İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
Arnavutköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arnavutköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Sessizlik-2

Güneşli bir sabaha uyanmak beni en mutlu eden şeylerden biri herhalde.

Mayıs ayında, bir Cumartesi sabahında, sessizliğe uyandım bu sabah.

Yatağımdan kalktım ve salona yürüdüm. Bulutsuz bir güne uyanmıştık ve daha da önemlisi yine sessizdi.

Koronavirüsü nedeni ile Türkiye’de 24 ilde sokağa çıkma yasağı uygulandığı bu günde, Arnavutköy yine çok sessizdi.  Salondaki camlardan birini sonuna kadar açtım ve dinledim.  Hiç ses yoktu.

Camın önündeki üzerinde camel rengi bir koltuk örtüsü olan küçük berjer koltuğa uzandım ve başımı koltuğun arkasına dayadım ve dinlemeye devam ettim. Tamamen açık camdan gelen güneş, yüzümü ve bedenimi, özellikle sol kolumu ısıtmaya başlamıştı.  Bu sabahtan isteyebileceğim daha güzel ne olabilirdi?

Sonra, hangi sesler var, diye biraz daha dinlerken, derinden gelen o uğultu sesini duydum. O tanıdık uğultuyu.  Evet, bir gemi geliyordu.  Bir süre sadece dinledim.  Geminin uğultusunun üzerine bir şapırtı sesi duydum. Evin önünde bağlı olan balıkçı teknesinden geliyor olmalıydı.  Neredeyse sokağa çıkma yasakları başlayalı beri o küçük teknedeki balıkçı, kimi zaman üç, kimi zaman dört ve genelde iki gün olan sokağa çıkma yasaklarını teknesinde geçirmeyi seçiyordu.  

Şapırtı sesi tekrar etti.  Balıkçı muhtelemen denize attığı kovanın suyu ile teknesini yıkıyordu.  Denizden gelen şap sesi ve uğultunun üzerine birkaç martının sesi duyuldu.  Nedense bu sabah teknelerin sahile bağlı oldukları iplerin demirlerinden gelen gıcırtı sesi duyulmuyordu. Deniz çok sakin olmalıydı.  Birazdan geçecek olan gemi ile bu muhtemelen değişecekti.

Güneşin sıcaklığını keyifle hissederken dayanamadım. Gözlerimi açtım ve kalktım.  Boğaz’dan geçmekte olduğunu tahmin ettiğim gemiye baktım.  Karadeniz’den Marmara’ya doğru geçen bir tankerdi. Üzerinde Cosco Shipping yazıyordu kocaman.  Adını görmek için camın kenarında duran dürbünü aldım.  Feng Li Hai.  Bir Uzak doğu adı. Muhtelemen Çin adı, diye düşündüm.  Gemi’nin bayrağına bakmalıydım.

O sırada bir araba geçti sahil yolundan. Bir araba. Ve büyük bir gürültü ile.  Arabanın sesi bitmeden önce bir motorsiklet daha geçti binanın önündeki yoldan.  Bir motorsiklet ve ne büyük bir gürültü ile.

Bir gemi, bir balıkçı, üç beş martı, bir araba, bir motorsiklet. 

…

Sessizliği sevdiğimi hep bilirdim ama zor olacak gerçekten sonrasına alışmak.

3 Mayıs 2020 Pazar

Boğaz'ın Sürprizi

Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.

En başta, sessizlik.

Aşağı yukarı 25 yıldır Boğaz’da, Bebek ve Arnavutköy’de ve çoğunlukla da Arnavutköy’de yaşadım. 25-26 yıldır.  İstanbul’un ve belki de Dünya’nın en etkileyici yerlerinden biri olan Boğaz’ın en sevdiğim zamanları günün biraz alışılmadık gün ve saatlerinde oldu hep.

Uzun yıllardır, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmek için sık sık uçuş yapmam gerekti.  Fethiye’ye taşındığım 2005 yılından beri, yani takriben 15 yıldır.  Havalimanına giderken benim gibi trafikte zaman geçirmek istemiyorsanız eğer, günün geç ya da erken saatlerini tercih edeceksiniz demektir.  Bu benim için uzun yıllar Pazar sabahları saat 6.00-7.00 civarındaki uçakları ile Fethiye’ye gitmek anlamına geldi.

Beni havalimanına götürecek aracın beni alacağı saat yaklaşmaya başladığında, son birkaç yıl farklı nedenlerle iki üç valiz ile seyahat etmem gerekmiş olsa da, genelde küçük ve kabin içine alınabilir bir valiz ve bir sırtçantası ile binanın içinde, giriş kapısında hazır olurdum.  Eğer kış aylarındaysa saat oldukça yaklaşana kadar içeride bekler, yine de son birkaç dakikayı dışarıda geçirmeyi severdim.  Yazın ise belki en az bir beş dakikayı binanın kapısının önünde geçirirdim.

Neden mi?

Çünkü o Pazar günleri, araçların beni almak için geldikleri sabah saat 4.00-5.00 arasında farklı bir manzara vardır.  Mevsimine göre zifiri karanlık ya da hafif aydınlık bir güne adım atarken insanın etkisine alan bir ses vardır.

Gıcırtı.

Evet,  esasında tiz denilebilecek değişik bir ritimdeki o gıcırtı.

Sahildeki tekleri denize bağlayan iplerin sahildeki betonlara çakılı halklara bağlandıkları o spiral demirlerin, tekneler denizin hareketi ile hareket ettikçe bağlı oldukları iplerin ileri geri gitmesi ile çıkardıkları gıcırtı.

İstanbul’un ve Boğaz’ın sahil yolunun olağan gürültüsünde o sesi ancak kuvvetli bir sessizlikte duymanın mümkün olduğunu ilk defa ne zaman keşfettim bilmiyorum.  Yolculuklarımın ilk yıllarında olmadığına eminim. 

Ama bir gün, aniden, gecenin, ya da sabahın demeliyim belki, çok erken bir saatinde, o ses ile kendime geldim.  Ve günün o saatlerine bakışım değişti.  Bazen belki haftada birkaç defa Fethiye’ye gidip gelmem gerekse de, İstanbul’dan ayrılışlarımın en azından birini Pazar sabahlarına denk getirmeye uzun yıllar devam ettim. Sırf sabahları belki o beş dakikalık farklı sessizliği yaşayabilmek adına.

İstanbul’da, Avrupa yakasında Boğaz’da oturuyorsanız eğer, sahil yolunun, kazıklı yolun gürültüsünü kabul etmeniz gerekir.  Özellikle Cuma akşamlarından Pazartesi günü öğle saatlerine kadar ayrı bir araç ve insan kalabalığı fazla gelmeye başlar. Balkona pek çıkamazsınız mesela. Ya da balkonda sohbet etmek, birbirinizi duyabilmek kolay olmaz.  

Son yıllarda buna İstanbul’daki binamızın altında, çoğumuzun muhalefetine rağmen açılan bir köpek cafesinin etkisi etkendi. Köpekleri seviyorsanız bile aynı anda 15-20 köpeğin sahipleri kahve içerken yükselen havlama sesleri arabaların ve insanların seslerinin üzerine eklenir.  Yaz aylarında, bir Cumartesi ya da Pazar gününde neredeyse camı ya da balkon kapısını açmak istemediğiniz olur.  

Boğaz’ın güzelliğini yaşamak gürültüsüne razı olmak anlamına gelir.

Di.

Korona günlerine kadar.

Ben bu günlere İstanbul’da yakalandım.  Bir türlü beni rahat bırakmayan Vertigo atakları nedeni ile Fethiye’ye gitmek için biraz iyileşmeyi beklerken önce Çin’den, Japonya’dan, Güney Kore’den koronavirüsü haberleri gelmeye başladı.  Derken bir anda Mart ayında, Avrupa ile birlikte Türkiye’de kendimizi ev korumasında bulduk.  Esasında Dünya korona sürecini yaşamıyor olsaydı, bugünden bir hafta sonra Japonya’ya uçuyor olacaktım.  Ocak ayında aldığım bir davet beni havalara uçurmuştu.  Haberi aldığımda o günlerde uzak doğuda kendini hissettiren virüsün Mayıs ayına kadar kontrol altına alınabileceğini düşünmüştüm. Dünyayı saran bir salgın olabileceğini aklıma getirdiğimi hatırlamıyorum.  

Neyse, Japonya’ya gitme özlemimi ben de ertelenen Tokyo Olimpiyatları ile birlikte 2021 yılına bırakayım ve konumuza döneyim.

Evet, Boğaz’ın güzelliklerini yaşamak Boğaz’ın gürültüsüne razı olmak, hatta katlanmak demekti bu günlere kadar.

Esasında vertigom deneni ile korona günlerinden çok önce başlayan ve ağırlıklı olarak evde kaldığım günler benim için farklı bir gözlem, farklı bir içe dönüş ve farklı bir öğrenme dönemini de başlattı. Bunlardan belki daha sonra bahsederim.  Benim başlangıcımdan birkaç ay sonra tüm Dünya benzer bir süreci yaşamaya başladı.

İşte,  evde geçen, 1980 ihtilali ve nüfus sayımı günlerini hatırlatan, bir korona evden çıkma kısıtlama gününde, yıllar önce bir Pazar sabahında o günlerden birinde keşfettiğim tekne iplerinin demirlerinin çıkardığı gıcırtı sesleri gibi bir ses daha keşfettim. Aniden, beklemeden ve şaşkınlıkla.

1995 yılından beri Boğaz’da yaşıyorum. Boğaz’da deniz manzaralı bir evde yaşıyorsanız eğer belki de hiç bıkmayacağınız bir görüntü vardır.  Boğazdan geçen kimileri küçük, kimileri kocaman gemilerin süzülerek geçişi.  

Çoğuna klavuz teknelerin eşlik etmediği gemiler sessizce Boğaz’da süzülür.  Tankerler, yük gemiler, bazen askeri gemiler, nadiren de olsa denizaltılar, yolcu gemileri.

Yılda bir ya da iki defa, Boğaz trafiği durdurulur ve izin verilen günlerde çoğunluğu beyaz yelkenlerini açıp rüzgarla doldurmuş yelkenliler Boğaz’ın hakimi olur.  25 yılda buna herhalde 10 defa kadar şahit olabildim.

İrili ufaklı balıkçı tekneleri, müzikleri sonuna kadar açık ve bazen rehberlerin hoparlörlerden Türkçe ya da farklı dillerde yüksek sesle, sahilden boğuk bir konuşma olarak duyulmak dışında anlaşılmayan ve Boğaz’da geçmekte oldukları ve yeri anlattığını gezi tekneleri, ve vapurlar.  Onlar da Boğaz’ın olmazsa olmazlarıdır.  Ama vapurları ayrı bir kategoriye koyarsak, hiçbir tekne, Boğaz’da süzülerek yol aldığı hissini veren gemilerin geçişinin güzelliğini hissettiremez.

Yüklerine göre denizden yükseklikleri değişen, gri, beyaz, siyah, kırmızı, renk renk ve neredeyse yüzlerce farklı şekildeki gemiler pencerinizin önünde geçiş yapar.  Dedim ya, vapurları saymazsak, benim için Boğaz’daki en etkileyici manzara her zaman gemilerin geçişidir.

İşte, sokağa çıkmak kısıtlamasınının uygulanmaya başladığı Nisan aylarından bir günde, camın önünde ayakta denize bakarken, birden irkildim. Aniden ve neden olduğunu anlamadan.

Bir ses dikkatimi çekti. 

Derinden gelen bir uğultu.  

Salonun balkon kapısı ve camlardan biri üstten hava alacak şekilde açıktı.  Yola baktım.  Herhalde bir çöp kamyonu ya da kamyon geliyor olmalıydı. Sahil yolunda bir araç bile yoktu.  Fondan teknelerin gıcırtısına, yine korona günlerinden ilk defa duymaya başladığım dalga sesleri eklenmeye başlamıştı.  Bunca yıldır, sahilin dalga seslerini evden duymadığımı fark etmiştim.  Camın kenarından sahil yolunun iki yönüne baktım.  

Gelen ya da giden yoktu.  Elektrikler mi kesik diye düşündüm. Bir binanın jeneratörü çalışıyordu belki.  Sesin nereden geldiğini anlamak için camı açtım ve kafamı birazcık dışarı uzattım. Ki, işte o zaman sesin nereden geldiğini şaşkınlıkla anladım.

O derinden gelen uğultu, yıllarda Boğaz’da sessizce süzülürken seyrettiğim gemilerden birinden geliyordu.

25 yıldır bu sahilde, Boğaz’dan geçen bir geminin sesini duymamış olduğumu tarifi zor bir şaşkınlıkla fark ettim.

Bunca yıl nasıl duymamış olabilirdim?

Aklıma birkaç şey geldi hemen.  Fethiye’de, Şövalye Adası’nda akşamları bir uğultu duyuyorsanız eğer bu Körfez’e bir geminin demirlediği anlamına gelir. Çünkü Körfez’e bir gemi geldiğinde, geminin motor sesini mutlaka duyarsınız. Belki rahatsız edici bir ses değildir ama doğanın genel sessizliğinde ne olduğunu bilmemeniz ve fark etmemeniz mümkün değildir. Gündüzleri o kadar net olmasa da geceleri gecenin seslerinden biri haline gelir.

Aklıma gelen şeylerden biri de çocukluk günlerime aitti.  Yaz tatillerinde bazen Silivri’de bir iki ay zaman geçirdiğimiz olurdu.  İstanbul’a döndüğümüzde, o zaman yaşadığımız Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, Vişnezade Mahallesi’ndeki evimizin geniş balkonuna çıkar, Boğaz’ı uzaktan seyreder ve şehri dinlerdim.  1970’li yıllarından sonlarından 1980’lerin ortalarına kadar. Ağustos aylarının sonlarında ya da Eylül ayında. Balkona çıkar ve şehrin uğultusunu dinlerdim. Çünkü bilirdim ki, bir süre sonra şehrin seslerini duymaya alışacağım ve artık o uğultuyu duyamaz, ayırt edemez hale geleceğim.

İşte, bugünlerde İstanbul’da yaşadığımız farklı sessizlikte buna benzer duygular yaşıyorum.  İstanbul’dan çok Fethiye’de hissediyorum kendimi.   Sessizlik beni şaşırtıyor.  Boğaz’ı keşfediyorum.  Pencere ve balkonlardan. Evin içinde.  Bakmakla görmek arasındaki o hep bahsettiğimiz farkı çocukca bir merak ile yaşayım duruyor.  Bir motorsikletin ne kadar çok ses çıkardığını sessizliğin içinde daha çok anlıyorum. Sessizliğe ne kadar büyük ihtiyaç duyduğumu daha da derinden hissediyorum.

Yine tatlı bir uğultu ile dışarı bakıyorum.

Boğaz’da, Ghena isimli kocaman gri bir gemi bugün belki en çok uğultu çıkaran olarak ve oldukça hızlı bir şekilde Boğaz’dan geçiyor.  Az önce nispeten sessizce geçen siyah gemiye göre daha yüksek bir ses ve çok daha büyük bir hızla.

*

Bu günlere İstanbul’da yakalanmışsanız eğer belki beni daha çok anlayacaksınız. Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.  2020 yılının Nisan ve Mayıs aylarında İstanbul’da bir sihir yaşandı diyeceğim belki, tüm acıları, tüm olumsuzları, kayıpları, maddi çalkantıları, politikacıların amansız mücadelesiniz, haksızlıkları, nadiren umutlandıran anları, özlemi unutup, sadece sessizliği o sihrini hatırlamak istiyorum.  

Karşı sahilde, farklı tonlardaki yeşillerin arasında oldukça belirginleşen erguvanların, açmaya başladıklarını, fondaki gıcırtı ve dalga sesi ile seyrettiğim anlarda saklı kalmak istiyorum.

*

Sevgiyle kalın.


3 Mayıs 2020

Arnavutköy, İstanbul

1 Ocak 2017 Pazar

Çember

Bir süredir yazı yazmıyordum.  Birkaç aydır yoğun bir çalışma dönemim var.  Bununla birlikte, itiraf etmek zorundayım belki de beni yazı yazmaktan asıl uzak tutan şey özellikle son iki aydır Türkiye’de ardı ardına, artan bir sıklık ile yaşanan olaylardı.

İçimde büyüyen acı, kızgınlık, isyan, çaresizlik hislerini nefrete dönüştürmeden sabırda kalmaya çalışmaya çalıştım.  Son ayların duygu dünyamdaki özeti bu.

Gündelik yaşama gelince, elimden geleni yapmaya odaklandım.  Yapabileceklerimi yapmaya.  Dernek çalışmalarım ile ilgilendim. İstanbul’daki ofisimin kentsel dönüşüm nedeni ile yıkılacağı haberi gelince onu toparlamak ve taşımak için kendimi Fethiye’den tekrar İstanbul’un göbeğinde Beşiktaş’ta, Balmumcu’da buldum.

Bu süreçte, ne kadar yorulmuş olsam da kendimi işle meşgul etmek de iyi geldi doğrusu.  Yorgunluk, yapılacakları planlamak, ofisi toplarken arşivimizde karşıma çıkan evraklar, fotoğraflar, anılar, geçmişin benim için değerli insanlarını, anlarını bana hatırlattı.  Sevmiş olmanın, sevilmiş olanın, insanın yaşamına değer katan insanlar ile aynı zamanı paylaşmış olmanın verdiği bir kuvvet ile sarıldım sanki.  O yalnız olmadığımızı, bize değer verildiğini hissettiren duygu ile farklı bir umudu hatırladım.

*

Yeni yıldan önceki iki akşam iki ayrı dost meclisinde bulundum.  Birincisi yeni yılda Londra’ya taşınacak olan kuzenlerimin arkadaşları ile buluştukları veda yemeği, ikincisi ise kimisi ortaokul yıllarından can dostum olan, kimilerini 1990’lı yıllardan beri tanıdığım çok sevdiğim arkadaşlarım ile bir araya geldiğimiz bir yeniyıl yemeğiydi.

Her iki akşam kalbime, aklıma, ruhuma iyi geldi. Kuzenlerim sayesinde yeni tanıştığım insanlar kadar beni onbir yaşından beri, çocukluğumdan beri tanıyan arkadaşlarım ile olmak yaşamda bize en büyük kuvveti veren şeyin, yüreği açık, dostluğu seven, saygılı, hoşgörülü, açık fikirli, yaşamı kendini geliştirmek için, hayata katkı koymak için yaşayan insanlar ile birlikte olmak olduğunu tekrar hatırlattı.

İstanbul’daki bu iki akşamda, özellikle kendi çok yakın arkadaşlarım ile buluştuğum akşamda, şunları söylerken buldum kendimi. Ben artık İstanbullu olmaktan çok Fethiyeliydim.  Bir zamanlar İstanbul’daki sosyal yaşamın, kültürel yaşamın bir anlamda tam ortasındayken, şimdilerde gündemden kopmamış olmakla birlikte o aktif çemberin dışında olduğumu hissediyordum.  Fethiyeli olmayı seçerek dışında kalmayı seçmiştim.  Mesela, İstanbul’da yeni açılan mekanları açıldığı o ilk günlerde görüp keşfeden ben İstanbul’un en popüler on mekanı gibi şu meşhur onlu listelerdeki adreslerden çoğunu bilmiyordum.  Arada gittiğim bir tanesi çıkarsa ben bile şaşırıyordum.  30 Aralık akşamı arkadaşlarım Nazım Hikmet Oratoryosun'nun ne kadar güzel olduğundan bahsetmişlerdi.  “Evet, gazetelerde okudum, ben şimdilerde haberleri böyle takip ediyorum,” demiştim tebessüm ederek.

Onlara Fethiye’deki, ve daha sık olarak gitmeye başladığım İzmir’deki, yaşamın beni ne kadar mutlu ettiğinden bahsederken buldum kendimi.  Tabii ki bunları ilk defa duymuyorlardı ama ben belki de ilk defa kendimi bu kadar çok Fethiyeli, kasabalı hissediyordum.  İstanbul’da hala bir ofisim, bir atölyemiz ve aile evimiz olmasına rağmen İstanbullu hissetmeyi bırakıyordum ben galiba. Ben kasabalı olmayı sevmiştim.
Şimdi Fethiye’ye kasaba diyerek gerçekten çok ama çok sevdiğim ve beğendiğim Fethiye’yi hafife aldığım anlaşılmasın.  Fethiye denilen o güzel ilçe Türkiye’deki birçok ilden daha çok imkanlara sahip. Bunun farkındayım ve bu da beni cezp ediyor ama ruh olarak Fethiye bir ilçe, bir kasaba ve güzelliğinin büyük kısmı da buradan geliyor.  Benim demek istediğim, sadece, İstanbul’un göbeğindeki bir yaşamdan gerçekten bambaşka bir hayat tarzına geçmek bizim çevremizdeki çok alışılmamış bir tercihti.  Benim yoğun bir istekle yaptığım bir tercih.  Ve ben Fethiye’de yaşayan bir İstanbullu olmaktan çok Fethiyeli olmaya mutlulukla başlamıştım.

Ve bu tercih benim her gün “İyi ki de yapmışım,” dediğim bir tercih.  Sadece farklı bir yaşamı tercih ettiğimin de bilincindeyim.  Daha sakin, gündemden daha uzak, yerine göre hareketten, güncelden, moda olandan da uzak.  Hayattan haberdar olmaktan uzak değil belki ama hareketin ortasında olmaktan uzak.  Arkadaşlığın, insani temasın, doğallığın daha yoğun yaşandığı, biraz kenarda kalmışlık hissini taşıyan ama doğanın içinde olmanın ve kendine zaman ayırabilmenin verdiği güzellikle renklenen ve yüreği doyuran bir uzaklıkta olmak.

*

Sen iki gün gündemden, güncelden uzak olmaktan bahset dur, Türkiye’nin acı gündemi yeni yılda beni İstanbul’da buldu.  Haberlerde gördüğümüz olayların bir anlamda şahidi olmak ne demek hatırlattı.
Bu yıl yeni yıla İstanbul’da annemin yanında, ailemiz ile girmeye karar vermiştim.  İşlerim nedeni ile zaten İstanbul’daydım, burada kalmak doğru geldi.  Annem rahatsızlıkları nedeni ile sokağa rahat çıkamadığı için evde olmayı tercih ettik.  

Doğrusu Arnavutköy’de yeni yıl günü ve akşamı muazzam bir sakinlik vardı.  Genelde böyle zamanlarda çok işlek olan sahil yolundan neredeyse sayılı araba geçiyordu.  Son on gündür bir canlı bomba tehdidi olduğu söylentisi ile polis özellikle akşamları kimi yolları kapatıyordu.  Hep cıvıl cıvıl görmeye alıştığımız Arnavutköy’deki lokantalar bomboştu. Esasında İstanbul’da hareketli görmeye alıştığımız tüm mekanlar, sokaklar, bölgeler genelde boştu.  Belediyelerin ağaçları ve sokakları ışıklarla donatarak getirmeye çalıştıkları yeniyıl neşesinin herkese uzak olduğunu pek aşikardı. Yeni yıl günü de İstanbul bence tam da bu ürkek ruh halindeydi.

Gece yarısı yeni yıla girdikten göre ailecek kucaklaşmalar, kutlama telefon görüşmelerimizi yaptıktan sonra yavaş yavaş günü bitirmeye hazırlanırken, beni ilk uyandıran şey, “Arabayı sağa çek, sağa çek,” sesi ile adeta sahil yolunu inleten anons oldu.  Bir panzer hızla ilerlemeye çalışıyor ve neredeyse bomboş olduğu için yolda sakince ilerleyen arabadan acil yol istiyordu. Bunu kısa süre sonra siren sesleri ile hızla geçen polis arabaları izledi.  Sonra siren sesleri devam etti. Sahil yönünde her iki yönde hızla ilerleyen ambülansların siren sesleri.  Arnavutköy’den Ortaköy yönüne gidenler. Arnavuköy’den Bebek yönüne devam edenler. 

Aşikardı.  Bir şeyler oluyordu.

Televizyonu kapatmıştık. Açmadık. Ben de açmadım. 

Alınacak acı haber kotamızı dolduralı çok olmuştu.  Devam eden ambulans sesleri ile uykuya daldım.

*

1992 yılında Türkiye’de işe başladığım yıllarda terör olayları ülkemizin en önemli gündem maddelerinden biriydi.   Özellikle o yıllarda Adıyaman’da bir baraj inşaatı yapmakta olduğumuz için, şantiyelerimizdeki çalışanlarımızın, şantiyelerimizin güvenliği açısından her saniye tetikte olmak, gece gelebilecek her telefona hazırlıklı olmaya çalışmak bana yabancı bir his değildi.  Şantiyemizdeki patlayıcı madde deposu ile artan güvenlik riski, şantiyedeki köy korucularının varlığı, bekçilerimizin, ki o zamanlar özel güvenlik tabiri çok kullanılmıyordu, görüntüsü aklımda hep canlı.

Son yıllar daha da karmaşık bir Türkiye ve Dünya’da yine acılı rüzgarlar estiriyor.

Bugün, 1 Ocak 2017 sabahında, İstanbul’da, Arnavutköy’de, evimizin salonunda oturmuş, incelemeler nedeni ile trafiğe kapatıldığı için araç geçmeyen sahil yoluna bakarak düşünüyorum.  Hiç adetim olmadığı üzere televizyon açık.  Ana haber kanallarında yeni yılın Ortaköy’deki o acı ilk saatlerine dair aynı kısa görüntüler aynı kısa haberler ile dönüp duruyor.

Yaşam çemberinin merkezinde, kenarında, dışında neredeyim bilmiyorum. Çok da önemli bulmuyorum. Hepimiz merkezi kendimiz olan bir yaşam çemberinde yaşıyoruz.  Genişleyen halkalar ile Dünya’ya ve birbirimize bağlanıyoruz.


Etrafımda ne olursa olsun, kararlıyım, iyiliğe, dostluğa, kardeşliğe, sevgiye, hoşgörüye ve barışa olan inancımı sağlam tutacağım.  Bununla birlikte, Türkiye’nin ve Dünya’nın gündemini ve ülkemizin mücadelesini çok daha objektif, çok daha detaylı ve çok daha aktif olarak takip etmek ve anlamak her zamankinden daha önemli geliyor.  Karamsarlık ve çaresizlik girdabına kapılmadan.  Çözümün, yaşatılmak istenilen bu hislerden ötede, birlik olmaktan, bilgiden gelen sağlam cesaretten ve aydınlık günlere inançla birlikte çalışmaktan geçtiğini bilerek.

30 Ocak 2009 Cuma

Kesişmeyen Dünyalarımızda Nerede Buluşuyoruz?


Olmadık zamanlarda aklıma gelir bazı sözler. Tam yatacakken bir telaş alır yüreğimi ve yazmadan uyuyamayacağımı bilirim. Salondaki bilgisayarımın başına gider tekrar açar ve yazarım. Başka çaresi yok.

Bu akşam değişik kavramlar ve duygular uçuşuyor zihnimde.

Tarih… Bireysel ve ulusal tarihimizi ne kadar biliyoruz?

Ve aklıma babam geliyor, “Osmanlı’nın son dönemlerini değerlendirebilmek için tarihi bilmen lazım. Tarihi ne kadar biliyorsun?” diye soran ve “Senin Deden bir Osmanlı subayıydı ve ülkesi için savaştı,” diyen babam geliyor.

Son zamanlarda babam çok sık aklıma geliyor.

Bu akşam benim aklıma 1920’lerin başında Şam’da görev yapan Yusuf İzzettin Dedem ve 1 günde Şam’daki evlerini boşaltmak zorunda kalan babaannem geliyor. Dedem bir Osmanlı Subayı, ve görevi icabı Osmanlı’nın ve sonrasında da Kurmay Albay olarak Türkiye’nin farklı bölgelerinde hizmet veriyor. Kuleli Askeri Lisesi’nde okurken başlayan savaşlar nedeni ile cephelere gönderiliyorlar. Şam’dan ayrılırken verilen 24 saat içinde sadece özel eşyalarını toplayabilmiş babanannem, oradaki evlerini olduğu gibi bırakmak zorunda kalmışlar. Daha büyük halam ve babam doğmadan önce.

Babam çocukluğu ile ilgili olarak babasının askeri görevleri nedeni ile şehir değiştirecekleri zaman eşyaların nasıl sandıklar ile taşındığını anlatırdı. Babam belki çocukluğunda ve gençliğinde çok yer değiştirmek zorunda kaldığı için, mühendislik meslek yaşamında Türkiye’nin yüzlerce farklı bölgesine gitmek ve çalışmak belki de o kadar zor gelmemişti. Çocukluktan yaşayarak öğrendikleri geleceğe bakış açısını etkiliyordu mutlaka. Belki bu yüzden seyahati çok severdi babam, ve bir fırsat oldu mu ailecek hemen hazırlanır yola koyulurduk. Seyahat sevgim babamdan mı miras kaldı bana?

Ben ata binmeyi bilmiyorum. Küçükken pek de küçük olmayan bir midilliye bindirmişlerdi annemler beni. Korktuğumu hatırlıyorum. Bundan herhalde üç dört yıl önce de çok sevdiğim bir arkadaşım beni davetti ve İstanbul’da bir kulüpte ata binme şansım oldu. Tecrübesizliğimden dolayı bana daha küçük ve yaşlı bir at verdiler. Meğerse bindiğim at eskiden Koç Ailesi’ne aitmiş, sonra yaşlanınca bakmaları için bu kulübe vermişler. Orman’ın içinde bir gezi yaptık. O gezi sırasında İzzettin Dedemin üniforması ile at üzerindeki bir fotoğrafı geldi gözlerimin önüne. Babamı hiç at üzerinde görmedim ama Antalya’da dedemin orada Alay Komutanı olduğu yıllarda at ile yaptıkları gezileri anlatırdı. Ben bağlanamadım, belki de çok daha küçük yaşta başlamak lazım.

1950’lerin ortalarında ölen ve hiç görmediğim dedemden geriye bir kadife kutu içinde madalyalar, ufak bir fotoğraf defteri ve bazı yazıları kalıyor. Belki halamlarda ve diğer kuzenlerimde farklı bir şeyler vardır, ama babamdan dedem ile ilgili bize kalanlar bunlar.

Dedem ve babaannemin vefatlarından neredeyse on yıl sonra evlenen babamın çocukları olarak ağabeyim ve ben onları göremedik. Annemin babası da çok genç yaşta, kırklı yaşlarının başında, hayatını kaybettiği için O’nu da göremedik. Reşat dede’den de sadece bir iki fotoğraf var geriye bize kalan. Bizim bir tek anneannemiz oldu büyüklerimizden görebildiğimiz. Köklerimizi, daha doğrusu adlandıramadığımız ama bizi biz yapan özelliklerimizi anlayabilmek için, kendi anne ve babalarımızı anlayabilmek için dedelerimizi, atalarımızı tanımak gerekiyor sanki. Sanki yoksa yapboz’un bazı parçaları eksik kalıyor.

Ama bu akşam nedense babamın anlattığı dedemlerin Şam maceralarını hatırladım. Dedemin nasıl mükemmel Fransızca konuştuğunu, Şam’da otobüste o güzel Fransızcası ile Fransız askerleri ile tartışmalarını.

Ve sonra vücudundaki şarapnel yaralarını. Ben görmedim, babam anlattı. Benim görebildiğim sadece bir kadife kutu içinde madalyaları. İstiklal Madalyası ise maalesef kayıp. Dedemden babama, babamdan da ağabeyime geçecek olan madalya. Kendisi yok, ama temsil ettiği duygular herhalde hala bizlerle.

Benim sadece baba dedem değil anne dedem de askerdi. Hem annem hem babam babalarının hizmetleri nedeni ile Türkiye’nin çok farklı yerlerinde yaşamışlar. Mesela her ikisinin de yolu Sarıkamış’a düşmüş, babam bebekken ve annem de ilkokul yıllarında. Kızakla okula gidişlerini, sıralarının ve binaların güzelliğini anlatır annem. Soğuğu, karı, şehre inen kurtları.

İTÜ İnşaat Yüksek Mühendisliği mezunu olan babam 1951 yılı mezunuydu, ve “Beni devlet okuttu” derdi. Gerçekten de devlet mühendislerini okutmuş o zaman. Giysi için kumaş dahi verilirmiş. Sınav ile öğrenci alan İstanbul Teknik Üniversitesi zamanın en zeki ve çalışkan öğrencilerini bünyesine çekmeyi başarmış. Öğrencilerde okullarını sever, kıymetini bilirlermiş. Babamın üniversitesine saygısı ve sevgisi son nefesine kadar devam etti. Ne kuvvetli bir bağ kurabilmişler. Babamın birçok sınıf arkadaşı, okul arkadaşları uzun yıllar Türkiye’nin gerek politik gerekse teknik alanlarının en yüksek konumlarında yer aldılar, Türkiye’nin bir dönemine damgalarını vurdular.

O dönemin insanları, ki babamı da dâhil edeceğim, gerçekten de ülkelerini seven, aydın, çalışkan insanlardı, ve bir şeyler yapma, ülkelerine hizmet etme aşkını ve şevkini taşıyorlardı. Bunu babamda da arkadaşlarında da gördüm. Sözlerinde vardı, işlerinde vardı, ruhlarında vardı. Cumhuriyet sonrası yıllarda onlar için çalışmak bir milli görev imiş adeta. Belki savaşları görmüş olmak, belki savaşların izlerini babalarının bedenlerindeki şarapnel yaralarında görmüş olmak, onlarda farklı duygular bırakmış olabilir.

Dedem hakkında ancak anlatılanları bilebiliyorum, ve bunlardan hatırlayabildiklerimi.
Tanımadığım bir insanı nasıl sevebiliyorum? Olmadık bir akşamda, durduk yerde aniden yüreğimde canlanan hikâyesi ile yataktan kalkıyor ve hissettiklerimi anlamaya çalışıyorum. Nasıl bir bağ bu?

Biz dede ve torun, kesişmemiş dünyalarımızda kim bilir nerelerde nasıl buluşuyoruz?

Şimdiki aklım olsa babama ne çok şey sorardım… Sorabiliyorsanız siz lütfen yapın.

…

Ve benim henüz doğmamış çocuklarım bir gün yaşam bulurlarda dedelerinin kim olduğunu merak ederlerse, onlara benden benim babama dair neler kalacak?

…

Yaşamının son yıllarını İstanbul’da Arnavutköy’de geçiren babam pencereden Boğaz’ın karşı yakasına bakarken dalar ve gözleri dolardı.

Boğaz’ın karşı yakasında babası Yusuf İzzettin’in 1910’ların sonralarında öğrenciyken alınıp cephelere gönderildiği Kuleli Askeri Lisesi durmaktaydı…

27 Aralık 2008 Cumartesi

Önce Soru Vardı



Arnavutköy’de bir Cuma akşamüstü. Bilgisayarımdan başımı kaldırdığımda henüz Kuleli Askeri Lisesi’nin ışıklarının yanmadığını görüyorum. Aralık ayının 26’sı ve günler oldukça kısa. Sahil yolundan geçen arabaların sesleri geliyor, ancak Boğaz’dan geçen tekneler oldukça sessiz. Balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, sandallar, bazen vapurlar. Bazen büyük bazen küçük motor yatlar. Boğaz’dan yelkenlileri görebilmek için ise özel yarış günlerini beklemek gerek. Sakin bir telaş var hep Boğaz’ın üzerinde. Ve bazen de geceleri sessizce adeta penceremi dolduran dev yük gemileri ve tankerler. Yaşam gözlerimin önünden akıp gidiyor. Güneş açtığında parlayan deniz bu soğuk kış gününde belki de ince ince yağan yağmurun etkisi ile açık uçuk mavi bir renk almış. Arnavutköy’deyim ve bir yıl bitmek üzere.

Bir gündüz vakti camdan dışarıyı, başımı bilgisayarımdan kaldırarak da olsa, seyretme zamanı bulmak her zaman yapabildiğim bir şey değil. Ancak bu yılın sonu bazı sorunları sormanın doğru olduğunu düşünmeye başladığım bir zaman oldu. Sorular ile yürüdüğüm yolun ayrılmaz bir parçası.

Soru sormak, yüreğimizden geçen gerçek soruları sormak bizlerin çok da başarılı olduğumuz bir şey değil. Meraklı bir toplum olduğumuz düşünülebilir. Ancak yüreğimizdeki en derin soruları sormaya cesaretimiz var mı, işte bunu sorguluyorum. Her gün. Öncelikle kendim için, sonrasında da yaşamlarına destek vermeye söz verdiğim kişiler için.

Evet, ben bir yaşam koçuyum. Yaptığım şeylerden bir tanesi bu.

Bir yaşam koçu özellikle dinleyerek ve sorarak karşısındaki insanın kendi içindeki en derinlerine ulaşmasına destek vermeye çalışan bir insan. Kısaca böyle özetleyebilirim belki de. Ve kim bilir belki de bu sorular bulmayı arzu ettiğimiz cevapların o kadar da derinlerde olmadığını gösterebilir.

Yılın bitmeye yaklaştığı bu günlerde ben buradaki yazılarıma sorular ile başlamak istiyorum. Cevapları, cevaplarınızı araştırmaya ne dersiniz?

Haydi yolunuz açık olsun…

*
Sorular… Sorular… Sorular…:

? Siz kimsiniz?

? Sizi gerçekten neler mutlu ediyor?

? Gerçekten ve tam olarak ne istiyorsunuz?

? Yaşamınızın her gününde daha çok neleri deneyimliyor olmak istersiniz?

? Yaşamınızda direnerek veya tepki vererek enerjinizi harcadığınız şeyler neler?

? İstediğiniz gibi bir yaşam yaratmak için gerçekten arzu ettiğiniz şeylerin neler olduğunu bilmek adına neler yapabilirsiniz?

? İstemediğiniz halde ‘hayır’ diyemediğiniz durumlar hangileri?

? Hayatınızda tamamlanmadığı ve yarım bırakıldığı için ilerlemenize engel olan şeyler nelerdir? … Bunları tamamlamak için neler yapabilirsiniz?

? Elinizden geleni yaptığınızı tamamen hissediyor olmanız için neler yapıyor olmanız gerekiyor?

Söyleyecek söz çok, ancak sorular olmadan da anlamlı sözleri bulmak kolay değil.

Yolumuz açık olsun.

Sevgilerimle,

Z.

______________________________________
Günün Onaylaması:
“Kimse beni kıramaz, üzemez ve kötülük yapamaz, eğer ben izin vermezsem.”
R. Şanal Günseli

Üstatlardan:
“Dışardan bir şeyler tarafından uyarılmış olsalar da, hakiki başlangıçlar içimizde başlarlar.”
William Bridges

Zeynep’in Okuma Tavsiyesi:
“Dingin Savaşçı” Yazar: Dan Millman

______________________________________
www.serbestyazarlar.com adresindeki yazılardan.