Yeniden başlıyorum. Yeniden.
Etrafımdaki onlarca eşya anlatılmayı bekleyen farklı hikâyeleri için bana göz kırpıyor.
“Öyle çok şey var ki içimde” diyor Sertap Erener şarkısında. Ben son birkaç yıldır zihnimden geçenleri, yüreğimin istedikleri söylemeye başladım ama henüz başlamış olduğumu hissetmiyorum nedense.
Yeni yıla giriyoruz. Astrologlar yeni yıla dair analizlerini yoğun olarak paylaşmaya başladılar. Gelecek günler neler getirecek bilmek istiyoruz. Bazen sadece merak ettiğimiz için, bazen endişeler içinde olduğumuz için.
Geleceğin bize kendini hiçbir zaman anı gelinceye kadar kendini göstermeyecek olan yanları olacak. Bize kendi yaşamımıza dair göstermedikleri olacak. Başkalarının yaşamlarına dair bilgi edinmemiz eğer o yaşama karışmama niyeti ile hareket edebiliyorsak çok daha kolay olacaktır. Yani ne kadar derin bir görme yetim olsa da kendi yaşamıma dair görüntüler ve bilgiler bana çok daha az gelecektir. Bir sigorta sistemidir bu. Yaşamın ve bilginin sigorta sistemi. Bu kendime dair hiçbir şeyi bilemeyeceğim anlamına gelmesin. Bazen çok net olarak görebilirim ve bilebilirim, ancak karşımdaki kişinin bana olan yakınlığı azaldıkça çok daha net olarak bilgiye ulaşmam mümkün.
2010 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde 2011’de bizleri neler bekliyor diye baktığımızda genel etkiler var olsa da bireysel yaşamlarımızda çok farklı etkiler ile karşılaşmamız mümkün.
İleriye bakmak yerine elimizdeki günü en dolu ve etkin şekilde yaşamaya inandığım için bana ileriye doğru sorulara cevap vermek konusunda çekimse kalıyorum. Bir yanım yapıldığını gördükçe kendimi yapmayarak geride bıraktığıma ve değişmem gerektiğine ikna etmeye hala çalışırken,içime doğru geleni yapmam gerektiğini de inkâr edemiyorum.
Dan Millman sevdiğim bir yazar. "Peaceful Warrior-Dingin Savaşçı" ile dünyaya farklı bir bakış getirdi. Hayatınızın Amacı analizlerinin de çok doğru olduğuna inanıyorum. Kendinizi ve yaşamınızın size sunduğu potansiyelleri keşfetmek için Dan Millman’ı okumanızı mutlaka öneririm. O daha önce sunulmayan bir bilgiyi bizlere sundu. En azından sunulmayan bir açıklık ve samimiyet ile.
Geleceği bilmek esasında kendimizi iyi tanımakla ilgili. Dan Millman doğum tarihlerimizden elde ettiği sayılar ile bu yaşamda deneyimlemek üzere geldiğimiz konuları belirlemiş. Örneğin benim yaşam sayım 8. Dan Millman’ın yaşam sayısının da 8 olduğunu öğrenmek enteresan gelmişti. Benim daha farklı bir numeroloji analiz şeklim var; Dan Millman’ın ki biraz farklı. Yaklaşımlarımızın farklı şeyler söylemiyor. Aynı resmin farklı detaylarını ele alıyor diye tarif edebilirim belki.
Nasuh Mahruki ’nin 2010 yılının Ekim ayında çıkan bir kitabı var: “Kendi Everest’inize Tırmanın”. Güzel yazılmış bir kitap. Kendi gerçeğini paylaşan birçok üstadın yaptığına benzer bir şekilde inandıklarını ve yaşadıklarını paylaşmış Mahruki. Bir öncü olduğu kesin. İsteklerini yaşamak cesareti ile hareket ettiği. Esasında bizi durduran şeyin çoğu zaman yetenek, bilgi veya güç eksikliği değil de, yola hiç çıkmamak, bu cesareti hiç bulamamak olduğunu hatırlatıyor bana Nasuh Mahruki’nin korkusuzluğu. Aradığımız cevap her ne ise esasında buna ulaştıracak yol kendimizi keşfetmekten geçiyor bu doğru. Kendimizi keşfedip, güvenip, bildikçe korkular belki yok olmasalar da bizi durdurma güçlerini yitiriyorlar. Korkusuzluk dediğimiz şey böyle bir şeyler aslında.
Tamamen korkusuz olmak mümkün mü bilmiyorum. Hiç korkmamak mümkün mü bilmiyorum. Ama korkuya rağmen korkunun söyledikleri duyarak, anlayarak, böylece kendini anlayarak yola devam edenleri çok gördüm. Değerine inandığım korkusuzluk bu. Korku karşımıza çıkabilecek bilinen ve bilinmeyenler ile başa çıkma durumumuza dair bir iç değerlendirme sonucu oluşan bir duygu bir anlamda. Ne kadar yeterli olduğuma dair bir değerlendirmenin sonucu. Altından kalkabilir miyim? Her an farkında olmasak da devam eden bir iç diyalog bu. İrili ufaklı olayların üstesinden gelebildikçe korkularda azalıyor. Deneyim kazanmak bu yüzden önemli. Yaşama küçük yaşlardan beri katılan çocuk adım adım bu güveni oluşturuyor. Yaş ilerledikçe zorlaşsa da her yaşta aşabileceğimiz bir engel bu. Korku zihnimizdeki ejderhalar ile savaşın sonucu. Yaklaştıkça ve dokundukça çoğunlukla yok olan ejderhalarla.
Yaşamda huzur, sevgi, başarı ve bireysel doyumu yakalayanların yolu kendi ile yüzleşme yolundan geçiyor. Kimisi doğdu andan itibaren tanışmaya başlıyor, kimisi kırk yaşında bir anda aynayı buluveriyor karşısında ve kendini görmeyi seçene kadar çok ayna kırıyor. Yüzleşmeden sonraki adım gelmiyor. Her zaman seçimle de olmuyor bu belki. Bazen yaşam dediğimiz gizem bizi çekip çıkarıyor takıldığımız çıkmazlardan, haydi, yeter oyalandığın, yola devam zamanı.
Yeni yıla birkaç gün kaldı. 31 Aralık’a gerek yok, her gün bir başlangıç esasında. Ancak zihnimizdeki dönüm noktaları temiz sayfaları çevirmek için bir güç, bir ilham verebiliyor. Berekete açıldığımızı hissetmek için kapı eşiğinde o narı patlamak gerekebilir. Gerektiği için değil, biz seçtiğimiz için. Çoğu zaman.
Kimi zaman da yaşama sadece teslim olmak gerekiyor. Bizden öte, bizim için, bize rağmen çalışanlara. 2011’e girerken yıllardır öğrendiklerimle, bildiklerimle, kimi zaman en kıymetli olduğuna inandığım akışa teslim olmanın gücüne bırakmak istiyorum kendimi.
Akışa bıraktığımda bazen bakıyorum ben sapasağlam duruyorum olduğum yerde. Akış sürüklemiyor beni; akış beni besliyor. Ben bekliyorum ve o yaşamı getiriyor bana.
Dan Millman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dan Millman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Aralık 2010 Salı
23 Ocak 2009 Cuma
Ertesi Sabah...

Uzun yıllar Rahmetli babamla birlikte çalışma şansına kavuştum. Babam muhteşem bir öğretmen ve oldukça da enteresan bir adamdı. Doğrusu bu dünyada geçirdiğimiz 34 yıl içerisinde yeterince tanıyabildim mi bilmiyorum.
Yıllarca şantiyelerde televizyon ve belki de radyo dinleme imkânı bile bulamadan Türkiye’nin her bölgesinde çalışmış inşaatlar yapmış bir mühendisti babam. Esasında inşaat müteahhitliği yapıyordu ama bu kelimeyi sevmezdi. Mühendis olmak O’nun için önemliydi. Mezun olduğu yıllarda bir süre Karayolları Genel Müdürlüğü’nde çalışmıştı, 1950’lerin başlarında. “Biz o günlerde validen yüksek maaş alırdık, mühendislere gerçekten Devlet kıymet verirdi o günlerde.” derdi.
1956 yılında kurmuş babam ilk firmasını ve o günden itibaren ölümüne kadar da çalışmış durmadan, 2004 yılına kadar. “Rahat öbür tarafta evladım” derdi bana Babam, çalışmanın, üretmenin, bir şeyler yapmanın bir yaşam tarzı olduğuna inanırdı. Sade yaşamayı seven bu adam teknik hesaplar yapmaktan keyif alan, ve belki de bundan öte sadece Galatasaray, futbol ve balıkları severdi. Balık tutmaya vakti hiç olmadı, ama ben küçükken Pazar sabahları daha gün doğmadan beni alır ve İstanbul balık haline götürürdü. İstanbul’daki balık lokantalarının ve balık satıcılarının arasında bir mühendis adam ve küçük kızı balık ihalelerini seyrederdik. Bazen de ihalelerden balık alanlardan balık alır eve getirirdik.
Balık temizlemeyi bana Babam öğretti. Karnını açmayı, içini ve pullarını temizlemeyi. İtiraz etmeden yapardım, gerçekten bir maceraydı benim için, ilkokul yıllarımın güzel maceralarından bir tanesi.
Babam son yıllarında bir de akşam seyrettiği filmleri anlatırdı bana. Sabahları işe giderken araba ile uğrar ve O’nu alırdım. Gece uykuları oldukça azalmıştı, ve gece kulakları da pek iyi duymadığı ve annemi rahatsız etmemek için kulaklık ile televizyon seyrederdi.
Ve sabahları evden ofise yaptığımız yolculuk sırasında bana bir önceki akşam seyrettiği bir filmi anlatırdı bazen. Genelde çok konuşmayan, az öz lafı seven bu adam, bazen tüm duygu yoğunlukları ile bir filmi, karakterleri, aralarındaki iletişimi, ilişkileri anlatırdı. Sanki kendisinin yaşam ile ilgili sorguladığı şeylerin cevaplarını arardı. Babamın son yıllarda ortaya çıkan bu yönü beni şaşırtırdı. Daha doğrusu benim yeni görebildiğim yönü.
Gözlem yeteneği çok kuvvetliydi babamın. Olaylara bakmak ve olduğu gibi görmekten korkusu yoktu. Kalıpların arkasına saklanmaz ve hiçbir şeyin yapılamaz olduğunu düşünmezdi. “En zoru kendini inandırmaktır” derdi, “kendini inandırdıktan sonra başkalarını ikna etmek kolaydır.” İstenirse her şeyin yapılabileceğine inanırdı, ve etrafındakileri de buna inandırmak için uğraşırdı. Çok çabuk vazgeçtiğimiz ve engelleri imkânlardan çok saymaya alıştığımız bu toplumda böyle bir adamın varlığını sürdürmesi hiç de kolay değil. Çok yıpranmış olmalı. Ama hiç yakınmadı. Yakınmayan bir adamdı babam. Yoruldum demezdi, şikâyet etmezdi. İş ile ilgili bin bir zorluk, bin bir haksızlık ile karşılaştığımızda ben isyan ettiğimde, “bu işin şartları belli kızım, kabul etmiyorsan yapma,” derdi.
Bir de şikâyet kabul etmezdi babam, en azından yerine getirecek bir önerin yoksa. Neden yakınacak olsam, “Peki senin önerin ne?” derdi. Yani boş eleştiri ve boş yakınmalara pabuç bırakmazdı. Eleştiriyorsan çözüm getir derdi özetle. Kolay bir adam değildi babam. “Sinan farklı bir gezegenden gelmiş” diyenler olurdu. Kim bilir belki de haklıdırlar.
Bugünlerde babamı çok hatırlıyorum. Annem kendisinde kalan birkaç fotoğrafı verdi bana, babamla benim son yıllarımızda çekilmiş birkaç fotoğrafımız. Ben fotoğraf çekmeyi çok severim ve etraftakiler, özellikle annem yakınır biraz bundan. Ama biliyor musunuz ne kadar çok çektiğimi düşünsemde geriye dönüp bakıyorum ve babam ile ilgili aklıma gelen anılarımın çoğuna dair fotoğraf yok. Sanki en önemli sahneler zihnimde bir yerlerde var olmaya çalışıyor.

Bu akşam niye babam geldi aklıma. Bir film seyrettim. Dan Millman’ın ‘Dingin Savaşçı’ kitabının aynı isimli filmini. Nick Nolte oynuyor, duygusal güzel bir film. Babam seyretse severdi muhtemelen. … Ve akşam geç bir saatte tek başına seyretmiş olsa, ertesi sabah evden ofise yolculuğumuzda acaba nasıl anlatırdı bu filmi bana…
20 Ocak 2009 Salı
Ölüdeniz'de Vipassana Dinginliği

Malezya’dan e-posta geldi. Vipassana Meditasyonu hocam Jeffrey Oliver yeni yıl selamı göndermiş Türkiye’ye.
Jeff ile çok sevdiğim dostum Deniz Dinçel sayesinde tanıştık. Biyolog Deniz Hanım, ODTÜ’de 2 defa organize edilen Uluslar arası Sürdürülebilir Çalıştaylarını Prof. Dr. İnci Gökmen ve Prof. Dr. Ali Gökmen hocalarımız ile hayata geçiren kişi, tabi ODTÜ ve konuya destek veren vakıf ve kuruluşlarında kıymetli katkıları ile.
Sn. Deniz Dinçel’i Fethiye Lions Derneği 'Küresel Isınma ve Ekolojik Ayakizi' konuları hakkında Fethiye Liselerinde konferanslar vermek üzere davet etmişlerdi. Yoğun geçen iki günden sonra Deniz Hanım ile bir akşamüstü, Fethiye’de Boğaziçi Restaurant’ın kafesinde oturmuşken bana Jeff’den bahsetti, ve “İstanbul’a gittiğinde mutlaka tanışmalısın”, dedi. Sonra da Jeff’i arayarak tanışman istediğim biri var demiş, ve benden bahsetmiş. Bundan birkaç gün sonra Jeff ile İstanbul’da öğle yemeği yedik Akatlar’da. Gerçekten dingin, sakin bir adamdı Jeff. Uzun yıllar Budist rahip olarak Burma’da yaşayan bu Avustralyalı, daha sonra rahiplikten ayrılarak hocalık yapmaya başlamış. Ve son birkaç yıldır da Türkiye’ye sık sık geliyor. Hem İstanbul’da, hem de Türkiye’nin farklı şehirlerinde çalışmalar yapıyor.
Ana dili İngilizce olan Jeff Türkçe biliyor, ve daimi olarak burada yaşamıyor olmasına rağmen oldukça güzel Türkçe konuşuyor, gerçekten konuşmaya gayret ediyor. Kısaca, herhalde isteyince oluyor. Tabi meditasyon çalışmaları sırasında yine de tercümanı olarak bir kişi görev alıyor. Ben de Jeff’in çalışmaları sırasında tercümanlığını birkaç defa yaptım. Yaptığı işi ciddiye alıyor, ve hakkı ile yapmak için elinden geleni yapıyor. Yüreğine sağlık Jeff, gerçekten seninle olmak ve çalışmak büyük bir keyif.
Jeff ilk yemek yediğimiz günden kısa bir süre sonra, ağırlıklı olarak yaşadığı Tayland’a dönecekti. Fakat sonra programı değişmiş ve Van’a kadar uzanan bir Türkiye gezisi yapmıştı. Gezisinin sonlarına doğru da Fethiye’ye gelmişti. İlk defa Kasım 2007’de. Sonra 2008 yazında da bizleri kırmadı ve tekrar geldi Fethiye’ye Jeff. Ancak her iki gezide de 1,2 günlüğüne gelebildiği için kısa günlük çalışmalar yapabildik kendisi ile. Oysa daha uzun süreli 3-4 günlük, 10 günlük Vipassana meditasyonu çalışmaları yapmak da mümkün.
Kasım 2007’deki Fethiye ziyaretinde Ölüdeniz’e götürmüştüm Jeff’i. İlk defa geliyordu ve kış da olsa Ölüdeniz’i göstermek gerek diye düşünmüştüm. Akşama dersi vardı ve gündüz de oldukça hareketli bir programı olmuştu. Bu dingin adamın biraz sessizlik aradığını hissedebiliyordum.
Ölüdeniz gerçekten çok sakindi. Parkın içerisine girdik ve lagün bölgesine yürüdük. Gündüz gelen olduysa bile park görevlilerinden başka hiç ziyaretçi yoktu, henüz güneş batmamıştı. Jeff denizin kenarına yürüdü ve “Bak” dedi. Lagün çok sakindi ve çok minik tatlı dalgalar küçücük ve yuvarlak taşlardan oluşan sahili yalıyor, minik girdaplar oluşturuyordu. Sessizlik içinde suyun taşlara vuruşu, taşların denizin içine çekilişlerinin sesi, su tekrar sahile doğru gelene kadar aradaki sessizlikler ritmik ancak telaşsız ve berrak bir melodi oluşturuyordu. Jeff sanki her görüntüyü yüreğinin içine çekiyordu. Fark ettiği şeyleri bana gösteriyordu.
“Fotoğraf çekmemi ister misin?” diye sormuştum. Fotoğraf makinesi vardı, hatta tesadüfen ikimizde aynı marka ve model fotoğraf makinesini kullandığımızı fark etmiştik. Ancak enteresan olan her ikimizin fotoğraf makinesi de bizlere hediye edilmişti, kendimiz seçerek almamıştık. Ben de çok memnundum makinemden, O da.
“İstemem” dedi Jeff. “Ben fotoğraf çekmeyi çok sevmem. Bu görüntü buraya ait, bunu burada yaşamak isterim, görüntüsü çekerek gideceğim, olacağım yerlere görüntü ile taşımak başka bir şeydir,” demişti.
Jeff sözlerinden çok yaşayışıyla, duruşuyla, sessizliği ile öğretiyordu.
Bütün gün oldukça az konuşmaya çalışmıştım, ancak yine de günün sonunda kendi sesim bana fazla gelmeye başlamıştı. Jeff ile geçirdiğim iki günden sonra birkaç gün konuşmaya olan ilgim azaldı doğrusu. Ne kadar çok kelime ile ne kadar az şey söylüyorduk, ve söylemek için uğraşırken neleri kaçırıyorduk?
Jeffrey Oliver’in Fethiye’de yaptığı çalışmalara katılmayan, O’nun davetlimiz olduğunu bilmeyen arkadaşları sonraki birkaç gün “Ne kadar sessizsin Zeynep” demeden edemediler.
Doğrusu o günden beri ne zaman çok konuşmam gerekse, bir noktada bu kadar çok söze gerek var mı diye düşünürüm. Yaşamın ve çevremizde olanların farkına varabilmek için, görebilmek için, etken değil edilgen, yapan değil de gözleyen olmak gerekiyor zaman zaman. Ve aynı an’da merkezimizde olmak ve içinde bulunduğumuz ortamı tüm özellikleri ile deneyimlemek.
Ben yapmayı severim, aktiviteyi severim, sonuçlarını görebileceğim çalışmaları severim, bir şeyler üretmek, ortaya çıkarmak fikri ve gayreti beni mutlu eder. Ancak neyi, niçin yapmayı seçiyorum? Tercihlerimin farkında mıyım? Doğru yanlış anlamında değil, farkında mıyım? Ve o tercihler benim için uygun mu?
*
Jeff bu yaz tekrar Fethiye’ye geldiğinde çok daha kısa zamanı vardı. Güneyde başka iki şehirde olan eğitimleri arasında bir gecesi vardı, yine de davetimizi kabul etti ve Fethiye’ye tekrar geldi. Aynı günlerde Japon Shumei Derneği’nden Satoru Nakano ’da Jyorei ve Shumei Doğal Tarımı hakkında bir seminer vermek üzere Fethiye’deydi. Biri Japon, biri Avustralyalı iki hocam ile Fethiye’de olmak beni sevindiren bir manzaraydı. Hem İstanbul’da ve dünyada yapılan çalışmaları Fethiye’de de yapabildiğimiz ve tanıtabildiğimiz için; hem de bu kıymetli dostlarım beni kırmayarak geldikleri için.
Jeff bir kitap tavsiye etmişti. “Dingin Savaşçı” Sonradan fark ettim ki ben Amerika’da üniversite son sınıfta almışım bu kitabı. Aradan 15 yıl geçtikten sonra tekrar hayatıma girdi. Sonra bir koçluk eğitimimde bir arkadaşım kitabı sevdiğimi söyleyince sağ olsun Dingin Savaşçı’nın filmini verdi bana. Elinize geçerse seyretmenizi, kitabı okumanızı mutlaka öneririm.
İngilizce orijinal baskılarında Dingin Savaşçı artık sadece bir kitap değil; Dan Millman serinin devamı olarak birkaç kitap daha yazdı. Dan Millman’ı Türkiye’de birçok okur “Ruhun Yasaları” ve “Hayatınızın Amacı” adlı kitapları ile tanıyor.
Benim de çok kullandığım Numeroloji ile hayatımızın amacı ve yaşamımız bize sunacağı şartlar ve imkânlar hakkında bilgiler veriyor; Dan Millman’ın kitabında oldukça yerinde tespitler var. Kendi yaşamınıza biraz ışık tutmak istiyorsanız incelemenizi öneririm. Numeroloji bence yerine göre Astroloji’den daha doğru belirlemeler sağlayabiliyor. Doğum tarihiniz ve içinde bulunduğunuz yıl, gün ve zamanları dikkate alarak, o sayıların tarif ettiği enerjilere, uyumlarına, yaşamımız için ortaya çıkan fırsatlara ve zorluklara ışık tutuluyor. Hatta bunu bir adım daha ileriye götürerek doğarken kaderimizin, yaşam yolumuzun bu doğum tarihi ile belirlendiğini, bir anlamda şifrenin bu olduğunu söyleyen üstatlar da var. Sayıların sizin için anlamını belirleyebilecek olan sadece sizlersiniz, ancak sayılar kanalı ile bizlere gelen bir bilgi olduğunu ben kabul ediyorum. Evrendeki çok farklı bilgi aktarım sisteminden bir tanesi sayılar.
Tabi sorularımızı sorma cesaretini gösterdiğimizde, cevaplar neredeyse fark edebileceğimiz her kanaldan geliyor.
Yaşam yolumuzda karşıma çıkan ve destek veren tüm hocalara teşekkürler. Onlarında yolları açık olsun.
27 Aralık 2008 Cumartesi
Önce Soru Vardı

Arnavutköy’de bir Cuma akşamüstü. Bilgisayarımdan başımı kaldırdığımda henüz Kuleli Askeri Lisesi’nin ışıklarının yanmadığını görüyorum. Aralık ayının 26’sı ve günler oldukça kısa. Sahil yolundan geçen arabaların sesleri geliyor, ancak Boğaz’dan geçen tekneler oldukça sessiz. Balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, sandallar, bazen vapurlar. Bazen büyük bazen küçük motor yatlar. Boğaz’dan yelkenlileri görebilmek için ise özel yarış günlerini beklemek gerek. Sakin bir telaş var hep Boğaz’ın üzerinde. Ve bazen de geceleri sessizce adeta penceremi dolduran dev yük gemileri ve tankerler. Yaşam gözlerimin önünden akıp gidiyor. Güneş açtığında parlayan deniz bu soğuk kış gününde belki de ince ince yağan yağmurun etkisi ile açık uçuk mavi bir renk almış. Arnavutköy’deyim ve bir yıl bitmek üzere.
Bir gündüz vakti camdan dışarıyı, başımı bilgisayarımdan kaldırarak da olsa, seyretme zamanı bulmak her zaman yapabildiğim bir şey değil. Ancak bu yılın sonu bazı sorunları sormanın doğru olduğunu düşünmeye başladığım bir zaman oldu. Sorular ile yürüdüğüm yolun ayrılmaz bir parçası.
Soru sormak, yüreğimizden geçen gerçek soruları sormak bizlerin çok da başarılı olduğumuz bir şey değil. Meraklı bir toplum olduğumuz düşünülebilir. Ancak yüreğimizdeki en derin soruları sormaya cesaretimiz var mı, işte bunu sorguluyorum. Her gün. Öncelikle kendim için, sonrasında da yaşamlarına destek vermeye söz verdiğim kişiler için.
Evet, ben bir yaşam koçuyum. Yaptığım şeylerden bir tanesi bu.
Bir yaşam koçu özellikle dinleyerek ve sorarak karşısındaki insanın kendi içindeki en derinlerine ulaşmasına destek vermeye çalışan bir insan. Kısaca böyle özetleyebilirim belki de. Ve kim bilir belki de bu sorular bulmayı arzu ettiğimiz cevapların o kadar da derinlerde olmadığını gösterebilir.
Yılın bitmeye yaklaştığı bu günlerde ben buradaki yazılarıma sorular ile başlamak istiyorum. Cevapları, cevaplarınızı araştırmaya ne dersiniz?
Haydi yolunuz açık olsun…
*
Sorular… Sorular… Sorular…:
? Siz kimsiniz?
? Sizi gerçekten neler mutlu ediyor?
? Gerçekten ve tam olarak ne istiyorsunuz?
? Yaşamınızın her gününde daha çok neleri deneyimliyor olmak istersiniz?
? Yaşamınızda direnerek veya tepki vererek enerjinizi harcadığınız şeyler neler?
? İstediğiniz gibi bir yaşam yaratmak için gerçekten arzu ettiğiniz şeylerin neler olduğunu bilmek adına neler yapabilirsiniz?
? İstemediğiniz halde ‘hayır’ diyemediğiniz durumlar hangileri?
? Hayatınızda tamamlanmadığı ve yarım bırakıldığı için ilerlemenize engel olan şeyler nelerdir? … Bunları tamamlamak için neler yapabilirsiniz?
? Elinizden geleni yaptığınızı tamamen hissediyor olmanız için neler yapıyor olmanız gerekiyor?
Söyleyecek söz çok, ancak sorular olmadan da anlamlı sözleri bulmak kolay değil.
Yolumuz açık olsun.
Sevgilerimle,
Z.
______________________________________
Günün Onaylaması:
“Kimse beni kıramaz, üzemez ve kötülük yapamaz, eğer ben izin vermezsem.”
R. Şanal Günseli
Üstatlardan:
“Dışardan bir şeyler tarafından uyarılmış olsalar da, hakiki başlangıçlar içimizde başlarlar.”
William Bridges
Zeynep’in Okuma Tavsiyesi:
“Dingin Savaşçı” Yazar: Dan Millman
______________________________________
www.serbestyazarlar.com adresindeki yazılardan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
