İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
eşitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eşitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2020 Cuma

Hanım mı, Bey mi ve Yolun Neresi?

İnsan isimlerinin Türkçe’de bazı alıştığımız kısaltmaları vardır.
Kullanageldiğimiz.

Mesela benim ismim olan Zeynep için kısaltma olarak en çok Zeyno’yu biliriz ama bana çok az insan Zeyno dedi.

Ailede benim ismimin kısaltması esasında ismimden uzundu. Zeynebikos.

Ortaokul, lise yıllarında, daha önce belki bahsetmişimdir, ismim için başka kısaltmalar kullanıldı.  Ve bu kısaltmaların Zeynep ile pek ilgisi yoktu.  

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nin 1988 yılı mezunları sınıfında, yanlış hatırlamıyorsam, yedi Zeynep olduğumuz, sadece iki Şubemiz olduğu ve her sınıfa en az 3 Zeynep düştüğü için, o yedi yıl boyunca bazen öğretmenlerimiz bile Zeynep diye çağırmadı beni.  

Genelde Kocasinan’dım.  Arkadaşlarımızdan arada Zeynep diyenler belki oluyordu ama neredeyse tüm Zeynep’ler benim gibi genelde soyadları ve soyadlarının kısaltmaları ile bilinirdi.  

Koca, Koco ismimin kısaltmalarından bazılarıydı ama soyadım Kocasinan olduğu için Sinan diyenler de oluyordu. Ve öğretmenlerimizden bile. 

Türkçe öğretmenlerimizden birinden “Kızım Sinan şu bölümü sen oku,” cümlesini birkaç defa duyduğumu hatırlıyorum.  Ve şimdi düşününce belki sadece bir kız okulunda benimki gibi bir soyadı ile söylenebilecek bu hitap yüzüme bir tebessüm yayılmasını sağlıyor.  

“Kızım Sinan” kadar yüzüme bir tebessüm yayılmasını sağlamasa da bana hep enteresan gelen diğer bir ifade de “Mühendis Bey”, “Zeynep Bey”di.

Daha sonra doktor olan arkadaşlarımızın ve özellikle Anadolu’da görev yapanların aşina olduklarını anladığım bu ifade ile 1992 yılında Amerika’dan dönüp işe başladığımda tanışmıştım.  

Adıyaman, Elazığ ve Malatya illerimizde bulunmam ve oradaki özellikle esnaf ve teknik işler ile ilgilenen insanlar ile temaslarımda, Mühendis Hanım ya da Zeynep Hanım ifadeleri kadar bu hitapların "Bey"li versiyonları ile de karşılaştım.

*


Esasında geriye dönüp bakınca, bugün bile esasında bir saygı ifadesi olarak kadınlara hitapta kullanılan ‘bey’ ifadesinin, ne kadar büyük bir sorunu ifade ettiğini görmemek mümkün değil.  

Özellikle iş hayatımın ilk yıllarında, birlikte çalıştığı mühendis babası tarafından çok kıymet verilen ve desteklenen bir mühendis olarak, hele Üsküdar Amerikan Kız Lisesindeki yedi yıldan sonra Amerika’da, Cornell Üniversitesi'nden okuyup dönmüş bir yeni mezun olarak, benim kadınların yaşam mücadelesine dair algılayabildiklerim o günlerde çok sınırlıydı.  

Kadın ya da erkek olmak gibi ayrımın çok da farkında ve ayırdında olmadan yeni ve tecrübesiz bir mühendis ve çalışan olmaya dair olarak gördüm mücadelemi.  Öğrendikçe ve tecrübelendikçe yaşam kolaylaşacaktı.  

*

Amerika’dan döndükten sonra geçen yirmi sekiz yılda ,Türkiye’de kadın olmaya dair, ülkemizdeki kadınların çoğunluğunun deneyimlerine göre muhtemelen çok daha kolay olsalar da, bir çok şey yaşadım.  

Türkiye’de kadın ve erkek olmak arasında çok büyük farklar var.  Kadın ve erkek çalışan olmak, kadın ve erkek iş insanı olmak, kadın ve erkek mühendis olmak, kadın ve erkek işveren olmak arasında, kadın ve erkek sivil toplum gönüllüsü olmak arasında, kadın ya da erkek olarak bir seçime girmek, haydi bunları bıraktım, sokakta yürümek ve bir günün saatleri için bile çok büyük bir fark var.   Tüm Dünya’da var.  Belki İzlanda’da yoktur ama neredeyse her yerde bu fark var. 

Yaşamda her an, erkeklerle ile aynı şeyleri yaparken, karşılaştığımız ek yük ne kadar fazla aslında.  

Mesela, işe başladığım yıllarda, benden 43 yaş büyük ve Türkiye’deki en iyi mühendislerden biri, zamanında Türkiye’nin en iyi şantiye şefi diye bilinen babam Sinan Kocasinan ile çalıştığım için, tabii ki iş hayatımda babamın talimatlarının, sözlerinin çalışanlarımız tarafından benim sözlerime göre farklı şekilde hızla kabul edilmesini ve uygulanmasını hiç sorgulamadım.    

Yine aynı şekilde, Şantiye Şeflerimizin, amirlerimizin talimatları ya da önerileri için de aynısını düşündüm.  Özellikle işe başladığım ilk yıllarda.  Çünkü çoğu yaşça benden en az yirmi, otuzyaş büyüktüler ve hem bilgileri, hem tecrübeleri çok daha fazlaydı.  Doğru olduğuna inandığım bir önerim, düşümcem ya da uyarım varsa, onlar dinleyene kadar anlatmaya, paylaşmaya, savunmaya ısrarla devam ettim.  Israr etmem gerekmesini, önerimin doğrululuğunu gerekirse defalarca göstermeye çalışmayı normal kabul ettim.  Yani, benim bu şekilde yorumladığım, esasında söylediğimin dinlenmesi için mücadele etmeyi, emek vermeyi normal kabul ettim.

İş hayatımın ilk bir iki yılı böyle geçti. Ta ki, başka bir şeyi fark edene kadar.  

Amerika’dan Türkiye’ye dönen, kendisi de bir mühendis olan ağabeyim de bizimle çalışmaya başlayana kadar.

Bazen paylaşıyorum, koşarken içinde olduğumuz manzarayı hemen fark edemeyebiliyoruz.  Ya da bana öyle oluyor. Aynı görüntüler tekrar tekrar karşıma çıkmaya başlayınca fark ediyorum.

Bir gün baktım, işle ilgili bir görevlilerimizin bir işlem yapması lazım.  İşlem çok net, belki yeni bir uygulama ama hepimize faydası olacak.  Hani hem işleri kolaylaştıracak, hem hızlandıracak.  Hepimiz için.  Personelimizi işten etmek gibi bir sonucu da yok. Tam tersi, onların işlerini daha rahat yaparak daha başarılı olmalarını da sağlayacak. İçinde biraz yeni uygulamalar var mı var ama hani bana sorarsanız çok daha minimal bir yenilik de diyebiliriz.  Ve üstat mühendis babamdan da vize aldığım için kararımdan ve uygulamam da pek eminim. 

Bu işle ilgili talimatı verdim. Yeni bir uygulama olduğu için bir tereddüt süreci olmasını da bir yandan bekliyorum.  Ve tahmin ettiğim ve biraz da alışık olduğum üzere, konunun sorumlusu arkadaşımız uygulamayı başlatmak için elini bir biraz ağırdan aldı. Tekrar hatırlattım, tekrar izah ettim, tekrar açıkladım.  Herhalde bu beş gün kadar devam etti.

Sonra, sanırım ofisteki bir öğle yemeğinde babam ve ağabeyim ile otururken konuyu mu açmış olmalıyım bilmiyorum ama sonrasında beni uyandıran bir şey oldu.  

Şimdi, bu yaşananı, o güne kadarki bir iki yıllık iş hayatımda normal karşılamakta olduğumdan, bir şikayet olarak paylaşmadığımdan eminim.  Muhtemelen, bunu nasıl aşabiliriz, arkadaşları nasıl benimsetebiliriz diye aklımdan geçmiş ve söylemiş olmalıyım. Böyle olmuş olmalı.

Olmalı ama, sonrasında olan, çok farklı bir şekilde oldu.

Aynı akşamüstü müydü, yoksa ertesi sabah mıydı bilmiyorum kısa bir konuşmaya şahit oldum.  O günlerde Amerika'dan nispeten yeni dönmüş ve yeni işe başlamış olan, yani konuyu hazırlıklar bittiğinde ve uygulama aşamasında öğrenen, benimle paralel bir konumda görev yapan ağabeyim ile  benim sorumluluğumdaki bu iş için konunun sorumlusu görevlimiz arasındaki şu diyaloğun geçtiğine şahit oldum.

 “… Bey,  bundan sonra bu işi bu şekilde yapacağız.  Buna göre hazırlıklarınızı bitirin ve başlayın.”

Bu cümleyi duydum ve ağabeyim şimdi neden bu konuya dahil oldu, benim söylediklerimi niye tekrar ediyor acaba, dedim.  Benim kurduğum cümlelerin neredeyse aynısını söylediği de dikkatimi çekmişti. Ben belki lütfen kelimesini ilave ederek söylemiş olabilirim o cümlelere.

Beni uyandıran ve iş hayatımı sonrasında değiştiren bu cümlenin sonrasında yaşananlardı.   İlk reaksiyonum ağabeyim bu konuya neden dahil oldu diye sormak oldu, ama sonradan anlayacaktım ki o günden öğreneceklerim vardı.

Görevlimiz ağabeyimin iki kısa cümlesini dinledi ve hemen ardından, “Tamam Yaman Bey,” dedi.  Ve ikinci bir cümle etmeden döndü ve başlatılması için beş gündür çalıştığım işi başlattı.  

*

Uzaktan şahit olduğum sahne beynimin içinde iki üç hafta dönüp durdu ve sonrasında fark ettiklerim dağ gibi artmaya başladı.  

Sadece işte değil, yaşamın her anında, sanki gözlerimin önünden bir perde kalkmış gibi, kadın olarak yaptıklarımızı yaparken erkeklere göre verdiğimiz emeğin, harcamamız gereken ek gücün, vermemiz gereken ek zamanın, kendimizi ispat etme mücadelemizin, kendimizi erkeklere göre daha farklı şekilde ispat etmemiz gerektiğinin, karşılaştığımız davranışların ek duygusal yükünün birbiri ardına farkına varmaya başladım.   

Ben çok şanslılardandım.  Eğitim alma şansına kavuşmuş, bilgiye erişme şansı olan, desteklenen, yüreklendirilen, fırsat verilen, söz hakkı verilen, özgür bir genç kadındım.  Öğreniyor, öğretiliyor, deneyimliyor, seçiyor, istediğim adımları atabiliyor ve birşeyleri başarmanın tadını da alabiliyordum.  Alabiliyordum ama Türkiye’deki kadın gerçeği bambaşka şeyler söylüyordu.  

*
İş hayatımın ikinci ya da üçüncü yılındaki bu uyanış,  benim çalışma hayatımı, yaşamımı çok olumlu yönde etkileyen oldukça önemli ve çok değerli bir başlangıç oldu.

Fark ettiğim şey, anlayabildiğim, kadın olduğum için, erkeklerin beni kalıplara göre gördüğü ve değerlendirdiğiydi.  

Bildikleri, alıştıkları ve alıştırıldıkları kalıpları bir kenara koyup, Zeynep’i görmeleri kolay olmuyordu.  

Öğretilmişlikler, kodlanmış bilgiler otomatik olarak devreye giriyor, onların bana duydukları güven ve inanç bu kodları bir kenara bırakmalarını zamanla sağlasa da, evet, işte zaman alıyordu.  Emek gerektiriyordu.

İstemediklerinden değil, denemediklerinden değil, çünkü gerçekten, mesela iş arkadaşları anlamında da, inşaat gibi bir sektörde çalışmamıza rağmen, aslında bir kadın olarak ne kadar şanslı olduğumu zaman içinde anlayacaktım.

Eşitliğe inanan erkeklerin bile, kendileri ile verdikleri mücadeleyi kazanmak için zamana ihtiyaçları oluyordu.
*

Benim bir kadın olarak yaşamıma bakış açımı beklenmedik bir anda iki üç cümlelik bir diyaloğa şahit olmak değiştirdi.

O günden sonra aslında ben pek değişmedim.  Konuşma tarzımı ya da davranışlarımı değiştirmek gibi bir yol izlemedim.  Kendimi değiştirmek, olduğumdan farklı görünmek ya da davranmak gibi bir ihtiyaç hissetmedim.  Sadece, karşımdaki insanların beni nasıl görüyor ya da diğer bir deyişle görmüyor ve o nedenle anlayamıyor olabileceklerine dair bir uyanış yaşadım.  Ve bunu, belki biraz geç de olsa, farketmek, bana verilen en değerli hediyelerden biriydi.   

Sadece bu konuda değil, yaşamın ne çok alanında farkında bile olmadığımız otomatik pilotta çalışan kalıplar ile yaşadığımızı değişik bir şekilde fark etmek bir yandan beni yaşamla daha çok barıştırırken diğer yandan da doğruluğuna inandığım şeyler için mücadele etme isteğimi de kuvvetlendirdi.

*

Bugünlerde birçok farklı konu ile birlikte İstanbul Sözleşmesini de konuşuyoruz.  

Dünya’da ve Türkiye’de kadınları bekleyen birçok mücadele var.  

Fiziksel ve duygusal şiddet, can güvenliği, ekonomik özgürlük, adalet ihtiyacı, haklar, ...

Mücadele devam ediyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda yol, bir yandan kısalırken sanki bir yandan da uzuyor. 

Bize de, eşitliğe olan inancımızla, yapabildiğimizi yapmak kalıyor.

8 Mart 2009 Pazar

Yolun Neresindeyiz?

‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ : Bana hüzünlü gelmeye başlayan bir gün oldu son yıllarda. Öğrencilik yıllarımda bugünün çok üzerinde durduğumu söyleyemem. Liseyi bir kız lisesinde okudum, üniversiteyi de yurtdışında. Öğretmenlerimden ve ailemden kız çocuk olduğum için bir erkek çocuğun karşılaşacağından daha fazla engeller ile karşılaşmadım. Ne azından hissetmedim. Kız çocuk olmamın beni durdurduğunu düşünmedim.

Üniversite’yi Amerika’nın iyi üniversitelerinden birinde okudum. Burada beni şaşırtan mühendislik fakültesindeki kız öğrencilere Amerikalılar dahil diğer öğrencilerin sanki çok özel insanlarmış gibi muamele yapmasıydı. Mühendislik olmak Amerika’da Türkiye’deki kadar popüler değildir. Doktor olmak, avukat olmak çok daha prestijlidir. Ancak kız öğrencilerin fen ve matematik derslerini sevmelerine iltifat edilmesine şaşırtmıştım. Belki bir kız lisesinde okuduğum için ve birçok arkadaşım fen ve matematik’te başarılı olduğu için bana göre bu normal bir şeydi. Matematik veya tarih derslerini seviyor olmak elmayı veya portakalı sevmek gibi bir tercihti. Bu tercihlerin kız veya erkek olmak ile ilgisini kurmamıştım.

Türkiye’deki ve Dünya’daki kadınların yaşam şartları ve bir erişkin kadın olarak yaşamanın getirdiklerini ise eğitimim bitip Türkiye’ye döndükten ve rahmetli babam ile inşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra fark edecektim.

Türkiye’ye döndüğümün ertesi günü işe başladım. Bir Cumartesi sabahında İstanbul’a dönmüştüm. Pazar sabahı babam “Haydi hazırlan Kırklareli’ne ihalesi yapılacak olan bir barajın yerini görmeye gideceğiz, ” dedi. Hazırlandım, arabaya atladık yola çıktık. Türkiye’ye döndükten 24 saat sonra iş hayatım başlamıştı.

Kırklareli’nde Devlet Su İşleri’nin bir Şube Müdürlüğü vardı. Şube Müdürünü ziyaret ederek iş hakkında bilgi aldık. Bir noktada Müdür Bey bana döndü “İşi alırsanız Zeynep Hanım mı Şantiye Şefi olacak?” dedi. Onsekiz aydır yurtdışındaydım, itiraf etmeliyim 22 yaşında olmama rağmen o günlerde beni çok daha büyük zannederlerdi. Örneğin üniversite birinci sınıfta asistan olduğumu düşünerek bana gelenler çok olurdu. O günlerde benim için olduğumdan büyük görünmek bir iltifattı, bugünlerde samimi olarak yaşımdan genç gösterdiğimi düşünenler olunca seviniyorum. Şube Müdürü beyin sorusu bana o gün enteresan gelmemişti. Şimdi bugün bir Şube Müdürü bana bu soruyu sorsa çok daha farklı şeyler düşünüyorum.

Küçüklüğümden beri babamın işleri vesilesi ile farklı şantiyelerde bulunduk. İlkokula başladıktan sonra şantiye gezilerimiz yaz tatillerine sıkışmaya başladı. Ama hayatımda yabancı bir kavram değildi. Babam inşaat yüksek mühendisiydi ve inşaat işleri yapıyordu. İnşaat şantiyelerinde genelde kadın çalışan göremezsiniz; inşaat işleri genelde erkeklerin çalıştığı bir sektördür. Bizim firmamızda çalışan hanımlar muhasebe servisinde görev yapardı. Kendim işe başlayana kadar bunun benim o güne kadar bulunduğum ortamlardan ne kadar farklı olduğu anlayamamışım. İşe başladıktan sonra da yaşaya yaşaya öğrenmeye başladım, kabul ettiğim şeyler olmuştur, hala kabul etmediğim. Değişik bir macera. Babamla beraber çalışmayı seçmesem belki de yaşayamayacağım.

İşe ilk başladığım yıllarda iş hayatının gereği daha önce yakından takip etmediğim resmi gün ve tatilleri takip eder oldum. Mart ayında Dünya Kadınlar günü çıktı karşıma. Kadın olmayı bir zorluk olarak yaşamamış biri olarak bir gün başlarda bana hoş göründü. Sevdiklerime, iş vesilesi ile tanıştığım dost ve meslektaşım hanımlara çiçek gönderir oldum. Finans sektöründe çalışan ve çok da başarılı hanım arkadaşlarım vardı; mühendislik çevresinde mesleğini seven ve gerçekten başarı ile yapan dostlarım vardı; bu günde onları düşündüğümü ve takdir ettiğimi ifade etmek için çiçek gönderirdim.

Geçen yıllar ile beraber bir kadınlar günü olmasının gerekliliği, dünyada yaşayan toplumun yarısını oluşturan kadınlar adına yılda bir gün ayrılmasının gerekliliği bana çok ters gelir oldu. Gerekmediği için değil, 365 günde 1 günü bile olmayan kadınların sorunlarını ve yaşadıklarını dile getirmek, çözümler aramak için o güne bile çok ihtiyaç vardı. Ama toplumsal düşünce yapısı olarak kadın-erkek eşitliğinde, yaşam hakları ve şartları eksikliğinde ne kadar gerilerde olduğumuzun bir ifadesiydi bu gün. 8 Mart beni üzen, yüreğimi burkan bir gün olmaya başladı. Ve dün akşamdan beri, bu sabahı karşılarken bu duygular içindeyim.

Birazdan bugün vesilesi ile düzenlenmiş bir kahvaltıya katılacağım. Sonrada öğlen saat bir ile üç arası bu gün için hazırlanmış bir resmi törene katılacağım. Dün bir çok arkadaşım bu töreni bana hatırlattı. Bir gün. Kadınlar için bir gün.

Bugün kadınlığı kutlamanın günü değil. Ama kadınların sorunlarının ele alınması, kadınların yaşamdaki güçlerini ellerine almaları için yapabileceklerimizi hatırlatabilir. Ayda bir gün, haftada bir gün, her gün erkeklerin olduğu kadar kadınların günü olana kadar.

Kadın bir mühendis olarak iş hayatımda çok farklı maceralarım var. Erkek meslektaşlarımın belki de hiç yaşamadığı ve yaşamayacağı. Ben 13-14 yıl çok yoğun olarak inşaat işimizde çalıştım. Yıllık izin kullanmadığım, belki yılda 3-4 gün tatil yapabildiğim zamanları bilirim. Severek yaptım, şükürler olsun, belki ruhumu yordu ama severek ve isteyerek çalıştım.

Sanırım iş hayatımın 10. Yılındaydı, bir görüşme için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne gitmiştir. Yine işe başladığım ilk günden beri tanıdığım bir mühendis bey ile görüşüyordum; kendisi yıllarını DSİ’ye vermiş, bilgili, işini seven bir kişiydi. Bir ağabey olarak da örnek aldığım bir büyüğümdü. Yıllardırda işimiz ile ilgili konuları kendi ile görüşürdüm. O gün biraz tıkanmış, çözüm bekleyen teknik bir konudaki durumumuzu aktarmak ve idareden görüş istemek için kendisi ile görüşmeye gitmiştim. Sabah 6 uçağı ile Ankara’ya gelmiştim, ve açılış saatinde DSİ’ deydim. Kendisi ile görüşme fırsatını bulunca kendisine konuları aktardım, çözüm için bizim önerilerimizi, birkaç gün önce yeni döndüğüm şantiyedeki işin durumundan, yapılanlardan, yapılacak olanların programından bahsettim. Olağan şeyler; özet bir durum raporu verdim.

Mühendis Bey zaten dikkatle dinliyordu, ancak bir sessizlik oldu. Ben anlattıklarımı değerlendirdiğini düşündüm, ama farkında olmadan ters bir şey mi söyledim diye endişe ettim. Bey biraz daha sessiz kaldıktan sonra bana “Zeynep Hanım siz bu işleri gerçekten biliyorsunuz, ” dedi. Nasıl yani, dedim içimden. Ne demek istemişti. Ve devam eden kısa sessizlikte resim netleşti. Ben on yıldır işlerimiz nedeni ile bu idareye gelip gidiyordum, şantiyelerimize gidip geliyordum, firmamız adına ihalelere girip çıkıyordum.

Bu çok bilgili, saygılı, insan olarak gerçekten bir beyefendi olan mühendis bey, çalışmalarımı on yıl sonra tam olarak değerlendirebilecekti. Benden çok ya da az değil, benim yaptıklarımı yapan bir erkek meslektaşım kendini ispat için ne kadar zamana ihtiyaç duyardı acaba?

Ben yıllarca babam ile çalışma şansına kavuştum. Aile alışkanlığımız ben babama “siz” diye hitap ederdim ve iş ortamlarında da “Sinan Bey” olarak. Bu nedenle iş hayatımın uzun yıllarında seyahatlerimizde, iş görüşmelerimizde beni babamın sekreteri sanırlardı. Babam ile ben çalışma akışı içinde bunu başta fark etmezdik, ama ortaya çok enteresan sahnelerde çıkardı. O kadar çok örnek var ki.

İstanbul ofisimizde olduğumuz bir gün, bir iş makinesi firmasından almayı düşündüğümüz bir makine ile ilgili olarak teklif vermeye geleceklerdi. Genel olarak geleceklerinden haberim vardı. Benimde ofisimizde odam babamın odası ile karşılıklı idi. Neyse sanırım saat 11’e doğru kapı çalındı ve görevli arkadaş ilgili makine firmasından iki beyin geldiğini haber verdi. Odama buyur ettim. Bu arada şekil olarak bakarsanız benim çalışma odam babamınkinin belki iki katı büyüklükte bir çalışma odası, masamda hesaplar kitaplar, eh o günlerde siyah takım elbiseler falan, oldukça da resmi formata uygun giyinmeye özen gösteriyorum. Beyleri buyur ettim, kendimi tanıttım, ve konuyu anlatmaya başlamalarını rica ettim. Beyler bir türlü benimle konuşmak istemiyorlar. İlle de Sinan Bey ile konuşmak istiyorlar. Konuyu benim takip ettiğimi ve makineyi anlatmalarını tekrar ve tekrar istedim, ama firmamıza makine satmaya bir satıcıdan beklenmeyen şekilde konuşarak bana oldukça ters davrandılar. Anlayamadım; ürününü tanıtmayı istemeyen misafir satıcıların durumunu aktarmak için babamın yanına gittim. “Onları benim odama al, ” dedi. Tekrar odama döndüm, beylere “Sinan Bey sizi şimdi kabul edecek, ” diyerek babamın yanına aldım. Babam onları karşısına oturttu, nasılsınız diye sorduktan sonra ve onların da aynı soruyu sormalarını bekledikten sonra “İlgili makine teklifiniz ve makine ilgili bilgiler elinizde hazır mı?” diye sordu. “Evet” dediler ve hızla anlatmaya başlayacakken, babam sağ elini hafif havaya kaldırdı. “Şimdi kızım mühendis Zeynep Hanım’a bu konuda gerekli bilgileri veriniz, ” dedi. İki beyin suratında hafif bir beyazlaşma ve şaşkınlık vardı.

Yine bir sessizlik. Bir tanesi “Bu Zeynep Hanım sizin kızınız olan Zeynep Hanım mı?” demez mi. “Biz kendisini sekreteriniz sanmıştık." Ofisteki bayan çalışma arkadaşlarımın iş hayatında karşılaştıkları zorlukları iyi anlıyorum. Az önce kendimi detaylı tanıtıp odamda oturtup konuştuğum bu adamlar elimi sıkarken beni değilse hangi sözcükleri duyuyorlardı? “Ben Sinan Bey’in kızı mühendis Zeynep, makine teklifinizi bana vereceksiniz” cümlesi başka hangi anlamlara geliyor olabilirdi acaba?

Bu ve benzeri olayları o kadar çok yaşadım ki. Bazen anlaşılması için bir cümleyi, iş ortamında bir talimatı dört beş defa tekrar ederim. Bir erkek meslektaşımın bir defada dinlenen talimatını, benim beş defa tekrar etmem gerekebilir. Başlarda buna çok isyan ettim, sonra işimi yapmak istiyorsam çözüme odaklanmam gerektiğine karar verdim. Bir defa söylüyorum, yapılmamış, ikinci defa söylüyorum, yapılmamış, dördüncü defa, yok, beşincide oluyor. Aynı konuda bir erkek meslektaşıma bakıyorum, ilk defada hadi ikincide işlem tamam. Ve bunu yapanlar sevdiğim, çalışkan elemanlar. Bu beş defalar işe ilk başladığım yıllarda belki onbeşti. Aradan geçen 17-18 yılda da belki iki üçe düştü, ama kadının sözü bilgisi ve tecrübesi ne olursa olsun erkekler, hatta kadınlar tarafından yeterince dinlenmiyor. Aynı bilgiye sahip bir erkek ve kadının iş ortamında başarı için harcamaları gereken zaman ve emek kat kat farklı olabiliyor.

Dünya Kadınlar günü bana daha çok söylenmemiş söz olduğunu hatırlatıyor.