İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
mühendis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mühendis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Biraz Yemek, Biraz Ter, Biraz Toz, Biraz Mutluluk




Bugün bir süredir yapmadığım kadar çok yemek yaptım.  Kahvaltı etmeden başladığım yeni günde yapacağım yemekleri tamamlarken, aç karnına yaptığım yemeklerin daha mi iyi olduğu gibi bir düşünce geçti aklımdan.  Açken yaptığım yemeklere acaba daha çok mu özeniyordum?

Sonra aklım başka bir konuya ve zamana gitti. Biraz ilgili, biraz ilgisiz.

1992 yılında, işe başladığım ilk ay, birlikte çalışmaya başladığım babam bana işe dair çok şey anlatmıştı. Mühendislik konularından ziyade genel düzene, işleyişe dair bir çok detayı ardı ardına paylaşıyordu.  

Bu kadar çok bilgiyi esasında nasıl bu kadar hızlı öğrenebileceğimi varsaymış olabilir, bunu şimdi biraz garipsiyorum ama devamlı paylaşıyordu.  Yıllar içerisinde, bir insanın yapabileceklerimize inanması ve güvenmesinin ne kadar sihirli bir duygu olduğunu babamla çalışarak, bir kere daha, öğrenecektim.   Yapabileceğimize inanılması sanki yapabilmemizi mümkün kılıyordu.

Bir kere daha diyorum, çünkü şanslı bir çocuk olarak okuduğum devlet ilkokulundan, özel ortaokul ve liseye, karşılaştığım neredeyse tüm öğretmenler, kurumlar, hayatıma dokunan neredeyse herkes beni desteklemek, öğretmek, geliştirmek, yaşam yolumu açmak için çalışmışlar, ya da en azından bana böyle hissettirmeyi başarmışlardı.

İşe başladığım o günlerde Amerika’dan yeni dönmüş bir mühendis olarak, doğrusu ben de işten ve öğrenmekten korkmuyordum.  Okuduğum üniversite bizi çok çalışmaya alıştırmıştı.  Üsküdar Amerika Kız Lisesi’ndeki yıllarımız da öğrenci olmayı önemsediğimiz ve bunu gereğini yerine getirmeyi ciddiye aldığımız yıllardı. Öğrenmeyi sevmek öğretilmişti bize ve bunu biz de severek kabul etmiştik.

Sonrasındaki Amerika’daki üniversite ortamı bunu desteklemiş ve bir yandan da bizden beklenenler açısından, biraz da bir üniversite ortamı olması nedeni ile, hatta çıtayı oldukça yükseltmişti.  

Genelde lise eğitimi bizim Türkiye’deki lise müfredatımıza göre daha kolay olan Amerikalı öğrencilerin bir çoğu, ilk defa sıkı bir okul ortamı ile üniversitede karşılaşıyorlar ve taze bir heves ile çok başarılı şekilde çalışıyorlardı.  Üniversiteler de bunu teşvik ediyor ve destekliyorlardı. Amerika’da belki binlerce üniversite olduğu için genelleme yapmak doğru olmayabilir ama gözlemleyebildiğim üniversite ortamı bunu hissettiriyordu.

Ne diyordum, 1992 yılında, çalışmaya başladığım bu ilk haftalardan birinde, bir şantiyeye gitmek için İstanbul’dan Adıyaman’a yaptığımız bir uzun yolcukta, babam şantiyelerdeki günlük düzenden bahsetmişti biraz.   Kurallarından bir tanesi enteresan gelmişti.  Sonraki yıllarda kimi şantiye şeflerimizin uymak için özen göstermeyi ihmal ettiklerine de şahit olduğum bir kural.

“Şantiyede öncelikle arazide çalışan personelimiz yemek yer,” demişti. “Önce operatörler, yağcılar, sonrasında atölye personeli.  En son mühendisler ve şantiye şefi yemek yer,” demişti.  Türkiye’de bir çok çalışma ortamında ya da sosyal ortamda, üst konumda olanlara ekstra bir ihtimam gösterilmesi gibi bir alışkanlık vardır.   Ama babamın anlattığı bu sistemde, esasında bir anlamda bir aile olan bir şantiyede, idarecilerin fiziksel olarak daha zorlu şartlarda çalışan personelinin ihtiyaçlarının farkında olmaları gerektiğine, sorumluluğumuzda olan insanları korumak gerektiğine dair önemli bir mesaj vardı.  “Tüm personelinin doyduğundan emin olmadan yemek yememelisin,” demişti babam.  

İşe başladığım o ilk haftalarda belki daha önce dikkat etmediğim şeyleri fark ediyordum.

Sonra bir şey daha eklemişti babam. 

Tabii bugünlerin şartları ile benim işe başladığım 28 yıl öncesinin şartları farklı. Babamın 1951, 52 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun olup çalışmaya başladığı yıllardan da farklı.  Şimdi düşünüyorum da, ben 1992 yılında babamla birlkte çalışmaya başladığımda, kırk yıllık bir mühendis ile çalışmaya başlamıştım.  Bu arada, gerçekten rahmetli babama, eskiden daha çok olsa da hala, biraz kızıyorum.  Tamam o günlerin şartları ile vakit bulamadığınızı biliyorum ama yine de, neden anılarınızı kısa kısa da olsa yazmadınız Babacığım? 

Babam, İstanbul’la Adıyaman arasında, araba ile yaptığımız o uzun yolculuk sırasında, şantiye düzeni ile bilgileri anlatırken işte bir şey daha paylaşmıştı.
  
Bir yol ya da baraj inşaatında arazide çalışırken öğle yemeği için ya da işin bitiminde şantiyeye dönecekleri zaman operatörler gibi iş makinesi personelinin şantiyeye dönüşlerindeki şartlarına dikkat etmemi hatırlatmıştı.    “Personelinin arazide ya da makinenin içinde ne kadar çok terleyebileceklerinin, yorulabileceklerinin farkında ol.  Duş alabilmeleri önemli, terlilerse rüzgarda kalmamaları önemli.”  

Babamın, benim şantiyeleri ancak ve çoğunlukla çocukken yaz tatillerdeki ziyaretlerimde ve müteahhit Sinan Kocasinan’ın kızı olarak gördüğümü bilerek, ve anlattıkları gibi detayların pek de farkında olmayabileceğimi haklı olarak tahmin ederek, belki de çok bariz olması gereken bu şeyleri hatırlatmaya ihtiyaç duyduğu belli oluyordu.   

Babam, kendisinin aktif olarak arazide çalıştığı yıllarda araziyeden şantiyeye bazen şantiye araçlarının kasa bölümlerinde döndüğünü anlatmıştı.  Araçta, arazide çalışan iş arkadaşlarına, çalışanlarına yer açmak için gerektiğinde aracın açık bölümüne, ya da kamyonetin kasasına bindiğinden bahsetmişti.  “İş makinesinin içinde çalışan personelini koruman gerekir, saatlerce sıcak bir operatör kabininde çalıştıklarını hatırla,” demişti.   

Onun dediklerini hatırladıkça aklımdan çok şey geçiyor. Bu pandemi günlerinde onun bana anlattıklarını, bana işaret ettiklerini sanki daha çok hatırlıyorum. Mühendis olmayı çok seven ve sağlığının müsaade etmediği son birkaç ayına kadar hayatını çalışarak geçiren bu adama zamanında Türkiye’nin en iyi şantiye şefi diye boşuna dememişlerdi galiba.  



Ve bunları düşünürken, gözümün önüne, babamın, gençlik yıllarından, şantiyelerde, arazide ekipleri ile, çoğunluğunda arazide ayakta, bir şeyler anlatırken, kontrol ederken, yaptığı işe kapılmış olduğu görüntüler geliyor.  Neredeyse tamamı siyah beyaz ve biraz da silikleşmiş fotoğraflardan bugüne gelen görüntürler.

1950’li, 1960’lı yıllardan ya da 1970’li yılların başlarından olan bu fotoğrafları kimler çekmişti acaba?


Ve şimdi, babamın anlattıkları ile gelen düşünceler aklımdan geçerken, o karelerdeki sanki otuzlu yaşlarında görünen Sinan’lardan biri, yeşil, sarı ve kahverengi kareli olduğunu hayal ettiğim gömleği ve muhtemelen koyu haki ya da kahverengi olduğunu düşündüğüm pantolonu ile, o fotoğraf karesinde ayakta durduğu yerden hızla yürüyerek biraz ileride bekleyen kamyonetin kasasına atlıyor.

Sırtını kamyonetin kabinine doğru dayarken, cebinden çıkardığı, ömür boyu cebinden eksik etmediği kumaş mendillerinden biri ile yüzündeki ve boynundaki teri biraz siliyor.  Araç hareket edince, şantiyeye doğru yol almaya başlayan aracın geçtiği şantiye yolundan yükselen tozun içinde ilerlerken, mühendis Sinan çalışma masasına döner dönmez yapması gereken hesaplamaları ya da çizimlerdeki düzeltmeleri kafasının içinde yapmaya başlamış, açık mavi renkli gözlerini koruyan güneş gözlüklerinin arkasından, muhtemelen artık ezberine kazınmış olan araziden çok, zihnindeki sayıları, formülleri ve proje paftalarını gördüğü bir manzaraya bakıyor.

Hem arazi çalışmasını, hem de mühendisliğin hesap dünyasını çok seven Sinan bugün benim zihnimde o kare içinde yaşıyor.  Biraz yorgun ama mutlu görünen yüzünde, çok sevdiği bir şeyi yapıyor olmanın ve o gün iyi çalıştıklarını hissettiren ve muhtemelen güneş gözlüklerinin ardında gözlerinin kenarlarını kırıştıran hafif bir gülümsemeyle bakıyor.

Pandemi günleri bana çok şey öğretiyor.

Ve bugünlerde babamın sesi nedense çok daha iyi duyuluyor.


8 Mart 2009 Pazar

Yolun Neresindeyiz?

‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ : Bana hüzünlü gelmeye başlayan bir gün oldu son yıllarda. Öğrencilik yıllarımda bugünün çok üzerinde durduğumu söyleyemem. Liseyi bir kız lisesinde okudum, üniversiteyi de yurtdışında. Öğretmenlerimden ve ailemden kız çocuk olduğum için bir erkek çocuğun karşılaşacağından daha fazla engeller ile karşılaşmadım. Ne azından hissetmedim. Kız çocuk olmamın beni durdurduğunu düşünmedim.

Üniversite’yi Amerika’nın iyi üniversitelerinden birinde okudum. Burada beni şaşırtan mühendislik fakültesindeki kız öğrencilere Amerikalılar dahil diğer öğrencilerin sanki çok özel insanlarmış gibi muamele yapmasıydı. Mühendislik olmak Amerika’da Türkiye’deki kadar popüler değildir. Doktor olmak, avukat olmak çok daha prestijlidir. Ancak kız öğrencilerin fen ve matematik derslerini sevmelerine iltifat edilmesine şaşırtmıştım. Belki bir kız lisesinde okuduğum için ve birçok arkadaşım fen ve matematik’te başarılı olduğu için bana göre bu normal bir şeydi. Matematik veya tarih derslerini seviyor olmak elmayı veya portakalı sevmek gibi bir tercihti. Bu tercihlerin kız veya erkek olmak ile ilgisini kurmamıştım.

Türkiye’deki ve Dünya’daki kadınların yaşam şartları ve bir erişkin kadın olarak yaşamanın getirdiklerini ise eğitimim bitip Türkiye’ye döndükten ve rahmetli babam ile inşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra fark edecektim.

Türkiye’ye döndüğümün ertesi günü işe başladım. Bir Cumartesi sabahında İstanbul’a dönmüştüm. Pazar sabahı babam “Haydi hazırlan Kırklareli’ne ihalesi yapılacak olan bir barajın yerini görmeye gideceğiz, ” dedi. Hazırlandım, arabaya atladık yola çıktık. Türkiye’ye döndükten 24 saat sonra iş hayatım başlamıştı.

Kırklareli’nde Devlet Su İşleri’nin bir Şube Müdürlüğü vardı. Şube Müdürünü ziyaret ederek iş hakkında bilgi aldık. Bir noktada Müdür Bey bana döndü “İşi alırsanız Zeynep Hanım mı Şantiye Şefi olacak?” dedi. Onsekiz aydır yurtdışındaydım, itiraf etmeliyim 22 yaşında olmama rağmen o günlerde beni çok daha büyük zannederlerdi. Örneğin üniversite birinci sınıfta asistan olduğumu düşünerek bana gelenler çok olurdu. O günlerde benim için olduğumdan büyük görünmek bir iltifattı, bugünlerde samimi olarak yaşımdan genç gösterdiğimi düşünenler olunca seviniyorum. Şube Müdürü beyin sorusu bana o gün enteresan gelmemişti. Şimdi bugün bir Şube Müdürü bana bu soruyu sorsa çok daha farklı şeyler düşünüyorum.

Küçüklüğümden beri babamın işleri vesilesi ile farklı şantiyelerde bulunduk. İlkokula başladıktan sonra şantiye gezilerimiz yaz tatillerine sıkışmaya başladı. Ama hayatımda yabancı bir kavram değildi. Babam inşaat yüksek mühendisiydi ve inşaat işleri yapıyordu. İnşaat şantiyelerinde genelde kadın çalışan göremezsiniz; inşaat işleri genelde erkeklerin çalıştığı bir sektördür. Bizim firmamızda çalışan hanımlar muhasebe servisinde görev yapardı. Kendim işe başlayana kadar bunun benim o güne kadar bulunduğum ortamlardan ne kadar farklı olduğu anlayamamışım. İşe başladıktan sonra da yaşaya yaşaya öğrenmeye başladım, kabul ettiğim şeyler olmuştur, hala kabul etmediğim. Değişik bir macera. Babamla beraber çalışmayı seçmesem belki de yaşayamayacağım.

İşe ilk başladığım yıllarda iş hayatının gereği daha önce yakından takip etmediğim resmi gün ve tatilleri takip eder oldum. Mart ayında Dünya Kadınlar günü çıktı karşıma. Kadın olmayı bir zorluk olarak yaşamamış biri olarak bir gün başlarda bana hoş göründü. Sevdiklerime, iş vesilesi ile tanıştığım dost ve meslektaşım hanımlara çiçek gönderir oldum. Finans sektöründe çalışan ve çok da başarılı hanım arkadaşlarım vardı; mühendislik çevresinde mesleğini seven ve gerçekten başarı ile yapan dostlarım vardı; bu günde onları düşündüğümü ve takdir ettiğimi ifade etmek için çiçek gönderirdim.

Geçen yıllar ile beraber bir kadınlar günü olmasının gerekliliği, dünyada yaşayan toplumun yarısını oluşturan kadınlar adına yılda bir gün ayrılmasının gerekliliği bana çok ters gelir oldu. Gerekmediği için değil, 365 günde 1 günü bile olmayan kadınların sorunlarını ve yaşadıklarını dile getirmek, çözümler aramak için o güne bile çok ihtiyaç vardı. Ama toplumsal düşünce yapısı olarak kadın-erkek eşitliğinde, yaşam hakları ve şartları eksikliğinde ne kadar gerilerde olduğumuzun bir ifadesiydi bu gün. 8 Mart beni üzen, yüreğimi burkan bir gün olmaya başladı. Ve dün akşamdan beri, bu sabahı karşılarken bu duygular içindeyim.

Birazdan bugün vesilesi ile düzenlenmiş bir kahvaltıya katılacağım. Sonrada öğlen saat bir ile üç arası bu gün için hazırlanmış bir resmi törene katılacağım. Dün bir çok arkadaşım bu töreni bana hatırlattı. Bir gün. Kadınlar için bir gün.

Bugün kadınlığı kutlamanın günü değil. Ama kadınların sorunlarının ele alınması, kadınların yaşamdaki güçlerini ellerine almaları için yapabileceklerimizi hatırlatabilir. Ayda bir gün, haftada bir gün, her gün erkeklerin olduğu kadar kadınların günü olana kadar.

Kadın bir mühendis olarak iş hayatımda çok farklı maceralarım var. Erkek meslektaşlarımın belki de hiç yaşamadığı ve yaşamayacağı. Ben 13-14 yıl çok yoğun olarak inşaat işimizde çalıştım. Yıllık izin kullanmadığım, belki yılda 3-4 gün tatil yapabildiğim zamanları bilirim. Severek yaptım, şükürler olsun, belki ruhumu yordu ama severek ve isteyerek çalıştım.

Sanırım iş hayatımın 10. Yılındaydı, bir görüşme için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne gitmiştir. Yine işe başladığım ilk günden beri tanıdığım bir mühendis bey ile görüşüyordum; kendisi yıllarını DSİ’ye vermiş, bilgili, işini seven bir kişiydi. Bir ağabey olarak da örnek aldığım bir büyüğümdü. Yıllardırda işimiz ile ilgili konuları kendi ile görüşürdüm. O gün biraz tıkanmış, çözüm bekleyen teknik bir konudaki durumumuzu aktarmak ve idareden görüş istemek için kendisi ile görüşmeye gitmiştim. Sabah 6 uçağı ile Ankara’ya gelmiştim, ve açılış saatinde DSİ’ deydim. Kendisi ile görüşme fırsatını bulunca kendisine konuları aktardım, çözüm için bizim önerilerimizi, birkaç gün önce yeni döndüğüm şantiyedeki işin durumundan, yapılanlardan, yapılacak olanların programından bahsettim. Olağan şeyler; özet bir durum raporu verdim.

Mühendis Bey zaten dikkatle dinliyordu, ancak bir sessizlik oldu. Ben anlattıklarımı değerlendirdiğini düşündüm, ama farkında olmadan ters bir şey mi söyledim diye endişe ettim. Bey biraz daha sessiz kaldıktan sonra bana “Zeynep Hanım siz bu işleri gerçekten biliyorsunuz, ” dedi. Nasıl yani, dedim içimden. Ne demek istemişti. Ve devam eden kısa sessizlikte resim netleşti. Ben on yıldır işlerimiz nedeni ile bu idareye gelip gidiyordum, şantiyelerimize gidip geliyordum, firmamız adına ihalelere girip çıkıyordum.

Bu çok bilgili, saygılı, insan olarak gerçekten bir beyefendi olan mühendis bey, çalışmalarımı on yıl sonra tam olarak değerlendirebilecekti. Benden çok ya da az değil, benim yaptıklarımı yapan bir erkek meslektaşım kendini ispat için ne kadar zamana ihtiyaç duyardı acaba?

Ben yıllarca babam ile çalışma şansına kavuştum. Aile alışkanlığımız ben babama “siz” diye hitap ederdim ve iş ortamlarında da “Sinan Bey” olarak. Bu nedenle iş hayatımın uzun yıllarında seyahatlerimizde, iş görüşmelerimizde beni babamın sekreteri sanırlardı. Babam ile ben çalışma akışı içinde bunu başta fark etmezdik, ama ortaya çok enteresan sahnelerde çıkardı. O kadar çok örnek var ki.

İstanbul ofisimizde olduğumuz bir gün, bir iş makinesi firmasından almayı düşündüğümüz bir makine ile ilgili olarak teklif vermeye geleceklerdi. Genel olarak geleceklerinden haberim vardı. Benimde ofisimizde odam babamın odası ile karşılıklı idi. Neyse sanırım saat 11’e doğru kapı çalındı ve görevli arkadaş ilgili makine firmasından iki beyin geldiğini haber verdi. Odama buyur ettim. Bu arada şekil olarak bakarsanız benim çalışma odam babamınkinin belki iki katı büyüklükte bir çalışma odası, masamda hesaplar kitaplar, eh o günlerde siyah takım elbiseler falan, oldukça da resmi formata uygun giyinmeye özen gösteriyorum. Beyleri buyur ettim, kendimi tanıttım, ve konuyu anlatmaya başlamalarını rica ettim. Beyler bir türlü benimle konuşmak istemiyorlar. İlle de Sinan Bey ile konuşmak istiyorlar. Konuyu benim takip ettiğimi ve makineyi anlatmalarını tekrar ve tekrar istedim, ama firmamıza makine satmaya bir satıcıdan beklenmeyen şekilde konuşarak bana oldukça ters davrandılar. Anlayamadım; ürününü tanıtmayı istemeyen misafir satıcıların durumunu aktarmak için babamın yanına gittim. “Onları benim odama al, ” dedi. Tekrar odama döndüm, beylere “Sinan Bey sizi şimdi kabul edecek, ” diyerek babamın yanına aldım. Babam onları karşısına oturttu, nasılsınız diye sorduktan sonra ve onların da aynı soruyu sormalarını bekledikten sonra “İlgili makine teklifiniz ve makine ilgili bilgiler elinizde hazır mı?” diye sordu. “Evet” dediler ve hızla anlatmaya başlayacakken, babam sağ elini hafif havaya kaldırdı. “Şimdi kızım mühendis Zeynep Hanım’a bu konuda gerekli bilgileri veriniz, ” dedi. İki beyin suratında hafif bir beyazlaşma ve şaşkınlık vardı.

Yine bir sessizlik. Bir tanesi “Bu Zeynep Hanım sizin kızınız olan Zeynep Hanım mı?” demez mi. “Biz kendisini sekreteriniz sanmıştık." Ofisteki bayan çalışma arkadaşlarımın iş hayatında karşılaştıkları zorlukları iyi anlıyorum. Az önce kendimi detaylı tanıtıp odamda oturtup konuştuğum bu adamlar elimi sıkarken beni değilse hangi sözcükleri duyuyorlardı? “Ben Sinan Bey’in kızı mühendis Zeynep, makine teklifinizi bana vereceksiniz” cümlesi başka hangi anlamlara geliyor olabilirdi acaba?

Bu ve benzeri olayları o kadar çok yaşadım ki. Bazen anlaşılması için bir cümleyi, iş ortamında bir talimatı dört beş defa tekrar ederim. Bir erkek meslektaşımın bir defada dinlenen talimatını, benim beş defa tekrar etmem gerekebilir. Başlarda buna çok isyan ettim, sonra işimi yapmak istiyorsam çözüme odaklanmam gerektiğine karar verdim. Bir defa söylüyorum, yapılmamış, ikinci defa söylüyorum, yapılmamış, dördüncü defa, yok, beşincide oluyor. Aynı konuda bir erkek meslektaşıma bakıyorum, ilk defada hadi ikincide işlem tamam. Ve bunu yapanlar sevdiğim, çalışkan elemanlar. Bu beş defalar işe ilk başladığım yıllarda belki onbeşti. Aradan geçen 17-18 yılda da belki iki üçe düştü, ama kadının sözü bilgisi ve tecrübesi ne olursa olsun erkekler, hatta kadınlar tarafından yeterince dinlenmiyor. Aynı bilgiye sahip bir erkek ve kadının iş ortamında başarı için harcamaları gereken zaman ve emek kat kat farklı olabiliyor.

Dünya Kadınlar günü bana daha çok söylenmemiş söz olduğunu hatırlatıyor.

23 Ocak 2009 Cuma

Ertesi Sabah...



Uzun yıllar Rahmetli babamla birlikte çalışma şansına kavuştum. Babam muhteşem bir öğretmen ve oldukça da enteresan bir adamdı. Doğrusu bu dünyada geçirdiğimiz 34 yıl içerisinde yeterince tanıyabildim mi bilmiyorum.

Yıllarca şantiyelerde televizyon ve belki de radyo dinleme imkânı bile bulamadan Türkiye’nin her bölgesinde çalışmış inşaatlar yapmış bir mühendisti babam. Esasında inşaat müteahhitliği yapıyordu ama bu kelimeyi sevmezdi. Mühendis olmak O’nun için önemliydi. Mezun olduğu yıllarda bir süre Karayolları Genel Müdürlüğü’nde çalışmıştı, 1950’lerin başlarında. “Biz o günlerde validen yüksek maaş alırdık, mühendislere gerçekten Devlet kıymet verirdi o günlerde.” derdi.

1956 yılında kurmuş babam ilk firmasını ve o günden itibaren ölümüne kadar da çalışmış durmadan, 2004 yılına kadar. “Rahat öbür tarafta evladım” derdi bana Babam, çalışmanın, üretmenin, bir şeyler yapmanın bir yaşam tarzı olduğuna inanırdı. Sade yaşamayı seven bu adam teknik hesaplar yapmaktan keyif alan, ve belki de bundan öte sadece Galatasaray, futbol ve balıkları severdi. Balık tutmaya vakti hiç olmadı, ama ben küçükken Pazar sabahları daha gün doğmadan beni alır ve İstanbul balık haline götürürdü. İstanbul’daki balık lokantalarının ve balık satıcılarının arasında bir mühendis adam ve küçük kızı balık ihalelerini seyrederdik. Bazen de ihalelerden balık alanlardan balık alır eve getirirdik.

Balık temizlemeyi bana Babam öğretti. Karnını açmayı, içini ve pullarını temizlemeyi. İtiraz etmeden yapardım, gerçekten bir maceraydı benim için, ilkokul yıllarımın güzel maceralarından bir tanesi.

Babam son yıllarında bir de akşam seyrettiği filmleri anlatırdı bana. Sabahları işe giderken araba ile uğrar ve O’nu alırdım. Gece uykuları oldukça azalmıştı, ve gece kulakları da pek iyi duymadığı ve annemi rahatsız etmemek için kulaklık ile televizyon seyrederdi.

Ve sabahları evden ofise yaptığımız yolculuk sırasında bana bir önceki akşam seyrettiği bir filmi anlatırdı bazen. Genelde çok konuşmayan, az öz lafı seven bu adam, bazen tüm duygu yoğunlukları ile bir filmi, karakterleri, aralarındaki iletişimi, ilişkileri anlatırdı. Sanki kendisinin yaşam ile ilgili sorguladığı şeylerin cevaplarını arardı. Babamın son yıllarda ortaya çıkan bu yönü beni şaşırtırdı. Daha doğrusu benim yeni görebildiğim yönü.

Gözlem yeteneği çok kuvvetliydi babamın. Olaylara bakmak ve olduğu gibi görmekten korkusu yoktu. Kalıpların arkasına saklanmaz ve hiçbir şeyin yapılamaz olduğunu düşünmezdi. “En zoru kendini inandırmaktır” derdi, “kendini inandırdıktan sonra başkalarını ikna etmek kolaydır.” İstenirse her şeyin yapılabileceğine inanırdı, ve etrafındakileri de buna inandırmak için uğraşırdı. Çok çabuk vazgeçtiğimiz ve engelleri imkânlardan çok saymaya alıştığımız bu toplumda böyle bir adamın varlığını sürdürmesi hiç de kolay değil. Çok yıpranmış olmalı. Ama hiç yakınmadı. Yakınmayan bir adamdı babam. Yoruldum demezdi, şikâyet etmezdi. İş ile ilgili bin bir zorluk, bin bir haksızlık ile karşılaştığımızda ben isyan ettiğimde, “bu işin şartları belli kızım, kabul etmiyorsan yapma,” derdi.

Bir de şikâyet kabul etmezdi babam, en azından yerine getirecek bir önerin yoksa. Neden yakınacak olsam, “Peki senin önerin ne?” derdi. Yani boş eleştiri ve boş yakınmalara pabuç bırakmazdı. Eleştiriyorsan çözüm getir derdi özetle. Kolay bir adam değildi babam. “Sinan farklı bir gezegenden gelmiş” diyenler olurdu. Kim bilir belki de haklıdırlar.

Bugünlerde babamı çok hatırlıyorum. Annem kendisinde kalan birkaç fotoğrafı verdi bana, babamla benim son yıllarımızda çekilmiş birkaç fotoğrafımız. Ben fotoğraf çekmeyi çok severim ve etraftakiler, özellikle annem yakınır biraz bundan. Ama biliyor musunuz ne kadar çok çektiğimi düşünsemde geriye dönüp bakıyorum ve babam ile ilgili aklıma gelen anılarımın çoğuna dair fotoğraf yok. Sanki en önemli sahneler zihnimde bir yerlerde var olmaya çalışıyor.



Bu akşam niye babam geldi aklıma. Bir film seyrettim. Dan Millman’ın ‘Dingin Savaşçı’ kitabının aynı isimli filmini. Nick Nolte oynuyor, duygusal güzel bir film. Babam seyretse severdi muhtemelen. … Ve akşam geç bir saatte tek başına seyretmiş olsa, ertesi sabah evden ofise yolculuğumuzda acaba nasıl anlatırdı bu filmi bana…