İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Cornell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cornell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2020 Salı

Düşe Kalka

Çocukluğumda 3 defa boğulma tehlikesi yaşadım.  2 tanesi yüzerken, 1 tanesi bir şeker yerken.

İki tanesini ailem biliyordu. 

Çünkü şeker ile boğulmaktan beni kurtaran babamdı. 

Yüzme okulunun havuzundaki boğulma maceramdan ise, o sırada yüzme dersimiz devam ederken okulun büyük havuzunun bir kenarında güneşlenmekte olan anneminde gözleri önünde, bir yüzme hocası giysileri ile suya atlayarak beni kurtarmıştı.   Yüzemediğimden değildi. Dersin sonunda havuzdan çıkmak için en sona kalan öğrenci olmuştum. Ve merdivenlere doğru yüzerken, bir anda, yüzmeyi yeni öğrenmekte olan öğrencilerin havuzun kenarına tutunarak ayaklarını çırpmaya başlamaları ile gelen darbeler ve dalgalarla,  kendimi, havuzun içine onların ayaklarını yorulurlarsa basabilmeleri için konulmuş olan platformunun altında bulmuştum. Bunu da dikkatli bir öğretmen sayesinde atlatmıştım.

*

Üçüncü defasında ise, etrafımda ağabeyim ve bir arkadaşımız dışında kimse yoktu.  Esasında ağabeyim ve benim ilkokul yaşlarımızda kendi başımıza çok uzaklara gitmemiz ya da kendi başımıza denize girmeye gitmemiz pek yaşadığımız bir şey değildi. Antalya’da, Rahmetli Halam Gülten Yalçın'ın yazlığında geçirdiğimiz tatil ise farklı bir düzen getirmişti. Halamın yazlığının olduğu sitede bizim yaşlarımızdaki çocuklar, gençlerle birlikte zaman geçiriyor ve çok da büyük olmayan sitede aileler çocukların özgürce oynamasına izin veriyorlardı.

Babam zaten o günlerde Elmalı’da yapmakta olduğu bir inşaat işi nedeni ile bizlerle olamıyordu ama annem de gün içinde yemek saatlerimiz dışında daha çok halamlarla oluyor, ağabeyim ve benimle normalden daha az zaman geçiriyordu.  Ağabeyim ve ben kendimize göre farklı bir özgürlük yaşıyorduk.  O tatilin çocukluğumdaki en güzel tatillerden biri olduğunu söyleyebilirim.  Çocuklukta bir şekilde hemen kaynaşabildiğimiz ve birlikte keyifle oynayabildiğimiz arkadaşlar bulmak bir yaz tatili için harika bir hediyeydi.

İşte o gün de, ağabeyim ve bir arkadaşımızla sitenin plajına gitmiştik.  Genelde çocukluğumuz İstanbul’da Kilyos ve Silivri sahillerinde geçtiği için, bizim deniz deneyimimizin çoğunluğu Marmara ve ondan biraz farlı olan Karadeniz’in zaman zaman ürkütücü olabilen deniziydi.  

Çocukluğumuzda birçok yaz uzun süre kaldığımız Kilyos’taki Turban Tesisleri'nde, cankurtaranların uyarı anonsları, denizden boğulmak üzereyken ya da maalesef boğulduktan sonra çıkarılmış, hatta kimilerinin yüzücü olduğunu öğrendiğimiz insanların seydeler üzerindeki görüntüleri silikleşse de hala gözümün önündedir.  

Bu benim denizi ve yüzmeyi sevmeme mani olmadı.  Çocukluğumun sonraki yıllarında, deniz maceralarımız, Silivri Semizkumlar’da, metrelerce gitseniz de hala bileğinizde olabilen sıcak, sakin, çoğunlukla sığ ve o zamanlar pırıl pırıl olan bir denizde yüzerek keyifle geçti.

Oysa Antalya'daki, Kemer'deki o yaz farklı bir denizle uzun bir süre ve çoğu zaman yanımızda bir yetişkin olmadan başbaşa kalmayı ilk defa deneyimliyordum. Çok küçük sayılmazdık aslında. Sanırım ben onbir, ağabeyim onüç yaşındaydı.  Daha önce Alanya'ya ya da Foça'ya Fransız Tatil Köyü'ne ya da Bodrum'a seyahatlerimizde hep ailecek tatil yaptığımız için bu neredeyse tatilin her anını annem ve babamla geçirmek anlamına gelirken, Kemer'de yanımızda büyükler olmadan daha çok zaman geçiriyorduk.

Esasında bahsedeceğim o günden önce, belki bir haftadır o sahilde denize giriyorduk. Giriyorduk ama Akdeniz’in o günkü halini değerlendirmeme imkan verecek kadar tanımıyorduk, tanımıyordum henüz.  Akdeniz’in dalgalarını.

Özellikle Silivri'nin sakin denizi yerine Kemer'deki denizin hareketliliği çok keyifli gelmişti.  Birçok çocuk gibi ben de dalgalar ile oynamayı, atlamayı, savrulmayı, sürüklenmeyi, dalgalarla adete savaşmayı çok sevmiştim.  Kemer'de o gün denize girdikten sonra ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.  Keyif aldığımız zamanlarda olduğu gibi yaşadığım mutlulukla etrafımdaki değişimi fark etmemiş olmalıydım.  Ben neşe içinde oynamaya devam ederken o sırada muhtemelen hava değişmiş ve dalgalar da değişmeye başlamış olmalıydı.  Ve dalgaların neye dönüşebileceklerine dair fikrim olmadığını keşfedecektim.

Ne olduysa bir anda oldu.  Ve bir dalganın üzerine atlayarak kendimi o dalganın akışına bırakmışken, nefes almak için başımı suyun dışına çıkarmak isterken, bir anda kendimi başka bir dalganın içinde buldum.  Dalgalar sanki ardı ardına üstüme gelmeye başlamışlardı.

Esasında o günlerde artık oldukça iyi bir yüzücüydüm, Yüzme İhtisas Kulübü'nün Ortaköy'deki yüzme okulunda yüzmeyi öğrendiğim günlerin üzerinden dört, beş yıl geçmişti.  Ama işte o sırada ne olduysa, kendimi içinden bir türlü çıkmayı başaramadığım bir suyun içinde bulmuştum.  Bu arada gözlerim o yaşta da ileri derecede miyop olduğundan zaten gözlüksüz çok net görmem mümkün değildi.  İleride kullanacağım numaraları deniz gözlüklerine kavuşmama daha uzun yıllar vardı.  Ve işte o sırada suyun içinde tüm yön duygumu da yitirdiğim için bir türlü kendimi dışarı çıkarmam ve havaya ulaşmam mümkün olmuyordu.

Zorlu zamanlarda kısa süreler bize asırlar gibi gelebiliyor.  O nedenle suyun altında geçirdiğim bu yüzeye çıkabilme mücadelem ne kadar sürdü bilmiyorum.  Bir ara suyun dışına çıkar gibi olduğumda uzaktan sahili seçebildim. Ve, kendimi tekrar ve tekrar o yöne doğru atmaya çalışarak üzerime devrilip beni suya batırmaya devam eden dalgaların içinden ve arasından sahile ulaşmayı sonunda başardım.

Kumsala bastığımda bacaklarımın zangır zangır titrediğini hatırlıyorum.  Kumsalda ağabeyim ve arkadaşımız, iki oğlan sanırım sahilde oturmaya ve sohbet etmeye devam ediyorlardı.  Az önce olan bitenden pek haberleri var gibi de görünmüyordu.

Ben de bir şey söylemedim.  Annem duyarsa çok ama çok kızacaktı. Havluma sarıldım ve bir süre ayakta kendime gelmeye çalıştım.  Oturursam kalkamayabilirim gibi gelmişti.   Biraz su yutmuştum ama çocuk aklımla kendimi bir kontrol ettim.  Yok, nefes alabiliyordum, sadece burnum ve  boğazım biraz yanıyordu. Muhtemelen tuzlu sudandı ve su içmeye ihtiyacım vardı.  Yine de, plajdan niye yalnız erken döndüğümü izah etmek istemediğim için ağabeyimi bekledim.  Uzun zamandan beri ilk defa çok korkmuştum.  Ve korktuğumun belli olmasını da istemiyordum.

*

Geriye dönüp baktığımda, çocukluğum ile ilgili anılarımda, genelde yanımda annem ya da babam vardır.    Babam özellikle yazları daha da aktif olarak şantiyelerde çalışıyor olsa da, çocukluğumuz genelde büyüklerimizin ya da bizimle ilgilenen abla ya da ağabeylerimizin yakın takibi ile geçti.  Belki çocuk olarak fazla korunaklı olarak büyüdüğümüz bile söylenebilir.  İstanbul’un merkezinde büyüyen bir çocuğun olabileceği kadar özgürdük.   Herhalde en azından ortaokula kadar ve sanırım sonrasında da bir kaç yıl daha yanımızda bir büyük olmadan gitmemize izin olan tek yer, evimizin hemen önündeki ilkokulumuzun bahçesindeki oyun alanı ve park ve daha az olarak apartmanımızın hemen yakınlarındaki iki bakkal, eczane ve marketti. Annemin evimizin salonundan neredeyse her köşesini görebildiğini park bizim özgürlük alanımızdı.

Bununla birlikte ve buna rağmen, benim bile istemeden, farkında olmadan kendime riskli şekilde incitme ihtimali ile karşı karşıya kaldığım çok durum oldu.  Mesela bir kere o Akaretler'de, Dolmabahçe Sarayı'nın hemen arkasındaki tepedeki evimizin önündeki parkta, salıncakta sallanırken, nasıl başardıysam salıncak bağlı olduğu demirin etrafında bir tam tur atmıştı. Şimdiki salıncaklarda bu mümkün mü bilmiyorum. Hızlı sallanmayı çok severdim ama o gün salıncağı 360 derece döndürmeyi ve o sırada salıncaktan uçmamayı nasıl başarmıştım bilmiyorum. Avuçlarımın içlerinin zincire tutunmaktan uzun bir süre kırmızı kaldığını hatırlıyorum.  İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıfta olduğum o günden sonra salıncağa çok bindiğimi söyleyemem.

Ailemin bildiği birkaç tanesi çok riskli denilebilecek iki boğulma, dört beş kaza vakam varsa, en az bir kaç katı kadar da atlattığım ama annem ya da babam ile paylaşmadığım tehlikeli durum yaşadım çocuklukta.  Muhtemelen birçok çocuğun yaşadığından çok az da olsa.

Çocuk olmak bir yandan düşerek ve kalkarak yaşamı öğrenmek demek. Ama bir yandan da aslında ne kadar çok tehlikeyi atlayarak büyüyoruz.  Benimki gibi büyüklerin korumak ve kollamak için çok büyük özen gösterdiği, neredeyse daimi bir mesai yaptığı bir çocuklukta bile ne çok tehlike atlatıyoruz.

Yaşamın tehditleri yıllar geçtikçe azalmıyor.  Riskler ve tehlikeler değişiyor ve genişliyor bir yandan. Bununla birlikte, çocuklukta, tehlikeli anlar ile karşılaştığımızdaki o bilinmezlik ile yüzleşme hissi sonraki yılların korkularından farklı.

*

Yazın gelmesin ile birlikte son birkaç aydır boğulan çocuk haberleri çıkıyor karşıma.  Genelde yaptığım gibi ya kanalı değiştiriyorum ya da televizyondan uzaklaşıyorum.  Yine de duymak istemediğim o haberi duyduğum o kısa saniyelerde Antalya’da, Kemer’de, üzerime kırılan dalgaların içindeki boğuşmam ve onların son dakikalarında hissetmiş olabilecekleri geliyor, çoğu zaman ürperiyorum.  Melekler çocukları korur derler, bazen belli ki onların da gücü yetmiyor.  Mesela Amerika'da boğulma kaza ile ölümlerde 5. sırada ve çocuklarda kaza ile ölümlerde 2.  Türkiye'de farklı araştırmalara bir göz atmıştım.  Çocuk ve Ergen Sağlığı Daire Başkanlığı'nın yayınlarına ve bazı bölgesel araştırmalara.  Çocuk ölümlerinde boğulma hala önemli nedenlerden biri. Çocuklarımızı korumak için yüzme öğrenmelerini teşvik etmek gerekiyor.  Tabii, Türkiye'de çocukların belki çok daha acil denilebilecek ihtiyaçları ve korunma ihtiyaçları arasında bu biraz önemini yitiriyor.

Dünya'nın farklı köşelerde çocukların ve yetişkinlerin boğulmalarını önlemek için farklı tedbirler alanlar var.  Mesela, üniversiteyi okuduğum Amerika'daki Cornell Üniversitesi'nin mezun olmanız için bir kuralı vardı.  Bildiğimiz anlamda ders çalışmak ile ilgili olmayan, bir üniversiteden mezun olmamız için gerekebileceğiniz düşüneceğimizden farklı bir kuralı.  

Cornell'den mezun olabilmek için yüzmeyi bilmeniz gerekiyordu.  Ve bunu aslında sonraki yıllara bırakmanıza pek izin verilmeden, hemen okula başladığınızda yılın başında geçmeniz gereken bir test ya da yazılmanız gereken bir kurs ila göstermeniz gerekiyordu.  

Yüzmeyi bildiğinizi yüzme havuzunun derin kısmına atlayarak ve 75 yard, yani takriben 70 metre, kesintiniz olarak yüzerek geçmeniz gereken test ile belgelemeniz gerekiyordu. Bu testte, ilk 25 yardı serbest ya da kurbağalama gibi bir stilde, sonraki 25 yardı sırt üstü yüzerek ve son 25 yardı istediğiniz bir stil ile tamamlamanız isteniyordu.

1975'ten beri bu tarif ettiğim şekilde uygulanan test aslında erkek öğrencilere 1905, kız öğrenciler için ise 1920 yılından itibaren zorunlu olarak, yıllar içinde farklı uzunluklar ve şekillerde uygulanarak bugüne kadar gelmiş.  Kuralın nedenini boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalırsak hayatta kalabilmemiz ve kendimizi güvene alabilmemizi sağlamak olarak izah etmişlerdi.  Okulun kurucularından birinin çocuğunun boğularak hayatını kaybettiğinden de.

Yüzme bilmiyorsanız, o zaman ilgili başlangıç yüzme beden eğitimi dersine yazılmanız ya da yüzme ile ilgili çok özel bir sorununuz veya engeliniz varsa sonraki yıllarda yapılan bir ilave ile doğada acil yardım dersini almamız gerekiyordu.

Okuduğum yıllarda bana İstanbul Boğazını hatırlatan ince uzun Cayuga Gölü'nün kenarındaki ve şelaleleri ile meşhur Cornell Üniversitesi, erkek öğrenciler için 115, kız öğrenciler için 100 yıldır uyguladığı bu mezuniyet kuralını Covid-19 pandemisi nedeni ile ilk defa bu yıl askıya aldı.  Türkiye'de olduğu gibi Dünya'daki bir çok üniversite uzaktan eğitim ile bu özel dönemi öğrencilerini koruyarak geçirmeye özen gösteriyor.   Covid tehlikesi bir süre daha diğer tehlikelerin önünde olacak gibi görünüyor.

*
Çocuklarımıza kendilerini korumaları için ihtiyaç duyabilecekleri donanımları sağlayabildiğimiz, bir yandan da şiddet ya da istismar gibi tehlikelerle karşı karşıya kalmayacakları, korunmaya ihtiyaç duymacakları daha güvenli bir dünya yaratabilmemiz dileğiyle.

18 Kasım 2017 Cumartesi

29 Yıl Önce

Yaşamda unutamadığımız bazı anlar vardır. Sihirli anlar. Mesela 29 yıl sonra bile tüm renkleri ve bizde bıraktığı hislerle hatırladığımız anlar.

Ben 1988 yılında Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yılın Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri’ne, mühendislik okumak için Cornell Üniversitesi’ne gitmiştim.  
Okulun birinci ayı bitmek üzereyken yaşadığım bir gün, o günkü tatlı heyecan hep aklımda kaldı.  Ve bu 18 Kasım günü Amerika’daki o gün yine tüm canlılığı ile aklımda tekrar gezindi.  Mutluluk, hüzün ve teşekkürle.

Mezun olduğum okul, Cornell Üniversitesi New York Eyaletinde Ithaca isimli gerçekten doğası da harika olan bir kasabanın  yanında kurulmuş güzel bir üniversitedir.  Akademik başarısı kadar güzel kampüsü ile bilinen üniversiteye burslu olarak kabul edilmem o yıllarda beni Amerika’ya göndermeye belki o kadar da istekli olmayan ailemin bana izin vermesini sağlamıştı. 

Bu yeni macera için bir yandan çok hevesliydim. Diğer yandan ailemden, İstanbul’dan, Türkiye’den uzak olmak kendisini hissettiriyor ve dört yılın bu uzak memlekette nasıl geçeceğini kendime bile hissettirmemeye çalışarak dert ediyordum.  Sonrasında insanoğlunun o muazzam adaptasyon yeteneği ile üniversitedeki odamın, yabancı bir ülkenin bir gün ev gibi hissedebileceğini o günlerde henüz bilmiyordum.

O gün, derslerimin büyük bir bölümü bitince biraz dinlenmek için yatakhanedeki odama dönmek istemiştim.  Yatakhanemiz oldukça büyük bir binaydı. Cornell’deki birinci sınıf kız öğrencilerinin kaldığı, ikiyüzden fazla öğrenciyi barındıran, 1920’lerde yapılmış Gotik tarzda bir binaydı.  Balch Hall taş duvarları, bahçe ve avluları ile Cornell’deki en özgün yatakhane binalarından biriydi.  Benim odamın olduğu bölümün girişinde öğrencilerin kullanımı için bir oturma odası bölümü vardı. Orada da bir televizyon.

İşte o gün, o tarihi binanın merdivenlerinden çıkıp odama geçerken televizyonda bir görüntü gözüme takıldı.  Ekranda bir sporcu vardı.  Ve Türk bayrağı.  Televizyondaki spikerin İngilizce heyecanlı konuşmaları.  

Ekranda Naim Süleymanoğlu’nun görüntüleri vardı. Ben omzumda o günlerde kullandığım mor renkli sırt çantam, orada kalakalmış, görüntüleri ayakta seyrediyordum. 

20 Eylül 1988 günü Naim Süleymanoğlu Seul Olimpiyatlarında silkmede 190 kg’ı, toplamda 342,5 kg kaldırarak Dünya Rekorunu kırıyor ve şampiyon oluyordu. Bu küçük dev adam, dünya ve olimpiyat rekorlarını kırıyor, Türkiye’ye olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandırıyor, kendi kilosundan üç kat fazla kiloyu kaldırarak bunu yapabilen ilk halterci olarak tarihe geçiyordu.

Sonrasında Naim Süleymanoğu 1988 yılının Ekim ayında Time dergisine de kapak olacak ve benim Amerika’daki ilk günlerinde bir Türk olarak ülkemle gurur duymamı sağlayacaktı.

Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye dönüş hikayesini o günü yaşamış olan tüm Türkler gibi ben de tabii ki biliyordum.  Ama uzak bir memlekette, yeni bir yaşama adapte olmaya çalıştığım o günlerde, Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu’nun bu özel olimpiyat hikayesi bana azim, dayanma gücü, başarı, inanç ve belki de en çok, imkansız denileni başarmak adına çok farklı şeyler söylüyordu.

Yaşamımızdan insanlar geçiyor. Tanıdığımız ve tanımadığımız. Ve o insanlardan bazıları, yaşamları ile yaşamlarımızı değiştiriyor.   İşte Naim Süleymanoğlu da, insanın yapabileceklerine dair hayal gücümüzün sınırlarını belki de farkında olmadan değiştiriyordu.

*


1992 yılında Dünyanın En İyi Sporcusu da seçilen Naim Süleymanoğlu’nu 18 Kasım 2017 tarihinde kaybettik. Allah rahmet eylesin.  Yaşamında bizlere verdiği ilhamla hep huzurda, ışıklarda olsun.

1 Ocak 2015 Perşembe

Zeynep Kocasinan: Eğitmenlik, Danışmanlık Özgeçmişi

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'ni birincilikle bitiren Zeynep Kocasinan, Cornell Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nden lisans derecesine sahip.

 ICF onaylı Erickson College "Koçluk Bilimi ve Sanatı", "Takım Koçluğu", "İnsan Potansiyeli Yönetsel Koçluğu" ve Innerlinks Frameworks Coaching Process eğitimlerini tamamlayarak Koçluk yapan Zeynep Kocasinan aynı zaman da 2004 yılından beri kendi resim atölyesinde resim çalışmalarına devam ediyor ve aralarında Genç Gelişim, Astrolife, Aşk Dergisi, Sabah Gazetesi ve Land of Lights gazetesinin de olduğu muhtelif Türkçe ve İngilizce dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, ekler hazırlıyor,

Yaratıcılık ve Kişisel Gelişim üzerine dersler veriyor.

Reiki (Usui Reiki Master), EFT, Jyorei,Inverse Akım Terapisi, Bio-enerji, Kuantum Uygulama Teknikleri, Meditasyon, Astroloji, Numeroloji, Aromaterapi, Bach Çiçek Özleri ve farklı enerji metotları üzerine çalışmalar ve uygulamalar yapıyor.

Reiki Master ve Dönüşüm Oyunu Kolaylaştırıcısı Zeynep Kocasinan, İngilizce, Türk İşaret Dili ve orta/az derecelerde İspanyolca, Almanca, Japonca ve Fransızca biliyor. 

Zeynep Kocasinan Fethiye'de yaşıyor.

6 Türkçe ve 2 İngilizce olmak üzere 8 kitabı bulunuyor.

01.01.2015

25 Ocak 2009 Pazar

Tünelin Sonundaki Işık



Sizin hiç başınıza gelir mi? Sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken, tam varacağınıza yere iyice yaklaşmışken radyoda en sevdiğiniz parçalardan biri çalmaya başlar. Ayağınız frene gider; yok ne yapsanız şarkı bitmeden varacaksınız. Ne tatlı bir heyecandır bu, ruhu nasıl da mutlu eder kimi şarkılar, nasıl da bitmesini istemez insan…

Belki de biz iyi hissettiğimiz için mi radyoda sevdiğimiz şarkılar çalar.

Bu akşam Cihangir’den araba ile Arnavutköy’e dönüyordum. Tam Kuruçeşme’ye gelmiştim ki çalan şarkı ile ruhum iyice keyiflenmeye başladı, Galatasaray adasını geçmeden iyice yavaşladım, bu şarkıyı kaçırmayacaktım.

Çok güzel bir akşam geçirdim bu akşam. Cihangir’de çok sevdiğim Japon dostlarımın evindeydim. Shumei’den Satoru ve Chikako Nakano ile. Yalnız değildik, yine Shumei’nin çalışmaları ile ilgili olarak tanıdığım eski arkadaşlar ve yeni yüzler de vardı. Çok keyifli bir çalışma, güzel bir yemek ve sohbet derken aradan dört, beş saat geçmiş.

Bu akşam yaptığımız Jyorei çalışmasında, ben Jyorei alırken gözlerim kapalı, geçtiğimiz Mayıs ayında ziyaret ettiğim Shumei’nin yaptırdığı Japonya’daki Miho Müzesi geldi hep gözlerimin önüne. Sanki müzeye giden tünelden tekrar yürüdüm ve tünelin sonunda bir vahaya kavuşmuş gibi karşıma çıkıverdi Miho Müzesi. Ağır ağır çıktım merdivenlerinden.

Miho Müzesi’ne gitmeden önce birkaç ay boyunca müzeye ulaştıran dağın içinde açılmış olan tünelden yürüdüğümü hayal etmiştim. Bir tünelin sonunda, gözlerimin gün ışığı ile tekrar buluştuğu yerdeki müzeye kavuşma fikri beni gerçekten heyecanlandırmıştı. Ne kadar güzel bir fikir, ne kadar güzel bir tasarım. Mimar I. M. Pei ne güzel düşünmüş.

Ünlü Çinli Amerikalı mimar I. M. Pei’in dünyada Miho Müzesi gibi onlarca farklı binayı ve yapıyı tasarladığını biliyordum. Mesela Paris’teki Louvre Müzesi önündeki farklı görüşler ile karşılanan modern cam piramit Pei’in tasarımıdır. Mezunu olduğum Cornell Üniversitesi kampusündeki “Johnson Sanat Müzesi’nin de mimarı olduğunu ise yıllar sonra, ve Japonya’dan geri döndükten çok sonra öğrenecektim.

Japonya’ya gitmeden önce birçok defa Miho Müzesi’nin merdivenlerinden ağır ağır çıktığımı hayal etmiştim. Ve gerçekten de öyle olmuştu. Shigaraki dağlarında biz müzeye ulaşma yolundayken, dağı saran ormanlardan yükselen sis bulutları sanki bizi karşılarken selamlıyorlardı. Sadece o anı yaşamak için Japonya’ya gelmiş olabilir miydim…

Ruhumun ne istediğini bilmek için yüreğimdeki sesi takip etmek zorundayım. Bir ses bana Japonya’ya gitmemi söyledi. Muhteşem insanlar ile tanıştım, muhteşem yerler gördüm, ancak benim ruhumun bir yarısı Shigaraki dağlarında kaldı; ve itiraf edeceğim belki en büyük kısmı da o dağların kalbindeki bir bölgede, bir dağın adeta içine yerleştirilmiş Miho Müzesi’nde. Belki bir parçam hala o tünelde yürüyor müzeye ulaşmak için, ve varmak istemiyor, o heyecanlı bekleyiş bitsin istemiyor; bu akşam eve dönerken bitmesini istemediğim şarkı gibi.

Ruhum kendine göre bir şarkı istiyor ve bu şarkı bazen kelimeler, bazense binlerce kilometre ötede yerden buharlaşıp yükselen yağmur damlaları ve sis bulutları ile yazılıyor…

24 Ocak 2009 Cumartesi

Filmlerden Akşam Selamı


‘Günaydın Vietnam’ en sevdiğim filmlerden bir tanesi. Robin Williams’ın oyunculuğu kadar ülkeler, ülkelerin insanları ve insan olarak sınırların ötesindeki birliğimiz, birlikteliklerimize bakmaya cesaret eden filmlerden. Tekrar seyredebildiğim filmlerden.

‘Son Samuray’ da böyle bir film benim için. Ruhuma dokunan filmlerden. Doğa görüntüleri de muhteşem. 1992-93 yıllarında seyrettiğim ‘Mohikanların Sonuncusu’ filmini hatırladım. Film mekân olarak üniversite yıllarımın geçtiği New York eyaletinin kuzey bölgelerinde geçiyor. Gerçekten de müziği ve görüntüleri ile beni aradan yıllar geçmesine rağmen hala etkileyen bir film. ‘Günaydın Vietnam’ ise daha liseden mezun olmadığım yıllardan kalan bir film.

Kitaplar kadar filmlerinde yaşamımda etkisi var.

Üniversite ikinci veya üçüncü sınıftaydım sanırım. Okulun hangi dönemiydi hatırlamıyorum, ama okulun yeni başlamış olduğunu hatırlıyorum. Üniversite yıllarımda da Cuma akşamları yeni vizyona giren filmleri görmek için bir fırsattı, ve hafta sonu ders çalışmaya başlamadan önce eğlenmek için güzel bir akşam. Türkiye’den Cornell’e tesadüfen beraber kabul edildiğimiz bir kız arkadaşım bir filme bilet aldığını söyledi.

Sinema salonuna neyi seyredeceğimi bilmeden girdim. Bir yanımda arkadaşım diğer yanımda ayağı alçıda olan Amerikalı bir öğrenci oturuyordu, kıvıramadığı ayağını bana doğru uzatmıştı. Doğrusu rahatsız da etmiyordu beni, ama görüntü olarak çok net olarak hatırlıyorum, aradan geçen 18-19 yıldan sonra. Film Kevin Costner’ın “Dances with Wolves – Kurtlarla Dans” filmiydi. Çok uzun bir film olduğunu hatırlıyorum, ama sıkılmamıştım da.

Tekrar tekrar aynı keyifle seyredebildiğim filmler var, yeni eski, bilinen bilinmeyen. Ortaokul yıllarında seyrettiğim “Karate Kid” bende ayrı bir yer bırakmıştır. Yıl 1984. Yıllar sonra filmdeki hoca Miyagi-San’ın Ralph Macchio tarafından oynana karate öğrencisi Daniel’in bacağını ellerini kullanarak iyileştirdiği sahneyi hatırlayacak, ve filmi Amerika’dan getirtip bir Reiki hocası gözü ile tekrar seyredecektim.

Tabi orijinal Karate Kid’den sonra II. Ve III. Bölümleri de çekildi. Hatta bunlardan sonra Hilary Swank tarafından oynanan bir kızın karate öğrencisi olduğu bir devam filmi de var “The Next Karate Kid”.

“Moonstruck – Ay Çarpması” Cher ve Nicolas Cage’in sevdiğim filmlerinden.



Ya Robin Williams’ın Matt Damon ile oynadığı “Good Will Hunting-Can Dostum” filmine ne demeli? Gerçekten bize inanan bir başkası olduğunda kendimize inanmaya başlıyor olabilir miyiz?

Hafızamda sahneleri canlanan ve adını unuttuğum o kadar çok film var ki. Çocukluk yıllarında TRT’nin hala tek kanal ile yayın yaptığı günlerde Pazar günleri öğlen filmleri olurdu. Ağırlıklı western türü olan bu filmleri bile seyretmek için beklerdim.

Birçok arkadaşımın film koleksiyonları var. Ben filmleri çok sevmeme rağmen sevdiğim filmlerin çok azının ben de kayıtları var. Belki duramayacağım için filmleri biriktirmeye hiç girişmedim.

Geçenlerde yeğenim ile “Bolt”u seyretmeye gittik. “Ratatuy”u da seviyorum, herhalde en azından 4-5 defa seyretmişimdir. Catherine Zeta-Jones’un “No Reservations-Aşk Tarifi” filmi de keyifli gelir bana.

Star Wars, Yüzüklerin Efendisi, Forest Gump, Piyanist, Hayat Güzeldir belki hep hatırlanacak olan filmler.

*
Kişisel Gelişim ile ilgili çalışma yapmak isteyenlere, eğer film seyretmeyi seviyorsa önerdiğim filmler var. Neale Donald Walsch’ın hayatını konu olan “Tanrı ile Sohbet” bunlardan bir tanesi. Yazılarımı takip edenler biliyor Dan Millman’ın kitabından uyarlanan “Dingin Savaşçı” diğer bir tanesi. “The Secret” ve “Ne Biliyoruz ki” filmleri bu konuda seyredebileceğiniz filmlerden. Çok fazla seçenek olmadığını da söylemek zorundayım. “Matrix”i farklı bir bakış açısı ile seyretmek de güzel olabilir.

Yurtdışında Spiritual Cinema-Ruhsal Sinema kulüpleri var ve özel olarak çekilmiş büyük sinemalarda vizyona giremeyecek filmleri isteme ve seyretme şansı oluyor. Bir film gerek görüntü gerekse ses efektleri ile bazen bir kitabın verebileceğinden çok daha çabuk ve etkili olarak mesajlar verebiliyor.

James Redfield’in “Dokuz Kehanet-Celestine Prophecy” adlı kitabının aynı isimli filmi de oldukça güzel. Ben seyretmesi için birine ödünç vermiştim, ve şimdi kime verdiğimi hatırlayamıyorum. Tekrar yurtdışından getirtmem gerekecek herhalde. “Dokuz Kehanet” önemli bir kitap, okumanızı öneriyorum.

Filmlerin dünyasının benim yaşamımda yeri çok farklı. Bu akşam aklımdan geçen yüzlerce sahne içinde ad bulup kâğıda dökülebilenler ne kadar az esasında.

Yüreğime dokunan filmlere, yazanlara, yaratanlara teşekkürler…

21 Ocak 2009 Çarşamba

Tesadüflerin İzinde Bir Paket



Bazı kitaplar yaşam boyu tekrar ve tekrar karşımıza çıkarlar. Kimileri hep elimizin altında, kimileri ise yıllar sonra karşımıza çıkar.

1988 yılından, Boston’dan bana hatıra kalan bir kitap var: “Az Seçilen Yol”. Yazarı Scott Peck. Üniversite birinci sınıftayken çok sevdiğim bir arkadaşımın ablası hediye etmişti. Ve bugünlerde tekrar karşıma çıkıyor. Daha geçenlerde bir arkadaşım okumamı tavsiye etti, ve ben de tekrar okumam gerektiğini düşünerek aradım kitabı. Hemen değil ama birkaç gün sonra buldum. Bakalım bugünlerde bana ne söyleyecek.

*

Ben çok hızlı okurum. Belki de bu yüzden kimi kitapları ara ara tekrar okurum. Bunu yapma ihtiyacı hissederim; belki ilk defasında kaçırdığım bir şeyler olduğunu hissederim.

Kimi zamanlar da bazı sayfalar, bazı satırlar çağırır beni. Evde, ofis de her nerede ise o kitabı bulana kadar ararım. Mesela, Richard Bach en çok izini sürdüğüm yazarlardandır. O’nun kitaplarının satırlarını sanki bazen ruhum ister.

Richard Bach’ı benim için farklı kılan ne?

Sanki en derinlerime dokunuyor sözleri. Sanki sözleri onun ruhunun derinliklerinden geliyor. Sadece “Martı” da değil; “Bir” veya “Sonsuza Uzanan Köprü” de bana göre içtenlik ve yürekten bir samimiyet ile yazılmış kitaplar.

*



Kitapların yaşamımda önemli bir yeri var, ve yaşamımda çok farklı şekilde varlıklarını bana hatırlatıyorlar.

1993 Mayıs ayında ağabeyimin mezuniyet töreni için Purdue Üniversitesi’ne gidecektim. Ama önce kendi üniversiteme, Cornell Üniversitesi’ne, Ithaca’ya uğramak istedim. Amerikalı bir sınıf arkadaşım o dönemde yüksek lisansını yaptığı için hala Cornell’deydi, ve bir sohbetimiz sırasında o günlerde Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ini okuduğundan bahsetti. Ben bu kitabı kim bilir kaç defa okumuştum, ancak içimden tekrar okumak gelmişti.

Bir kitapçıya gittim, ‘Sefiller’i nerede bulabileceğimi sordum, gösterdikleri yerde kitabın altı yedi farklı baskısı vardı. Kitapları aldım, yere oturdum, bir tanesinin kapağı hoşuma girmişti. Üzerinde kitaptaki karakterlerden Cozette’in ve Fransız bayrağının olduğu bir çizim vardı. Kitapların yanında yere oturduğumu, ki bunu nedense kitapçılarda çok yapıyorduk Amerika’da o günlerde, kitabı karıştırdığımı, hatta bir kısmını okuduğumu hatırlıyorum.

En derinlere dokunan bir kitap daha. İngilizce’si Türkçesi kadar etkileyiciydi benim için. Fransızcam bu kitabı orijinal dilinde okuyabilecek kadar iyi değil, ancak bir kitabı ruhunu taşıyarak tercüme edenlere, edebilenlere minnettarım. Yoksa yaşam biraz daha eksik kalırdı bu dünyada herhalde.



Ithaca’da bir kitapçıda yerde oturmuş Sefillerin o kapağında çizimli nüshasını okumaya başlamıştım, sanki durmak mümkün olmuyordu. Aradan 15-20 dakika geçtikten sonra, aniden yerden kalktığımı hatırlıyorum. Bir yere mi yetişmem mi gerekiyordu, onu hatırlamıyorum, ama iyi hatırlıyorum ki, kalktım ve o kitabı diğer baskıları ile birlikte aldığım rafa geri yerleştirdim.

Üniversite’den Türkiye’ye geri dönerken onlarca koli kitabını taşımış bir Zeynep için bir kitabı almak konusunda tereddüt etmek pek normal değildi. Almak da istemiştim esasında, ama işte her nedense almadım.

Bundan birkaç gün sonra Şikago’ya uçtum, İndiana’ya ağabeyimin mezuniyetine gidiyordum. Kendi mezuniyetimden sonra ilk defa geri döndüğüm Cornell’de bir hafta kalmıştım, ama bana yetmemişti. Ayrılmam gerekiyordu; Şimdi Indiana ve Purdue Üniversitesi ile kucaklaşma zamanıydı; yetişecek bir mezuniyet töreni vardı.

*

Ağabeyimin bana güzel bir otelde yer ayarlamıştı. O okurken aynı zamanda üniversite kampusünde öğrenci sorumlusu olarak da görev yapıyor, ve bu nedenle görevi gereği yatakhanede kalıyordu. Bir arabası vardı, ve sanırım Purdue’deki 3. günümdü, akşam ağabeyim dersleri ve işleri bittikten sonra beni almaya gelmişti.

İçeri girdikten sonra “Sana bir paket var Zeynep,” dedi. Elinde oldukça kalın sarı bir zarf vardı.

Zarfın üzerinde gönderenin adı yazmıyordu, ancak el yazısı tanıdık gelmişti. Merakla zarfı açtım. Ve bir an için kalakaldım. Kalın zarfın içinden, bundan 4-5 gün önce Ithaca’da bir kitapçıda yere oturup okuduğum Sefiller duruyordu, üzerinde Cozette’in bayraklı resmi ile.

Sayfayı çevirdim, ve kitabın kapağının içine yazılan notu okudum: “Sevgilerimle, Doğum Günün Kutlu Olsun.” Amerikalı arkadaşım bana, sevdiği kitabı yollamıştı, benim bu kitap ile geçirdiğim küçük maceramı bilmeden. Bir an tesadüfün güzelliğiyle nefesim kesildi. Sanki yaşam bana göz kırpmıştı.

Sonra tekrar yazıya baktım ve başımı kaldırdım, “Yaman” dedim ağabeyime “bugün günlerden ne?” “22.Mayıs” dedi Yaman gülerek, “Haydi kutlayalım, unuttun mu bugün senin doğum günün.”

16 Ocak 2009 Cuma

Aradığımız Yer Aynı




Bir Ocak ayı akşamında Arnavutköy’deki evimde merkezi ısıtma ile ısınan dairemde salonu biraz soğutmak için balkon kapısını açtım. Kalorifer radyatörlerinin bir kısmının vanası bozulmuş, onları ne kapatabiliyorum, ne de kısabiliyorum. Kısa kollu gömleğim ile otururken geçtiğimiz Haziran ayında İskoçya’da Findhorn’da geçirdiğim günler aklıma geliyor. Haziran ortasında havanın 6-7 derece olduğu ve kat kat giyinmeme rağmen üşüdüğüm o yaz günlerini.

İskoçya’ya hazırlıklı gitmiştim, palto, eldiven, atkı, bere ne isterseniz vardı yanımda. Ancak doğrusu kullanacağıma pek de inanmamıştım. Amerika’daki üniversite yıllarımda dört yılımı New York eyaletinin kuzeyindeki Ithaca kasabasında geçirdim, Cornell Üniversitesi’nde. Ithaca’da Ekim ayında yağmaya başlayan kar bazen Nisan ayı sonlarına kadar yerden kalkmazdı. Ancak yazları o kadar güzel olurdu ki. Cayuga Gölü, ormanlar, şelaler. Kış aylarının sanki bitmeyecek gibi görünen griliği yüreğimi karartı bazen.

Cornell’de sabahları duşumu aldıktan sonra derse yetişme telaşında saçlarımı doğru düzgün kurutmaya vaktim olmazdı. Kampus içinde derse varana kadar saçlarım ince bir buz tabakası ile kaplanır ve kıtır kıtır olurdu. Şapka veya bir bere giymek aklıma geldiyse saçlarımın dışarı da kalan bölümler donardı. Ancak hala şaşırırım o yıllarda ne kadar az grip ve soğuk algınlığı geçirdim.

Ithaca’nın soğuk havasından sonra bir kış tatilinde İstanbul’a gelmiştim. Tam evden çıkıyordum, annem “Kızım ne yapıyorsun, aman çorap giy,” diye seslendi. Durdum ve ayaklarıma baktım, hava o kadar sıcak gelmişti ki bana çorap giymeni unutmuştum. Türkiye’de döndükten sonra da bu İstanbul’un bana fazla sıcak gelmesi hali bir süre devam etti. Ancak sonra tekrar eski İstanbul’lu halime döndüm; artık görerek şartlanmak mıdır, bedenin alışması mıdır ama daha sıkı giyinir oldum.

Bu hissi zaman zaman Fethiye’de de yaşarım. Ben hem İstanbul’da hem de Fethiye’de yaşıyorum. Fethiye’de ilk gitmeye başladığım yıllarda İstanbul’a göre o kadar sıcak gelirdi ki gerçekten orada daimi yaşayan arkadaşlarıma göre çok daha ince giyindiğimi fark ederdim. Yani Nisan ya da Ekim ayında Fethiye sokaklarında dolaşan yabancı turistler kadar ince giyinmesem de kendimi yaz ayları için ayırdığım kıyafetlerimin içinde bulurdum. Aradan 3-4 yıl geçti ve bakıyorum kış aylarında Fethiye’ye giderken küçük valizime bir çift eldiven falan koyar olmuşum. Beden mi istiyor, göre göre beyin mi istiyor orasını bilmek zor doğrusu. Ancak özellikle Nisan, Mayıs aylarında Fethiye sokaklarında çok renkli görüntüler olur. Kazakları ve montları içinde gezen Fethiye’liler, ki ben de yerine göre artık bu gruba giriyorum, ve kısacık şort ve askılı t-shirtleri ile gezinen turistler. Eskiden 23 Nisan ve 19 Mayıs tatillerinde güneye indiğim zamanlarda ben de tatile neler götürüyordum acaba?

*
Benim, Findhorn Ekoköyü’ne gittiğimde, ayrıca dört gün Findhorn körfezinin hemen yakınında bulunan başka bir Budist inziva merkezinde kalma şansım oldu, adı Shambala’ydı. Eskiden Findhorn Ekoköyü’ne ait olan oldukça ihtişamlı eski bir binayı devralan Budist bir Alman tarafından işletiliyordu. Findhorn’da daha önce iki yıl yaşamış olan bir arkadaşım birkaç ay önceki son Findhorn ziyaretinde burayı görmüş, ve ben gittiğimde kalmaktan keyif alabileceğimi düşünerek bana önermişti. Gerçekten de sade, sakin, sessiz, huzurlu bir yerdi.

Findhorn Ekoköyü’nde ve hemen yakınındaki bu inziva merkezinde sabahları meditasyon çalışmaları yapılmakta. Her gün farklı hocalar ve tarzlarda yapılan bu çalışmalara isteyenler katılabiliyorlar. Ben bu Budist merkezde kaldığım ilk sabah erken kalkıp çalışmaya katılmıştım. Ancak ikinci sabah belki de hava değişiminden uyanamamıştım. Kalktığımda çalışma çoktan başlamıştı. Hazırlandım, ve iki katlı binan geniş ahşap merdivenlerinden aşağı indim, odalar ile binanın yemek ve meditasyon salonlarını ayıran camlı, geniş ahşap kapıyı açtım, ve bir iki adım atmıştım ki, kulağım gelen seslere takıldı. Meditasyon salonundan “Bismillahirrahmanirrahim” sesleri geliyordu. Bir an durdum, evet sesler meditasyon odasından geliyordu, ve içeride en az 15-20 farklı ağızdan Besmele çekiliyordu, yabancı aksanların tonlamaları ile ve devam ediyordu. Odanın karşısına denk gelen bir berjer koltuk gördüm ve hemen oturdum. Odadan dışarıya sızan Besmeleler devam ediyordu. Ne kadar güzel bir makam ve melodi ile söylüyorlardı. Durmadan tekrar ve tekrar ve tekrar. Sanırım en az 5-10 dakika o koltukta oturarak çekilen Besmeleleri dinledim. Yüreğimi farklı bir huzur ve mutluluk kaplamıştı. Sanki o odadan dışarıya yayılan bir ışık vardı. Derken ses kesildi. Ben koltukta kalakalmıştım. Bitmesini istemiyordum. Bitmesini istemiyordum.

Oturmaya devam ettim. Tahminen beş dakika sonra meditasyon odasının kapısı açıldı, içeriden çoğunluğu İskoçya ve İngiltere’nin farklı yerlerinden gelen, aralarında Alman ve Japonlarında bulunduğu gerçekten de 15-20 kadar kadınlı erkekli bir grup çıktı. İskoçya’da Findhorn Körfezinin her gün büyük bir gelgit ile dolup boşalan Findhorn Körfezi’nin sularına bakan bir Budist inziva merkezinde o sabah çoğunluğu birbirini tanımayan bir grup insan, sevgi adına, İlahi olan adına, dostluk kardeşlik adına beraberce dakikalarca Besmele çektiler. Ben kulağıma çalınan Besmele sesleri vesilesi ile ‘Taizé’ çalışmaları ve şarkıları ile ilk defa o sabah tanıştım. Grup kahvaltı salonuna geçer geçmez ilk yaptığım şey o sabah ki çalışmadan neler yapıldığını sormak oldu.

*
Arnavutköy’de Pazar sabahları kulağıma derinden gelen bir kilise çanı çalınır. Sakin olur Pazar sabahları ve haftanın telaşında duyulmayan sesler hayat bulur.

Evimde piyanomun üzerinde bir seramik heykel var. Annem teyzemi ziyarete gittiğimizde Ankara’dan almıştı benim için. Şems-i Tebrizi imiş çalışmanın adı. Mevlana’yı sevdiğim ve eserlerini ve hayatını çalıştığım için görünce almak istemiş annem benim için.

Aradığımız yer aynı.

Ve ne çok farklı yol aynı yönü gösteren.

Yüreğimizin geçtiği ve ait olduğu yerlere selam olsun.
Ve yolumuz aydın ve açık, sevgiyle.