İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
korona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2021 Cuma

2021

2020 yılı Çin’de bir virüs nedeni ile yaşananları uzaktan takip ettiğimiz, Güney Kore’de, Japonya’da ve uzak doğuda etkilerini haberlerden izlediğimiz bir yıl olarak başlarken, sonrasında İtalya ile birlikte yaklaşan bir dalga olarak bizlere çarptı ve dalgalar yaşamlarımıza çarpmaya devam ediyor.

Yaşananları yıllar öncesinden tahmin edenler tabii ki vardı.  Bununla birlikte, insan ruhu felaketleri yaşayacağını öngörse de tedbirli olmak konusunda bırakın olayın öncesinde, olayları yaşarken bile gerekenleri yapmak konusunda yeterince dikkatli ve inançlı olamıyor.  Bunu Dünya’nın heryerinde, her seviye de ve her boyutta gördük.  Kimi ülkelerde ve toplumlarda farkındalıklar dalgaların etkisini azalttık, kimilerinde dalgaların önüne çekilen perdeler savrulanların şaşkınlığını daha da yükseltti.


2020, özellikle Şubat ayı ile birlikte ama neredeyse sonrasındaki, yaşattığı beklenmedik yavaşlatmalar ve duraksatmalar ile akmaya devam ederken, her gün, hem dünyayı seyrettiğimiz hem de bireysel hikayelerimizi ister istemez tekrar tekrar düşündüğümüz, şükrettiklerimiz ile birlike özlemlerimizi fark ettiren ve derinden hissettiren bir zaman sundu.


Birçok anlamda zor bir yıldı.  Benim için de.  Korku, kaygı ve endişeleri ile yaşanan bir yıldı. Kendim kadar sevdiklerimin güvende olması için kaygılandığım bir yıl.  Milyonlarca insan gibi sevdiklerimi kucaklamayı özlediğim, sohbet etmeyi özledim, kalabalık sofralarda kahkahalarla yenilen yemekleri özlediğim bir yıldı.  Daralmış, sıkıştırılmış, bunalmış hissettiğim, bugüne kadar yaşayabildiklerime şükrettiğim, geleceğe bakmak konusunda oldukça isteksizleştiğim ve geçmişi ince ince elediğim, o geçmiş ile kendimi daha iyi tanımaya çalıştığım bir yıldı.  


Mesela Boğaz’dan geçen bir geminin motorunun sesinin martı sesleri ile birlikte kulaklarımın İstanbul’un göbeğinde duyabildiği tek olabileceği hayal etmezdim.  Aylarca görmediğim yeğenime maskelerin ardından sadece birbirimize bakarak geçireceğimiz günleri de.  Arkadaşlarımın cenazelerine gidemeyeceğimi, yakınlarımı hastanede ziyaret edemeyeceğimi,  hasta olmadan evden onbeş gün çıkmayacağımı hayal etmezdim.  


2020 yılı Dünya’daki insanların çoğu için çok zordu.  Fiziksel, zihinsel, duygusal, ruhsal anlamda yorulduk, çok yorulduk.  Benim kişisel hikayemde, son on, onbeş günüm yılın belki de en çok üzüldüğüm günleri olarak tamamlandı.


Yeni yıla girerken sevdiklerimin iyi olması dışında bir dilek dilemedim. Sadece o son günde, daha çok şey yapmak adına bir kararlılık hissettim diyebilirim.  Yaşamın gerçeği neleri yapmaya izin veriyorsan daha çok yapmak.  2020’deki belirsizlikler, yaşamakta olduğumuz sürecin ne kadar bizimle olacağını bilememek belki uzun soluklu işlere başlama isteğine izin vermedi ama 2021’de belirsizliği kesinlik olarak kabul ederek ilerlemeyi seçeceğim sanırım.  Türkiye’de nasıl yaşayacağımızı henüz bilemediğim aşılanma süreci ve Dünya’nın aşı ile yaşamı koruma mücadelesi nasıl bir sonuç verecek emin değilim ama bu gerçeğin yaşamlarımızdan çıkarak özgürlüklerimizi geri vermesi sanki kabul etmek istediğimizden çok daha uzun sürecek.  O nedenle, iyi kötü güzel çirkin demeden olanı kabul ederek, büyüyen, küçülen, hızlanan, yavaşlayan dallarından içinde kuvvetlenerek yürüyebilmeyi öğrenmek gerekiyor.  En azından 2021 bana bu mesajı veriyor.


Yaşam sizlere dayanma gücü ve sevildiğinizi hissettiğiniz ve sevebildiğiniz güzel günler getirsin.

31 Mayıs 2020 Pazar

Uzayda Süzülen Dinazor

2020 yılının böyle bir yıl olacağını kimse hayal edemezdi.

Tüm Dünya’da yaşamın duracağı, yüzbinlerce kişinin hastalanacağı ve öleceği kimin aklına gelirdi.


2020’nin ikinci mevsimi yarın bitiyor.  31 Mayıs’a geldik ve Dünya bahar mevsimini adeta yaşamadı. Hani esprisini yapanlar çok oldu ama espri de gerçek oldu, Türkiye’ye göktaşı bile düştü. Korona’yı kanıksanmaya başlanırken günde bin küsur kişiye hastalık tanısı konulmaya devam edilirken 1 Haziran’da ülkemizde yaşam sınırlamalarının gençler ve yaşlılar dışında kaldırılacağı haberi ile İstanbul’da muhtemelen son sokağa çıkma kısıtlaması gününe uyanmak üzereyiz.


Bugün, 30 Mayıs’ta insanlık tarihi adına önemli bir gün yaşandı.  SpaceX’in fırlattığı uzay aracı ile Elon Musk esasında özel uzay havacılığı anlamında çok önemli bir adım atıyordu.   Bu başarılı insanlı uzay aracı fırlatma operasyonunun Amerika’nın bir çok şehri alev alevken gerçeklese de ilginçti.  Siyahi bir vatandaşlarının polisin bir nevi zorbalığı sonucu hayatını kaybetmesi ile çıkan olaylar hızla ülkeyi sarmıştı.  


Amerika’da protestolar, yağmalar  ve ayaklanmaların yaşandığı bu günlerde, Amerika’dan ve uzaydan Dünya’daki gerçeklikleri unutturan görüntüler geliyordu. 


Bir görüntüde astronotlardan birinin kızının uğur olarak verdiği oyuncak dinazor astronotların içinde olduğu kapsülde süzülüyordu.


…


Sonraki günlerde bakalım neleri görüyor ve yaşıyor olacağız.


23 Mayıs 2020 Cumartesi

Ne İstersin Bugün? Bir Havlu Ya da Biraz Gözyaşı?


Bizi nelerin mutlu edebildiğinin kesin bir tarifi yok.  Olmadık zamanlarda olmadık şeylerin mutlu edebildiği oluyor.  Ya da beklenen zamanlarda beklenmedik şeyler mutlu edebiliyor.

Bazen bir mesaj, bazen bir eposta.

Bazen mesaj daha beklenmedik şekilde geliyor, mesela, Fethiye’de bir gece, evet gece, posta kutuma bakmam için bir mesaj geliyor ve posta kutusunun içinde arkadaşlarımın benim için, kimilerini tek tek, kimilerini grup olarak çektikleri doğumgünü kutlama videolarından hazırladıkları videoyu buluyorum bir zarfın içinde.  Onların mesajlarını seyrederken mani olamadığım gözyaşları o yılki en kıymetli hediyelerimden oluyor.

Başka bir yıl, başka bir gün, yine Fethiye’deki evime bir kargo paketi geliyor.  Paketi açınca, fotoğraflarımdan hazırlanmış resimli kitap buluyorum.  Hayatımın benim için çok kıymetli anlarının, sanki her fotoğrafın beni nereye götüreceği biliniyormuş gibi seçildiği resimlere bakarken bu defa, nasıl yani  bunu da mı seçmiş, bunu da mı seçmiş, diyorum.   

Doğum günü hediyeleri ile yüzümdeki gülümsemelerin uzun zaman küçülmediği zamanlar oluyor. Mesela, doğum günü hediyelerimin beni tatlı şekilde şaşırtanının havlular olması beni şaşırtabiliyor.  Gelen bir paketi açıyorsunuz ve içinden farklı boylarda beyaz havlular çıkıyor.  Ben beyaz rengi çok severim ve evet hediye edilecekse beyaz havlu edilmesi çok normal diyorum ama bu havlular öyle bildiğiniz beyaz havlulardan değil. Bu beyaz havlularda, çok hoşuma giden bir font ile ve kırmızı ipliklerle işlenmiş bir yazı ile, İngilizce kitaplarımın adlarından biri olan, “Image Being Lucky - Şanslı Olduğunu Hayal Et” yazıyor.  Ve o kitabın adını koyarken o kapağı görenlerin, o kitabı okuyanların hissetmesini arzu ettiğim şans enerjisi enteresan şekilde bana dönüyor.  Ve devamlı olarak kullanmaya kıyamasam da, arada kullanarak yaşamıma kattığım havlularda bana ulaşıyor.

*

Önce, aa güzel, hoş bir doğum günü hediyesi bir masa saati deyip açtığınız hediyedeki küçük masa saatinin, aslında sizi sahip olduğunuz için havalara uçuran kaptanlık belgenizi kutlama hediyesi olduğunu fark ediyorsunuz.  Dümen şeklindeki saati bir dümen gibi çevirebildiğinizi fark ediyorsunuz. Ve o hediyenin yeri İstanbul’daki elektronik piyanonuzun üstü oluyor.  İstanbul’da piyano çalışırken, kendinizi Fethiye’de, Şövalye Adası’na giderken kullandığınız küçük beyaz, ve tesadüf bu ya, yazıları kırmızı renkli, 5 metrelik ufak bir teknede hayal edebiliyorsunuz.  Saçlarınız rüzgarda uçuşup dudaklarınız üzerinize sıçrayan damlaların tuzu ile hafifçe ıslanırken.

Bugünlerde yaşama, yaşadığıma, hayatımdaki insanlara şükrettiğim her anı hatırlamak istiyorum.  Çok net hatırlayabildiklerimin yanında flulaşmaya başladığını hissettiklerime daha da farklı tutunmak istiyorum.  

*

Yaşamın zenginliği yaşadığımız, bize yaşatılan duyguların yoğunluğu ile mi çoğalıyor?

Mesela, bir yılbaşı günü, bir 31 Aralık’ta,  babamın çok hasta olduğu, hastanede olduğu bir günde mutluluktan ağlayacağımı söyleseler ve bunun babamla hiç ama hiç ilgisi olmayan bir nedenle olduğunu söyleseler tabii ki inanmazdım. O yılbaşında, çok sevdiğimiz iki arkadaşımız bizde kalıyordu.  Babam ise rahatsızdı.  Zorlu bir operasyon geçirmişti.  Yoğun bakımdan çıkacak duruma gelmiş ve o yılbaşı gecesi, nedense benim ısrarla rica etmem nedeni ile hastanenin bakımına ek olarak odada benimle kalacak ek bir özel hemşire ile yoğun bakım dışındaki ilk geceyi geçirecektik.  

Türkiye’nin en iyi hastanelerinden birinde neden ek bir hemşirenin o gece benimle birlikte olmasını istediğimi inanın bilmiyorum.  Ama hastanenin de nedense kırmadığı bu belki de anlamsız talep gecenin ilerleyen saatlerinde olmadık şekilde işimize yarıyor,  babamın bir anda, bir anda kötüleşen nefes almasına hastanenin hızla müdahale etmesini sağlayarak, babamın yaşama bir süre daha devam etmesini sağlıyordu.

Ama muhtemelen tahmin ettiğiniz gibi bahsedeceğim hediyem babamın hayata tutunması değil. Sonrasından, çok şükür o geceyi atlattık, babam kurtuldu, dedim ama o gece babamın hastane odasında yanında olabilmek yerine onu yoğunbakıma göndermek benim için en büyük üzüntülerden biriydi. Odasından yoğunbakıma götürmek için geldiklerinde kalbimin acıdığını hissetmiştim.  Şarkılarda bolca geçen o sözlerin gerçekte bir karşılığı vardı.

O 31 Aralık gecesi, geceyi babamla geçirmek yerine eve döndüm.  Çok ağlamış mıydım, yoksa o gece bana emanet edilen babamı koruyamamış olduğuma dair o garip his ile kafam karışık mıydı ya da güçlü durmaya mı çalışıyordum, emin değilim. Hatırlamıyorum ama babamı yoğun bakıma götürmek için almaya geldiklerinde hissettiğim ve odanın kapısında çıkarırlarken kalbimde hissettiğim acıyı, bir şey batırılmışcasına can yakan o hissi hatırlıyorum.  

Gece misafilerimin kaldığı evime geri dönmüştüm.  Hayatımda geçirdiğim en kötü yılbaşı herhalde bu olmalıydı.  

Sabah uyandım.  Detayları biraz flu ama salonun sol tarafında bir çam ağacı duruyordu.  Bir an yanlış mı görüyorum diye anlamak istercesine baktığımı hatırlıyorum.  Sonra arkadaşım Muki eşine ve o zamanlarda evli olduğum için benim eşime seslendi.  Şuna benzer bir şeyler söyledi: “Ben size söylemiştim bu ağacı kurmamız gerekiyor, diye. Bakın iyi ki kurmuşuz.  Zeynep geldi eve gördü işte,” diyordu.  

Tatlı ışıkları ile o yılbaşı ağacı, hayatımın en kötü gecelerinden birinin sabahında, yeni bir yılın ilk gününde, kendiliğinden kocaman bir gülümseme yaymıştı yüzüme.  Dışarıda hava güneşli miydi, bulutlu muydu, bilmek için geçmişteki hava durumlarına bakmam lazım ama, içimin aydınlandığını, çok sevdiğim bir sarı ışığın içimden dışarıya yayılmaya başladığı hissini hatırlıyorum.  İşin doğrusu, arkadaşım Muhterem bana sürpriz olması için bir yılbaşı ağacı kurmak istiyor ama erkekler, Zeynep zaten hastanede olacak, kimbilir kaç gün orada olur, diye onun bu isteğini anlamlı bulmamışlardı ama azmin elinden kurtulmamış ve Muki’nin beni mutlu edeceğini düşündüğü için kurmak istediği çam ağacı, amacına tam da zamanında ulaşmıştı.

*

Başkalarına anlamsız gelse de, içinizden gelen ve bir şeyleri yapmanızı ısrarla söyleyen sesi dinlemenizi öneririm.  Bu hissi dinleyenlerin bana yaşattıkları özel anlar,  bana, içimden gelen ses sayesinde hissettirebildiğim mutlulukların rehberi oldu.   Başka bir yılbaşı gecesi, kendimi babamın uzun zaman kaldığı o hastanenin yoğun bakımına bir yılbaşı pastası götürürken buldum mesela.  O yoğun bakımın kapısından, adeta ufak bir çocuk gibi zıplar gibi adımlarla, içimde tatlı bir sevinçle, kalbimde teşekkürle ayrıldığımı.  Ve o yoğun bakıma yeni yıl ziyaretleri İstanbul’da geçirdiğim yeni yıllarda uzun süre devam etti.  Bunu bir süredir unutmuş olduğumu bugün fark ediyorum.

*

Teşekkür listem çok uzun.  Düşündükçe beni mutlu etmek için yapılan onlarca, yüzlerce jest geliyor aklıma.  Bizi mutlu edenler bunun bizde yarattığı bitmeyen dalgaları biliyorlar mı acaba?  Bir “Seyhan Hanna” macerasını yaşatan arkadaşlarım mesela, o iki direkli, otuzdokuz metrelik zarif guletin bana hala rüya gibi geldiğini ve o Fethiye gecesinde o güzel teknenin ön kısmında koşan Zeynep’in hala kendini kırlarda koşan Heidi gibi hissettiğini biliyorlar mı acaba?  

Başka bir yere gidecekken, yani bana öyle demişlerdi, bir arkadaşın unuttuğu bir şeyi almak için uğradığımızı sandığım ve yıllar içinde hala en beğendiğim tekne olan Seyhan Hanna’nın mumlar yakılarak hazırlanmış masası ve mutlu yıllar şarkısı ile karşılanacak, arkadaşlarımın kendilerinin yaparak hazırladıkları nefis yemeklerle, çiçeklerle, aldıkları kolye ve bileziğim ile, söylediğimiz şarkılar, kahkahalar ile  o gece hayatımın en unutulmazlarından biri olacaktı. 

İşin enteresan tarafı, o gün rahatsızlanmıştım ve arkadaşlarımın, haydi en azından birlikte bir yemeğe gidelim ricalarını, telefonda, ben iyi değilim diyerek durdurmak için çok çaba sarfetmiştim.  O dakikalarda ise teknede, o gün Fethiye’de çok yağmurlu bir gün olduğu için, başka bir ekip tekneyi hazırlamak için yoğun bir hazırlık içinde uğraşıp duruyor olmalıydı.  Aralarında yaptıkları konuşmaların bazılarını sonradan paylaştılar ama o benim gelmeyeyim diyip durduğum bir iki saatlik sürede, onları kimbilir ne kadar yormuş olmalıyım. 

Ve, Fethiye Körfezi’nde her zaman kolaylıkla tanıdığım Seyhan Hanna, her gördüğümde sevginin sembolü olmaya devam edecek benim için.

*

Bu günlerin çoğuna ait duygularımı muhtemelen biryerlere yazmışımdır ama o defterler şimdi nerededir, Fethiye’deki ya da İstanbul’daki hangi depodaki hangi kutunun içindedir şu an için hiçbir fikrim yok.  İçimde bir süredir eski günlüklerimi okumak için bir istek uyanıyor.  Hissettiklerimizi duygular sıcakken kaydetmenin, içimizde yükseldikleri anda yazmanın önemini ve değerini fark ediyorum.

Mesela dün, bir kuzenim aile WhatsApp grubumuza bir fotoğraf gönderdi. Esasında doğum günüm olduğu için beni kutluyor ve yaşamındaki yerimi paylaşıyordu.  Bu fotoğrafı da mesajının ardından paylaşmıştı.  Yazdığı mesajı beni çok duygulandırsa da gönderdiği fotoğraf da beni bambaşka bir diyara ışınlamıştı.  O fotoğrafta, çerçevelenmiş, elle yazılmış ve boya kalemleri ile renklendirilmiş bir mektup vardı.

Tabii ki fotoğrafı görür görmez ne olduğunu biliyordum.  Kuzenim Reyhan’a, İstanbul’dan Ankara’ya tayin olduğunda, annemin evinde kaldığı iki küsur yıldan sonra anne babasının evine dönmek için teyzemin ve eniştemin onu almaya geldiği gün, bir diploma gibi rülo yaparak ve sanırım bir kurdela ile bağlayarak verdiğim, bir şiir gibi yazmış bir mektup vardı o çerçevenin içinde.

Reyhan’dan o mektubu ayrıldıktan sonra okumasını istemiştim.  Ve onu çok mutlu ettiğini ilk defa yoldan ettikleri telefon ile öğrenmiştim. O mektubu yazdığım ve verdiğim için ben inanılmaz çok mutlu olmuştum.  Yüreğimdeki o yoğun heyecan ve mutluluk hissi hatırladığım kadarı ile onların Ankara’ya yaptıkları 4-5 saatlik yolculuk boyunca, onlar Ankara’ya varana kadar sürmüştü. 

O günden onsekiz yıl kadar sonra, dün, o çerçevenin fotoğrafını büyüterek o mektubumu tekrar okudum.  Mektubun bir yarısını okumak için bilgisayarımı ters çevirmem gerekti, çünkü iki ayrı bölümden oluşan mektubun ikinci yarısını kağıdı ters tutarak yazmıştım.  O günlerde 23 yaşında olan Reyhan, daha önce 3 yaşındayken yine annemlerde bir süre kalmıştı ve o 3 yaşındaki Reyhan’a da hediye olması için bu mektubu küçük bir çocuğun yapacağına benzer desenler ve resimler ile süslemeye çalışmıştım, ve mektup içerik olarak iki bölüme ayrılabilecek bir özellik taşıdığı için, biraz da küçük Reyhan’ı hatırlamak için mektubu, sayfasının sonuna geldiğini fark eden bir çocuğun yapabileceği gibi kağıdın kalan yerlerine ters çevirerek yazmış gibi yazarak devam etmiştim.

Mektubun ikinci bölümdeki birkaç satırı okurken neden yazı yazmak istediğimin yanıtı olduğunu düşündüğüm birkaç cümle ile karşılaşmıştım. 
Şöyle diyordum:

“… 
Tabii ki bu kadar net hatırlamayacağız bu anları zamanla,
Bu dakikalar eklenecek ve
Ait olacaklar sadece yaşanan an’lar kervanına,
…”

*

Dün doğumgünümdü.  Ailemin ve Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinde yaşayan farklı arkadaşlarımın sesini duyduğum, mesajlarını aldığım, iyi ki hayatımdalar dediğim bir gün yaşadım.  Esasında bir gün öncesinden başlayarak, anılarda, yaşananlarda, dostluklarda gezinmeye başlamıştım.  Geçmişe, iyi ki o günleri yaşamışım diye bakabilmek güzel bir his.  Geriye baktığımız kimi anlardaki zorlukları hatırlasak da, geçmiş, en azından bana, genelde güzel duygular ile geri geliyor.  

Geçmişin beni mutlulukla havalara uçuran, sevinçten ağlatan, nefesim kesilinceye kadar koşturan, tarifi kolay ve tarifi zor yüzlerce an ve anısı geçti aklımdan dün. Kimilerini konuştuğum arkadaşlarım ile konuşurken hatırladık, kimileri onların başka bir sözlerinin çağrışımları ile koştu geldi.  Sevgiyi paylaştığımız, güzel olanları hatırladığımız, çok ama çok mutlu hissettiğim bir gün oluyordu bu 22 Mayıs.  Korona günlerinde, sevdiklerimizin oldukları yerde iyi olmalarını dilediğimiz bu günde, kimseden uzak hissetmedim,  yapmayı çok istediğim kucaklaşmaların eksikliğini de hissetmedim doğrusu.

Ta ki,

Ta ki, kapı çalıncaya kadar.

*

Esasında kapının çalacağını biliyordum. 

Yani öncesinde telefon gelmişti, ve binanın alt kapı ziline de basıldığında kapıyı biz açtık.  Kapının çalışı sürprizdi diyemem ama içinde bir sürpriz saklıydı işte.  

Binanın kapı zili çaldı, düğmeye bastık ve açtık. Sonra belki iki, iki buçuk aydır onu korumaya çalıştığımız için apartman dairemizin kapısını kimseye açmayan annem kapıyı açtı. 8, 9 haftadır, İstanbul'da yakalandığım sokağa çıkma kısıtlamalarında kaldığım annemin evinde,  o görev benim görevimdi.  Eh, kapımızı çok da çalan olmamıştı aslında, belki günde sadece bir iki defa. 

Annem dairenin kapısını açtı ve gelen kişinin binanın merdivenlerinden ikinci kata çıkmasını beklemeye başladık. Bir süre önce otomatik olarak yanmak üzere programlanan apartman merdiven ışıkları bizim katta yanmaya başladığında, yeğenim merdivenin başında görünmüştü.  Yüzünde beyaz bir maske, uzun açık saçlarının bir kısmı arkada toplanmış, beyaz bir sweatshirt, siyah pantalon ve beyaz ayakkabıları ve gülen gözleri ile Melisa karşımızda duruyordu.

14-20 yaş gençlere bu dönemdeki ikinci defa sokağa çıkma izni bu Cuma günü, 22 Mayıs’ta verilmişti.  O gün bugüne denk gelmişti.

Apartmanın içinde, kapımızın önünde duran Melisa’nın elinde sarı ve mor renkli çiçeklerden hazırlanmış kocaman bu buket duruyordu.  “Doğum günün kutlu olsun Halacım,” dedi gülen gözleri ile.  Maskesinin içinde gözlerindeki gülüşün parçası olan gülümsemeyi görmeden görmek mümkün oluyordu.

Uzandım, buketi aldım.

Sonra annem, ben, o,  birbirimize bakıp, gülüp durmaya devam ettik uzunca bir süre. 80 yaşını birkaç ay sonra tamamlayacak olan annemi düşünüp sarılmadık, dokunmadık birbirimize.  Keşke şöyle omuza, koluna dokunsaymışım yeğenimin, dedim sonra ama, o an aklına gelmemişti.  O gittikten birkaç saat sonra, aniden aklıma geldi. Ah, dedim, nasıl aklıma gelmedi.  O an için, birbirimizi böyle yakından görüyor olmak bile o kadar harika gelmişti ki.

O an için birbirimizi, onu, maskesinin arkasından bile olsa görmek çok mutlu etmişti bizi.  Birbirimize dokunamadan, karşılıklı olarak kucaklaşır gibi yaparak kucaklaşmak bile çok ama çok mutlu etmişti bizi.  Yine, sevinçten uçuyorduk işte.  Ağlamadık. Doğrusu ağlayamayacak kadar neşeli bir mutluluktu bu karşılaşma.  Ağlamaları sonraya, o anı tekrar hatırlayarak hissettiğimiz gecenin ilerleyen saatlerine sakladık.

Babamı kaybettiğimde değil ama  birkaç yıl sonra babamı kucakladığım bir zaman ağabeyimin çekmiş olduğu bir fotoğrafı gördüğümde babamı kucaklamayı ne kadar özlediğimi hatırlamıştım.   

Dün, korona günlerinde zaman zaman televizyonlarda gördüğümüz, sağlık görevlilerimizin çocukları ile yaşadıkları anları da içeren bazı sahnelerin ne anlama geldiğini ilk defa hissettiğim, yaşayabileceğimi hiç aklımdan geçirmediğim, kapının önünde geçen bir tahminen beş dakika yaşadım.

Tarifi zor bir boyut, bir katman, bir anlamda da yaşamın ağır çekimde yaşandığı hissini veren, bir değişim, bir yol ayrımı, değişik bir farkına varma anı oldu yaşamımın içinde.  His o kadar farklı ki şu anda bile tanımlamakta zorlanıyorum. Doğrusu nasıl geçeceğini fazlası ile bildiğim bir günü yaşayacağımdan eminken, duygularım beni  sabahtan beri farklı bir tura çıkarmışken, adını ve tadını bilmediğim bir duygu ile karşı karşıya olduğumu hissediyorum.  Bu duygunun bir adı varsa eğer, bunu shinrinyoku, tsundoku ya da natsukashii gibi ifadelerde, birçok düşünce, duygu ve kavramı bir kelime ile anlatmayı başaran Japonlar koymuş olmalıydı.  Uzaktan sevmek bir anlamda onların uzmanlık alanı da sayılırdı.

Adlandıramadığım ve ruhumda nereye dokunduğunu bilemediğim duygular ile bana bilinmedik bir şeyler yaşadım.  Bir beş dakika, artık elli yaşında oldum, büyüdüm, derken, tekrar büyüttü beni. 


*
Bu sabah evimizde, goblen desenli büyükçe bir vazonun içinde, sarı ve mor renkli çiçeklerden kocaman bir buket duruyor. Doğum günümü gösteren gününü de söylüyor mu bilmiyorum ama bu buket bana tam da Mayıs ayı diyor.

Mutluluğun tarifini yapmak kolay değil ama, mutlu olmanın tarifinde, düşünülmek yatıyor.

*

Son olarak, bu yazı ile paylaştığım fotoğrafa gelince.  Esasında bu fotoğrafı izinsiz aldım.

Fethiye'de yaşayan kuzenim Erdoğan bugün paylaşmış.  O zaman sanırım bunu dün doğum günümde, Şövalye Adası'nda, günbatımında çekmiş olmalı.  Ve resimden anladığım kadarı ile Ece Boutique Otel'in yemek bölümünün üstündeki teraslardan birinden çekilmiş olmalı.

Hayatımın yeni tamamladığım 50 yılının hatırlayabildiğim dönemlerine ait beni derinden etkileyen birkaç manzarasından biridir Erdoğan'ın kaydettiği manzara. Çektiğini tahmin ettiğim yerden, her fırsat bulduğumda, bıkmadan usanmadan bakmak için koştum günün o saatlerinde o manzaraya.   Bana üzerinde yaşadığımız Dünya'nın parçası olduğumu ve bir o kadar da bambaşka bir Dünya'da olduğumu da hissettiren bir manzaradır o.  Dünyanın neresinde olursam olayım görmeyi özlediğim sihirli bir manzara.  

Dedim ya, bu fotoğrafı izinsiz aldım.  Eh, Erdoğan'cım, artık bu da bana 50. yıl doğum günü hediyesi olsun, olmaz mı?

...

Sevgiyle kalın ve ruhunuzu aydınlatan gökkuşaklarıyla.

23 Mayıs 2020
Arnavutköy

17 Mayıs 2020 Pazar

Yakala

İstanbul’da, Arnavutköy’de, yine sokağa çıkma kısıtlaması olan bir Pazar sabahında, erkenciyim. Saat şimdi 8.30 olduğuna göre, oldukça erken uyanmıştım.  Mayıs ayının ortasını geçtik ve günler oldukça uzadı. Sanırım Mayıs ayı benim en sevdiğim ay.  Sadece doğduğum ay olduğu için değil. Günlerin oldukça uzamaya başladığı, havaların ısındığı ama tatlı serinliklerin de olduğu, doğanın renklendiği bu ayı gerçekten çok seviyorum.  Daimi olarak bir Mayıs ayı halinde yaşasam bu kadar sever miydim bilmiyorum ama ruhuma iyi geldiği kesin.

Bu sabah, yine bol rüyalı bir geceden sonra, birden uyandım.  Sevindim de. Çünkü sabahlar benim için her zaman günün en güzel zamanı.  Mesela hep bir Mayıs ayı sabahında yaşasam, ama tabii güzellikler zıddı ya da yoksunluğu ile de anlamını buluyor.  Haydi, vazgeçtim o hayalden.

Sabahlar gerçekten benim en verimli, en istekli, en berrak olduğum zamanlar. Şimdilerde aynı hızda olmasa da, çocukluğumda da, ve sonrasında da, sabah uyandığımda, neredeyse beş dakika içinde tüm hazırlıklarımı yapıp işe gitmek için kapıdan çıkabilecek hale gelebiliyordum.  Genel olarak hızlı olduğumu da söylerler. Bir şeyleri ağır ağır yapabilmek için emek sarfetmem gerekiyor.  Bu sabırsız olduğum anlamına pek de gelmiyor galiba. Zihnimin ve kalbimin beklentileri olarak çok sabırlı olduğumu söyleyemem belki ama sabırsızlıkla hareket etmeyi de seçmem genelde.  “Sabrın sonu selamet,” sözü gelir zaman zaman aklıma.

Covid-19 ile yaşadığımız bugünlerde, ben de birçok insan gibi eskisine nazaran çok daha fazla online ders takip ediyorum.  Korona günlerinden önce kayıt olduklarıma ek olarak bazı yeni derslere yazıldım ve çok ilginç konular ve insanlar karşıma çıkıyor.  Bunlardan bazıları da şefler.  Doğru, korona günleri, biraz ihtiyaçtan, biraz sıkıntıdan, biraz meraktan içimizdeki aşçıları uyandırdı.  Mutfağa girmeyenlerimiz bile,  ben de bir deneyeyim, dedi.  Bu doğru ve açıkçası görevlerim ve yaşam tarzım nedeni ile uzun zamandır yemek yapma fırsatı bulamazken ben de çocukluğumda keyifle yediğim annemin yemeklerinin tadını bu defa kendim yaparak alma şansını buldum. Bu ruhuma iyi geldi. Korona günlerinin bana en büyük hediyesi kesintisiz bir süre annemin yemeklerinin tadını damağımda hissederek çocukluğuma ve ortaokul ve lise yıllarıma gitmek oldu.

Üniversiteyi Amerika’da okuduğum yıllarda ve sonrasında Türkiye’ye dönüp iş hayatına başladıktan sonra çok uzun süre yemek yapma şansım olmadı.  Ailemle yaşarken annemin ya da yardımcılarının yemeklerini yediğim günleri, ofis yemekleri, şantiye yemekleri, otel yemekleri takip etti.  Evde oldukça az yemek yiyebildiğimi söyleyebilirim.  Sonrasında evli olduğum dönemde yine çok az yemek yaptım sanırım. Doğrusu Amerika’dan gelen bir alışkanlık olsa gerek dışarıda yemeyi sevdim.  Esasında annem ve babam da gezmeyi çok severlerdi.  Pazar günleri bir balık lokantasına gitmek babamın İstanbul’da olduğu günlerde önemli ritüellerimizden biriydi. Her ne kadar ağabeyim ve ben bundan zaman zaman şikayet etmiş olsak da, geriye dönüp baktığımda gözümde o sofralarda canlanan görüntüler olduğu için mutluyum.  Balık lokantalarında buluşmak bizim aile ritüellerimizden biridir aslında.  Özellikle ailenin, büyüklerimizin çoğunun yaşadığı İstanbul’da bayram buluşmalarında.  Buluşma noktamız genelde Kireçburnu’ndaki bir lokanta olurdu.  Çok yakın zamana kadar.  Korona nedeni ile kısıtlı kalmaya devam edeceğimiz bu Ramazan Bayramı’nda bu buluşma olmayacak ama gözümde hatırlayabildiğim bir çok bayram olduğu için mutlu hissediyorum.

Elden ele geçirilen meze tabakları, büyüklerin gençlere ikramları, haydi şunu da ye, haydi şunu da tat hatırlatmaları, büyüklerin uzun masanın bir ucundaki sohbetleri, gençlerin masarın diğer ucundaki paylaşımları.

Ve bu bir balık lokantasındaki bayram sofralarında, gözümün önüne gelen bir resim de, yavaş yavaş çocuk olmaktan, ailemizin küçük çocukları ile ilgilenen yetişkin abla ve sonra da büyüklerin oturduğu bölüme geçen yetişkin olmak.

Şunu da söylemeliyim, bizim ailemizde çocuklar her zaman çok değerliydi ve hala da öyle. O nedenle genelde uzun olarak hazırlanan bu masa yerleşimi çocukların ve gençlerin rahat sohbet edebilmesi için bu şekilde olurdu. Bazen de ailenin en küçüklerinden biri büyüklerin yanına alınır ve onunla sohbet edilir, onun da sohbete dahil olması sağlanırdı.  O sofralar her zaman kalbimizi ısıtan, bizi kuvvetli hissettiren, sevgi ile sarmalandığımız ve adeta uçarak eve gittiğimiz buluşmalar olurdu.

Bu bayram yemeği buluşmaları genelde annemin evindeki çay saati ile devam ederdi ve açıkçası evde de birlikte olmak çok güzel olurdu ama o bayram lokanta sohbetleri ve buluşmaları hep özel kalacak.

*

Son yıllarda pek yemek yapamıyordum demiştim.  Üniversiteye gidene kadar ise, ilkokul değil ama ortaokul ve lise yıllarımda çok yemek yaptım.  Börekler, çörekler, kekler, kurabiyeler, pizzalar, tartlar en başarılı olduklarımdı. Çeşit çeşit yapardım ama evde akşam yemeklerimizi tam menü ile hazırladığım da olurdu.  Okulu çok seven bir öğrenciydim ve günlerimin büyük bölümü ders çalışmakla geçerdi ama sanırım yemek yapmanınn ruha iyi gelebilen bir terapi  olduğunu o günlerde kimse bana söylemeden ve hatta yap bile demeden, kendim bir şekilde isteyerek seçmiştim.  O kadar güzel yemek yaptıktan sonra çok uzun süre yemek yapmamış olmam beni de şaşartıyor ama sanırım bunun nedeni liseden sonra 4,5 yıl kadar Amerika’da yaşamış olmam.  O yaşa göre uzun bir süre.  

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Amerika’da yemekler belki pek güzel değil diye biliriz ama okuduğum Cornell Üniversitesi’nin yemekhane yemekleri gerçekten müthişti. Beni hayrete düşürmüştü.  Cornell’de bir deyim vardı, “Freshmen fifteeen, 1. Sınıf Öğrencisinin 15’i”.  Bu deyimin çıkma nedeni, Cornell’e gelen birinci sınıf öğrencilerinin bu güzel yemekler nedeni ile genelde 15 pound, yani 7-8 kilo alıyor olmasıydı. Bu arada, ben kilo almadım.  Tam tersi o günlerde kendimi şişman saydığım 58 kg’dan 47 kg’a düştüm.  Ama yemekler nedeni ile değil. Kampüsün farklı bölümlerindeki yemekhanelerde sınırsız olarak yemek yeme hakkımız olduğu için, neredeyse durmadan yememe rağmen, kampüs çok büyük olduğu ve derslerimin sınıfları kampüsün sanki bilinçli olarak en zıt köşelerine yerleştirildiği için, yürümekten ve hareketten.   Benim bedenimin yemeği kısıtlayarak değil hareket ederek kilo verdiğini Cornell’deki ilk iki yılım bana öğretti.

İşte, Korona günlerinde, çok uzun bir aradan sonra, ben de çok yemek yaptım.  Açıkçası Korona günleri öncesinde, Lions Federasyonumuzdaki görevim nedeni ile birkaç yıl, neredeyse yılın 10-11 ayı, İzmir’de bir otelde yaşamıştım. Ve o dönemde, neredeyse her akşam başka bir otelde ya da lokantada yapılan toplantılar nedeni ile otel ve lokanta menüleri benim klasiğim olmuştu.  

Türkiye’de ve yurtdışında olduğumda da farklı ülkelerin yemeklerini denemeyi ve yemeyi çok severim.  Favorim ise Japon yemekleri.  Mesela sushi kadar miso çorbasını canım çeker benim.  Sade pilav ile Japon turşusu yemek mutlu eder beni.  Ve hele Japonya’da yediklerime benzer bir Japon tatlısı bulabilmişsem eğer tatlı bir keyif adeta bedenimde dolaşır.

O nedenle, dışarıda belki yenilebilecek her türlü farklı yemeği yıllarca denemiş olduğum için, benim Korona günlerindeki yemek tercihim, lise yıllarımdan beri pek yeme fırsatı bulamadığım annemin yemeklerini yapmak oldu.  Korona dönemine annemi ziyaret ettiğim günlerde İstanbul’da yakalandığım için bu tariflerin üzerinden annemle geçme şansım da oldu.  Bugünlere özel yeni bir yemek defteri açtık.  Annemin Türk Klasikleri. :) 

Bu yemekleri yaparken, zaman zaman internetten farklı şeflerin, mesela Refika Şefin ya da Arda Şefin bu yemekleri nasıl yaptığına da baktım. Refika Şef'in bizim yemek yapma tarzımıza daha yakın bir yaklaşımı olduğu fark ederek farklı tarifleri de inceledim. Ama denemekten ziyade annemin tarifleri ile karşılaştırmak ve farklarına bakmak için.  Mesela, annemin ailesinin büyükleri Kesriye’den, Kastoriya’dan geldikleri için onların yemek yapma tarzı, mesela bir Adana’dan, Çankırı’dan, Taşköprü’den ya da Muğla’dan farklı. Yine mesela, yemekler daha beyazdır bizde.  Salçası azdır. Bazen hiç kullanmayız.

İşte, bir yandan yemek yapar, bir yandan kayıt olduğum edebiyat ve dil üzerine online derslerimi takip ederken, biraz da açıkçası yeğenimin katkısı ile, birkaç yabancı hocanın online yemek kurslarını takip eder oldum.  Youtube’da seyredebileceğimi belki binlerce tarif ve binlerce şef videosu var ama bir şefin kayıtlı öğrencilerine verdiği bir dersi izlemek de enterasan oluyormuş.  Bir iki derse katılırım derken, kendimi bu dersler çok güzelmiş derken buldum.

Ama daha enteresanı, bu şeflerin bazılarından hiç de hoşlanmadığımı ve tarzlarını sevmediğimi düşünürken, bazılarının derslerinde kendimi notlar alırken buldum. Ama yemek yapmaya dair değil, bireysel yaşama, kişisel gelişime dair notlar.  Hani çalıişma masanızın bir köşesinde önemli bir hatırlatma olarak her zaman görmek isteyeceğiniz ya da yatağınızın başucunda her sabah görmek isteyeceğiniz notlar.

Ben yemek üzerine yeni birşeyler göreyim derken, bir alanda ustalaşmış, bir alanda Dünya’da en iyilerden biri olmuş bir kişinin başarısının tesadüf olmadığına bir kere daha şahit oluyordum.  Gerçek başarı, bir konudaki beceri birikiminin ötesinde bir şeydi. Ustalık, sadece ustanın kendi alanındaki gelişmişliğinden öte, deneyimleri ile süzdüğü yaşam bakış açısı ile o işi yapmasından gelen bir zerafet, çok zoru çok kolay görünen bir şekilde yapabilme yetisi olarak yansımasıydı.  Aşçılara, Ustam deriz genelde ama bu kelime belki daha iyi yaşamak, daha iyi öğrenmek, daha iyi insan olmak adına  daha öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylüyor.

Kendimce iyi yaptığım bazı işler ve uzunca bir süre emek verdiğim için bana Hocam, Ustam diyenler zaman zaman oluyor. Henüz oralarda olduğumu sanmıyorum ama bu sözleri her duyduğumda, benim ustam ve hocam olarak kabul ettiğim insanlar aklıma geliyor.  Öğretmenlerim. Anaokulundan bu güne. Şanslılardandım ki genelde ehil ve becerikli, güzel kalpli, özverili, kendini bilen öğretmenler ve eğitmenler karşıma çıktı. Bazen ustalar ile öğrenebilmeyi herkesin yaşadığı bir durum bile sandım. Oysa, ne özel bir hediyeymiş.

Bugünlerde uzun yazıyorum.  Eskiden belki bu anlattıklarımı üç, dört parçaya bölerdim ama bugünlerde böyle geliyor ve olanı olduğu gibi kabul ediyorum.

Tüm bunlara nereden geldim.  İşte bu sabah erken uyandığımda, birkaç hocanın dersini dinledim. Bir tanesinin sözü çok hoşuma gitti. “If you think it touches you, capture it.”  Mealen şöyle tercüme edeyim, “Eğer seni etkiliyorsa, sana dokunuyorsa, onu yakala, kaydet, sakla.”  

Bu cümleyi duyunca nedense kaydı durdurdum, bu cümleyi defterime yazdım ve yatak odamın açık penceresinden gelen kuş seslerini dinleyerek düşüncelere daldım.  Ve o cümle sayesinde, şimdi bu sıcak, serin Mayıs sabahının duygu ve düşünceleri, bugünlerden bir anı olarak bu satırlarda benim için korunuyor olacak.

Mutlu günler dileğiyle. Sevgiyle kalın.

17 Mayıs 2020
Arnavutköy, Beşiktaş, İstanbul

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Sessizlik-2

Güneşli bir sabaha uyanmak beni en mutlu eden şeylerden biri herhalde.

Mayıs ayında, bir Cumartesi sabahında, sessizliğe uyandım bu sabah.

Yatağımdan kalktım ve salona yürüdüm. Bulutsuz bir güne uyanmıştık ve daha da önemlisi yine sessizdi.

Koronavirüsü nedeni ile Türkiye’de 24 ilde sokağa çıkma yasağı uygulandığı bu günde, Arnavutköy yine çok sessizdi.  Salondaki camlardan birini sonuna kadar açtım ve dinledim.  Hiç ses yoktu.

Camın önündeki üzerinde camel rengi bir koltuk örtüsü olan küçük berjer koltuğa uzandım ve başımı koltuğun arkasına dayadım ve dinlemeye devam ettim. Tamamen açık camdan gelen güneş, yüzümü ve bedenimi, özellikle sol kolumu ısıtmaya başlamıştı.  Bu sabahtan isteyebileceğim daha güzel ne olabilirdi?

Sonra, hangi sesler var, diye biraz daha dinlerken, derinden gelen o uğultu sesini duydum. O tanıdık uğultuyu.  Evet, bir gemi geliyordu.  Bir süre sadece dinledim.  Geminin uğultusunun üzerine bir şapırtı sesi duydum. Evin önünde bağlı olan balıkçı teknesinden geliyor olmalıydı.  Neredeyse sokağa çıkma yasakları başlayalı beri o küçük teknedeki balıkçı, kimi zaman üç, kimi zaman dört ve genelde iki gün olan sokağa çıkma yasaklarını teknesinde geçirmeyi seçiyordu.  

Şapırtı sesi tekrar etti.  Balıkçı muhtelemen denize attığı kovanın suyu ile teknesini yıkıyordu.  Denizden gelen şap sesi ve uğultunun üzerine birkaç martının sesi duyuldu.  Nedense bu sabah teknelerin sahile bağlı oldukları iplerin demirlerinden gelen gıcırtı sesi duyulmuyordu. Deniz çok sakin olmalıydı.  Birazdan geçecek olan gemi ile bu muhtemelen değişecekti.

Güneşin sıcaklığını keyifle hissederken dayanamadım. Gözlerimi açtım ve kalktım.  Boğaz’dan geçmekte olduğunu tahmin ettiğim gemiye baktım.  Karadeniz’den Marmara’ya doğru geçen bir tankerdi. Üzerinde Cosco Shipping yazıyordu kocaman.  Adını görmek için camın kenarında duran dürbünü aldım.  Feng Li Hai.  Bir Uzak doğu adı. Muhtelemen Çin adı, diye düşündüm.  Gemi’nin bayrağına bakmalıydım.

O sırada bir araba geçti sahil yolundan. Bir araba. Ve büyük bir gürültü ile.  Arabanın sesi bitmeden önce bir motorsiklet daha geçti binanın önündeki yoldan.  Bir motorsiklet ve ne büyük bir gürültü ile.

Bir gemi, bir balıkçı, üç beş martı, bir araba, bir motorsiklet. 

…

Sessizliği sevdiğimi hep bilirdim ama zor olacak gerçekten sonrasına alışmak.

3 Mayıs 2020 Pazar

Boğaz'ın Sürprizi

Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.

En başta, sessizlik.

Aşağı yukarı 25 yıldır Boğaz’da, Bebek ve Arnavutköy’de ve çoğunlukla da Arnavutköy’de yaşadım. 25-26 yıldır.  İstanbul’un ve belki de Dünya’nın en etkileyici yerlerinden biri olan Boğaz’ın en sevdiğim zamanları günün biraz alışılmadık gün ve saatlerinde oldu hep.

Uzun yıllardır, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmek için sık sık uçuş yapmam gerekti.  Fethiye’ye taşındığım 2005 yılından beri, yani takriben 15 yıldır.  Havalimanına giderken benim gibi trafikte zaman geçirmek istemiyorsanız eğer, günün geç ya da erken saatlerini tercih edeceksiniz demektir.  Bu benim için uzun yıllar Pazar sabahları saat 6.00-7.00 civarındaki uçakları ile Fethiye’ye gitmek anlamına geldi.

Beni havalimanına götürecek aracın beni alacağı saat yaklaşmaya başladığında, son birkaç yıl farklı nedenlerle iki üç valiz ile seyahat etmem gerekmiş olsa da, genelde küçük ve kabin içine alınabilir bir valiz ve bir sırtçantası ile binanın içinde, giriş kapısında hazır olurdum.  Eğer kış aylarındaysa saat oldukça yaklaşana kadar içeride bekler, yine de son birkaç dakikayı dışarıda geçirmeyi severdim.  Yazın ise belki en az bir beş dakikayı binanın kapısının önünde geçirirdim.

Neden mi?

Çünkü o Pazar günleri, araçların beni almak için geldikleri sabah saat 4.00-5.00 arasında farklı bir manzara vardır.  Mevsimine göre zifiri karanlık ya da hafif aydınlık bir güne adım atarken insanın etkisine alan bir ses vardır.

Gıcırtı.

Evet,  esasında tiz denilebilecek değişik bir ritimdeki o gıcırtı.

Sahildeki tekleri denize bağlayan iplerin sahildeki betonlara çakılı halklara bağlandıkları o spiral demirlerin, tekneler denizin hareketi ile hareket ettikçe bağlı oldukları iplerin ileri geri gitmesi ile çıkardıkları gıcırtı.

İstanbul’un ve Boğaz’ın sahil yolunun olağan gürültüsünde o sesi ancak kuvvetli bir sessizlikte duymanın mümkün olduğunu ilk defa ne zaman keşfettim bilmiyorum.  Yolculuklarımın ilk yıllarında olmadığına eminim. 

Ama bir gün, aniden, gecenin, ya da sabahın demeliyim belki, çok erken bir saatinde, o ses ile kendime geldim.  Ve günün o saatlerine bakışım değişti.  Bazen belki haftada birkaç defa Fethiye’ye gidip gelmem gerekse de, İstanbul’dan ayrılışlarımın en azından birini Pazar sabahlarına denk getirmeye uzun yıllar devam ettim. Sırf sabahları belki o beş dakikalık farklı sessizliği yaşayabilmek adına.

İstanbul’da, Avrupa yakasında Boğaz’da oturuyorsanız eğer, sahil yolunun, kazıklı yolun gürültüsünü kabul etmeniz gerekir.  Özellikle Cuma akşamlarından Pazartesi günü öğle saatlerine kadar ayrı bir araç ve insan kalabalığı fazla gelmeye başlar. Balkona pek çıkamazsınız mesela. Ya da balkonda sohbet etmek, birbirinizi duyabilmek kolay olmaz.  

Son yıllarda buna İstanbul’daki binamızın altında, çoğumuzun muhalefetine rağmen açılan bir köpek cafesinin etkisi etkendi. Köpekleri seviyorsanız bile aynı anda 15-20 köpeğin sahipleri kahve içerken yükselen havlama sesleri arabaların ve insanların seslerinin üzerine eklenir.  Yaz aylarında, bir Cumartesi ya da Pazar gününde neredeyse camı ya da balkon kapısını açmak istemediğiniz olur.  

Boğaz’ın güzelliğini yaşamak gürültüsüne razı olmak anlamına gelir.

Di.

Korona günlerine kadar.

Ben bu günlere İstanbul’da yakalandım.  Bir türlü beni rahat bırakmayan Vertigo atakları nedeni ile Fethiye’ye gitmek için biraz iyileşmeyi beklerken önce Çin’den, Japonya’dan, Güney Kore’den koronavirüsü haberleri gelmeye başladı.  Derken bir anda Mart ayında, Avrupa ile birlikte Türkiye’de kendimizi ev korumasında bulduk.  Esasında Dünya korona sürecini yaşamıyor olsaydı, bugünden bir hafta sonra Japonya’ya uçuyor olacaktım.  Ocak ayında aldığım bir davet beni havalara uçurmuştu.  Haberi aldığımda o günlerde uzak doğuda kendini hissettiren virüsün Mayıs ayına kadar kontrol altına alınabileceğini düşünmüştüm. Dünyayı saran bir salgın olabileceğini aklıma getirdiğimi hatırlamıyorum.  

Neyse, Japonya’ya gitme özlemimi ben de ertelenen Tokyo Olimpiyatları ile birlikte 2021 yılına bırakayım ve konumuza döneyim.

Evet, Boğaz’ın güzelliklerini yaşamak Boğaz’ın gürültüsüne razı olmak, hatta katlanmak demekti bu günlere kadar.

Esasında vertigom deneni ile korona günlerinden çok önce başlayan ve ağırlıklı olarak evde kaldığım günler benim için farklı bir gözlem, farklı bir içe dönüş ve farklı bir öğrenme dönemini de başlattı. Bunlardan belki daha sonra bahsederim.  Benim başlangıcımdan birkaç ay sonra tüm Dünya benzer bir süreci yaşamaya başladı.

İşte,  evde geçen, 1980 ihtilali ve nüfus sayımı günlerini hatırlatan, bir korona evden çıkma kısıtlama gününde, yıllar önce bir Pazar sabahında o günlerden birinde keşfettiğim tekne iplerinin demirlerinin çıkardığı gıcırtı sesleri gibi bir ses daha keşfettim. Aniden, beklemeden ve şaşkınlıkla.

1995 yılından beri Boğaz’da yaşıyorum. Boğaz’da deniz manzaralı bir evde yaşıyorsanız eğer belki de hiç bıkmayacağınız bir görüntü vardır.  Boğazdan geçen kimileri küçük, kimileri kocaman gemilerin süzülerek geçişi.  

Çoğuna klavuz teknelerin eşlik etmediği gemiler sessizce Boğaz’da süzülür.  Tankerler, yük gemiler, bazen askeri gemiler, nadiren de olsa denizaltılar, yolcu gemileri.

Yılda bir ya da iki defa, Boğaz trafiği durdurulur ve izin verilen günlerde çoğunluğu beyaz yelkenlerini açıp rüzgarla doldurmuş yelkenliler Boğaz’ın hakimi olur.  25 yılda buna herhalde 10 defa kadar şahit olabildim.

İrili ufaklı balıkçı tekneleri, müzikleri sonuna kadar açık ve bazen rehberlerin hoparlörlerden Türkçe ya da farklı dillerde yüksek sesle, sahilden boğuk bir konuşma olarak duyulmak dışında anlaşılmayan ve Boğaz’da geçmekte oldukları ve yeri anlattığını gezi tekneleri, ve vapurlar.  Onlar da Boğaz’ın olmazsa olmazlarıdır.  Ama vapurları ayrı bir kategoriye koyarsak, hiçbir tekne, Boğaz’da süzülerek yol aldığı hissini veren gemilerin geçişinin güzelliğini hissettiremez.

Yüklerine göre denizden yükseklikleri değişen, gri, beyaz, siyah, kırmızı, renk renk ve neredeyse yüzlerce farklı şekildeki gemiler pencerinizin önünde geçiş yapar.  Dedim ya, vapurları saymazsak, benim için Boğaz’daki en etkileyici manzara her zaman gemilerin geçişidir.

İşte, sokağa çıkmak kısıtlamasınının uygulanmaya başladığı Nisan aylarından bir günde, camın önünde ayakta denize bakarken, birden irkildim. Aniden ve neden olduğunu anlamadan.

Bir ses dikkatimi çekti. 

Derinden gelen bir uğultu.  

Salonun balkon kapısı ve camlardan biri üstten hava alacak şekilde açıktı.  Yola baktım.  Herhalde bir çöp kamyonu ya da kamyon geliyor olmalıydı. Sahil yolunda bir araç bile yoktu.  Fondan teknelerin gıcırtısına, yine korona günlerinden ilk defa duymaya başladığım dalga sesleri eklenmeye başlamıştı.  Bunca yıldır, sahilin dalga seslerini evden duymadığımı fark etmiştim.  Camın kenarından sahil yolunun iki yönüne baktım.  

Gelen ya da giden yoktu.  Elektrikler mi kesik diye düşündüm. Bir binanın jeneratörü çalışıyordu belki.  Sesin nereden geldiğini anlamak için camı açtım ve kafamı birazcık dışarı uzattım. Ki, işte o zaman sesin nereden geldiğini şaşkınlıkla anladım.

O derinden gelen uğultu, yıllarda Boğaz’da sessizce süzülürken seyrettiğim gemilerden birinden geliyordu.

25 yıldır bu sahilde, Boğaz’dan geçen bir geminin sesini duymamış olduğumu tarifi zor bir şaşkınlıkla fark ettim.

Bunca yıl nasıl duymamış olabilirdim?

Aklıma birkaç şey geldi hemen.  Fethiye’de, Şövalye Adası’nda akşamları bir uğultu duyuyorsanız eğer bu Körfez’e bir geminin demirlediği anlamına gelir. Çünkü Körfez’e bir gemi geldiğinde, geminin motor sesini mutlaka duyarsınız. Belki rahatsız edici bir ses değildir ama doğanın genel sessizliğinde ne olduğunu bilmemeniz ve fark etmemeniz mümkün değildir. Gündüzleri o kadar net olmasa da geceleri gecenin seslerinden biri haline gelir.

Aklıma gelen şeylerden biri de çocukluk günlerime aitti.  Yaz tatillerinde bazen Silivri’de bir iki ay zaman geçirdiğimiz olurdu.  İstanbul’a döndüğümüzde, o zaman yaşadığımız Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında, Vişnezade Mahallesi’ndeki evimizin geniş balkonuna çıkar, Boğaz’ı uzaktan seyreder ve şehri dinlerdim.  1970’li yıllarından sonlarından 1980’lerin ortalarına kadar. Ağustos aylarının sonlarında ya da Eylül ayında. Balkona çıkar ve şehrin uğultusunu dinlerdim. Çünkü bilirdim ki, bir süre sonra şehrin seslerini duymaya alışacağım ve artık o uğultuyu duyamaz, ayırt edemez hale geleceğim.

İşte, bugünlerde İstanbul’da yaşadığımız farklı sessizlikte buna benzer duygular yaşıyorum.  İstanbul’dan çok Fethiye’de hissediyorum kendimi.   Sessizlik beni şaşırtıyor.  Boğaz’ı keşfediyorum.  Pencere ve balkonlardan. Evin içinde.  Bakmakla görmek arasındaki o hep bahsettiğimiz farkı çocukca bir merak ile yaşayım duruyor.  Bir motorsikletin ne kadar çok ses çıkardığını sessizliğin içinde daha çok anlıyorum. Sessizliğe ne kadar büyük ihtiyaç duyduğumu daha da derinden hissediyorum.

Yine tatlı bir uğultu ile dışarı bakıyorum.

Boğaz’da, Ghena isimli kocaman gri bir gemi bugün belki en çok uğultu çıkaran olarak ve oldukça hızlı bir şekilde Boğaz’dan geçiyor.  Az önce nispeten sessizce geçen siyah gemiye göre daha yüksek bir ses ve çok daha büyük bir hızla.

*

Bu günlere İstanbul’da yakalanmışsanız eğer belki beni daha çok anlayacaksınız. Korona günlerinden özlediğim şeyler olacak.  2020 yılının Nisan ve Mayıs aylarında İstanbul’da bir sihir yaşandı diyeceğim belki, tüm acıları, tüm olumsuzları, kayıpları, maddi çalkantıları, politikacıların amansız mücadelesiniz, haksızlıkları, nadiren umutlandıran anları, özlemi unutup, sadece sessizliği o sihrini hatırlamak istiyorum.  

Karşı sahilde, farklı tonlardaki yeşillerin arasında oldukça belirginleşen erguvanların, açmaya başladıklarını, fondaki gıcırtı ve dalga sesi ile seyrettiğim anlarda saklı kalmak istiyorum.

*

Sevgiyle kalın.


3 Mayıs 2020

Arnavutköy, İstanbul