İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Kyoto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kyoto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2020 Perşembe

49, 50


Otuz yaşıma girdiğim doğum günümü çok hatırlamıyorum. En yoğun çalıştığım zamanlardan biriydi. Muhtemelen arkadaşlarım ile kutlamışsızdır.

Kırk yaşıma girdiğim günleri daha net hatılıyorum. Ama iyi ya da kötü anlamda, otuzlu yıllarımı tamamlayıp kırk yaşıma geldiğim için özel bir anlamı olduğunu söyleyemem. O yılı hayatımda önemli olan bazı olaylar ile hatırlıyorum daha çok. Mesela, doğum günümden kısa bir süre önce Japonya’ya gidip dönmüş olmam ile. O yıl yaptığım Japonya seyahatinin benim için özel olma nedenlerinden biri Kushimoto’yu ve oradaki Türk Şehitliğini ziyaret etmiş olmamdı.

Yılları, yaşları, olayları bize hatırlatanlar, yaşananların yoğunluğu, değeri ya da üzerimizdeki etkisi ile belirleniyor bir yandan.  Hafıza sanki duygular ile yazılıyor.

Dedim ya, esasında yirmili yıllara geçişimi de dahil etmeliyim, herhangi bir onlu yıl dönümümü çok hatırlamıyorum.  Herhangi bir yaşımı kutlamak ile ilgili özel bir isteğim olmadı. Çalışarak geçirdiğim doğum günlerim olduğu kadar özel kutlamalarla dolu doğum günlerim de oldu.  Bir doğum günümü uçakta kutladım. Atlantik aşırı bir uçuşta, ki okul yıllarımda olduğu için bir anlamda mecburen o gün uçmak durumda kalmıştım. Yolculuğu birlikte yaptığım ve çok sevdiğim okul arkadaşım Beril sayesinde, o gün hayatımdaki en keyifli günler arasına girmişti. Gökyüzünde pastalı, şampanyalı, Danimarkalı hosteslerin doğum günü şarkısı söylediği çok şirin ve neşeli bir kutlama olmuştu.  

Sonra ne olduysa, 2019 yılının sanırım Eylül ayının sonlarıydı, Fethiye’de, Şövalye Adası’nda, kuzenlerim Handan ve Erdoğan’ın işlettiği Ada Restaurant’ın Fethiye’ye bakan bölümünde, Fethiye’de her zaman sanki kocaman bir ışık topunun yükseltmek olduğu hissini veren ayın doğuşunun altında yemeğimizi yerken, birden 2020 yılının Mayıs ayında 49. Yaşımı tamamlayacağımı ve 50 yaşıma gireceğimi fark ettim.  İçime farklı bir mutluluk hissi geldi.  Bu dünyada 50 yılı, yarım asırı tamamlamış olacaktım.

Yanımda oturan Kuzenimin eşi Handan’a döndüm. “ Handan’cığım, gelecek sene doğum günümde burada bir parti yapalım mı?” 

Esasında 2019 Eylül ayındaki o güne  ve o gün hissettiklerime dair belki biraz arka plan bilgisi vermem gerekiyor.  Daha önceki yıllarda iş programımdaki yoğunluk, son üç dört yılda ise Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği ve Türk Lions Federasyonumuz ile yaptığımız çalışmalar nedeni ile Fethiye’de çok az zaman geçirebilmiştim.  2018-2019 döneminde, yurtiçi ve yurtdışı seyahatler derken, İzmir’de, Federasyon merkezimizde olmam gereken zamanlar derken, bir yılda tam tamına 15 gün Fethiye’ye olabilmiştim. Fethiye’yi ve Fethiye’deki arkadaşlarımı, orada olmayı çok ama çok özlemiştim.  Fethiye’yi çok sevdiğimi her zaman biliyordum ama bir yeri bu kadar çok özleyebileceğimi ben de tahmin etmemiştim.  Benim için ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı Fethiye’ye davet etmek, onlarla yaşamı Fethiye’de paylaşmak her zaman özel bir anlam taşıyor. En sevdiğim yerde sevdiklerimle olmanın farklı bir enerjisi olduğunu düşündüm hep. 

İşte o nedenle, 50. yaşımda, Fethiye’den, Türkiye’den ve yurtdışından arkadaşlarım ile Fethiye’de iki, üç günlük bir buluşma hayal ettim.  Yemek masasında hemen takvime bakmıştık Handan ile. 22 Mayıs Cuma gününe geliyordu. Yani gelebilenlerle Cuma’dan Pazar’a, ya da belki Perşembe’den Pazar’a bir Fethiye, Şövalye Adası programı yapabilirdik.

O an, kendimi, Şövalye Adası’nın Şat Burnu’na yakın olan bir tepesindeki Ada Restaurant’ta arkadaşlarım ile hayal ettiğimi hatırlıyorum.  Beyaz örtüleri ile hazırlanmış olan masaları, ikramların bir kısmının konulduğu servis masalarını, fondaki müziği.  22 Mayıs’ta ayın ne durumda olacağına bakmak o akşam aklıma gelmemişti, ama o gece orada olmasını istediğim onlarca insanın yüzünü, o terasta dolaştıklarını bir film seyreder gibi gördüğümü de çok net hatırlıyorum.

“Handan,” dedim, “bugüne kadar hiç böyle bir şeyi istemek, bu kadar ay öncesinden planlamak hiç aklıma gelmedi, ama bu defa istiyorum gerçekten.  Ne kadar güzel olur.”

“Neden olmasın,” dedi Handan. “Yaparız Zeynep, çok güzel olur”.

*

Ve hayatımda ilk defa, dokuz ay öncesinden, Mayıs ayında Fethiye’de bir doğum günü kutlamayı hayal ettim. Hatta, Fethiye’de benden bir gün önce doğan bir arkadaşım ile birlikte kutlamayı da hayal ederek.

Uzaktan gelecek olan akadaşlarımı davet etmeye başladım.  Bir kısmını ise Şubat, Mart ayı gibi davet ederim, diyordum.  50 yaşında dokuz ay öncesinden doğum günü kutlama hazırlıklarına başlamak ve davet etmek biraz garip olacaktı galiba.   İşin özünde, son bir iki yıldır sevdiğim arkadaşlarım ile zaman geçirebilmeyi tahmin edebileceğimden çok özlemiştim ve benim için özel olan insanların, ailemin biraya gelebilecek olması ihtimali beni heyecanlandırmıştı. Kuzenlerimin Şövalye Adası’nda bir butik otelleri olması da bu buluşmayı keyifli bir şekilde organize etme imkanı verecekti. O günler için bazı odaları Eylül, Ekim ayından ayırmıştık.

2020 yılına girdiğimizde, Ocak ayında Japonya’dan bir mesaj aldım.  Esasında tesadüf bu ya, Japoncamı biraz daha düzgün hale getirmek için Ekim ayından itibaren tekrar derslerime başlamıştım.  Ocak ayında gelen mesajı okuduğumda yüzüme hakim olması zor bir gülümseme yayılmıştı. Yine çok özlediğim ve bir süredir gidemediğim Japonya’ya 2020 yılında tekrar gitmek için bir plan yapayım derken, Japonya’ya gitmek için bir davet almıştım. Sokakta yürürken okuduğum bu mesaj ile, kalbimden yükselen alev alev bir heyecanla uçarak yürüdüğümü hatırlıyorum.  Ve, yine tesadüf bu ya, bu davetin tarihi yine Mayıs ayına, doğum günümden önceki günlere denk gelecekti.  Japonya’ya yedi defa gittim. Bunların iki defası hariç diğer hepsinde tesadüfen Mayıs ayında gitmek nasip oldu.  Her seyahat birinden keyifli ve tadı damağımda kalarak.

*

Japonya’yı tarif edilmesi zor bir şekilde seviyorum.  Esasında çocuklukta ve gençlik yıllarımda birçok genç gibi benim de hayalim Amerika’yı görmek ve Amerika’da okumaktı. Cornell Üniversitesi’nin bana verdiği burs sayesinde, belki aksi takdirde bu maceraya pek de istekli olmayan ailemden izin koparmayı başarmıştım.  Amerika bana çok şey öğretti. O yılların şartları ile evden uzak olmak ve orada yaşamak çok da kolay bir süreç değildi.  Dil ya da Türk olmam ile bir ilgisi yok.  Evden uzakta yeni bir yaşam ve kendini keşfetme sürecinin doğal zorlukları belki de. Yine de beni ben yapan en büyük şanslarımdan biridir o dönem.

Yine de, bugün bana, Amerika mı, Japonya mı diye sorarsanız, ya da nereye gitmeyi tercih edersin diye, tereddütsüz olarak Japonya, derim.  Ve şimdiki aklım olsaydı,  Japonya ile tanışmaya başladığım 2007, 2008 yıllarında şu anki istekliliğim ile Japonca çalışırdım.

Ve yine de, hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir.

Japonya gezisi için bana iletilen ve Türkiye’den birkaç kişinin daha davetli olduğu bu programın bazı tarihleri belliydi, ancak dönüş tarihini benim belirleyebileceğim söyleniyordu.  Hazır Japonya’ya gitmişken, çok özlediğim birkaç kişi ve birkaç yeri görmek, özellikle Kyoto’ya ve Shiga Bölgesine, ve özellikle de çok sevdiğim Miho Müzesi’ni görmenin hayalleri, Şövalye Adası’nda geziden arkadaşlarımın görüntüsü gibi hızla, gözümün önünde belirmeye başlamıştı.  Ne kadar güzel bir ön-doğum günü hediyesi olacaktı bana.  Bu davetin zamanlaması ne kadar anlamlı olmuştu.

Japonya seyahatinin bitiminde benim dönüş yapmak istediğim Osaka’dan Türkiye’ye önce 19 Mayıs’ta dönmek istedim ama o gün uçuş yoktu. 20 Mayıs’ta Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu, ziyaret etmek istediğim birkaç yer için bana bir gün daha verecekti.  Bu sözde aksaklık bile bir hediye gibiydi.  

21 Mayıs’ta da, yani bugün, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmeyi planlamıştım.  Perşembe gününden Şövalye Adası’na geçebilecek ve çoğu muhtemelen Cuma sabahı gelecek olan misafirlerimi karşılayabilecektim.   Japonya’ya gitmeden önce Fethiye’de hazırlıklarımı yapar, öyle giderim, dönüşte de bir sorun olmaz diyordum.

*

Eh, sizlerin de çok iyi bildiği gibi işler öyle olmadı.

Japonya’ya gitmek bir yana, hem ilgilenmem gereken işlerimiz, hem annemi de yalnız bırakmamak adına Japonya davetini aldığım günden beri olduğum İstanbul’dan pandemi ile birlikte Fethiye’ye bile gitmek nasip olmadı.

Ben nasibe inanırım.

Rahmetli babam inşaat ihalelerine girmeden önce hatırlatırdı. “Kızım bazen işi altın diye alırsın birden toprak olur.  İşi toprak diye alırsın altın olur.  Nasip,” derdi.  Bilime, hesaplamaya, hazırlanmaya, araştırmaya inanan ve olmazları oldurmak için sonuna kadar çalışan babamın beraber çalıştıkça keşfettiğim değişlik bir kader inancı vardı. Tanrı sevgisi ve inancından da gelen. Hiç kaderci bir insan olmadan, kadere, kısmete ve yaşamın getireceklerine çok dillendirmeden teslim olmayı da içeren bir kader inancı. 

Önce ben Mayıs ayına kadar iyileşmesini umduğum vertigom nedeni ile gidebilecek miyim derken, bu defa önce Uzak Doğu, sonra Avrupa ve sonra da Türkiye, bir pandemi rüzgarıyla değişen yaşam ile yüzyüze geldi.  

İçinden geçmekte olduğumuz süreci ve bize etkilerini zaman içinde göreceğiz.

*

Bu satırları yazdığım 21 Mayıs’ın bu öğle saatlerinde, aslında İstanbul’da bir masanın başından ziyade, Şövalye Adası’nda, muhtemelen Ece Boutique Otel’in balkonlarından birinde oturuyor ve denize, Kızılada’ya ya da Çalış’a bakıyor olacağımı hayal ediyordum.  

Hayatta birçok hayalimin gerçekleştiği oldu. Ama bir o kadarının da gerçekleşmediği de.  

Onuruma düzenlenen gecelere gidemediğim oldu.  Valizlerim kapıda, mesela Güney Amerika’ya gidecekken, biletimi yakıp kendimi Malatya’ya giden bir uçakta bulduğum da oldu.  Mesela, koltuk değneği ile şantiyeye gittiğim de oldu; başka bir zaman, başka bir yerde aynı bileğim nedeni ile günlerce yatağımdan kalmadığım da.  Bazen irademin, zihnimin, bedenimin gücü karşılaştığım zorluklara rağmen aklımda olanı yapmama izin verdi; bazen ne kadar çok istesem de, kendimi perişan etsem de, hiçbir şey değişmedi. 

Birbirine çok benzeyen bu durumların arasındaki farkı anlamakla çok uğraştım.  Benzer emek, benzer gayret, benzer inanç, benzer isteklilik bazen yolu açıyor, bazen ise bekle, dur, yapamazsın, diyordu.

Ve garip olan, bazen sonrasında, durmanın ne kadar doğru olduğunu, yerine göre devam etmenin doğru olduğu kadar önemli ve gerekli olduğunu, kavrıyordum.

Babamın kaderciliğini anlamaya çalışırken, gerçekten kaderci olmak için, elimizden geleni sonuna kadar yapmanın ne olduğunu anlamak gerektiğini fark ettim.  Beyninizin, bedeninizin, iradenizin, benliğinizin size imkan tanıdığı sınırlar ile karşılaşıyorsanız eğer, yaşamın akışındaki başka bir elin, başka bir gücün varlığı ile karşılaşıyorsunuz sanırım.  Yaşamın ve hayatın anlamı da o karşılaşma ile belirginleşebiliyor, netleşebiliyor, ya da nasıl daha iyi ifade etmeli bilmiyorum, anlamını idrak etmeye başlıyoruz belki de.

Bugün 49 yaşımın son günü.  Bugün nedeni ile yaşlanmış hissetmiyorum.  Değişmekte olduğumun son birkaç yıldır farkındayım.  Son yıllarda, daha çok,  büyüdüğümü düşünüyorum. Çocukluğun ömüre yayılan ne çok aşaması varmış.  

*

Yaşamdan öğrendiğimin daha çok farkındayım.  Ve benim için gerçekten değerli olanların.

Bu 21 Mayıs’ta ve tabii ki doğum günüm olan 22 Mayıs’ta en çok ailemi, arkadaşlarımı dolu dolu kucaklamayı hayal ediyordum.  Tek tek ve tekrar tekrar.  Sevdiklerime bir teşekkür partisi olarak hayal etmiştim doğum günümü.  Esasında dokuz ay öncesinden planlamak istememizin nedeni biraz da buydu.

Yaşamıma anlam katan, kendimi keşfetmemi sağlayan, beni anlayan, güvenen, inanan ve seven bu çok sevdiğim insanlara, onları da mutlu edecek, bir teşekkür buluşması organize etmekti hayalimiz.

Nasip olmadı.

Belki şimdi bu teşekkürü evrene onlara ulaşması için sunmak gerek.  

Başta bu yaşamı yaşama şansı veren annem ve babama, ve bu yaşam yolundan birlikte geçtiğim herkese.  Yaşamıma değen herkes ile şekillendi bu 50 yıl.  Keşkeler, pişmanlıklar galiba tahmin ettiğimden az.  İyi, kötü, güzel, çirkin dediklerimizin hepsi için derin bir şükür var kalbimde. 

Teşekkür ederim. Hepinize ve herşeye.


Sevgiyle kalın.  Geçmişten, geleceğe, nefes aldığımız her güne şükürle.

21 Aralık 2019 Cumartesi

Biraz Buzun Prensi Enerjisi

Bana bugün biraz Yuzuru Hanyu lazım.  Biraz naiflik, biraz azim, biraz zerafet, biraz çocuksu neşe.  

İki defa Olimpiyat altın madalyası sahibi Japon erkek patenci Yuzuru Hanyu’yu tanıyorsanız eğer bugün ihtiyaç duyduğum enerjiyi sanırım anlayabilirsiniz.

Yaşamın haberlerle birlikte bazen daha da gaddar, daha da acımasız görünen dünyasında kalbini sevgide, nezakette tutanlara, bunu yansıtarak yaşayanlara ihtiyacımız var.  Kendi bireysel yolculuğunu başkanlarını incitmeden yaşamaya özen gösterenlere duyduğum sevgi, saygı, özlem sanki her gün artıyor.

Belki Japonya’yı, en azından benim deneyimlediğim Japonya’yı, Japon dostlarımı bu yüzden hep çok sevdim. Ve sevmekten öte, mesela Fethiye’de, evimin balkonunda belki Dünya’daki en güzel doğa manzaralarından birine bakarken, canım Japonya’da olmayı çeker.  Her zaman ruhumun ait olduğunu düşündüğüm evimde belki de tek özlediğim yerdir Japonya ve özellikle oradaki birkaç yer.  

Bundan birkaç yıl önce, yaşamın belki de bana koşturmayı bırak demek istediği günlerde, birkaç ay Fethiye dışına seyahat edememiştim.  Vertigo nedeni ile.  Bir yandan ruhumun ve bedenimin en iyi şifa bulacağı yerin Fethiye olacağını hissederken, bir yandan da Kyoto’yu çok özlemiştim mesela.  Ama öyle böyle değil, gözlerimden yaş gelmişti düşünürken. Belki daha çok orada hissettiğim mutluluğu hatırlamanın verdiği mutluluk, ve biraz da özlemle.

Türkiye’de çocukluğunu 1970’lerde ve ortaokul lise yıllarını 1980’lerde geçiren birçok çocuk ve genç gibi ben de efsane Romen jimnastikçi Nadia Comenaci’nin ve buzpatencilerin hayranlarındandım.  Özellikle de yine efsane patenciler Jayne Torvill ve Christopher Dean’in.  

1984 yılında, Olimpiyatlarda onların Bolero’sunu seyrettiyseniz sanırım etkisi halen sizinledir.  Artistik puanlarda o günlerin puanlama sistemi ile tüm türlerden 6.0 tam puan alarak bir ilki yaşatmışlardı.  Nadia Comenaci’nin ilk tam 10 puanı alışı gibi.  Yuzuru Hanyu da, o tam 10 puanın etkisi gibi bir çok puanlama sınırını aşarak paten dünyasını başka mükemmeliyet ufuklarına taşıyanlardan oldu.

İngiliz Torvil-Dean çiftinin yarıştıkları ve o Bolero ile hatırlamak istediğim Saraybosna’da, o günlerde, sonradan şehri ve ruhumuzu derinden yaralayacak olan savaşın ipuçları var mıydı diye merak ederim zaman zaman.  Bir anlamda aile köklerimizinde bir ucunun dayandığını Bosna’nın başkentinde ilk uyuduğum geceyi de sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım.  

Türkiye’de ve Dünya’da, gecelediğim en kötü oteller, en kirli odalar, zorlu hastane odaları, cenaze evleri dahil, hiçbir gece o kadar kötü bir gece geçirdiğimi hatırlamıyorum. Çok keyifli bir gezide, gerçekten kocaman bir yatağı olan büyük, çok şık ve konforlu bir otel odasında, sanki ruhumu her yönden sıkıştıran, kendimi sokağa atıp durmadan koşarak kaçma isteği uyandıran, tarifi çok zor bir rahatsızlık hissi ile günün doğmasına dua etmiştim.  Oradaki çok acı günlerin enerjisi, kalbimi derin bir üzüntü hissi ile sanki avucunun içine almıştı.  Bosna Hersek’ten ayrıldıktan gelen rahatlama ile sonradan tam anlamıyla farkına vardığım o geceyi de sanırım ömür boyu hatırlayacağım.  Şimdilerde de, ne zaman aklıma gelse, orada hayatını kaybedenlere ve savaşın etkisini bugün hissedenlere destek olması niyetiyle dua ederim, enerji gönderirim.  

Nereden gelmiştik buraya?  

Evet, buzun prensi olarak da bilinen Japon patenci Yuzuru Hanyu’dan. 

19 yaşında ilk olimpiyat altının kazanan bu genç adamın astımla mücadelesini ve kimi nefes kesen performanslarının bitiminde nefes almaya çalıştığını ya da eğilerek yerde kısada olsa dinlenmek zorunda kaldığını gördüğümde bazen gözlerim dolar ama seyircileri selamlamak için başını kaldırdığındaki o sevimli gülümsemesini görmek bana hep umut verir.  İyi ya da kötü geçen her yarışmasında, her performansında, o son anlarını seyrettiğinizde, Hanyu’nun elinden gelenin ne iyisini yaptığına dair en ufak tereddüdünüz kalmaz.  Her başarının ardında, yapılan işe duyulan çok büyük sevgi ile birlikte, belki tam olarak anlaşılması mümkün olmayan çok büyük emek ve özveri olduğunu bu terbiyeli, sevimli genç adamda bir kere daha görürsünüz.

Yuzuru Hanyu buzpateni sporunu birçok insana sevdirmeyi başaran şimdiden efsane olmuş bir genç sporcu. Bununla birlikte, onun bu spora getirdiği dostluk, kardeşlik enerjisi belki de hepsinden daha önemli.

*
Bugünümün nasıl geçeceğini bilmiyorum.  Ama bildiğim bir şey varsa, o da kalbini şefkatte tutmayı başaranları hatırlamaya çalışarak geçireceğim.

Sevgiyle kalın.  

Yaşamın size mutlu sürprizler ve güzel tesadüfler göstermesi dileğiyle.

6 Haziran 2019 Perşembe

Çilekli Pastada Saklı Japonya


Japonya’ya gerçekten ilgi duymam benim yaşlarımdaki birçok çocuğun olduğu gibi meşhur Karate Kid filmlerinin ilki ile oldu. Efsanevi hoca Miyagi Sensei ile.  İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, kamikazeler ve Hiroshima’ya dair duyduklarımı Japonya’ya ilgi duymamı sağlayan şeyler olarak hatırlamıyorum.  İnsanlık tarihinin acı dolu günleriyle tanımaya başladığım Japonya’yı sevmem, hayatta çoğu zaman olduğu gibi, hikayelerle oldu.
Bir şehri, bir kurumu, bir ülkeyi sevdiren onlara ait hikayeler ve o hikayelerin kahramanları çoğu zaman.

Kyoto’nu sevmemin nedenlerinden biri beni adeta zamanın ötesiye taşıyan mabetleri olmakla birlikte, Japonya’yı sevmediğim insanların ülkesi olsa bu şekilde acaba sevebilir miydim?  Ruhumu incitmemeye büyük özen göstermek için çabalayan, beni mutlu edebilmek için kendinden, ailesinden feragat eden ya da ailecek benimle kendi aileleri gibi ilgilenen Japon arkadaşlarım olmasa bu özel adalar ülkesini bu kadar sevebilir miydim?

Ruhumuzun anahtarı duygularımız.  Ruhumuzun bilgi antenleri duygularımız.  Ruhumuzdaki olumlu ya da olumsuz izlerin kaynağı duygularımız.  Ve yaşadığımız her ne olursa olsun ruhumuzdaki izleri ile bireysel tarihimizde yer ediyor.  

Duygularımızı nelerin uyandırdığı ise tanımlanması zor, sürprizlerle dolu bir denklem.  Ve kimi zaman tatlar ile duygular arasında köprüler var.

Japonya’ya özgü yöresel lezzetler dışında en çok hatırımda kalan, sık sık aklıma gelen lezzetlerden biri çilekli pastalardır.  İstanbul’da Divan Pastanesi’nin çilekli pastası son birkaç yıldır pastanenin değişen ve daha çok Fransız tadı taşıyan pastaları içinde bugünlerde hala ev sevdiğim. Dünyanın her yerinde çilekli pasta yemek mümkün ama benim için ne zaman çilekli pasta yesem aklıma gelen Avrupa’da yediğim bir pasta değil, Kyoto’daki bir pastanenin pastasıdır.  Ne zaman Kyoto’ya gitsem orada bir pasta yemek için mutlaka zaman ayırırım.  Eğer yalnızsam, yanımdaki defterime orada birşeyler yazmak beni başka hiçbir yere gitmek istemeyecek kadar ait hissettirir.


Kyoto neredeyse her çilekli pasta yediğimde aklıma gelir.  Tokyo’ya sondan bir önceki gidişimde Shibuya’da kaldığım otelin pastanesindeki çilekli pastanın ise tadı değil ama görüntüsü gözümün önünde.

Ve işte bu sabah, Fethiye’de, Şövalye Adası’ndaki evimde, Ada’ya geçmeden önce bir marketten aldığım biraz diri çilekleri yıkayıp 1993 yılında İtalya’ya ailecek gittiğimiz aldığımız ve bende kalan aslında bir spagetti servis tabağı olan bir çanağın içine yerleştirirken, tesadüfen beyaz ahşap büfenin üzerindeki dergi gözüme takıldı.  Ben yokken evi temizleyen Nuray Hanım’ın herhalde evin bir köşesinde bulduğu ve nedense büfenin üzerine bıraktığı bir dergi. 2004 yılından bir dergi. 

Dergilerimi saklamak gibi özel bir alışkanlığım yok ama Japonya’ya, Samuraylara geniş yer ayrılmış olan bu sayıyı belli ki özellikle saklamışım.  Enteresan olan, daha sonra altı, yedi defa gitmiş olsam da, 2004 yılında henüz Japonya’ya gitmiş değildim.  Hayatımın ayrılmaz parçası gibi hissettiğim Japonya ile bağlarımın o günlerde çok kuvvetli olmadığını düşünürdüm ama geriye dönüp bakınca ruhumun bir parçasının hep bu uzak ülkeyi merak etmiş olduğunu fark ediyorum. 

Bir yandan belki de birçok Türk gibi bu ülkeye çok yakın hissediyorum. Diğer bir yandan, olmadık zamanlarda, kültürel benzerlikler ya da yakınlıklar ile tarif edilemeyen şekilde özellikle Kyoto’da olmayı özlüyorum.  Japonya’nın sevmediğim bir köşesine henüz rastlamasam da ve Tokyo’nun yoğunluğunu bile sevsem de, benim ruhumun özlediği yer her zaman Kyoto.

Bugün, Dünya’nın Japonya’dan oldukça uzak bir köşesinde, minik bir adadaki yemek masasının üzerindeki yeni yıkanmış çilekler mutlu hissetmenin temel anahtarının sevgi olduğunu hissettiriyor.  Bizi seven insanların hissettirdiği koşulsuz ait olma hissinin, dostlar dediğimiz sonradan edindiğimiz ailelerimiz kadar, doğmadığımız ama vatan tadı veren topraklardan gelebildiğini düşünüyorum.

Damağımda henüz tam olgunlaşmamış biraz mayhoş bir çileğin tadı ile, önümdeki dergide zırhlı giysisi ile bir Samuray’ı canlandıran bir kapak fotoğrafı, Fethiye’de gün batmaya başlarken Babadağ’a doğru bakıyorum.  Körfez durgun. Gün burada biterken, Japonya’da gün gecenin içinde yavaş yavaş doğmaya hazırlanıyor.

Bu arada çilekten bahsedip Japonya’ya dair ufak bir hatırlatma yapmadan olmaz. Önümüzdeki yıl Ocak ayından Nisan ayına kadar eğer Tokyo’ya yolunuz düşerse, Grand Hyatt Tokyo, Hilton Tokyo ya da diğer beş yıldızlı otellerden birinde karşınıza çıkabilecek olan çilek tatlıları büfesinde Japon çileklerinden yapılmış Japonya’ya özgü hafif tatları ile mevsime özel olarak hazırlanan çeşit çeşit çilek tatlılarının tadına bakmadan Tokyo’dan ayrılmayın.  

Lezzet dolu günlere…

21 Eylül 2015 Pazartesi

Fethiye'den Kyoto'ya Gönül Hattı

Fethiye'yi ne kadar çok sevdiğimi söylememe gerek yok belki. Çoğunuz biliyorsunuz.

Sonra bir şey oluyor. Ve şimdi Kyoto'da olsam diyorum. Mesela Ginkaku-ji'nin bahçesinde yürüsem. Sakince. 


Ya da Kiyomizu-dera'ya gitsem mesela. Neşeli neşeli dolaşsam.


Ya da,
Güzel Fethiye'nin yeşilinde Kyoto'nun yeşilini hayal etsem,
Sevdiğim yerleri kalbimde birleştirsem.


5 Mayıs 2010 Çarşamba

Kyoto Kyoto


Ruhumuzun sesini duymak için kutsal mekanlara mutlaka ihtiyacımız var mı belki bilmek zor ama yine de bugün gezindiğim üç mekan bana dünyanın doğusunda yürekten sevdiğim Japonya'da, ve sanki ruhumun bir kısmının ait olduğunu hissettiğim Kyoto'da, derin bir huzur verdi. Yaşamın koşturmacasında duyulması zorlaşan seslere kapılara biraz daha araladı.

Bugün ki duraklarım arasında Shumei olarak bilinen Shinji Shumeikai'ın Kyoto Merkezi, Kyoto Tren İstasyonu'na yakın olan Higashi Hongan-Ji Tapınağı ve Ginkaku-ji Tapınağı vardı. Tarihin sayfaları arasındaki bu yolculuk ruhun seferlerine dair çok şey söylüyor.

Bu ayrılırken üzüldüğüm ve her geri dönüşümde yüreğime sevinç veren şehir sanki bu yıl daha önceki ziyaretlerimde bana göstermediği bir açıklığı gösteriyor. Son üç yıl içinde bu şehire bir çok defa gelme şansına kavuştum. Japonya'ya ilk gelişimde , Kyoto 'yu mutlaka ziyaret etmem gerektiğini çok kuvvetli olarak hissetmiştim, ve bu buluşmanın son olmadığında idrakindeydim. Ancak burada iken hissettiğim mutluluk hissinin artarak devam edeceğine çok da inanmamıştım.

Ancak içimdeki Kyoto büyüme devam ediyor. Her gün. Ben Japonya'dayken de. Sonrasında da. Geçen yıl ziyaret ettiğim Kiyomizudera Tapınağının o muhteşem ahşap terası, diğer adı ile Kiyomizudera Sahnesi bana teslimiyet, inanç ve akışa güvene dair konuşup durdu son bir yıl boyunca. Bu yıl belki Kiyomizudera ile kavuşamadım ama benimle, bu şehire bu yıl tekrar adım attığım akşamdan beri daha yüksek sesle konuşmaya devam ediyor.

Yarın Kyoto'dan tekrar ayrılıyorum. Ruhumun çok uzun zamandır beni bekleyen parçaları ile kavuşmak için geldiğimi hissettiğim bu sihirli şehirden ayrılırken, yine parçalarımı burada bıraktığımı hissediyorum. Sanki bir kısmı hiçbir zaman benimle yolculuklarımda benimle gelmeyecek ve beni burada bekleyecek. Sanki bazı parçalarım da, tamamlanmama yardım etmek için, ve sanki tekrar gelmemi sağlamak istercesine, bir sonraki buluşmamıza kadar burada kalmak için benden ayrılıyor.

Kyoto ruhumun parçalarını bıraktığım, bulduğum, geri dönmek için yüreğimin ve ruhumun bedenimi adeta taşıdığı tek yer değil belki. Ama çok önemli bir yer. Benim için çok önemli.

Tarif edemediğim, belki de adlandırmak istemediğim, ruhuma dair bir hikaye bu.

Bugün ki nefes alışlarımın Kyoto'da yankılanışı işte bu.

Şefkat, bereket ve yüreğinizin sesinin ruhunuzu da kanatlandıracağı günler sizinle olsun.


11 Ocak 2009 Pazar

Ortaköy Sırtlarına Gitmek için Kyoto'dan mı Geçmeli?


Kyoto’da otel odamda oturmuş yapacağım konuşmayı yazmaya çalışıyordum. Esasında Türkiye’den yola çıkmadan önce konuşmam hazırdı. Ve iyi bir konuşmaydı da. Ancak bir yandan 'olmadığını' biliyordum. Yani içeriği doğruydu, ifadeler güzeldi, konu uygundu. Ancak sanki sahici değildi. Sahici olması için gerçekten yüreğimin derinliklerinden gelmesi gerekiyordu. Ve günlerce bilgisayar ekranı önümde açık durduğu ve sayfalarca yazı yazdığım halde konuşma istediğim gibi olmamıştı.

Ve Japonya’ya vardığım bu ikinci günde Kyoto’da akşamüstü bilgisayar kucağımda yatağımda oturuyordum. İçimde bir şeyler yazmak isteği vardı.

Ve o küçük odada, yatağın üzerinde belki bir saat içinde konuşmamı yeniden yazdım. Oturdum ve yazdım, hiçbir düzeltme yapmadan. Geldiği gibi. Bitirdiği zaman artık gözlerim kızarmış ve yüzüm kuruyan gözyaşlarım nedeni ile gerginleşmişti. Bitirdiğim an’da söylemek istediklerimi tam da istediğim gibi söylemeyi başardığımı biliyordum.

Belki bu yüzden 3 gün sonra 7-8 bin kişiye o konuşmayı yaparken sanki evimde çok sevdiğim arkadaşlarım ile konuşur kadar rahattım. Hayatımda bu kadar büyük bir topluluğa ilk defa hitap ediyordum, ancak sözlerim o kadar doğruydu ki, başkasının ne düşüneceği önemli değildi. Bu kelimeler bana aitti ve kelimelerimi sahiplenmekten çekinmiyordum.

*

Ben yazı yazmaya ortaokul yıllarında başladım. Yazı ortaokul ve lisede okul gazete ve dergileri ile benim için anlamlı olmaya başladı. Lise son sınıftayken Rahmetli Altan Erbulak’ın TRT’de bir programına sınıf olarak davetliydik. Programın çekildiği hafta Altan Erbulak hayatını yitirdi. O günlerde Melik Aşık ile ortak hazırladıkları bir gazete köşeleri vardı. Her sabah okula gitmeden önce gazetede o gün Melik Aşık’ın neleri yazdığını ve Altan Erbulak’ın neleri çizdiğini görmek için telaşlanırdım.

Ben fotoğraf çekmeyi küçüklüğümden beri çok severim. Ortaokul yıllarında bile okula bir fotoğraf makinesi götürürdüm. TRT’ye gittiğimiz gün de yanımda vardı ve Altan Erbulak ile bir fotoğraf çektirmiştik.

Altan Erbulak’ın ani ölüm haberi bende bir şok ve derin bir üzüntü yaratmıştı. Okul Sergimiz ‘Serçe’ye bu fotoğrafı da kullanarak bir yazı yazmıştım.

Sonra nereden aklıma geldi bilmem, bu dergiden bir kopyayı Melih Aşık’a o günlerde yazdığı gazeteye gönderdim. Ve unuttum.

Aradan ne kadar süre geçmişti gerçekten hatırlamıyorum, ancak bir gün eve geldiğimde Annem bana bir mektup geldiğini söyledi. Zarfı aldım ve gönderen bölümüne baktım. Melih Aşık’tandı. Bugünden 21 yıl önce.

Telaşta zarfı açtım. Melih Aşık bana Altan Erbulak ile ilgili yazımı gönderdiğim için teşekkür ediyordu. Ancak sonra mektupta farklı şeyler yazmaya başlıyordu. “ … Sevgili Zeynep, göndermiş olduğun dergiyi incelerken şiirlerine rastladım. Çok beğendim. Lütfen yazmaya devam et, … ” diyordu. Heyecan ile okurken kelimeler gözlerimin önünde adeta karışıyordu. İnanılmaz bir heyecan ve sevinç hissettiğimi hatırlıyorum.

Altan Erbulak öldüğünde sanırım 1988 yılının Mayıs ayı’ydı. Aradan 21 yıl geçmiş. TRT’nin Ortaköy sırtlarındaki stüdyolarına gittiğim o gün hala hafızamda taze.

Melih Aşık’ın bana gönderdiği sevgi ve destek de.

Teşekkürler yaşayan ve gönüllerde yerlerini koruyan güzel Üstatlar.

Z.
_______________________________________

Günün Onaylaması: “Kendi yaşam sorumluluğumu üzerime alma görevimi hiçbir koşul ve sebeple ertelemem.” R. Şanal Günseli

Üstatlardan: “Rüyalar sizin gerçek yaşamdaki büyüme potansiyelinizin bir göstergesidir.” Denis Wailey ve Reni L. Witt

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi: “Düşlerinizi Gerçekleştirebilirsiniz” Yazarlar: Jack Canfield, Mark Victor Hansen