İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

9 Ocak 2026 Cuma

Olağan

Kar, dağların zirvelerinden aşağılara uzanmış,

Sahilde içime işleyen soğuğun tepelerde yansıması var,

Dün balkonu işgal eden yağmur

Berraklık olarak yaşıyor bugünkü manzarada,

Zirveleri örten bulutlar saklıyor ama

Yukarılarda sıkı bir kar yağıyor olmalı,

Benim bile defalarca gördüğüm bu manzara,

Yine de güzel, yine de eşsiz, yine de taze bu sabahta.



Ruha Maliyeti

Yazı yazıyorum demek ile yazarım demek arasında fark var. Şiir yazmayı denemek şair yapmıyor bizi. Resim yapmak ressam yapmıyor bizi ama bir yandan hepsi  içimizdeki yaratıcıyı özgür bırakıyor.

İnsanoğluna bahşedilen kuvvetli bu özellik, saf kalabildiğinde, safça akabildiğinde, daha önce binlerce, onbinlerce benzerleri söylenmiş, yapılmış olsa bile, inanıyorum ki yaşama zenginlik katıyor.  

Benim gibi bu dünyadaki 'cansız' dediklerimizin dahi canı olduğuna inananlardansanız, inanıyoruz ki bizden süzülüp yaşama akanların da 'canı' var.  

Yaşamın renklerine dokunuşumuz da, bizden süzülenlerde belki de.  

Alışveriş yaparken marketteki kasa görevlisi ile kısa sohbetimizdeki kelimeler de buna dahil, yürürken sokakta göz göze geldiğimiz kişiye söyleyip söylemeyeceğimiz sözler de.  Dolmuş şoförüne günaydın, ya da iyi günler demek de yaşamın renklerini değiştirir, yaya geçidinde durup zaten olması gerektiği gibi yol vermek de.  Yorgun bir arkadaşımızın sırtını sıvazlamak, bir dostun ağlayışına sessizce eşlik etmek, "elinden geleni yaptığını biliyorum" denilmek, bir kucaklama, bir tebessüm, bir anlayış.

Bir de işte yazdıklarımız, çizdiklerimiz de hem bizi değiştirerek, hem de ulaştıkları kişilerde eğer yapabilirse uyandırabildikleri, 'iyi' geldikleriyle yaşamın rengini değiştirebilir. Buna inanıyorum. Burada bir püf noktası var bana göre.  Başkalarını iyileştirmek, düzeltmek, değiştirmek gibi hedeflerle yola çıkıldığında işin ruhu bozuluyor.  Başkalarını etkilemek için yapılan tüm girişimlerin saflığına şüphe düşüyor ve 'gerçek' etkisi zayıflıyor.  Kendimiz için, başka türlüsü mümkün olmadığı için, içimizden adeta dışarı akmak için bizimle savaşarak dışarı çıkanlar, özlerini korumayı başararak, amaçları belki de sadece bizi bir anlamda kurtarmak olduğu için, bizden başkaları için de anlam taşıyabiliyorlar.  Sahici bir mücadele verdikleri, sahici oldukları için.

Aslına bakarsanız, sanat tarihinin sadece birkaç yüzyılını bile çalışmak, Paris'te Louvre Müzesi'nde bir saat dolaşmak, New York'ta Metropolitan Museum of Art'ın içine adım atmak, Figueres'teki Dali Müzesinin binasını bile dışardan görmek ya da  Amsterdam'da değilde Zürih'te bir müzede Van Gogh'un sargılı kulaklı bir otoportresi ile aniden karşılaşmak, yine o şehrin sokaklarında bir Turner sergisinin bir posterden bire yüreğe dokunan sergi duyuruları görmek, İstanbul Modern'de bir uğramak ya da Fethiye'de Çarşı Caddesi'nin üzerindeki bir sergi salonunda resime gönül vermişlerin bir sergisinde, dünya üzerinden geçmiş ve geçmekte olan binlerce eşsiz dehanın ve üretmeye adanmışların ürettikleri yanında, amatör gayretlerimizin bir nevi acizliğini fark ettirirken, o acemi gayretlerin önemini de hatırlatıyor. Tüm hayatını adayarak, yaşadıkları tüm fırtınalara rağmen üretmekten vazgeçmeyenlerin, bizlerin devralması için taşıdıkları bir bayrak var, insan olmaya, ifade etmeye, yaşam mücadelemizi aklımızı, kalbimiz, ruhumuzu kendimizce ifade etmeye dair, insanoğlu var olmaya devam ettikçe devam edecek olan bir görev.

Yaklaşık yirmibeş yıldır resim yapıyorum.  Ortaokul yıllarında resime daha az meraklıydım ama o yıllardan beri yazıyorum, ne yazabilirsem. Yazının maliyetinden pek bahsedilemez belki ama yaptıklarımın yapma maliyetini çıkardın mı derseniz, aslında hayır.  Böyle bir hesabı muhasebe konusunu oldukça iyi bilmeme rağmen yapmadım, öyle bir hesabı tutan mühendis Zeynep'in, sadece içindekileri dışarıya çıkarmak için çırpınan Zeynep ile karşı karşıya kalması pek faydalı olmazdı hani.  

Benim yerime bana "Bu yıl resimlerinden ne kadar kazandın?" diye soranlar olur, "Masraflarımı çıkarıyor," der geçiştiririm.  Resim çizmemenin ruhuma maliyetinin ne kadar ağır olduğunu ben bilirim.




6 Ocak 2026 Salı

Maskeler Bile

Karanlığa gömülmüş olan hırslı ruhlar anlamaz,

Kötülükten aslında kim kazanmış bu dünyada,

Hak edilmeyen zenginlikle kendini sarsa da, doymaz asla,

Atmaz içinden taşan vahşeti, bilse de o masum etlere saplanan dişlerinin keskinliğini,

Atamaz içinden, bilmediği için değil, 

Kendine bakmaktan korkar, hatalarına bakacak yoktur cesareti,

Siyaha boyamak istediği herkesin,

Aslında bu haliyle ulaşamayacağı renkler olduğunu çok iyi bilir,

Oklar atar, vurur, kandırır,

Tuzağa düşenler belki bir süre aldanır,

Okları umursamayanların karşısında ise,

Maskeler bile sadece gerçeği yansıtır.



Kelimeler

Faniliğimizi hatırlatan olaylar arttıkça, daha önce belki söylerken daha çok düşündüğüm olumlu sözleri içimde tutmadan paylaşmak istiyorum.  Sevdiklerime sevdiğimi daha çok söylemek ve hissettirmek istiyorum.  Güzellikleri daha çok alkışlamak, daha çok korumak istiyorum.

Katkı sağlamak, yerine göre eğer isteniyorsa yapıcı geri bildirimde bulunmak, bunlara varım, ama zaten hiçbir zaman yıkmak, kırmak, zarar vermek ruhuma uymadı. İçimden geçenleri paylaşmak isterkenki arzum yıkıcı duygularıma bir çöp kutusu aramak değil.  Duygularımı anlayarak, dönüştürmeye çalışarak veda etmeyi tercih ederim. 

O nedenle ömrümün sınırlılığını daha çok hissederken, geride bırakmak istemediğim sözler, çevremdekilere dair olumlu izlenimlerim, bende etki bırakan, yaşamıma dokunan olumlu yaklaşımları, olumlu sözleri ve onların ben de uyandırıp ruhumda yayılan ve yaşayan izlerini açıklıkla paylaşma arzum artıyor.  Kelimeler daha çok ve daha rahat dışarıya akıyor. Akmak istiyor, beni rahat bırakmıyor.

Meselelerden biri bunu yaparken sahici kalabilmek. Bu kolay değil. Emek istiyor. Anda kalabilmeyi, dürüst olabilmeyi, objektif olabilmeyi, gerçeklerden, kendimizden, dünyadan korkmamayı gerektiriyor.  

Özür dileyebilmek de böyle bir şey bana göre. Çoğu zaman iyi niyetle yapılan ama büyük resmi görmekteki eksikliğim nedeni ile karşımdaki insana vermiş olabileceğim çoğunlukla duygusal bir acıyı, yarattığım veya yaratmış olabileceğime inandığım bir üzüntüyü, muhtemel hatamı sorgulayarak, pişmanlığımı, oluşmuş olabilecek büyük ya da küçük yarayı iyileştirme arzusu.  İyileşen yaraların izlerinin kaldığını bilerek. 

O nedenle, 'zarar vermemeye' çalışırım. 'Benim için ne olması iyi'den ziyade 'bu durumda ne olması doğru' diye bakarım.  Bakmaya gayret ederim. Bazen bu nedenle iç savaşlar da yaşarım. Çok şükür pek yenilmedim karanlık tarafıma o savaşlarda.

Kalp kırmamak için öncelikle susmayı tercih ederim veya uzaklaşmayı.  Bunun kendimi koruma refleksimi yavaşlattığını söyleyenler olur. Yine de, kendi kaldırabileceğim acı ve üzüntüyü daha iyi bildiğim için, üzmek yerine üzülmeyi tercih ederken, artık kendimi de üzmeyeceğim yolları da arıyorum.

İnanıyorum ki kelimelerin de bir canı var. Kimileri canımıza can katıyor, kimileri kalbimizi kanatlandırıyor, kimileri ok, kimileri hançer, kimileri yaşama umudumuz, derin kuyulardaki kurtarıcı ip ya da yolumuzu aydınlatan fener oluyor.  Hangi kelimelerle yaşamayı seçeceğimiz bize kalıyor.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Cesaret

Seversiniz, sevmezsiniz ama Yılmaz Özdil güzel yazıyor.  Pazar günü canım kitap okumayı çekti, Fethiye'de o gün açık kitapçı yok, yakın olan bir Migros'un kitap bölümünden "Yaşamak Cesaret İster"ini aldım.  Kitabı daha yarılamadım bile ama ne çok şey öğrendim.  Örneğin İstanbul'da Beşiktaş'ın Arnavutköy Mahallesi'ndeki evimize çok yakın olan 'kırmızı yalı'nın sahibi Rahmetli Halet Çambel'in Türkiye'yi olimpiyatlarda temsil eden ilk kadın olduğunu ve eskrim dalında yarıştığını bilmiyordum. 1980'li yılların sonlarında yapılan sahil yolunun artık önünden geçtiği yalısını, Boğaziçi Üniversitesi'ne Halet Çambel ve Nail Çakırhan Arkeoloji, Geleneksel Mimarlık ve Tarih Uygulama ve Araştırma Merkezi için kullanılmak üzere bağışladığını ise Annem'den öğrenmiştim.  Yalı iken önünde güneşli günlerde ayrı, dolunaylı günlerde ayrı parlayan Arnavutköy koyunun mavi suları ile muhtemelen daha da etkileyiciydi ama hala çok güzel bir binadır, bizim daha çok 'aşı boyalı yalı' dediğimiz kırmızı yalı.

Kitaba dönersek, Yılmaz Özdil'in yazılarının bir çoğunu daha önce bir şekilde okumuş olduğumu da fark ettim ama bir yandan da her zaman olduğu gibi okuduklarımızı okuduğumuz yaştaki, okuduğumuz andaki, okuduğumuz dönemdeki ruh halimizin, duygularımızın ve düşüncelerimizin merceğinden algıladığımız için, aynı kitap, aynı film, aynı şiir farklı zamanlarda çok farklı görünebilir.  On yıl önce dikkatimizi çekenler ile bugün bizi düşündürenler çok farklı olabilir. O nedenle sevdiğim fimleri tekrar seyretmeyi severim. Kimi kitapları tekrar okurken adeta ilk defa okuyormuşcasına anlatılanların dünyasında gezinirim.

Birçok liderimizin yanıldım, aldatıldım, kandırıldım dediği kadar yanılmadım ama güvendiğim insanların siyah dediklerine beyaz demeye başladıklarına da üzülerek şahit oldum.  İnsanların bizleri yanıltıp durduğu, yine de başkalarına göre fazla kanmadığımız ve kandırılmadığımızı düşündüğümüzde şükrettiğimiz bu günlerde, kimin niyeti nedir, asıl rengi nedir bunu bilmek eskisinden çok daha zor.  Bu şüphe hissi ne acıdır ki maalesef artık yazarlar için de yüreğimde uyanıyor.  Bununla birlikte, mesela ben Kızılcahaman'daki Şehit Ağacı'nın varlığını bilmiyordum, bırakın hikayesini bilmeyi. Bugün öğrendim. Biri bunun gibi yüzlerce olayı, insanı fark ettirmek için gayret ediyorsa, bana bunu da takdir etmek düşer.  Hoşlanmadığım bazı insanlara dair hikayelerini ve övgülerini de hoşgörüyle, sözcükleri içime almadan okumaya çalıştığımı da söylemeliyim. Göründüğünden farklı olanların gizli saklı yaptıklarının veballeri boyunlarına.

Bu arada kitabı okurken bir kitap ayracı aradım.  Çoğu bölümü okuduktan sonra biraz araştırma yapma ihtiyacı hissettiğim için kitabı okumanın zaman alacağını anlamıştım.  Aklıma kuzenim Reyhan ile eşi Mehmet'in Hawaii'den getirdikleri ahşap kitap ayracı geldi. Üzerine Hawaii yazısının kazınmış olduğu, ortasında bir su kaplumbağasının şeklinin oyularak çizildiği ve ucunda kahverengi bir iple ahşap gövdeye bağlanmış seramikten bir balık figürünün sallandığı kitap ayracı.  Çok uzun zamandır bende olduğunu biliyordum ama tam zamanını hatırlayamadım. Kuzenim sordum, 2009 yılının yaz aylarında mı getirmiştik acaba dedi; o da emin olamadı. Özenle sakladığım bu kitap ayracını yıllar sonra kullanmak bu kitabı okurken nereden aklıma geldi acaba diye kısa bir düşündüm.  Özel bir nedeni olması da gerekmiyor hani, fakat faklı bölümlerde adı geçen, birçoğunu benim de bildiğim farklı şekillerde Türkiye'de iz bırakmış insanların içimde uyandırdığı yaşama dair nefaset, kitabı okumaya ara verdiğimde ilgili sayfaların arasına herhangi bir şeyi sıkıştırmama sanki izin vermemişti.  Kitap okumayı çok sevdiğim için çokça kitap ayracım da vardı her zaman ama bu defa bendekiler içinde sanki en güzelini, en özelini seçmek istemiştim.

Pazar günü Fethiye'deki bir marketten Yılmaz Özdil'in bu kitabını alırken çok sevdiğim yazarlardan Ayşe Kulin'in de yeni bir kitabının orada satılmakta olduğunu da gördüm. 'Aylardan Kasım Günlerden Perşembe'. Atatürk'e dair okuduklarından süzerek kaleme aldığını ifade ettiği kitabını da aldım.  Ayşe Kulin, okuyucularından, bu kitabına hoşgörü ile yaklaşılmasını rica ediyor.  Böyle bir işe girişmenin sorumluluğunu ve zorluğunu tabii ki mutlaka biliyor.  O nedenle ben bu sorumluluğu alma gayreti için bir okur olarak teşekkür ediyorum.  Bir Türk vatandaşı olarak Atatürk'ün daha iyi anlaşılması, tanınması için elinden gelen ne ise onu yapıyor.  Kitabın sonunda, Ayşe Kulin'in kitabı hazırlarken başvurduğu kitapların bir listesi var. O listeye bakınca ve o kitapların çoğunu okumuş olduğumu fark edince, Atatürk daha da iyi tanımak ve anlamak için başka neler yapabilirimi tekrar daha derinden düşünmeye başladım.  Saf ve samimi bir niyetle yazılmış hiçbir kitap boşa değildir bence, yazılan sözcükler bizim için yazılmış gibi gelmese de, yazarın niyetinin enerjisi ruhumuzda bize ait bir şeyleri canlandırır, uyandırır genelde.  Samimi bir niyet, samimi bir özen ve samimi bir gayret bazen planlanan şekilde, bazen de yaşamın gizemli formülünün dokunuşu ile hedefine ulaşır.

Doğru, yaşamak cesaret ister.  Görmek, duymak, dokunmak, hissetmek, korkmak, imrenmek, ilham almak, hayran olmak, kızmak, kırılmak, ağlamak, hatırlamak, yıkılmak, düşmek, kalmak, sormak, sorgulamak, başlamak, pişman olmak, yeniden başlamak, cesaret ister.  Cesaret ise, bir duygudan öte herhalde bir eylem aslında;  binlerce defa korkmak, ve korkuya rağmen, gücümüzü toplayıp yapabildiğimiz her fırsatta bir kere daha, bir kere daha atılmak, bir kere daha, bir kere daha umutla nefes almak.

*

Şehit Ağacı'nın ne olduğunu merak edenler için:  https://kizilcahamam.gov.tr/sehit-agaci

Arkeolog Halet Çambel hakkında bilgi için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Halet_%C3%87ambel