Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta

Zeynep Kocasinan'ın Kitapları Seçkin Kitapçılarda Satışta
Zeynep Kocasinan'ın Kitapları: "Reiki'yi Yaşıyorum", "Görüşler", "Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?", "Atlamak", "Kitaplar Soru Sorar", "Doğru Yanlış Güzel Çirkin", "Is It Written in the Stars?" ve "Imagine Being Lucky"

İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

25 Mart 2012 Pazar

1.Ulusal Koçluk Konferansımız ve Sir John Whitmore’u Sevmek


2012 yılının Mart ayında, İstanbul’da, Türkiye’de yapılan ilk Ulusal Koçluk Konferansı’nda bir ‘Sir’i daha yakından tanıma şansına kavuştum.  Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde hazırlık sınıfına başladığım yıllardan itibaren erkek öğretmenlerime, yurtdışında tanıdığın yaşlı veya protokol mensubu kişilere sir diye hitap ettiğim olmuştu.  Koçluk Konferansının açılış konuşmacısı Sir John Whitmore dünyada koçluğun gelişmesinde emeği olan dört beş kişiden biri olarak biliniyor. Üyesi olduğum Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği tarafından Türkiye için önemli bir ilk olan koçluk konferansına açılış konuşmasını yapmak üzere davet edilmiş.
Sir John’un nelerden bahsedeceğini doğrusu düşünmemiştim ancak konuşmaya başladığında söylediklerine duymayı düşüneceklerimden farklı bulmakla birlikte kendisine neden ‘Sir’ unvanının verildiğini anladığımı düşünmeden edemedim. Bu unvan boşuna verilmiyordu anlaşılan. 

*

Koçların neredeyse %75’inin kadın olduğundan bahsederek söze girdi Sir Whitmore.  Gözlerim ortalarında oturduğum konferans salonunda gezindi.  Konferans katılımcıları arasında bu aradan sanki çok daha yüksekti.  Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’deki koçların %75’i kadındı ve Dünya’da da bu oran %69-63 arasındaydı.  Dünyadaki koçların en az üçte ikisi kadındı. “Kadınları sorunları ve soruları konuşmaya daha açıklar ve bir şeyi çözmek için farklı seçenekleri konuşmaya, değerlendirmeye daha açıklar,” diyordu Sir John.  Ona göre erkekler farklı seçenekleri ve alternatifleri düşünmeye daha kapalıydılar.

İyi bir koçun yapacağı gibi sorular sorarak devam edeceğini söyledi Sir John.  “Sizi biraz zorlayacağım,” dedi.  “Zorlandığımız da (esasından o ‘challenged’ kelimesini kullandı ve bu kelimeyi tercüme etmekte her zaman ben zorlanırım), karşımıza bizi zorlayan, bize meydan okuyan şartlar ve durumlar çıktığında, düşünmeye başlarız.  Daha çok düşünmeye başlarız,” diye devam etti.

Hiçbirimiz ne gerçektir, ne doğrudur bilmiyoruz,” dedi. “Çünkü hepimiz dünyayı kendi yaşam hikayelerimizin penceresinden görüyoruz.”  Deneyimlerimiz olaylara yüklediğimiz anlamları belirliyor.
Her bireyin farklılığını, farklı olma hakkını ve istediği her şeyi başaracak güce sahip olduğunu kabul ederek yola çıkmak, doğru yanlış güzel çirkin demeden özgür bir alan içinde insana ve yaşama bakmak koçluğun olmazsa olmazı.  Kolay mı?  Hiç kolay değil.  Ancak koçluğun dünyaya önerdiği ve koçların önce kendilerine sonra müşterilerinde yaşatmaya çalıştıkları ana pencere, ana yaklaşım bu.

*

Koçluğun meslek değişiklerinde, kariyer değişikliklerinde, önemli kararlardan ve değişimlerden önce kullanılabilecek bir destek olduğu söylenilir.  Koçluk daha çok şirketlerde, başarılı ve liderlik pozisyonlarına yükselen, farklı ve zorlu görevlere atanacak kişilere destek olmak için kullanılan (ve gerçekten daha çok büyük kurumsal şirketlerin yöneticileri ve liderleri için sağladıkları) bir insan kaynakları hizmeti olarak bilinir.  Bireysel olarak koçluk hizmeti alan kişiler vardır ama dünyada da Türkiye’de de koçluk daha çok kurumların bütçe ayırabildiği bir hizmet.  Bizde Türkiye’de çokça duyulan ‘öğrenci koçluğu’ çalışmalarının çoğu koçluk olmaktan öte ağırlıklı olarak ders desteği ve biraz da motivasyon çalışmalarıdır.  Dünyada kabul gören standartlara göre uygulanan koçluk ise çok daha özel bir çalışmadır. Bireyin, çocuğun, öğrencinin isteklerini netleştirmesine, hedefler belirlemesine ve hedeflerine doğru yol almasına destek veren birebir, birey ile koçun beraber yürüttüğü bir çalışmadır. Konferans boyunca farklı şirketlerin insan kaynakları yöneticileri koçluğun ne olduğunu doğru anlamanın ve anlatmanın üzerinde o kadar çok durdular ki.  Özetle bir danışmanlık olmadığını, akıl verme olmadığını hatırlatmalıyım.  Kişinin kendi isteklerini belirleme ve kendi cevaplarını bulmasına destek olan bir metod, bir yaklaşım.

Sir John Whitmore ikiyüzelli civarında koç ve büyük şirketin temsilcisinin kendisini dinlemek için heyecanla beklediği konuşmasının başındaki üç beş cümleden sonra “Biz koçluğa yeterince erken başlamıyoruz,” dedi. “Biz koçluğa çocuklarda, onlar iki üç yaşındayken başlamalıyız.”  İki üç yaş mı? Hmmm.

Ve devam etti. “Çocuklara ne yemek istersin diye sormuyoruz.  Çocuklara hangi oyunları oynamak istersin diye sormuyoruz.  Onun yerine anne babalar çocuklarına ne yapmaları gerektiğini söyleyip duruyorlar.  Sorun burada.” Ve Sir John İngiltere’de, konferanstan iki gün önce, 20 Mart tarihinde yayınlanan bir araştırmadan bahsetti.   Araştırmaya göre çocuklar eğer kendileri istedikleri zaman yemek yemelerine müsaade edilirse, yaşamda çok daha başarılı oluyorlarmış.  Başarı okulda, üniversitede, iş yaşamında, yaşamın tüm alanlarında kendini gösteriyormuş.  Uzun süreli bu araştırmanın sonuçları çok yeni yayınlanmış.  Yaşamın ana öğesi olan yemeği, gıdayı ne zaman alacağına karar verme hakkı olan, bu kontrole erken yaştan sahip olabilen çocuk yaşamı boyunca başarılı oluyormuş.  Çocukların birey olarak yetişkinler kadar hakkı olduğuna inanan bir aileden ve görüşten geliyorum.  Yaptığım kişisel gelişim çalışmalarındaki takip ettiğim ekoller çocukların özgürleşmesi ve özgün kuvvetlerini bulmaları üzerine.  Kavram ve bilgi hiç yabancı değil.  Ama benim için Ulusal Koçluk Konferansı’nda iş dünyasının önemli liderleri ve yöneticilerinin önünde söylenmiş olması çok önemli.  Benim için bu farklı dünyaların buluşması.  Birkaç yıl önce İskoçya’da, Findhorn Ekolojik Köyü’nde bir meditasyonda yaşamımda dahil olduğum ve çalışmalar yaptığım farklı grupların, çalışmaların, STK’ların bağımsız çemberler halindeyken, kendi özgün renklerini koruyarak olimpiyat halkaları gibi birleştiklerini görmüştüm. Sanki o birleşme ile hepsi aydınlanmış ve içlerinde dolaşan bir akım başlatmıştı.  Sir John Whitmore’u dinlerken gözümün önüne aynı halkalar gelmeye başlamıştı.  Renkleri aydınlanıyor ve kuvvetleniyordu.

Yemek tabakları ile çocuklarının arkasından koşan anneler geliyor gözümün önüne.  “Tabağındakileri bitirmeden sofradan kalkamazsın,” diyen anneler.  “Yemeğin arkadan ağlar,” diyen anneler.  Kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp çalışmalarım nedeni ile Sir John’un söyledikleri bana tabii ki yabancı değildi ama bir Ulusal Koçluk Konferansı’nda bunların söyleniyor olması bana ne kadar büyük bir mutluluk vermişti.  

Gülümsemekte olduğumu fark ettim.  “Anne babalar koçluk öğrenmeli.  Çocuklarına sorular sormalı,” diyordu Sir John.  Otuzlu, kırklı, ellili yaşlarımızda evde ve iş hayatında yaşadığımız birçok sorunun temeli esasında çok küçük yaşlarda atılıyordu.

Eğitim sisteminin değişmesi gerekiyor,” diye devam etti Sir John.  “Talimat vermek yerine koçluk modeline geçilmesi gerekiyor. Okulların değişmesi gerekiyor.  İş hayatının, şirketlerin değişmesi gerekiyor.” Sir John Whitmore’un oldukça dobra ve açık sözlü olduğunu söylemek zorundayım.  Yıllardır Büyük Britanya’nın ve Dünyanın farklı bölgelerinde yaptığı çalışmalar belli ki inançlarını netleştirmiş ve inandıklarını da söylemek istiyor.  Zorlamıyor ama o kadar net ve açık ifade ediyor ki etkilenmemek mümkün değil.  İçimden “Çok güzel, çok güzel” deyip durduğumu fark ediyordum.

*

Dünyada üst kademelerde iyi liderlik göremiyoruz,” dedi Sir John.  Bu konuda söyleyeceği farklı şeyler vardı.  İstanbul’da, Balmumcu’da, Point Otel’in ikinci bodrum katında oldukça iyi döşenmiş, kırmızı dinleyici koltukları toplantı katılımcılarına enerji katan, neredeyse tamamı dolu olan toplantı salonunda çıt çıkmıyordu.  Önünde gökkuşağı renklerini içeren koçluk konferansının logosunun da yer aldığı konferans afişi asılı olan kürsüden konuşan Sir John Whitmore, iddialı olmayan ama çok iddialı, bir söylev tadı taşıyan ama yüreğimin her hücresine sinen konuşmasını yaparken, notlarımı yanımdaki defterim yerine beyaz çizgili not kartlarıma yazmaya karar vermiştim.  Geçtiğimiz Ekim ayında Hollanda’daki Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği Avrupa Forumu sırasında satın aldığımı hatırladığım bu beyaz kartlara.  Kartların şeffaf paketini sabah salona girdiğimde uzun bir sıranın koridor kenarındaki yerime oturur oturmaz açmıştım.  Tesadüf bu ya evdeki altmış yetmiş tükenmez kalem arasından yine aynı Lions Avrupa Forumu’nda, Maastricht’te satın aldığım, dışı lacivert ve sarı renklerde ve lacivert mürekkepli tükenmez kalemi yanıma almıştım. Sir John Whitmore’u dinlerken bir yandan da notlar alıyordum.  Ben bir konuşmacıyı not alırken çok daha iyi dinleyebiliyorum; ancak neden bilmem notlarımı yazarken bir yandan da kürsüdeki Sir Whitmore’un yüzünü görmek istedim. Bazen sadece ses yetmiyordu mesajı almam için.

İnsan becerilerimizi yitirdik,” dedi Sir John.  Teknolojini yaşamımıza girdiği seviyenin insan ilişkilerinde yarattığı aşılması zor olan mesafelere de değindi.  Gençler için heyecan verici olan bilgisayar, internet ve değişim dünyasının zaman kazandırmaktan çok zamanı ziyan ettiren özelliğinin iş yaşamı kadar ikili ilişkileri de zorladığını vurguladı. 

Aynı oda içinde birbiri ile sms mesajları ile sohbet eden gençlik dünyanın tümümün yeni gerçekliğiydi.  Ben internet, telefon, facebook, twitter dünyaları ile haşır neşirdim.  Bazen telefon etmeye zaman bulamadığımda kısa bir cep telefonu mesajı, sms atmayı çok daha kolay buluyordum.  Epostalar ile detaylı bilgi iletmeyi ve almayı ve bunu koşturmacalar içinde ne zaman fırsat bulursam yapabilmeyi seviyordum.  Uyku tutmadıysa gecenin ikisinde üçünde ya da bir konferansın kahve molası sırasında iPadimden mesela.  Telefon görüşmeleri çok daha uzun zaman alıyor gibi geliyordu.  Peki, o telefonun ve bilgisayarın ekranında beliren kelimeler sesin yerini tutabiliyor muydu gerçekten?  Sir Whitmore teknolojiyi yadsımıyordu ama yaşamakta olduğumuz değişimi, yaşamda ve iş hayatında ne kadar farklı alışkanlıklar ile bir araya geldiğimizi vurgulamak gerektiğine inanıyordu.

Lions Geçmiş Dönem Uluslararası Direktörlerimizden Sayın Lion Nesim Levi’nin kuşaklar arası iletişim ile ilgili bir sunumu geldi aklıma dinlerken.  Üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneğimizin 2010-2011 Dönemi Başkanlığını yapmadan önce 2010 yılının Nisan ayında başkan adayları için düzenlenen bir eğitim kampına katılmıştım.  Kampın son gününün sabahında dinlemiştim Sayın Nesim Levi’yi.  Görüş sahibi üstatlar başarı için, huzur için, mutluluk için, hizmet edebilmek için bütünleşmemiz gerektiği ve bu yüzden eleştirmeden, kınamadan, yargılamadan birbirimizi anlamamız gerektiğini anlatıyorlardı.  Evet, iyi kötü haklı haksız yoktu.  “Eskiden öğrendiklerimizi unutmamız, silmemiz gerekiyor,” dedi Sir Whitmore, “We need to unlearn.”

Öğrendiklerimizi silmek, unutmak, bilgileri sıfırlamak…

Yaşamda doğru olduğuna inandığımız, inandırıldığımız birçok şey öğreniyoruz,” dedi Sir John. “Eskiyi unutmamız gerekiyor. Öncelikle eski bilgileri silmemiz gerekiyor; yoksa içimizde bir kavga başlar. Eskiyi silmezsek bir tarafımız eskiyi savunmaya başlar. “  Sir John Whitmore verdiği iki günlük bir seminerin en başında bir buçuk saat kadar bir süreyi eski bilgilerimizi silmeye ayırdığını vurguladı.  Doğrularına inandıklarımızı bir süre için bile olsa kenara bıraka bilmenin gerekliliğini. Yeniye yer açmadan bir çalışma yapmanın anlamsızlığından bahsetti.  Denememiz gerektiğinden.

Lider olarak kendimizi, işimizi, ülkemizi düşünerek gerçek bir lider olamayız,” dedi.  “Tüm dünyayı düşünerek, tüm dünyanın iyiliğini düşünerek hareket etmemiz gerekiyor.  Yarışmayı bırakmalıyız; ortak hareket etmeyi, beraberce hareket etmeye ihtiyacımız var,” diye devam etti. “Sadece ülkemizi düşünmek yetmez, dünyayı düşünmek zorundayız.


Dünyanın bütününü düşünmeden hangi işi yapıyor olursak olalım düşünce olarak, niyet olarak, enerji olarak iyi bir liderlik yapmak Sir Whitmore’a göre mümkün değildi.  Dünyanın birçok önemli şirket ve vakfına danışmanlık yapan, yazıları ve yaptıkları ile koçluk alanında temellerini atan bu üstadın etik değerleri her şeyin üzerinde tutması yüreğimde farklı bir heyecan uyandırmıştı.  İçine kendimi kaptırdığım birçok konuşmada olduğu gibi aklıma farklı düşünceler geliyordu.  İskoçya’daki Findhorn Ekoköyü’nü  yine düşünmeden edemedim.  Bu konuşma sırasında aklım ve ruhum bu ekolojik köye ve orada yapılan çalışmalara ne kadar sık gidip gelmişti. “Esas yapmamız gereken dünyayı korumak,” diyordu Sir John.  Findhorn’da, Japonya’da ruhsal ve enerji çalışmaları yaptığım gruplarında, çevre gruplarımızda hep bunları konuşuyorduk.  İş dünyasının öncelikleri ise dünyanın, Toprak Anamızın ihtiyaçları ile her zaman örtüşmüyordu. Örtüşmeye başlaması gerektiğini, örtüşmek zorunda olduğu hepimizin fark etme zamanı gelip geçiyordu.  Biz ilk Ulusal Koçluk Konferansımızda koçluğu tanıtmak ve ilerletmekten öte koçluğun bize hatırlattığı bütüncül dünya yaklaşımını konuşarak başlıyorduk. “Ne kadar güzel,” diyordum içimden, “Ne kadar güzel.”

*

Sir John koçluğu konuşmayı bir yana bırakarak IPCC’den, karbon emisyonlarını düşürmemiz gerektiğinden, son 15 yılda %25 artan karbon emisyonlarını 2050 yılında kadar %80 azatlama mesuliyetinin altından nasıl kalkacağımızı sorguluyor. “Biz bu konuda beraberce çalışmaya dün başlamalıydık,” diyor.  Yüreğimi bir heyecan ve mutluluk sarıyor.  Bir koçluk konferansında dünyadaki çok ünlü bir isim bunları konuşmayı seçiyordu.  Mutlu hissediyordum.  Dünyayı düşünmedikten sonra yaptıklarımız neye yarardı?  “Her ne yapıyorsak,” diyordu Sir Whitmore, “herkesin iyiliği için olmalı.” …  Sadece ailemin değil, sadece Fethiye’nin değil, sadece Türkiye’nin değil, sadece eğitmenlik danışmanlık işimin değil.  Herkesin iyiliği için.  Kendim için her ne yapıyorsam, yaparken başkasına zarar vermemeliyim.  Esas ölçek bu olmalıydı.  Yoksa, yoksa Yaradan’ın, Evren’in, bir başkasının bizi cezalandırmasına gerek yok, yarattığımız kötü doğa şartları, acımasız yaşam koşullarından kaçamıyoruz ki zaten.  Bir etme bulma dünyası içindeydik.  Niyetlerimizin sonuçları da, yaptıklarımızın sonuçları da bizi buluyordu sonunda.  Saklanabileceğimiz bir köşe yoktu, biz var olduğunu sanıp dursakta.  

Ah, Sir John, yüreğim için ne kadar doğru zamanda geldiniz.  Öğrendiğim, inandığım ne çok şey bir araya geldi bu konuşma sırasında.  Onlarca hocamın sesini duydum, rahmetli babamın sesini duydum. Bu iddiasız ama iddialı ve kuvvetli konuşma Sir Whitmore’un sakin ama kuvvetli ses tonu ile kalbimde yankılanıyordu.  Bu mesleklerden olan dostlarım alınmasınlar ama o kadar çok defa söyledi ki paylaşmak zorundayım, “Ben bankalara ve ilaç firmalarına danışmanlık yapmıyorum, onlara koçluk vermiyorum,” diyor Sir Whitmore.  “O firmalarda çalışan iyi insanlar vardır, ben en yukarıdaki liderlerinin daha çok kendilerini düşündüklerini görüyorum,” diyor.  Bu sektörlerin liderleri ve yöneticileri ile yaşadığı bazı örnekleri paylaşıyor. “İnsanoğlu kömür ve petrol ile elde ettiği yeni ve sınırsız sandığı enerji kaynakları ile mühendislik ile her şeyi aşabileceğine, kontrol edebileceğine inandı,” diyor. “Tüm eğitim sistemi buna odaklandı,” diye devam ediyor. “Kömür, petrol dünyanın ana parasıydı.  Biz faiz ile geçinmek yerine ana paramızı sanki sonu yokmuş gibi harcamaya başladık. Dünyamızı tükettik. Mühendisliği, bilgiyi kazanırken, bilgeliği yitirdik. Gücümüzü doğru kullanmayı unuttuk.” 

Şimdi de mühendislik mi dediniz Sir John? Ben mühendisim, rahmetli babam mühendisti, ağabeyim mühendis. Biz yıllarca inşaat işleri yaptık. Mühendislik mi diyorsunuz Sir Whitmore? Siz sanki benim yapbozumun parçalarının nasıl bir araya geldiğini anlatıyorsunuz.  Yaşamın beni inanmaya getirdiği noktayı, oraya giderken geçtiğim yolu özetliyorsunuz.  Fethiye geliyor gözümün önüne.  Bir an için sesler silikleşiyor, Fethiye’yi saran tepeleri karlı dağlar gözümün önüne geliyor.  Birkaç gün önce güneşli bir Fethiye sabahında Babadağ’ın ve Mendos’un zirvesindeki karın ne zaman eriyeceğini düşündüğümü hatırlıyorum.  Doğanın sesini İstanbul’dan çok Fethiye’de duyabiliyorum. Sizi seviyorum Sir John Whitmore.  Sizi çok yeni tanıyorum ama sizi seviyorum.

Dünyanın önemli spor koçlarından da biri olan Sir Whitmore bir sporcunun başarılı olabilmesi için başaracağına inanması ve olumlu düşüncelerde olması gerektiğini hatırlatıyor.  Başarısız olmaktan korkan bir sporcunun başarılı olmasının mümkün olmadığını vurguluyor. “Peki,” diyor, “korku yaratan, çalışanlarını korku ile kontrol eden iş dünyasının bu şekilde başarılı olması nasıl mümkün olabilir?”
Mükemmellik için korku hislerinden güven hissine dönmemiz şart,” diyor, “we need to move from fear to trust.” Ve koçluğun iş hayatında güven ortamını yaratmak için bir yönetim tarzı olarak elimizdeki en etkin yaklaşım olduğunu ifade ediyor.  Değişime açık olmadan, korkulardan özgürleşmeden, özgün olmadan, kendimizi tanımadan ve kendimize ve dünyaya dürüst olmadan, yola çıkılamayacağını anlatıyor.  “Siz kimsiniz?” diyor, “Who are you?” İşte, onu keşfedip o olun, diyor.  Yolumuz bu olmalı, diyor ve dünyadaki yollar içinde koçluğun çocuklarda, ebeveynlerinde, iş yaşamında, sosyal yaşamda, dünyanın bir ferdi olarak bizi kendimiz ile buluşturan en iyi yol olduğuna inanıyor. Bu sayede yaşamın yaşamaya değer hale getireceğine inanıyor.  Yaşamın dünyaya ve tüm insanlara saygı, sevgi, özgürlük ve özgünlükle yaşanması gerektiğine inanıyor Sir John Whitmore.


Sizi seviyorum Sir John Whitmore.  Bir saat on beş dakikaya ne kadar çok şey sığdırdınız. Aktarabildiklerim ve henüz paylaşamadıklarımla.  Kendime “Ben çok mu safım, çok mu hayalciyim,” derken, siz bana “Yola devam,” diyorsunuz.  Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.

Ve bu güzel konferansı organize eden, yollarımızı buluşturan, kavuşturan Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneğimize ve International Coach Federation ICF Uluslararası Koç Federasyonu Türkiye Şubesi’ne de yürekten teşekkürler. İyi ki varsınız.