  Daha önce Alanya'ya ya da Foça'ya Fransız Tatil Köyü'ne ya da Bodrum'a seyahatlerimizde hep ailecek tatil yaptığımız için bu neredeyse tatilin her anını annem ve babamla geçirmek anlamına gelirken, Kemer'de yanımızda büyükler olmadan daha çok zaman geçiriyorduk.

Esasında bahsedeceğim o günden önce, belki bir haftadır o sahilde denize giriyorduk. Giriyorduk ama Akdeniz’in o günkü halini değerlendirmeme imkan verecek kadar tanımıyorduk, tanımıyordum henüz.  Akdeniz’in dalgalarını.

Özellikle Silivri'nin sakin denizi yerine Kemer'deki denizin hareketliliği çok keyifli gelmişti.  Birçok çocuk gibi ben de dalgalar ile oynamayı, atlamayı, savrulmayı, sürüklenmeyi, dalgalarla adete savaşmayı çok sevmiştim.  Kemer'de o gün denize girdikten sonra ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.  Keyif aldığımız zamanlarda olduğu gibi yaşadığım mutlulukla etrafımdaki değişimi fark etmemiş olmalıydım.  Ben neşe içinde oynamaya devam ederken o sırada muhtemelen hava değişmiş ve dalgalar da değişmeye başlamış olmalıydı.  Ve dalgaların neye dönüşebileceklerine dair fikrim olmadığını keşfedecektim.

Ne olduysa bir anda oldu.  Ve bir dalganın üzerine atlayarak kendimi o dalganın akışına bırakmışken, nefes almak için başımı suyun dışına çıkarmak isterken, bir anda kendimi başka bir dalganın içinde buldum.  Dalgalar sanki ardı ardına üstüme gelmeye başlamışlardı.

Esasında o günlerde artık oldukça iyi bir yüzücüydüm, Yüzme İhtisas Kulübü'nün Ortaköy'deki yüzme okulunda yüzmeyi öğrendiğim günlerin üzerinden dört, beş yıl geçmişti.  Ama işte o sırada ne olduysa, kendimi içinden bir türlü çıkmayı başaramadığım bir suyun içinde bulmuştum.  Bu arada gözlerim o yaşta da ileri derecede miyop olduğundan zaten gözlüksüz çok net görmem mümkün değildi.  İleride kullanacağım numaraları deniz gözlüklerine kavuşmama daha uzun yıllar vardı.  Ve işte o sırada suyun içinde tüm yön duygumu da yitirdiğim için bir türlü kendimi dışarı çıkarmam ve havaya ulaşmam mümkün olmuyordu.

Zorlu zamanlarda kısa süreler bize asırlar gibi gelebiliyor.  O nedenle suyun altında geçirdiğim bu yüzeye çıkabilme mücadelem ne kadar sürdü bilmiyorum.  Bir ara suyun dışına çıkar gibi olduğumda uzaktan sahili seçebildim. Ve, kendimi tekrar ve tekrar o yöne doğru atmaya çalışarak üzerime devrilip beni suya batırmaya devam eden dalgaların içinden ve arasından sahile ulaşmayı sonunda başardım.

Kumsala bastığımda bacaklarımın zangır zangır titrediğini hatırlıyorum.  Kumsalda ağabeyim ve arkadaşımız, iki oğlan sanırım sahilde oturmaya ve sohbet etmeye devam ediyorlardı.  Az önce olan bitenden pek haberleri var gibi de görünmüyordu.

Ben de bir şey söylemedim.  Annem duyarsa çok ama çok kızacaktı. Havluma sarıldım ve bir süre ayakta kendime gelmeye çalıştım.  Oturursam kalkamayabilirim gibi gelmişti.   Biraz su yutmuştum ama çocuk aklımla kendimi bir kontrol ettim.  Yok, nefes alabiliyordum, sadece burnum ve  boğazım biraz yanıyordu. Muhtemelen tuzlu sudandı ve su içmeye ihtiyacım vardı.  Yine de, plajdan niye yalnız erken döndüğümü izah etmek istemediğim için ağabeyimi bekledim.  Uzun zamandan beri ilk defa çok korkmuştum.  Ve korktuğumun belli olmasını da istemiyordum.

*

Geriye dönüp baktığımda, çocukluğum ile ilgili anılarımda, genelde yanımda annem ya da babam vardır.    Babam özellikle yazları daha da aktif olarak şantiyelerde çalışıyor olsa da, çocukluğumuz genelde büyüklerimizin ya da bizimle ilgilenen abla ya da ağabeylerimizin yakın takibi ile geçti.  Belki çocuk olarak fazla korunaklı olarak büyüdüğümüz bile söylenebilir.  İstanbul’un merkezinde büyüyen bir çocuğun olabileceği kadar özgürdük.   Herhalde en azından ortaokula kadar ve sanırım sonrasında da bir kaç yıl daha yanımızda bir büyük olmadan gitmemize izin olan tek yer, evimizin hemen önündeki ilkokulumuzun bahçesindeki oyun alanı ve park ve daha az olarak apartmanımızın hemen yakınlarındaki iki bakkal, eczane ve marketti. Annemin evimizin salonundan neredeyse her köşesini görebildiğini park bizim özgürlük alanımızdı.

Bununla birlikte ve buna rağmen, benim bile istemeden, farkında olmadan kendime riskli şekilde incitme ihtimali ile karşı karşıya kaldığım çok durum oldu.  Mesela bir kere o Akaretler'de, Dolmabahçe Sarayı'nın hemen arkasındaki tepedeki evimizin önündeki parkta, salıncakta sallanırken, nasıl başardıysam salıncak bağlı olduğu demirin etrafında bir tam tur atmıştı. Şimdiki salıncaklarda bu mümkün mü bilmiyorum. Hızlı sallanmayı çok severdim ama o gün salıncağı 360 derece döndürmeyi ve o sırada salıncaktan uçmamayı nasıl başarmıştım bilmiyorum. Avuçlarımın içlerinin zincire tutunmaktan uzun bir süre kırmızı kaldığını hatırlıyorum.  İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıfta olduğum o günden sonra salıncağa çok bindiğimi söyleyemem.

Ailemin bildiği birkaç tanesi çok riskli denilebilecek iki boğulma, dört beş kaza vakam varsa, en az bir kaç katı kadar da atlattığım ama annem ya da babam ile paylaşmadığım tehlikeli durum yaşadım çocuklukta.  Muhtemelen birçok çocuğun yaşadığından çok az da olsa.

Çocuk olmak bir yandan düşerek ve kalkarak yaşamı öğrenmek demek. Ama bir yandan da aslında ne kadar çok tehlikeyi atlayarak büyüyoruz.  Benimki gibi büyüklerin korumak ve kollamak için çok büyük özen gösterdiği, neredeyse daimi bir mesai yaptığı bir çocuklukta bile ne çok tehlike atlatıyoruz.

Yaşamın tehditleri yıllar geçtikçe azalmıyor.  Riskler ve tehlikeler değişiyor ve genişliyor bir yandan. Bununla birlikte, çocuklukta, tehlikeli anlar ile karşılaştığımızdaki o bilinmezlik ile yüzleşme hissi sonraki yılların korkularından farklı.

*

Yazın gelmesin ile birlikte son birkaç aydır boğulan çocuk haberleri çıkıyor karşıma.  Genelde yaptığım gibi ya kanalı değiştiriyorum ya da televizyondan uzaklaşıyorum.  Yine de duymak istemediğim o haberi duyduğum o kısa saniyelerde Antalya’da, Kemer’de, üzerime kırılan dalgaların içindeki boğuşmam ve onların son dakikalarında hissetmiş olabilecekleri geliyor, çoğu zaman ürperiyorum.  Melekler çocukları korur derler, bazen belli ki onların da gücü yetmiyor.  Mesela Amerika'da boğulma kaza ile ölümlerde 5. sırada ve çocuklarda kaza ile ölümlerde 2.  Türkiye'de farklı araştırmalara bir göz atmıştım.  Çocuk ve Ergen Sağlığı Daire Başkanlığı'nın yayınlarına ve bazı bölgesel araştırmalara.  Çocuk ölümlerinde boğulma hala önemli nedenlerden biri. Çocuklarımızı korumak için yüzme öğrenmelerini teşvik etmek gerekiyor.  Tabii, Türkiye'de çocukların belki çok daha acil denilebilecek ihtiyaçları ve korunma ihtiyaçları arasında bu biraz önemini yitiriyor.

Dünya'nın farklı köşelerde çocukların ve yetişkinlerin boğulmalarını önlemek için farklı tedbirler alanlar var.  Mesela, üniversiteyi okuduğum Amerika'daki Cornell Üniversitesi'nin mezun olmanız için bir kuralı vardı.  Bildiğimiz anlamda ders çalışmak ile ilgili olmayan, bir üniversiteden mezun olmamız için gerekebileceğiniz düşüneceğimizden farklı bir kuralı.  

Cornell'den mezun olabilmek için yüzmeyi bilmeniz gerekiyordu.  Ve bunu aslında sonraki yıllara bırakmanıza pek izin verilmeden, hemen okula başladığınızda yılın başında geçmeniz gereken bir test ya da yazılmanız gereken bir kurs ila göstermeniz gerekiyordu.  

Yüzmeyi bildiğinizi yüzme havuzunun derin kısmına atlayarak ve 75 yard, yani takriben 70 metre, kesintiniz olarak yüzerek geçmeniz gereken test ile belgelemeniz gerekiyordu. Bu testte, ilk 25 yardı serbest ya da kurbağalama gibi bir stilde, sonraki 25 yardı sırt üstü yüzerek ve son 25 yardı istediğiniz bir stil ile tamamlamanız isteniyordu.

1975'ten beri bu tarif ettiğim şekilde uygulanan test aslında erkek öğrencilere 1905, kız öğrenciler için ise 1920 yılından itibaren zorunlu olarak, yıllar içinde farklı uzunluklar ve şekillerde uygulanarak bugüne kadar gelmiş.  Kuralın nedenini boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalırsak hayatta kalabilmemiz ve kendimizi güvene alabilmemizi sağlamak olarak izah etmişlerdi.  Okulun kurucularından birinin çocuğunun boğularak hayatını kaybettiğinden de.

Yüzme bilmiyorsanız, o zaman ilgili başlangıç yüzme beden eğitimi dersine yazılmanız ya da yüzme ile ilgili çok özel bir sorununuz veya engeliniz varsa sonraki yıllarda yapılan bir ilave ile doğada acil yardım dersini almamız gerekiyordu.

Okuduğum yıllarda bana İstanbul Boğazını hatırlatan ince uzun Cayuga Gölü'nün kenarındaki ve şelaleleri ile meşhur Cornell Üniversitesi, erkek öğrenciler için 115, kız öğrenciler için 100 yıldır uyguladığı bu mezuniyet kuralını Covid-19 pandemisi nedeni ile ilk defa bu yıl askıya aldı.  Türkiye'de olduğu gibi Dünya'daki bir çok üniversite uzaktan eğitim ile bu özel dönemi öğrencilerini koruyarak geçirmeye özen gösteriyor.   Covid tehlikesi bir süre daha diğer tehlikelerin önünde olacak gibi görünüyor.

*
Çocuklarımıza kendilerini korumaları için ihtiyaç duyabilecekleri donanımları sağlayabildiğimiz, bir yandan da şiddet ya da istismar gibi tehlikelerle karşı karşıya kalmayacakları, korunmaya ihtiyaç duymacakları daha güvenli bir dünya yaratabilmemiz dileğiyle.

10 Kasım 2019 Pazar

Fethiye'de, Saat Dokuzu Beş Geçe

Bir Pazar sabahında,
Fethiye'de denizin ortasında,
minik minik kayıklarda ve teknelerde,
Saat 9'u beş geçe,
insanların ayağa kalkarak saygı duruşunda bulunduklarını görüyorsanız eğer,
bu vatanı bize emanet edenlere hissettiğimiz şükranı kardeşçe paylaşmanın mutluluğunu da yaşıyorsunuz demektir. 
Beni Anıtkabir'e ilk defa götüren rahmetli babamdı. 
Babam, İstiklal Madalyası sahibi rahmetli dedemden, 1927 doğumlu bir Cumhuriyet çocuğu olarak aldığı ülke sevgisini bize yaşayışı ile öğretti. 
Bu yıl 2 Kasım'da, güneşli bir Ankara gününde Anıtkabir'de hissettiğim, o her yıl özlemini çektiğim huzuru, bugün Fethiye'de sakin denize bakarken şükran kadar mutluluk, özlem kadar sevgi ile hissediyorum.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, ve ben doğmadan önce kaybettiğimiz rahmetli Dedem Kıdemli Albay Yusuf İzzettin Kocasinan olmak üzer

4 Eylül 2019 Çarşamba

Gönlünüz Ne Çeker? Tenis, Ahtapotların Dünyası ya da Kimbilir Hangi Sürpriz Hikayeler

Doğduğum günlerden bugüne kadar Dünya’da öğrenecek, keşfedecek, farkına varılacak şeylerin takibi zor çoğalması karşısında bir yandan heyecanlanırken, yaşama dair öğrenme zamanımın kısıtlılığının farkına varmak bende bir hüzün hissini canlandırıyor.  Mimar Sinan gibi 99 yaşına kadar yaşayabileceğimi hayal ettiğimde bile ömrümü yarılamış durumdayım.  Yarının ne getireceğini kestiremediğimiz bu yolculukta, benden önce yaşamış ve muhtemelen benden sonra da yaşayacak milyonlarca insan gibi zaman zaman yaşamın, yaşamın anlamını ve bu Dünya’da ne yaptığımız kadar neyi yapmamızın, nasıl yaşamanın doğru olduğunu sorguluyorum.

Sorgulamak insan olmanın bir parçası.  Ben de içinde doğduğum ikizler burcunun değişken özelliklerini taşıyarak, farklı zamanlarda farklı duygular, farklı kaygılar ya da coşkular ile bu macerayı yaşıyorum. Aynılıktan ve bilinenin güvenli gücünden zevk alırken, bilinmeyene, yeniliklere ve getirdiklere heyecana koşmayı da bir o kadar seviyorum.  

Bir Temmuz öğleninde, denizin kenarında sahile vuran minik dalgalara ayağını biraz değdirip geri kaçan ve onu izleyen annesine gülücükler gönderip minik kahkahalar atan beş yaşında bir çocuk gibi, kocaman dalgaların üzerine atlamayı hayal ediyorum.  Ve gün geliyor, o kocaman dalgaların üzerinde sahile bakıp, sahile vuran minik dalgaların köpükleri ile dans eden sarı bukleli saçları ve pembe mayosu ile kendini dünyanın en mutlu insanı sayabilecek o kız çocuğunu görüyorum.

*

Yeğenimle Akatlar’daki bir Japon lokantasında yediğimiz öğle yemeğinden sonra Akmerkez’e yürüyerek gittiğimiz günlerden birinde, benim oradaki en favori yerlerimden biri olan Remzi Kitabevi’ne gittik.  Açıldığı günden beri oraya herhalde abartısız birkaç bin defa gitmiş ve birkaç bin kitap da almışımdır. 2019 yılında bir kısmını Lions Federasyonumuzun İzmir’deki merkezine bağışladığım kitaplarımın en az beşte birini oradan almışımdır.  Yıllar içinde kitapçının içindeki düzen değişikliklerini başlangıçta mutsuzlukla karşılasam da Akmerkez’deki Remzi Kitabevi benim en sevdiğim ‘aynılık’larımdan.  


Remzi Kitabevi’ne bu defa dergi almak için girmiştik.  Ben daha çok kitap insanıyım, çocukluk ve genç kızlık dönemlerimde 1970-1980’li yılların şartları nedeni ile dergiler özellikle merak dünyamı beslemiş olsa da internet dünyası nedeni ile dergi alma alışkanlığım eskisi kadar fazla değil.  O gün de, yeğenime bir dergi almak için kitabevine girmiş olsak da, kendime iki kitap almama rağmen, bir de Time dergisi almadan edemedim. Doğrusu, sayının kapağındaki “2019’un Dünya’daki En Harika 100 Yeri” başlığı da bunda etkili oldu. 

2 Eylül günü aldığım 2 Eylül sayısını ise bu sabah okudum.  Uzun zamandır bir dergiyi baştan sonra oturup okumamıştım.  Çocukluk yıllarımda Pazar sabahları apartman görevlimizin kapımıza bırakacağı Milliyet Çocuk dergisini okumak için kapmak için ağabeyimle erken kalkma karışına girdiğimizi, o heyecanı mutluluk ile hatırlıyorum. Bu sabah, uzun yıllardan sonra çok büyük keyif, merakla, esasında her ay en az bir defa satın aldığım Time Dergisini okudum.  Hani karıştırarak değil, uzun zamandır yapmadığım şekilde, kapağından başlayarak ilanları dahil sayfa sayfa okuyarak.



Mesela, 2 sayılı sayfaki fotoğrafı ve fotoğraf açıklamasını merakla okudum.  İleriki sayfalarda yer alan Amerikan hizmet sektörünün, garsonlarının yaşam zorluklarına dair bir hikayenin görseli beni üniversite yıllarımda yemek yediğim lokantalara, garsonlar ile yaptığım enteresan sohbetlere götürdü.  Genç tenisçi Coco Gauff’un hikayesini okurken bu yıl Wimbledon’da odağımın kadın değil erkek tenisçiler olduğunu fark ettim.  Federer ile Djokovic’in maçlarını takip etmiştim.  1990’ların ortalarında bileklerimdeki lif kopmaları ve sakatlıklar nedeni ile o günlerden beri elime tenis raketi almamış olsam da, bu iki tenisçinin eski maçlarını zaman zaman YouTube’dan seyretmek keyifli gelir.  Oysa şimdi bu yazıyı bitirir bitirmez ilk işlerinden biri Coco Gauff’un Venus Williams’ı yendiği maçı seyretmek olacak.  Gauff’un Şampiyona Simona Halep ile maçını seyretmek için aynı isteği duymasam da Simona Halep’i tenisçi olarak iyi tanımadığımı fark ediyorum.

Derginin içindeki farklı konular ile dünyalardan dünyalara geçerken dergi okumayı neden sevdiğimi hatırlıyorum.

Sayfa 44’e gelince beni yepyeni bir konu karşılıyor.  Ahtapot yetiştirme girişimlerine dair bir yazı zihnimde bambaşka görseller canlandırıyor.  Daha bir kaç gün önce kuzenlerinin Fethiye’de Şövalye Adası’ndaki lokantalarında yediğim deniz ürünleri tabağındaki iri ahtapot parçasının görüntüsü ile, İstanbul’daki ünlü Japon lokantalarından birinde yediğim ahtapot carpaccio tabağı gözümün önüne geliyor. Japonya’ya yaptığım farklı seyahatler ahtapot yemeyi hiç tercih etmediğimi düşünüyorum.  Sonra görüntüler değişiyor, Şövalye Adası’nda, elinde bir sopa ile Ada’nın farklı köşelerinde, sahilde balık avlayan komşulardan birinin torunu genç kız geliyor aklıma. Kalamalar, karides ve yengeçi değil ama ahtapot yemeyi gerçekten sevmediğimi İstanbul’daki dergiyi okurken fark ediyorum.  Ahtapot annelerin yavrularının yumurtadan çıkması ile biten ömürlerinin hikayesini ilk ne zaman öğrendiğimi hatırlamayı başaramıyorum.

*
Bugün İstanbul’da, dergi okumaktan keyif almayı hatırlıyorum.  İyi bir derginin farklı dünyaları güzel bir derleme ve seçki ile sunması hoş oluyor.  Jules Verne hikayeleri geliyor aklıma.  Bir dev ahtapot görüntüsü gözümde beliriverir gibi olsa da ben bir balonun üzerinde dergi yapraklarının üzerinde uçarak dünyayı geziyorum.  Dilerim bu keyfi sık sık alma şansım olur.

Güzel kelimelerin dünyasında güzel buluşmalar dileğiyle.
Çok sevgiler.

12 Temmuz 2009 Pazar

Tekneler Nereye Gider?

Gecenin içinde karanlık gemiler geçer Boğaz’dan. Soluk ışıklar gözlerimizin önünden süzülür. Denizlerin bana bilinmez gelen sularından geçip bir seyirlik süzülürler Boğaz’dan. Kimileri gider gelir, onları isimlerinden tanırım. Kimileri ise kim bilir nereden nereye giderler.

Fethiye’de Şövalye Adası’nda Fethiye’ye doğru bakar benim evim. Limana giden gemiler adanın sağından ya da solundan geçerek limana doğru giderler. Hava rüzgarlı ise yelkenlerini hemen indirmeden, bazen gürültü ile, bazen sessiz limana yanaşırlar. Tekneler genelde sabahları limandan ayrılır ve akşama doğru geri dönerler. Özellikle de hafta sonları.

İstanbul Boğaz’ında daimi bir hareket hali vardır. Tekneler geçer gider, nereye varacaklarını belli etmeden. Fethiye’de ise güvenli liman her zaman gözümün önündedir. Yelkenlilerin direkleri sıra sıra dizilidir. Her teknenin akıbeti belli olmasa da geri dönecekleri izlenimini verir.

Deniz Fethiye’de farklı İstanbul’da farklı görünür. Ve farklı denizlerinde tekneleri sanki farklı dünyalarda yaşar, farklı hayatlar sürerler.

Benim küçük bir teknem var, adı Kocasinan. Bula bula bu adı mı buldun derler bazen. İsim ararken düşündüm ve başka bir ad gelmedi aklıma. Yok, daha doğrusu bu ismi vermek geldi aklıma. Sadece soyadım olduğundan değil. Hani Kocasinan deyince kocaman bir tekne bekliyor bazen insanlar ve benim ufaklık çıkıyor karşılarına ama bu da güzel bir hoşluk oluyor doğrusu. Bir de daha küçük bir kayığım var. Onun adını sorarsanız, o da Pegasus. Minnacık kayığa uçan at adı mı verilir diyenler de oluyor, yani Burak atı gibi bir şey. Ama kayığın isim annesi ben değilim. O isim kayığın eski sahibinden bana miras. Bilmiyordum ama teknelerin isimlerinin değiştirilmesine pek hoş bakılmıyor denizciler arasında. Hatta uğursuzluk getireceğini söyleyenler bile var. Ben Pegasus’u mu çok seviyorum. 10 beygirlik motoru ile tatlı tatlı uçan bir at o. Denizciliğim çok yeni ve Fethiye körfezinin sularında, Fethiye ile Şövalye Adası gidiş gelişleri ile denizle yakınlık kurmaya çalışıyorum. Yine de ufukta yenilecek çok fırın ekmek görünüyor. Ağabeyim Yaman’ı kıskanıyorum. Sözde benden gördü denizciliğe heves etti, ama kaptanlığı hızlı kavradı. Boynuz kulağı pek hızlı geçti bu defa.

Deniz ciddi iş. Şakaya gelmiyor. Daha dün Şövalye Adası önlerinde, kuzenlerimin otelinin önünde bir tekne battı. Paniğe kapılan yolcular teknenin bir tarafına doğru yığılıyorlar ve tekne alabora oluyor. Tabii şimdi bunu sakin sakin yazıyorum ama olayın bizim farkına varmamız denizden gelen ve yürekleri parçalayan çığlıklar ile oldu. Kuzenlerimin otelinin kafesinde oturmuş sohbet ediyorduk. Şövalye Adası’nın nispeten yüksek bir yerinde olan otelden deniz kenarı tam görünmez. Oldukça yüksek merdivenlerden indikten sonra deniz kenarındaki iskeleye ulaşılır. İşte o gün otelde oturmuş çaylarımızı içerken aniden kadın çığlık ve feryatları kulağımıza gelmeye başladı.

Feryatlar ve çığlıklar denizden geliyor ve yukarıya bizlere ulaşıyordu. Otelde bulunan İngiliz turistler ve tüm personel ile birlikte hemen aşağı doğru inmeye başladık. Ben bu kadar çığlık ile bizi bekleyen manzaradan gerçekten korkarak indim merdivenlerden. Beyler biz hanımlardan hızlı koşuverdiler merdivenlerden aşağı. Ben aşağı indiğimde kuzenim Erdoğan, ağabeyi kuzenim Murat, Aşçıbaşı Yasin Bey ve birkaç İngiliz turist denizdeydi. Titreyen çocuklar, kadınlar ve ufacık bir bebek sırılsıklam çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Benim merdivenlerden inme sıram gelene kadar kurtarma operasyonu tamamlanmıştı. Biri yedi sekiz aylık dört çocuk, bir yaşlı bir teyze, üç kadın ve bir erkek toplam dokuz yolcu ile Fethiye’den Şövalye Adası’na Pazar günü pikniği için yola çıkıyor, tekne ağırlık haddinin aşması nedeni ile su almaya başlıyor. Ada’ya geçen düzenli dolmuşlar ve tekneler var ve adaya belki yirmi liraya gidip gelebilecekler ama onları ve oldukça yüklü eşyalarını taşıması mümkün olmayan bir tekneye binerek gitmeye çalışıyorlar. Ben merdivenlerden inerken denizin üzerinde yüzen ve etrafa yayılan eşyaları görerek iniyorum merdivenlerden. Hava olmadığı kadar rüzgârlı ve deniz çok dalgalı. Teknenin su almasına neden olan şeylerden biri de bu hava. Panik olan yolcular bir yana yığılınca da tekne alabora oluyor.

Batan teknenin yolcularının tamamı salimen karaya çıkarıldı, eşyalarının çoğunu denizin üzerinden ve dalarak çıkarma şansımız oldu. Ama belki on metre daha açıkta batmış olsalar, ya da otelin iskelesinin yirmi otuz metre ileri ya da gerisinde olsa hemen müdahale edilemeyecek olan kazazedeler belki kurtulamayacak. Ve o Pazar günü yaşamlarımızda unutulması zor acı bir gün olarak yazılacak. Denizde ölüm ve kalım dakikalar, saniyeler ile yazılıyor. Bu olay belki tekneyle üç beş dakikada alınabilecek bir mesafenin büyük bir ailenin son yolculuğu olabileceğini hatırlatıyor. Daha yaşını almamış küçük bebek belki bilinçli olarak hatırlamayacağı büyük bir travma yaşıyor. Ve ileri denizden neden korktuğunu bilemediği ama denizi sevmediğini söylediği günler yaşayacak mı diye düşünmeden edemiyorum. Ve çok şanslı olduğunu. Gerçekten aynı anda herkesi kurtaracak kadar insanın bir arada bulunabileceği ve kazazedelerin karaya bu kadar çabuk ulaştırılabileceği başka bir yeri adada bulmak imkânsız gibi. Evlerin çoğu kısa dönemli olarak kullanılan Şövalye Adası’nın birçok yerinde bu çığlıkların duyulmaması mümkün. Ya da duyanların ulaşabilmesinin belki de herkesi üzecek kadar uzun zaman alacağı.

Mezun olduğum Cornell Üniversitesi’nin bir mezuniyet şartı vardı: Yüzme biliyor olmak. Ben yüzme sınavına girmiş ve belgemi almıştım. Yüzme bilmeyenlerin ise kursa devam ederek yüzmeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Yani isterseniz tüm derslerinizi yıldızlı notlarla bitirmiş olun eğer yüzme bilmiyorsanız üniversite diplomanızı alamıyordunuz. Nedenini unutmuşum ama sanırım okulun kurucularından birinin çocuklarının veya bir yakının yüzme bilmemesi nedeni ile boğulmasından dolayıydı. Doğrusu Fethiye’de batan tekne bana yüzme bilmenin ve yüzmeyi iyi bilmenin gerekliliğini tekrar hatırlattı. Hatta kıyı bölgelerinde sadece yüzmenin değil kurtarma tekniklerinin de öğretilmesi gerektiğini düşündüm. Batan teknede çocuklardan biri yaşlı teyzenin boynuna sarılmış. Teyze yüzmeyi biliyor ama yedi sekiz yaşlarındaki çocuklardan bir tanesi can havli ile boynuna sarılmış, teyze açılmış kocaman gözleri ile suyun üzerinde kalmaya çalışıyor. Küçük bebeği suyun üzerinde tutmaya çalışan teknenin tek erkek yolcusunun aklından o saniyelerde kim bilir neler geçiyordu. Yolcular ve kurtarabildiğimiz eşyaların tamamı başka bir tekneye yüklenip onlar karaya çıkarıldıktan sonra tekrar çığlıkları duyduğumuz zaman oturduğumuz yere geri döndük. Üzerimizde tarifi zor bir yorgunluk fakat aynı zamanda bir rahatlama vardı. Kuzenim Erdoğan bana döndü “Bir can kaybı olmuş olsaydı, şu anda neler yaşanıyor olacaktı” deyiverdi. “Gerçekten verilmiş sadakaları varmış, Allah korudu,” diyebildim. O kadar küçük şans ve tesadüflerin yardımı ile olay atlatılmıştı ki…

Lütfen yüzme bilmiyorsanız veya iyi bilmiyorsanız, mutlaka öğrenin. Çocuklarınız, akrabalarınızın, tanıdıklarınızın öğrenmesini teşvik edin. Bir gün sadece kendinizin veya sevdiklerinizin değil, gerçekten ölüm ile yaşam arasındaki saniyelerde mücadele veren birilerinin yardımına koşma şansınız olabilir. Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide, yaşama doğru atılan kulaçlardan biri sizinki olabilir.

Sevgi, sağlık ve şans hep sizinle olsun. Allah sizi ve sevdiklerinizi korusun.

23 Ocak 2009 Cuma

Lodos'u Sonsuza Kadar Tutabilir miyim?



Boğaz’da kuvvetli bir Lodos var. Beyaz kuzucukları Boğaz’da sık görmüyorum.
Sahildeki tekneler sağa sola sallanıyor.

Dün birçok kaptan teknelerinin iplerini kontrol etmeye ve ayarlama geldi. Denizcilerin hava durumunu yakından takip etmesi gerekiyor. Taze bir denizci olarak yeni yeni öğrendiğim gibi.

Ben Amatör Kaptanlık belgemi alalı sanırım 2 yıl oldu. Ama Boğaz’da hiç tekne kullanmadım. Fenerbahçe’den Karaköy’e kadar ağabeyim Yaman’ın ‘Pegasus’ isimli teknesini kullandım bir defa. Ama Boğaz’a girmeye vaktim olmadı.

Arnavutköy’e bir de kendi kullandığım tekneden bakmak istiyorum bir kere. Boğaz sahillerinin manzarası denizden gerçekten çok daha farklı. Denizin üzerinde olmak farklı.

Zaman zaman Ortaköy’den kalkan gezi teknelerine bineriz arkadaşlar ile. Boğaziçi Köprüsü’den Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne kadar giderler genelde. Ve Avrupa kıyısından gider ve Anadolu yakası kıyılarının kenarlarından geri dönerler. İsterseniz çayınızı, neskafenizi de içersiniz. Yan iskemlelerde oturanların sohbetlerine kayar bazen kulağım, bazen güneş kemiklerimi ısıtır dalar giderim. Boğaz’ı severim, daimi akışı ile sanki bana hayatı tarif eder. Yüzlerce, binlerce gemi, tekne, kayık önümüzden geçer gider.

Tabi bizlerde olduğumuz yerde kilitli değiliz, yaşam yol almamız için açık. Sahi nerede duymuştum ben bu “kilitli değiliz” sözünü? Tamam, hatırladım.

*

Kilitli değiliz, her zaman her şeyi değiştirebiliriz.

Çocukluk rüyalarımız önemli. Bunları hatırlıyor muyuz?

Hedef yolculuğun nedenidir. Yolculuk ise yaşamın kendisidir.

İnançlarımız süre giden düşüncelerin bir oluşumu.

İstediğiniz şeyin titreşimi ile uyumlu olmak gerekiyor. Yoksa hazır bile olsa yaşamımıza giremiyor.

Olumsuzlu olumluya çevirdiğimizde çekim noktamızı değiştirmiş oluyoruz.

Ne kadar mutlu iseniz gerçek varlığınız ile o kadar bağlantıdasınız demektir. Benliğinize gerçek anlamda dürüst olmak belki de bu demek.

“Bugünü dünden daha da iyi hale getireceğim.”

Bir olumlamayı söylerken, ilk defalarda inanmayabilirsiniz, ancak söyledikçe bu kavrama açılmaya başlamış olursunuz. Kelimeler yaratmıyor, bizim titreşimimiz yaratıyor. Kelimeler kendimiz daha iyi hissetmemiz ve titreşime ulaşmak için bir köprü oluşturuyor…

Düşündüğümüz her an’da bir titreşim yayıyoruz ve bunu çekiyoruz.

Genelde de gördüklerimize dair reaksiyon veriyor ve bir titreşim yayıyoruz.

Olana uyumlu isek olan olmaya devam eder.

Ancak farklı bir düşünce ve beklentiye girebildiğimizde, hayatımızda yeni ihtimallere yer açmış oluyoruz.

İstediğimiz ile titreşimsel uyumda olmak.”


Denemeye değmez mi?

Şimdiye şükrederek, şimdiden sonra istediklerinize karar vermek gerekiyor. Ama bu bir süreç, her an yeni bir gelecek yaratım an’ı.

Örnekle öğretmek. Biz başarabilirsek öğretebiliriz, yaşamımız örneği ile.

Yaşamak gerek. Yaşamaya açık olmak.

Rahatsız eden engeller güzeldir. Bize engellerimizi gösterir, engeller ile karşılaşınca rahatlayın. İtin ve aşın demiyoruz. Rahatlayın ve dirençlerinizi bırakın.

Kendinizi suçlamayan, küçültmeyin; direnç yaratıyorsunuz, iyiliğinizin, mutluluğunuzun önünde direnç yaratıyorsunuz.

Kendinizi sevmekten başka anahtar yok; yoksa her şey yaşamınıza direnç göstermek oluyor.”


Louise Hay’in hazırladığı bir film var “You Can Heal You Life”. “Yaşamınızı İyileştirebilirsiniz” diye tercüme edeyim bu başlığı, henüz Türkçe’si yok. Bu dokümanter tarzı filmde Esther ve Jerry Hicks ile bir röportaj bölümü de var. Alıntılar onlardan… Louise Hay'in, içeriği filmden farklı olmakla birlikte, aynı adlı bir kitabı var; bu kitabın Türkçe'sini "Düşünce Gücüyle Tedavi" adıyla bulabilirsiniz.


*

‘Dingin Savaşçı’ filminden aklımda kalan bir cümle var: Socrates isimli bilge bir kişiyi oynatan Nick Nolte genç jimnastikçi Dan Millman ile konuşuyor:

- “İstediğin şeyi elde edemediğin zaman acı çekiyorsun. Elde ettiğin zaman da acı çekiyorsun, çünkü onu sonsuza kadar elinde tutamazsın.”



Ve filme tekrar eden cümleler var zaman zaman aklımda dolaşan:

Bir Savaşçı sevdiği şeyi yapar. Bir savaşçı sevdiği şeyden vazgeçmez. Yaptığı şeyde sevgiyi bulur.” Ve “Ölüm üzücü değildir; üzücü olan insanların çoğunun hiç yaşamamış olmasıdır.”