‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ : Bana hüzünlü gelmeye başlayan bir gün oldu son yıllarda. Öğrencilik yıllarımda bugünün çok üzerinde durduğumu söyleyemem. Liseyi bir kız lisesinde okudum, üniversiteyi de yurtdışında. Öğretmenlerimden ve ailemden kız çocuk olduğum için bir erkek çocuğun karşılaşacağından daha fazla engeller ile karşılaşmadım. Ne azından hissetmedim. Kız çocuk olmamın beni durdurduğunu düşünmedim.
Üniversite’yi Amerika’nın iyi üniversitelerinden birinde okudum. Burada beni şaşırtan mühendislik fakültesindeki kız öğrencilere Amerikalılar dahil diğer öğrencilerin sanki çok özel insanlarmış gibi muamele yapmasıydı. Mühendislik olmak Amerika’da Türkiye’deki kadar popüler değildir. Doktor olmak, avukat olmak çok daha prestijlidir. Ancak kız öğrencilerin fen ve matematik derslerini sevmelerine iltifat edilmesine şaşırtmıştım. Belki bir kız lisesinde okuduğum için ve birçok arkadaşım fen ve matematik’te başarılı olduğu için bana göre bu normal bir şeydi. Matematik veya tarih derslerini seviyor olmak elmayı veya portakalı sevmek gibi bir tercihti. Bu tercihlerin kız veya erkek olmak ile ilgisini kurmamıştım.
Türkiye’deki ve Dünya’daki kadınların yaşam şartları ve bir erişkin kadın olarak yaşamanın getirdiklerini ise eğitimim bitip Türkiye’ye döndükten ve rahmetli babam ile inşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra fark edecektim.
Türkiye’ye döndüğümün ertesi günü işe başladım. Bir Cumartesi sabahında İstanbul’a dönmüştüm. Pazar sabahı babam “Haydi hazırlan Kırklareli’ne ihalesi yapılacak olan bir barajın yerini görmeye gideceğiz, ” dedi. Hazırlandım, arabaya atladık yola çıktık. Türkiye’ye döndükten 24 saat sonra iş hayatım başlamıştı.
Kırklareli’nde Devlet Su İşleri’nin bir Şube Müdürlüğü vardı. Şube Müdürünü ziyaret ederek iş hakkında bilgi aldık. Bir noktada Müdür Bey bana döndü “İşi alırsanız Zeynep Hanım mı Şantiye Şefi olacak?” dedi. Onsekiz aydır yurtdışındaydım, itiraf etmeliyim 22 yaşında olmama rağmen o günlerde beni çok daha büyük zannederlerdi. Örneğin üniversite birinci sınıfta asistan olduğumu düşünerek bana gelenler çok olurdu. O günlerde benim için olduğumdan büyük görünmek bir iltifattı, bugünlerde samimi olarak yaşımdan genç gösterdiğimi düşünenler olunca seviniyorum. Şube Müdürü beyin sorusu bana o gün enteresan gelmemişti. Şimdi bugün bir Şube Müdürü bana bu soruyu sorsa çok daha farklı şeyler düşünüyorum.
Küçüklüğümden beri babamın işleri vesilesi ile farklı şantiyelerde bulunduk. İlkokula başladıktan sonra şantiye gezilerimiz yaz tatillerine sıkışmaya başladı. Ama hayatımda yabancı bir kavram değildi. Babam inşaat yüksek mühendisiydi ve inşaat işleri yapıyordu. İnşaat şantiyelerinde genelde kadın çalışan göremezsiniz; inşaat işleri genelde erkeklerin çalıştığı bir sektördür. Bizim firmamızda çalışan hanımlar muhasebe servisinde görev yapardı. Kendim işe başlayana kadar bunun benim o güne kadar bulunduğum ortamlardan ne kadar farklı olduğu anlayamamışım. İşe başladıktan sonra da yaşaya yaşaya öğrenmeye başladım, kabul ettiğim şeyler olmuştur, hala kabul etmediğim. Değişik bir macera. Babamla beraber çalışmayı seçmesem belki de yaşayamayacağım.
İşe ilk başladığım yıllarda iş hayatının gereği daha önce yakından takip etmediğim resmi gün ve tatilleri takip eder oldum. Mart ayında Dünya Kadınlar günü çıktı karşıma. Kadın olmayı bir zorluk olarak yaşamamış biri olarak bir gün başlarda bana hoş göründü. Sevdiklerime, iş vesilesi ile tanıştığım dost ve meslektaşım hanımlara çiçek gönderir oldum. Finans sektöründe çalışan ve çok da başarılı hanım arkadaşlarım vardı; mühendislik çevresinde mesleğini seven ve gerçekten başarı ile yapan dostlarım vardı; bu günde onları düşündüğümü ve takdir ettiğimi ifade etmek için çiçek gönderirdim.
Geçen yıllar ile beraber bir kadınlar günü olmasının gerekliliği, dünyada yaşayan toplumun yarısını oluşturan kadınlar adına yılda bir gün ayrılmasının gerekliliği bana çok ters gelir oldu. Gerekmediği için değil, 365 günde 1 günü bile olmayan kadınların sorunlarını ve yaşadıklarını dile getirmek, çözümler aramak için o güne bile çok ihtiyaç vardı. Ama toplumsal düşünce yapısı olarak kadın-erkek eşitliğinde, yaşam hakları ve şartları eksikliğinde ne kadar gerilerde olduğumuzun bir ifadesiydi bu gün. 8 Mart beni üzen, yüreğimi burkan bir gün olmaya başladı. Ve dün akşamdan beri, bu sabahı karşılarken bu duygular içindeyim.
Birazdan bugün vesilesi ile düzenlenmiş bir kahvaltıya katılacağım. Sonrada öğlen saat bir ile üç arası bu gün için hazırlanmış bir resmi törene katılacağım. Dün bir çok arkadaşım bu töreni bana hatırlattı. Bir gün. Kadınlar için bir gün.
Bugün kadınlığı kutlamanın günü değil. Ama kadınların sorunlarının ele alınması, kadınların yaşamdaki güçlerini ellerine almaları için yapabileceklerimizi hatırlatabilir. Ayda bir gün, haftada bir gün, her gün erkeklerin olduğu kadar kadınların günü olana kadar.
Kadın bir mühendis olarak iş hayatımda çok farklı maceralarım var. Erkek meslektaşlarımın belki de hiç yaşamadığı ve yaşamayacağı. Ben 13-14 yıl çok yoğun olarak inşaat işimizde çalıştım. Yıllık izin kullanmadığım, belki yılda 3-4 gün tatil yapabildiğim zamanları bilirim. Severek yaptım, şükürler olsun, belki ruhumu yordu ama severek ve isteyerek çalıştım.
Sanırım iş hayatımın 10. Yılındaydı, bir görüşme için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne gitmiştir. Yine işe başladığım ilk günden beri tanıdığım bir mühendis bey ile görüşüyordum; kendisi yıllarını DSİ’ye vermiş, bilgili, işini seven bir kişiydi. Bir ağabey olarak da örnek aldığım bir büyüğümdü. Yıllardırda işimiz ile ilgili konuları kendi ile görüşürdüm. O gün biraz tıkanmış, çözüm bekleyen teknik bir konudaki durumumuzu aktarmak ve idareden görüş istemek için kendisi ile görüşmeye gitmiştim. Sabah 6 uçağı ile Ankara’ya gelmiştim, ve açılış saatinde DSİ’ deydim. Kendisi ile görüşme fırsatını bulunca kendisine konuları aktardım, çözüm için bizim önerilerimizi, birkaç gün önce yeni döndüğüm şantiyedeki işin durumundan, yapılanlardan, yapılacak olanların programından bahsettim. Olağan şeyler; özet bir durum raporu verdim.
Mühendis Bey zaten dikkatle dinliyordu, ancak bir sessizlik oldu. Ben anlattıklarımı değerlendirdiğini düşündüm, ama farkında olmadan ters bir şey mi söyledim diye endişe ettim. Bey biraz daha sessiz kaldıktan sonra bana “Zeynep Hanım siz bu işleri gerçekten biliyorsunuz, ” dedi. Nasıl yani, dedim içimden. Ne demek istemişti. Ve devam eden kısa sessizlikte resim netleşti. Ben on yıldır işlerimiz nedeni ile bu idareye gelip gidiyordum, şantiyelerimize gidip geliyordum, firmamız adına ihalelere girip çıkıyordum.
Bu çok bilgili, saygılı, insan olarak gerçekten bir beyefendi olan mühendis bey, çalışmalarımı on yıl sonra tam olarak değerlendirebilecekti. Benden çok ya da az değil, benim yaptıklarımı yapan bir erkek meslektaşım kendini ispat için ne kadar zamana ihtiyaç duyardı acaba?
Ben yıllarca babam ile çalışma şansına kavuştum. Aile alışkanlığımız ben babama “siz” diye hitap ederdim ve iş ortamlarında da “Sinan Bey” olarak. Bu nedenle iş hayatımın uzun yıllarında seyahatlerimizde, iş görüşmelerimizde beni babamın sekreteri sanırlardı. Babam ile ben çalışma akışı içinde bunu başta fark etmezdik, ama ortaya çok enteresan sahnelerde çıkardı. O kadar çok örnek var ki.
İstanbul ofisimizde olduğumuz bir gün, bir iş makinesi firmasından almayı düşündüğümüz bir makine ile ilgili olarak teklif vermeye geleceklerdi. Genel olarak geleceklerinden haberim vardı. Benimde ofisimizde odam babamın odası ile karşılıklı idi. Neyse sanırım saat 11’e doğru kapı çalındı ve görevli arkadaş ilgili makine firmasından iki beyin geldiğini haber verdi. Odama buyur ettim. Bu arada şekil olarak bakarsanız benim çalışma odam babamınkinin belki iki katı büyüklükte bir çalışma odası, masamda hesaplar kitaplar, eh o günlerde siyah takım elbiseler falan, oldukça da resmi formata uygun giyinmeye özen gösteriyorum. Beyleri buyur ettim, kendimi tanıttım, ve konuyu anlatmaya başlamalarını rica ettim. Beyler bir türlü benimle konuşmak istemiyorlar. İlle de Sinan Bey ile konuşmak istiyorlar. Konuyu benim takip ettiğimi ve makineyi anlatmalarını tekrar ve tekrar istedim, ama firmamıza makine satmaya bir satıcıdan beklenmeyen şekilde konuşarak bana oldukça ters davrandılar. Anlayamadım; ürününü tanıtmayı istemeyen misafir satıcıların durumunu aktarmak için babamın yanına gittim. “Onları benim odama al, ” dedi. Tekrar odama döndüm, beylere “Sinan Bey sizi şimdi kabul edecek, ” diyerek babamın yanına aldım. Babam onları karşısına oturttu, nasılsınız diye sorduktan sonra ve onların da aynı soruyu sormalarını bekledikten sonra “İlgili makine teklifiniz ve makine ilgili bilgiler elinizde hazır mı?” diye sordu. “Evet” dediler ve hızla anlatmaya başlayacakken, babam sağ elini hafif havaya kaldırdı. “Şimdi kızım mühendis Zeynep Hanım’a bu konuda gerekli bilgileri veriniz, ” dedi. İki beyin suratında hafif bir beyazlaşma ve şaşkınlık vardı.
Yine bir sessizlik. Bir tanesi “Bu Zeynep Hanım sizin kızınız olan Zeynep Hanım mı?” demez mi. “Biz kendisini sekreteriniz sanmıştık." Ofisteki bayan çalışma arkadaşlarımın iş hayatında karşılaştıkları zorlukları iyi anlıyorum. Az önce kendimi detaylı tanıtıp odamda oturtup konuştuğum bu adamlar elimi sıkarken beni değilse hangi sözcükleri duyuyorlardı? “Ben Sinan Bey’in kızı mühendis Zeynep, makine teklifinizi bana vereceksiniz” cümlesi başka hangi anlamlara geliyor olabilirdi acaba?
Bu ve benzeri olayları o kadar çok yaşadım ki. Bazen anlaşılması için bir cümleyi, iş ortamında bir talimatı dört beş defa tekrar ederim. Bir erkek meslektaşımın bir defada dinlenen talimatını, benim beş defa tekrar etmem gerekebilir. Başlarda buna çok isyan ettim, sonra işimi yapmak istiyorsam çözüme odaklanmam gerektiğine karar verdim. Bir defa söylüyorum, yapılmamış, ikinci defa söylüyorum, yapılmamış, dördüncü defa, yok, beşincide oluyor. Aynı konuda bir erkek meslektaşıma bakıyorum, ilk defada hadi ikincide işlem tamam. Ve bunu yapanlar sevdiğim, çalışkan elemanlar. Bu beş defalar işe ilk başladığım yıllarda belki onbeşti. Aradan geçen 17-18 yılda da belki iki üçe düştü, ama kadının sözü bilgisi ve tecrübesi ne olursa olsun erkekler, hatta kadınlar tarafından yeterince dinlenmiyor. Aynı bilgiye sahip bir erkek ve kadının iş ortamında başarı için harcamaları gereken zaman ve emek kat kat farklı olabiliyor.
Dünya Kadınlar günü bana daha çok söylenmemiş söz olduğunu hatırlatıyor.
8 Mart 2009 Pazar
23 Şubat 2009 Pazartesi
22-28 Şubat 2009

Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Analizi için:
22 Şubat (Cumartesi) - 28 Şubat (Pazar) 2009
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=164071
Mutlu Haftalar.
15 Şubat 2009 Pazar
Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor
Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.
***
ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.
MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.
Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?
Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.
Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?
Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.
Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.
Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?
Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.
Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?
Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.
Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.
Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.
Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.
Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.
1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.
Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.
Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.
Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.
O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.
…
Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.
Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.
Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.
Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.
İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.
Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.
Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.
…
Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.
Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.
Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.
Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.
Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?
Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.
Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?
Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.
Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.
Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.
Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.
Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.
Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.
15-21 Şubat 2009 Haftalık Astroloji Değerlendirmesi
Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Yorumları için:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=162599
Mutlu, sağlıklı ve sevgi dolu bir hafta dilerim.
Z.
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=162599
Mutlu, sağlıklı ve sevgi dolu bir hafta dilerim.
Z.
Labels:
Aslan,
Astroloji,
astroloji yorumu,
Boğa,
Burçlar,
İkizler,
oğlak,
Şubat 2009,
Yengeç,
Zeynep Kocasinan
11 Şubat 2009 Çarşamba
"Uygunsuz Gerçek"

Al Gore’un 2 dalda, En İyi Belgesel ve En İyi Özgün Müzik dallarında Oscar ödüllü filmi “Uygunsuz Gerçek” seyretmeye değer bir film.
Politik kariyeri için ne düşünürseniz düşünün bu filmi seyrettikten sonra Al Gore’u sevmemek bence mümkün değil.
İlk defa iki yıl önce seyrettiğim bu filmi bu günlerde tekrar seyrediyorum.
Çevremizi korumak konusunda yeterince şey yapmadığımı düşünüyorum. Ve kendimce bir yol, yeni ve daha kuvvetli bir başlangıç arıyorum.
Al Gore’un azmini ve cesaretini kendim için de diliyorum.
…
“… Bu konuya uzak duran birçok politikacı var. Çünkü bu konuyu anlar ve kabul ederlerse önemli değişiklikler yapmak kaçınılmaz ahlaki bir zorunluluk olur. …”
Böyle diyor filmde Al Gore.
Ve ben de üzerimde aynı baskıyı hissediyorum.
Gerçekten de dünya büyük bir çevre probleminde değilmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ben konu hakkında daha çok şey öğrendiğim her gün daha büyük bir eksiklik ve eziklik hissediyorum. Sanırım böyle bir iç savaş ile devam etmekte zorlanıyorum.
Bu rahatsızlığı hissediyorsam, yaptıklarımın yeterli olmadığını düşünüyor olmalıyım.
…
Film’de Mark Twain’den bir alıntı var:
“Başımızı derde sokan bilmediğimiz şeyler değildir.
Aslında yanlış bildiğimiz şeyleri şeylerin, kesin doğru olduğunu sanmamızdır.”
Ve Al Gore devam ediyor: “Pek çok insan küresel ısınma konusunda da benzer bir varsayıma sahip. O varsayım ise şudur: Yerküre o kadar büyük ki Yerküre çevresinde kalıcı bir zararlı etki oluşması mümkün değil. Bu bir zamanlar doğru olmuş olabilir, ama artık değil. …”
Al Gore Roger Revelle isimli bir hocasının çalışmalarından etkilenerek üniversite yıllarında bu konu ile ilgilenmeye başlamış. Roger Revelle atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin ölçülmesini öneren ilk kişi olmuş, ve bir şeyler yapılmazda dünyanın ileride neyle karşılaşacağını 1950’li yıllarında sonunda ortaya koymuş.
Bu konu gerçekten ilgisini çekmeye devam ediyor Al Gore’un, ve 1970’ler de meclise girdiğinde küresel ısınma üzerine ilk görüşmeleri organize ediyor, hocasını da görüşlerini paylaşması için davet ediyor. Ancak üzülerek istediği farkındalığı yaratamadığını görüyor. 1958’de ölçülmeye başlayan atmosferimizdeki karbondioksit seviyeleri halen artmaya devam ediyor. 1992’de Amerikan Başkan Yardımcısı olduğunda da ve sonrasında da çektiği filmle dünyada farkındalık yaratma adına elinden geleni yapmaya devam ediyor.
Al Gore dünyanın farklı bölgelerindeki buzullardan alınan buz örneklerinden ortaya çıkan verileri paylaşıyor; gelecek 50 yılda dünyanın karşılaşabileceği ısınma problemini çok etkili ve net olarak ortaya koyuyor. Konuları politikanın, bireysel düşüncelerin ve inançların ötesine taşıyor. Karşımızda yerküreye değer veren bir insan olarak Küresel Isınma konusuna bir dünya insanı olarak bakmamızı sağlıyor.
Buzullar eriyor, dünya denizlerinde ısı yükseliyor, Amerika’da kasırgalar, Japonya’da tayfunlar dünyayı büyük felaketler ile karşı karşıya bırakıyor. Güzel olan Al Gore yaşananların doğal olaylar ve doğal sınırlar içinde olabileceğini söyleyebilecek olanlara net bilimsel veriler ile ışık tutuyor. Ve gerçekten ne güzel anlatıyor.
2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Katrina Kasırgası’nda yaşananları hatırlatarak dünyadaki bilim adamlarının uyarıları karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimize karar vermemiz gerektiğini sorguluyor. Bilim dünyası yaşama şeklimizin bizi götüreceği yerleri net olarak gösteriyor; peki bu konuda ne yapacağız?
Küresel Isınma tehlikeli kuraklıklar kadar denizlerden yoğun buharlaşma nedeni ile yoğun yağışlara, fırtınalara ve sellere neden oluyor.
Dünya buzulları bir ayna gibi dünyaya gelen güneş ışınlarını geri yansıtarak dünyanın ısınmasını önlüyor, ama ya buzlar erimeye devam ettikçe neler olacak? Al Gore’un elindeki verilere göre önümüzdeki 50 ila 70 yıl arasında Kuzey Kutbundaki buzun yaz döneminde tamamen erişim duruma gelmesi mümkün. Dünya gerçekten tahmin edilmesi, kabul edilmesi zor şartlar ile karşı karşıya. Ve bir günden diğerine bu konuda ne yapıyoruz diye düşününce sonuçlar çok da iç açıcı değil.
Isınan dünya ile canlıların yaşam düzenleri de değişiyor. Doğanın dengesi içinde var olan canlıların bir kısmı nesillerinin tükenme riski ile karşı karşıya. Kimileri ise dengeyi bozacak şekilde fazla ürüyor. Hava yeterince soğumadığı için normalde kış dönemlerinde yaşamaması gereken bazı böcekler üremeye devam ediyor ve örneğin kimileri dünyanın farklı bölgelerinde ormanların yok olmasına neden oluyorlar.
Biz Türkiye’de neler yapıyoruz? Hayrettin Karaca uzun yıllardır erozyon ve Türkiye’nin verimli toprak kaybı hakkında bu ülkeyi bilgilendirmeye çalışıyor. Kurduğu TEMA Vakfı Türkiye’de bir uyanış başlattı. Bu çalışmalara yeterinde dâhil oluyor muyuz? İstanbul’da ne yapıyoruz, Malatya’da, Elazığ’da, Erzurum’da ne yapıyoruz? Antalya’da, Fethiye’de, Denizli’de neler yapıyoruz? Kırklareli’nde, Urfa’da, Gaziantep’te ne yapıyoruz?
Zor sorular ile karşı karşıyayız. Ve hem cevaplar hem de cevapların getirdikleri kolay şeyler değil. Belki benim dedem 1950’lerde öldüğünde doğmamış torunlarının bu dünyada karşılaşacağı farklı sorunları düşünüyordu. Ben ise altı yaşındaki yeğenimi düşündüğümde benim yaşıma gelince karşılaşacağı dünyanın doğa şartlarının nasıl olacağını, bu topraklarda hangi şartlar altında yaşayacağını düşünmeden edemiyorum.
Bir dünya vatandaşı olarak elimizden geleni yapmanın huzuru ile uyuyabileceğimiz gecelere; ve dünyayı korumayı denediğimizi, başardığımızı hissedeceğimiz günlere diyorum. Sevgi, sağlık ve huzur ile…
Politik kariyeri için ne düşünürseniz düşünün bu filmi seyrettikten sonra Al Gore’u sevmemek bence mümkün değil.
İlk defa iki yıl önce seyrettiğim bu filmi bu günlerde tekrar seyrediyorum.
Çevremizi korumak konusunda yeterince şey yapmadığımı düşünüyorum. Ve kendimce bir yol, yeni ve daha kuvvetli bir başlangıç arıyorum.
Al Gore’un azmini ve cesaretini kendim için de diliyorum.
…
“… Bu konuya uzak duran birçok politikacı var. Çünkü bu konuyu anlar ve kabul ederlerse önemli değişiklikler yapmak kaçınılmaz ahlaki bir zorunluluk olur. …”
Böyle diyor filmde Al Gore.
Ve ben de üzerimde aynı baskıyı hissediyorum.
Gerçekten de dünya büyük bir çevre probleminde değilmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ben konu hakkında daha çok şey öğrendiğim her gün daha büyük bir eksiklik ve eziklik hissediyorum. Sanırım böyle bir iç savaş ile devam etmekte zorlanıyorum.
Bu rahatsızlığı hissediyorsam, yaptıklarımın yeterli olmadığını düşünüyor olmalıyım.
…
Film’de Mark Twain’den bir alıntı var:
“Başımızı derde sokan bilmediğimiz şeyler değildir.
Aslında yanlış bildiğimiz şeyleri şeylerin, kesin doğru olduğunu sanmamızdır.”
Ve Al Gore devam ediyor: “Pek çok insan küresel ısınma konusunda da benzer bir varsayıma sahip. O varsayım ise şudur: Yerküre o kadar büyük ki Yerküre çevresinde kalıcı bir zararlı etki oluşması mümkün değil. Bu bir zamanlar doğru olmuş olabilir, ama artık değil. …”
Al Gore Roger Revelle isimli bir hocasının çalışmalarından etkilenerek üniversite yıllarında bu konu ile ilgilenmeye başlamış. Roger Revelle atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin ölçülmesini öneren ilk kişi olmuş, ve bir şeyler yapılmazda dünyanın ileride neyle karşılaşacağını 1950’li yıllarında sonunda ortaya koymuş.
Bu konu gerçekten ilgisini çekmeye devam ediyor Al Gore’un, ve 1970’ler de meclise girdiğinde küresel ısınma üzerine ilk görüşmeleri organize ediyor, hocasını da görüşlerini paylaşması için davet ediyor. Ancak üzülerek istediği farkındalığı yaratamadığını görüyor. 1958’de ölçülmeye başlayan atmosferimizdeki karbondioksit seviyeleri halen artmaya devam ediyor. 1992’de Amerikan Başkan Yardımcısı olduğunda da ve sonrasında da çektiği filmle dünyada farkındalık yaratma adına elinden geleni yapmaya devam ediyor.
Al Gore dünyanın farklı bölgelerindeki buzullardan alınan buz örneklerinden ortaya çıkan verileri paylaşıyor; gelecek 50 yılda dünyanın karşılaşabileceği ısınma problemini çok etkili ve net olarak ortaya koyuyor. Konuları politikanın, bireysel düşüncelerin ve inançların ötesine taşıyor. Karşımızda yerküreye değer veren bir insan olarak Küresel Isınma konusuna bir dünya insanı olarak bakmamızı sağlıyor.
Buzullar eriyor, dünya denizlerinde ısı yükseliyor, Amerika’da kasırgalar, Japonya’da tayfunlar dünyayı büyük felaketler ile karşı karşıya bırakıyor. Güzel olan Al Gore yaşananların doğal olaylar ve doğal sınırlar içinde olabileceğini söyleyebilecek olanlara net bilimsel veriler ile ışık tutuyor. Ve gerçekten ne güzel anlatıyor.
2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Katrina Kasırgası’nda yaşananları hatırlatarak dünyadaki bilim adamlarının uyarıları karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimize karar vermemiz gerektiğini sorguluyor. Bilim dünyası yaşama şeklimizin bizi götüreceği yerleri net olarak gösteriyor; peki bu konuda ne yapacağız?
Küresel Isınma tehlikeli kuraklıklar kadar denizlerden yoğun buharlaşma nedeni ile yoğun yağışlara, fırtınalara ve sellere neden oluyor.
Dünya buzulları bir ayna gibi dünyaya gelen güneş ışınlarını geri yansıtarak dünyanın ısınmasını önlüyor, ama ya buzlar erimeye devam ettikçe neler olacak? Al Gore’un elindeki verilere göre önümüzdeki 50 ila 70 yıl arasında Kuzey Kutbundaki buzun yaz döneminde tamamen erişim duruma gelmesi mümkün. Dünya gerçekten tahmin edilmesi, kabul edilmesi zor şartlar ile karşı karşıya. Ve bir günden diğerine bu konuda ne yapıyoruz diye düşününce sonuçlar çok da iç açıcı değil.
Isınan dünya ile canlıların yaşam düzenleri de değişiyor. Doğanın dengesi içinde var olan canlıların bir kısmı nesillerinin tükenme riski ile karşı karşıya. Kimileri ise dengeyi bozacak şekilde fazla ürüyor. Hava yeterince soğumadığı için normalde kış dönemlerinde yaşamaması gereken bazı böcekler üremeye devam ediyor ve örneğin kimileri dünyanın farklı bölgelerinde ormanların yok olmasına neden oluyorlar.
Biz Türkiye’de neler yapıyoruz? Hayrettin Karaca uzun yıllardır erozyon ve Türkiye’nin verimli toprak kaybı hakkında bu ülkeyi bilgilendirmeye çalışıyor. Kurduğu TEMA Vakfı Türkiye’de bir uyanış başlattı. Bu çalışmalara yeterinde dâhil oluyor muyuz? İstanbul’da ne yapıyoruz, Malatya’da, Elazığ’da, Erzurum’da ne yapıyoruz? Antalya’da, Fethiye’de, Denizli’de neler yapıyoruz? Kırklareli’nde, Urfa’da, Gaziantep’te ne yapıyoruz?
Zor sorular ile karşı karşıyayız. Ve hem cevaplar hem de cevapların getirdikleri kolay şeyler değil. Belki benim dedem 1950’lerde öldüğünde doğmamış torunlarının bu dünyada karşılaşacağı farklı sorunları düşünüyordu. Ben ise altı yaşındaki yeğenimi düşündüğümde benim yaşıma gelince karşılaşacağı dünyanın doğa şartlarının nasıl olacağını, bu topraklarda hangi şartlar altında yaşayacağını düşünmeden edemiyorum.
Bir dünya vatandaşı olarak elimizden geleni yapmanın huzuru ile uyuyabileceğimiz gecelere; ve dünyayı korumayı denediğimizi, başardığımızı hissedeceğimiz günlere diyorum. Sevgi, sağlık ve huzur ile…
Labels:
Al Gore,
buzullar,
çevre,
fırtına,
film,
Katrina Kasırgası,
küresel ısınma,
Mark Twain,
Oscar,
Roger Revelle,
tayfun,
Türkiye,
Uygunsuz Gerçek,
Zeynep Kocasinan
8 Şubat 2009 Pazar
Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Değerlendirmesi

8 Şubat (Pazar) – 14 Şubat (Cumartesi) 2009
Koç Burcu (21 Mart -20 Nisan):
Yaşamın sunduğunu yaratıcı fırsatlar yaşamın sunduklarını tattıkça, kıymetini bilip tadını çıkardıkça kendini ortaya koyar. Bu deneyimleyerek farkına varma ile anlayabilir ve istediklerinizi hayata geçirebilirsiniz. Yaşamınızda hangi alanlarda daha dolu dolu yaşamak istiyorsunuz? Bu hafta size beklediğiniz fırsatları sunabilir.
Boğa Burcu (21 Nisan-21 Mayıs):
Hayatınızda yaşamakta olduğunuz değişimler hayırlı. Siz kalbinizi sevgiye ve yaşamdaki yenilikleri karşılamaya açtığınızda sizi mutlu edecek olan sonuçlara ulaşma yolunuzu da açmış oluyorsunuz. Eskiden beri yapageldiğiniz şeyler eskisi kadar ilginizi çekmiyor olabilir. Bu geçiş döneminde arzu ettiğiniz fırsatları ve dostlukları yaşamak için düşüncelerinizi olumlu tutun.
İkizler Burcu (22 Mayıs-21 Haziran):
Hayatınızdaki çocuklar kimler? Yaşamınızda şu aşamada istediklerinizin cevabı çocuklar ile ilgili olabilir. Ve çevrenizdeki çocuklar kadar içinizdeki çocuğun sesi duyuluyor mu? Yaşamınızda ailenizde olduğu kadar iş yaşamınızda, sosyal yaşamınızda da çocuklar ile ilgili konularla ilgilenmeniz sizin sorularınızın cevabı olabilir.
Yengeç Burcu (22 Haziran-23 Temmuz):
Geçmişin pişmanlıklarını, acılarını ve üzüntülerini bırakı n. Geleceğin neşe ve mutluluk dolu olabileceği ihtimaline kendinizi açma zamanınız gelmiştir. Yaşamın size getirdiklerini özgürce ve cesaret ile karşılayın. Mucizelere ve mutlu sonlara inanın. Kalbinizi dinlemeye açık olun ve yeni başlangıçlara, sizi götüreceği yeni yerlere hazır olun.
Aslan Burcu (24 Temmuz-23 Ağustos):
Bu hafta kendinizi olumsuz düşüncelerden temizlemek için çok iyi bir hafta. Aynı zamanda çevrenizi, evinizi, giysilerini ve eşyalarınıza tozdan, kirden arındırmak ve temizlemek için iyi bir zaman.
Başak Burcu (24 Ağustos – 23 Eylül):
Kendinizi ve çevrenizdekileri koşulsuz olarak kabul etmek için iyi bir dönem. Bu saflık değil; kendinizin ve çevrenizdeki herkesin potansiyelini kullanabilmesi için büyük bir destek. Kendinizi ve diğer insanları eleştirmek ve yargılamak yerine, sağlık ve mutluluğunuz için dua etmeye ne dersiniz? İlişkilerinize sevgi ve özen göstermek için iyi bir zaman.
Terazi Burcu (24 Eylül-22 Ekim):
Hayatınızda problem olarak gördüğünüz bazı şeyler esasında sizin dualarınızın kabulü olabilir. Kaybettikleriniz hayatınızdan zaten çıkması gereken şeyler olabilir. Her şeyi kontrol etme arzunuzu serbest bırakın. İsteklerinizin gerçekleşme şekilleri her zaman bizim istediğimiz yollardan olmayabilir.
Akrep Burcu (23 Ekim-22 Kasım):
Bu hafta yaratıcı bir projeye başlamaya veya en azından yaratıcılığınızı kullanabileceğiniz bir sanat faaliyetinde bulunmaya ne dersiniz? Ruhunuz kendini ifade edebilmek için bir kulvar arıyor. Yazı, müzik, resim, el sanatları veya fotoğraf… yaptığınız şeyin kalitesi değil, istediğiniz şeyi seçerek yapmanız önemli.
Yay Burcu (23 Kasım-22 Aralık):
Yaşam enerjisi bu hafta sizinle ve sizin kanalınız ile akmak istiyor. Ellerinizi kullanmak için uygun bir zaman. Evinizdeki ve kullandığınız mekanlardaki enerjiyi temizleyin. Temizlik yapın, gereksiz eşyalardan arındırın. Kendinizi , evinizi ve eşyalarınızı hayalinizde beyaz ve mor ışık ile sardığınızı ve yıkadığınızı hayal edin.
Oğlak Burcu (23 Aralık-20 Ocak):
Yaşamınızda verme-alma dengesini kurmanız gereken bir dönemdesiniz. Sadece vermek veya sadece almak yaşamın sağlıklı ve mutlu olarak sürdürülebilmesi için gereken döngüyü bozar. Kendinizden gereğinden fazla verdikçe, başkalarının sizi istismar ettiğini hissedebilirsiniz. İlişkilerin bu duygusal yükleri kaldırması kolay değildir. Eğer çevrenizdekilerden çok şey istiyorsanız, bu da gereksiz suçluluk hislerini doğurabilir. Teşekkür etmeyi ve gerçekten ihtiyacınız olduğunda yardım istemeyi ihmal etmeyin.
Kova Burcu (21 Ocak – 18 Şubat):
Yeni fikirlere açık ve duyarlı olmanın size faydalı olacağı bir hafta. Olayları zorla oldurmaya çalışmayın. Zorlamaktan bahsetmiyoruz. Olaylara başka açılardan bakmaya açık olun. Aklınıza gelen düşünceleri yazın ve bunların nasıl hayata geçebileceğine dair gelen fikirlere de kulak verin. Kendi kendinize bir beyin fırtınası yapabilirsiniz.
Balık Burcu (19 Şubat-20 Mart):
Geçmişi geride bırakmak için doğru bir zaman. Geçmişte yaşadıklarınıza ve geçmişinize ait içinizde tuttuğunuz duygularınız, bugünü yaşamanıza engel olabilir. Bu duyguların yükü nedeni ile benzer olayları tekrar tekrar yaşıyor olabilirsiniz. Acı veren duygular ile vedalaşmak ise size huzur verebilir. Kendinizi ve başkalarını affetmek zorunda değilsiniz, ancak bu duygular asıl sizi zehirliyor olabilir mi?
Sağlık, sevgi ve mutluluk dolu bir hafta diliyorum.
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=161139
7 Şubat 2009 Cumartesi
Ben Böyle Yaşamaya Devam Edebilir miyim?

Aşağı yukarı 15-16 aydır yaşamıma giren yeni kavramlar var: Küresel ısınma, ekolojik ayak izi, çevre koruma, sürdürülebilirlik.
Peki, yaşamımın diğer 36 yılında dünyaya zarar vererek mi yaşadım? Eh, istemeden de olsa tahmin ettiğimden daha fazla vermiş olabilirim. Neyi doğru yapmam gerektiğini bildiğimi sansam da, bilmediğimi biliyorum artık.
…
Türkiye’de ekmeğin karne ile verildiği dönemleri bilen bir anne ve babamın çocuğuyum ben. Babam 1927 doğumluydu, Annem ise 1940 doğumlu. Onların yaşadıkları savaş yıllarının tasarruf, tutumluluk, eldekini koruma ve iyi kullanma hakkında onlara öğrettiği çok şeyler var. Ben ilkokul yıllarımda Türkiye’de benzin kuyruklarını gördüm, yağ kuyruklarını daha az hatırlıyorum, ama hafif de olsa benim de yaşamımdan geçti o günler.
Ancak gerek bir Amerikan lisesinde okumuş olmam, gerekse üniversite yıllarını Amerika’da geçirmiş olmam, ya da sadece İstanbullu olmak insanı dünyanın kaynaklarını kullanmak ve tüketmek konusunda biraz daha sorumsuz yapıyor. Özellikle İstanbul’da beton denizi içinde yüzerken doğanın bir parçası olduğumuzu unutuyoruz adeta.
Büyük şehirlerde bilgi ve imkânların fazlalığı bizi beklenin tersine daha duyarsız hale getirebiliyor.
Amerika’ya gittiğim ilk yıllarda bozulan şeylerin tamir edilmek yerine atıldığını ve yerine yenisinin alındığını görmek beni şaşırtmıştı. Bir ayakkabı veya çanta tamircisi yoktu ortalıkta. Ütü bozulduğu zaman belki gidecek bir servis vardı garanti kapsamında, ama ya sonrasında. Neredeydi Türkiye’de her mahallede bulunan ve neredeyse her şeyi düzeltebilen tamirciler? Bir yirmi yıl içinde bizde neredeye aynı duruma geldik.
İstanbul ve yaşamımız dünyada hangi şehirlere benziyor diye düşünürüm arada. Şehir yapısı olarak İstanbul’u Barselona’ya benzetsem de İstanbul ve Türkiye’deki yaşamın ve yaşam tarzlarının Avrupa’ya benzediğini söylemek zor. Türkiye 1990’ların başında beri küçük Amerika, küçük A.B.D. olma yolunda ilerliyor. Tüketim alışkanlıklarımız bu yolu en hızlı takip eden özelliklerimizden.
Bir İstanbullunun tüketim alışkanlıkları ile dünyaya etkisi bir NewYorkluyu geçmeye başladı adeta.
Tüketiyoruz. Tüketmenin ve tüketiyor olabilmenin özenilir olduğu bir dönemleri yaşıyoruz. Ama bu kelime sadece bir kelime olarak baktığımızda çağrıştırdığı diğer anlamlar neler oluyor?
Ama alışkanlıkları değiştirmek o kadar kolay değil.
…
2007 yılının Ekim ayında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde katıldığım bir Uluslararası Çalıştay’dan beri ben kendime göre ciddi olarak tüketim alışkanlıklarımı değiştirmeye gayret ediyorum. Atıkların geri dönüşümü çevre koruma ve küresel ısınma için önemli. Ama esas çözüm atıkları geri dönüştürmek değil, geri dönüştürülmesi gereken atık miktarını azaltmak gibi görünüyor. Bu düşünce tarzı bizi bambaşka bir tüketim yaklaşımına götürüyor. Belki anne babalarımızın, dede ve ninelerimizin çok iyi bildiği, ama bizim unutmaya başladığımız yaklaşımları.
…
Bir giysi sizin için ne zaman eski sayılır? Babam okul yıllarında yamalı kıyafetler ile okula gelen çok arkadaşı olduğunu söylerdi. “İnsanların giysileri eski olabilir, asla bu yüzden kimseyi yargılama ve küçümseme” diye tembih ederdi. Çocukluk yıllarında iki en fazla iki belki üç çift ayakkabıları olduğundan ve bunlardan bir çiftinin mutlaka ‘bayramlık’ diye adlandırdığı ve özel günlere ait olduğunu hatırlatırdı.
Yurtdışına gittiğimde çevre konularına kendini adamış ve bu konularda bireysel olarak yaptıklarımızın önemine inanan birçok dostumun, hocamın giysileri hep dikkatimi çeker. Önemli bir konuşmacının konferansını dinlemeye gidiyorum. Türkiye’de ve Dünya’da da alışmışız, konuşmacı iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olacak. Belki Türkiye’de dış görünüze biraz daha fazla mı önem veriyoruz acaba? Konferans sırasında bir bakıyorum konuşmacı belli ki uzun yıllardır giymekte olduğu temiz ama pek de yeni olmayan pantolon, gömlek ve hırkası ile konuşmakta. Temiz ama bariz şekilde pek de yeni olmayan.
Mesela ODTÜ’deki çalıştayda Brezilyalı bir hanım eğitmen vardı. Eğitim verdiği 4 gün boyunca oldukça şık 3 elbise giydi. Ancak hanımın kendisini uzun yıllardan beri tanıyanlardan şu cümleyi duyduk “May bu elbiseleri Birleşmiş Milletlerdeki toplantılarda da giyiyor.” Bir vakfın Birleşmiş Milletlerdeki temsilciliğine de yapan bu hanım beğendiği çok az miktarda giysiye sahipti ve bunları daimi olarak kullanıyordu. Ben sonradan internette bu eğitmen hanım ile ilgili araştırma yaparken, oradaki fotoğraflarda da tanıdık elbiselerine rastladım hep.
Bu eğitmenler alıp kullandıkları her giysinin, her eşyanın yapılmasında tüm aşamalarda kullanılan tüm kaynakların tüketimini, ortaya çıkan karbon salınımlarını ve ortaya çıkan birim zararı birey olarak nasıl giderebileceklerini ciddi olarak dikkate alıyorlardı.
Çok uçak yolculuğu yapıyorlarsa, dünyada ihtiyaç olan bölgelerde ağaç diktiriyorlardı. Ve eğer mümkün ise uçak yolculuğu yerine tren ile yolculuk etmeye gayret ediyorlardı. ODTÜ’de bu konuların öncülüğünü yapan iki hocamız var, Prof. Dr. İnci Gökmen ve Prof. Dr. Ali Gökmen. Onlar Ankara’dan İstanbul’a gelecekleri zaman uçak, otobüs veya araba kullanmıyor. Tren hatta yataklı tren ile seyahat ediyorlar. Türkiye’de uçak bilet fiyatlarının oldukça düştüğü ve uçak ile seyahatin teşvik edildiği günlerde, bir uçak yolculuğumuzun çevreye etkilerinin farkında mıyız?
Ben gerçekten çok sık uçuyorum, gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışına gittiğim zamanlarda. Bir yıl içinde yurtiçinde en az 25-30 uçuyorum, 50-60’ı bulduğu yıllar oldu. 2008’de biri Japonya’ya olmak üzere 5 yurtdışı seyahatim oldu. Çoğu eğitimler ve dernek çalışmaları için ve bir iki tanesi de çevre konuları ile ilgili çalışmalar için gittiğim seyahatler oldu. Belki ben 2008 yılında ne kadar kaynak tükettim?
İş dönüp yaşam tarzımıza geliyor. Ben böyle yaşamaya devam edebilir miyim? Böyle yaşama hakkım var mı? Ve yaşıyorsam, bu tercihlerimin etkilerini ortadan kaldırmak, bertaraf etmek için neler yapabilirim?
Ekim 2007’den beri ve özellikle geçen ayında Haziran ayında İskoçya’daki Findhorn’a yaptığım geziden beri gerçekten, uçak yolculuklarım dışında, daha az “tüketmeye” özen gösteriyorum. Kaynakları özenli kullanmaya. Ve geri dönüştürmek değil daha az atık üretmek gerektiğini fark ediyorum.
Ben her hafta birkaç kitap almadan duramazdım, son altı ayda gerçekten mutlaka sahip olmam gerekmiyorsa almıyorum. Yurtdışında inanın çok kitap okunmasına rağmen buna bile dikkat ediyorlar. Kütüphanelerden yararlanıyorlar, kitap grupları kuruyorlar ve kitaplarını paylaşıyorlar. Bizde de bu vardır, kitapları paylaşırız. Bence buradaki fark tasarrufu ve paylaşımı sadece gereksiz para harcamamak için değil, bu tüketimin çevreye etkisini azaltmak düşüncesi ile de yapıyorlar.
Gardırobumdaki giysileri inceliyorum. Nelere eski, nelere yeni diyorum – buna bakıyorum. Üç dört yıl önce artık eskidi diyerek ayırdığım giysi ve eşyalarımı tekrar kullanmaya başlıyorum. Seviyorsam ve kullanılabilir haldeyse varsın biraz eski yüzlü olsun hırkam. Alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum.
Anne babalarımızın zaten yaptığı, belki birçoğunuzun yaptığı şeyler. Savurgan sorumsuz bir insandım diyemem, ama hayata fazla batılı yaklaşan bir ekol ile yaşar olmuşum bir süredir. Şimdiler de kendime gelmeye çalışıyorum.
Bu nedenle Fethiye’ye geldiğim günlerde eskiden hissetmediğim bir sıkıntı yaşıyorum. Buradaki evim klima ve elektrikli ısıtıcılar ile ısınıyor. Yılın çok uzun bir dönemi güneşli olan bu bölgede gerçekten evin sıcak su ısıtıcısı dışında güneşi kullanmıyor olmamız çok büyük bir eksiklik. Dünyanın uzun kışları olan bölgelerinde bile kısıtlı güneşli günlerden yararlanmaya çalışırken biz yüz binlerce insanın yaşadığı il ve ilçelerimizi elektrikli ile ısıtmaya çalışıyoruz. Burada bir şeylerin değişmesi gerekiyor. Fethiye geri dönüşüm anlamında çok iyi çalışan bir şehir, ancak kışın ısıtma konusu bence ele alınması gereken büyük bir yara. Sadece bu İlçenin değil tüm Türkiye’nin ele alması gereken bir konu.
Alışkanlıklar kolay değişmiyor ama benim düşünce yapımda ve alışkanlıklarımda büyük değişiklikler olmaya başlıyor.
Bu beni nereye götürecek zaman gösterecek, ama en azından yaşadığım dünya sanki varlığını korumaya gayret ettiğim için bana biraz daha gülümseyerek bakıyor. Ya da ben öyle olduğunu düşünüp huzur buluyorum.
Yüreğimi Çağıran Topraklardan Nasıl Bir Merhaba Geldi?

Kitabı boşuna İstanbul’da aramışım Fethiye’de çıktı diyecektim. Ama doğru değil. Yani doğru evet bu akşam Fethiye’ye gelince evimin salonundaki yemek masasının üzerinde duruyordu. Hangi kitap mı? “Yaratma Cesareti”. Ne zaman koymuşum buraya? Ama kapağını açınca görüyorum bu yeni bir nüsha, gıcır gıcır. Benim satır altları çizili eski kitabım hala bulunmayı bekliyor.
Fethiye’yi özlemişim. Dalaman uçağı ile geldim bu akşam ve oldukça doluydu uçak. Bakmak istediğim bir iki kitap vardı uçakta yanıma aldığım, ancak kulağım zaman zaman arka koltuktaki yabancı bir bey ile küçük bir Türk çocuğunun konuşmalarına takıldı. Arka koltuktan “İngilizceyi nerede öğrendin?” diye İngilizce bir soruya küçük bir çocuğun cevap verdiğini duyduğum zaman dikkatimi çekti. Ve neredeyse tüm yolculuk boyunca bu ilkokul öğrencisi ile asıl memleketinin neresi olduğunu çıkaramadığım yabancı bey sohbet ettiler. Ama ne kadar tatlı bir sohbet anlatamam. Bir çocuk ile işte böyle konuşulur ve bir çocuk böyle bir yabancı dil öğrenmeye motive edilir dedirten bir konuşma, ve küçük delikanlı da bir büyük ile farklı konulardan bu kadar konuşmayı çok iyi becerdi. Uçak yere inip koltuklarımızdan kalktığımızda bey ile küçük delikanlının vedalaşmalarını görme şansım oldu. Delikanlının annesi belki de biraz gurur ile oğlunun saçlarını okşuyordu. Bu akşam beni mutlu eden bir diyalogdu bu, yaşama ve yürekten iletişime dair.
Dalaman’dan Havaş firmasının servisi ile Fethiye’ye geçtim. Eskiden şehrin içinde dolaşan bu servisin son durağı artık Fethiye Otobüs Garı. Akşam saat 10 civarında vardım Fethiye’ye, servisten indim. Aşağı yukarı bir aydır yokum, evde yiyecek bir şeyler yoktur diye köşede araba ile muz satan birini görünce alayım dedim. Araba muz dolu. Hemen yan tarafta Carrefour var ama şimdi akşam saatinde bu adam bir şeyler satmaya çalışıyor ondan alayım dedim.
Elimde çantalar bir kilo muz rica ettim. Önce bir parçayı aldı, tarttı ve tam poşete koyacakken, aklından ne geçtiyse parçayı geri koydu, “Abla hemen yiyeceksen sana biraz daha olmuşlarından vereyim” dedi. Bir an içimden bunda bir terslik var diye geçti ama “Aman Zeynep” dedim içimden “alacağın bir kilo muz, boş ver yok davranışta terslik hissetmişsin, huysuzluk etme”. Dışımdan satıcıyı “bakın dışları siyah gibi içi çürük çıkmasın” dedim yinede. “Yok abla içi bal gibidir bunun çürük çıkmaz.” “Peki” dedim, ellerimde valizim ve evrak çantam vs. derken poşeti parmakları uzatıp aldım, palto cebindeki bozuk paralardan da muzların parasını verdim.
Eve vardığımda haydi dedim bir tanesini yiyeyim. Muzları poşetten çıkarınca içlerini açmaya gerek kalmadığını fark ettim. Uzaktan gözle belli olmasa da, hafif bir temas ile muzların alt kısımlarının oldukça çürümüş olduğu belli oluyordu.
Ortaokul okuduğum bir İngilizce hikâye vardı. Hikâye bir çiçekçide çalışmakta olan genç bir delikanlıya dairdi. Dükkân sahibi soranlara tüm çiçeklerin taze olduğunun söylenmesini istiyor, genç delikanlı ise alanların sonradan fark edecekleri bir yalanı bile bile söylemekte çok zorlanıyordu. Yıllar sonrasında hala aklımda kalan bir hikâye.
Dün akşam bütün gün İstanbul’da toplantılarla geçip yola çıkmama ve oldukça yorgun olmama rağmen çok güzel ve keyifli bir yolculuk geçirmiştim. Uçakta uzun zamandır tekrar okumak istediğim bir iki kitabı incelemiştim. Uçuştaki hostesler çok güler yüzlüydü, Havaş’a bindiğimde şoförü tanıdık bir yüz, yıllardır Havaş’ta görev yapan Ramazan Kaptan’ı görünce Fethiye’ye varmış kadar olmuştum. Birkaç parça muz nedense keyfimi kaçırdı, ve bunun ötesinde de düşündürdü.
Akşam uçağa binmeden önce günün uzunca bir bölümünü Japon dostlarımda ve onlar vesilesi ile tanıştığım Türk arkadaşlarım ile geçirmiştik. İçtenlik, hakikat, dürüstlük, ahlak ve davranışlarımızın bize görebildiğimiz ve göremediğimiz anlamdaki etkileri ara ara irdeleriz kendileri ile. Japonya’da benim gözlemlediğim saygı ve dürüstlük konusundan da bahsetmiştik uzun uzun dün.
Japonya’nın güneyinde bir vakfın merkezine bir ziyaretim olmuştu. Vakfın ormanın içinde büyük bir kampus formatındaki merkezine akşam varmıştık. Valizlerimizi bıraktıktan sonra binalarının birinin içinde gezinirken, o tarihten 2-3 ay önce Türkiye’yi ziyaret etmiş bir hocam ile karşılaştık, Yuriko Sensei. Yuriko hoca kısa bir merhabalaşmadan sonra Vakfın başkanının bir toplantıdan çıkmak üzere olduğunu ve görüşmek istiyorsak yetişebileceğimizi söyledi. Ancak elimizde paltolarımız el çantalarımız, evrak çantalarımız vardı. Toplantının yapıldığını bina ise uzaktaydı ve koşmamız gerekecekti. Gerçekten koşmamız gerekecekti. Yanımdaki Japon arkadaşlarım her şeyimi o binanın girişinde olan koltukların üzerine bırakmamı söylediler. “Ama” dedim “benim her şeyim içinde paralarım, kredi kartların, pasaportum. Bir şey olursa ne yaparım?” “Merak etme Zeynep” dediler “hiçbir şey olmaz.” Biz Türkiye’de ‘bir şey olmaz’ lafını çok duyarız ve birçoğumuz için acı sürprizler hazırlamıştır bu söz. “Ama” dedim tekrar “nakdim, pasaportum…”. Kısa bir karar anı … ve sonunda onlar gibi ben de her şeyimi o girişi çıkışı serbest, hiçbir güvenlik ve kontrol olmayan binanın içindeki koltuklara bıraktım ve koşmaya başladık.
5-10 dakika koştuktan sonra vardığımızda, toplantıda bir uzama olduğu haberini aldık ve bir 20-25 dakika da toplantı salonunun çıkışında bekledik. Sonra vakfın başkanı ile o akşam kısa da olsa görüşme şansım oldu. Koşmaya değdi. Ve sonra keyifli keyifli geri yürürken çantalarım geldi tekrar aklıma. Yaşayıp görecektik. Gerçekten de belki bir saat kadar yalnız bıraktığımız eşyalarımız gelip geçen insanların yanında bizi bekliyorlardı, yerlerinden milim oynamadan.
Ben Japonya’yı seviyorum. Trenlerde biletleri kontrol eden görevliler her vagona girişlerinde ve her vagondan çıkışta yolcuları selamlıyorlar. Bir alışveriş yaptığınızda satıcı eleman ödemeyi almak için bir tepsi uzatıyor ve siz ödemeyi bıraktığınızda selam veriyor, ve para üstünü getirdiğinde selam vererek sunuyor. Bir eşyayı sararken paketi sanki en kıymetli mücevheri sarıyormuş gibi ince ince ve zarafet ile paketliyor. Geçiştirmiyorlar, yapmış olmak için yapmıyorlar, sanki hayatının en önemli işini yapıyormuş gibi bir özen gösteriyorlar adeta. Ne yapıyorlarsa saygı ve sevgi ile yapıyorlar. Bir kişi değil, bana bunu Japonya’da hissettiren o kadar çok kişi oldu ki.
Ve dün akşam Fethiye’ye geliyorum. Dünya’da belki de en çok bulunmak istediğim yer. Tarif edemediğim sevgim var bu topraklara. Dedelerim bu topraklarda bulunmamışlar ama ben bir insanın ait hissedebileceği kadar tamamıyla ait hissediyorum buraya.
Ve Fethiye’deki sosyal çalışmalarımda, arkadaşlarım, dostlarım, hemşerilerim ile temaslarımda, irtibatlarımda, günlük yaşamda buraya duyduğum sevgiyi buraya dair yaptığım şeylerde, burada yaptığım şeylere göstermeye çalışıyorum. Burası kıymetli benim için.
Ve belki de bu yüzden, otogarın kenarından evime gelen bir iki çürük muz saygı, sevgi, dürüstlük üzerine gereğinden fazla düşündürüyor beni, ve sevdiğim topraklar ince bir üzüntü ile merhaba diyor.
Annem uzun yıllar Ebru Sanatı ile uğraştı. Hattını ünlü üstat Yusuf Benefşe’nin yazdığı bir çalışması var. Eser ilk eve geldiğinde sormuştum Anneme “Anneciğim üzerinde ne yazıyor?”. Yıllardan 1986 veya 1987 olmalıydı. Annemin cevabı ise kısaydı: ‘Hoş Gör Yahu’.
Labels:
dürüstlük,
Ebru,
Fethiye,
Japonya,
saygı,
sevgi,
Yusuf Benefşe,
Zeynep Kocasinan
31 Ocak 2009 Cumartesi
"Yaratma Cesareti"nden Duyma Cesaretine

Rollo May’in “Yaratma Cesareti” benim için zamansız kitaplardan. İlk defa 1992 yılında Türkçesi’ni okumuştum. Geçenlerde bende İngilizcesi’nin de olduğunu fark ettim. Kim bilir ne zaman almışım. Yüzlerce satırının altını çizdiğim Türkçesi’ni bulmayı tercih ederdim. Görmeyi arzuladığım satırların başka bir dilde izini sürmeye çalışıyorum. Ve bu bana bir huzursuzluk veriyor. Yiyeceğini arayan aç bir kurt gibi beni doyuracak kelimeleri arıyorum. Çok bildiğim satırlar farklı yapraklarda sanki benimle oynuyor ve saklanıyorlar.
Alıp okumadığım kitaplar da var. Caroline Bongrand’ın “Boğaz Çocuğu” nu belki 3 yıl önce almışım, ve nasıl olup da saklanmış evimdeki büyük kütüphanenin köşesine. Oysa gün gibi hatırlıyorum kitabı aldığım günü. Bu kitap ile arama nasıl bu kadar uzun zaman girebildi?
Bulamıyorum, iki gündür okumayı istediğim kitabı bulamıyorum. Deniyorum. Eskiden sevdiklerimi, yenilerden sevdiklerimi, romanları, şiirleri, kişisel gelişim kitaplarını – yok okumak istediğim kitabı bulamıyorum; içimde bir huzursuzluk bıkmadan usanmadan deniyorum.
Ben neyi arıyorum?
…
Meditasyon odasında ortada yanan mumun etrafında halka şeklinde iskemleler dizilmişti, iskemlelerin önünde yerde oturmak isteyenler olursa diye de minderler. Çember şeklinde dizilmiş ve ortalık sessiz. Dışarıdan gelen sesler çok az ama net olarak duyuluyordu. İçeri girenler beğendikleri bir yere oturuyor, kimileri gözlerini kapatarak, kimileri yere veya yukarı bakarak sessizliklerini koruyorlardı. Sabahın bu erken saatinde yerlerin tamamı dolmamıştı ama oldukça büyük bir kalabalık vardı. Sonra oturanlarda biri kalktı ve giriş kapısını kapattı. Dışarıda çalışmanın başladığını gösteren lambanın ışığını yakacak olan düğmeye bastı, ve sonra yine sessizce yerine oturdu. Saat sabah 8 olmalıydı.
Her sabah 20 dakika boyunca 30-40 kişi ile bir odada beraberce sessiz oturmaya ve kulaklarınızı içinizden gelen sese açmaya ne dersiniz? İskoçya’da Findhorn’da sabahlar meditasyon ile başlıyor, eğer seçer ve isterseniz.
Derinden gelen ve gittikçe kuvvetlenen bir ses duyuluyor bu anlarda. Soruların ve cevaplarının netleştiği sihirli anlar.
…
Ben kitaplarımın dünyasında huzursuzlaştığımda bazen geç de olsa mesajı anlarım. Ruhum dışa değil içe bakma zamanı diye hatırlatmaktadır bana...
Labels:
Boğaz Çocuğu,
Caroline Bongrand,
cevap,
Cluny,
Findhorn,
İskoçya,
kitap,
Meditasyon,
okumak,
Rollo May,
sabah,
sessizlik,
soru,
Yaratma Cesareti,
Zeynep Kocasinan
30 Ocak 2009 Cuma
Kesişmeyen Dünyalarımızda Nerede Buluşuyoruz?

Olmadık zamanlarda aklıma gelir bazı sözler. Tam yatacakken bir telaş alır yüreğimi ve yazmadan uyuyamayacağımı bilirim. Salondaki bilgisayarımın başına gider tekrar açar ve yazarım. Başka çaresi yok.
Bu akşam değişik kavramlar ve duygular uçuşuyor zihnimde.
Tarih… Bireysel ve ulusal tarihimizi ne kadar biliyoruz?
Ve aklıma babam geliyor, “Osmanlı’nın son dönemlerini değerlendirebilmek için tarihi bilmen lazım. Tarihi ne kadar biliyorsun?” diye soran ve “Senin Deden bir Osmanlı subayıydı ve ülkesi için savaştı,” diyen babam geliyor.
Son zamanlarda babam çok sık aklıma geliyor.
Bu akşam benim aklıma 1920’lerin başında Şam’da görev yapan Yusuf İzzettin Dedem ve 1 günde Şam’daki evlerini boşaltmak zorunda kalan babaannem geliyor. Dedem bir Osmanlı Subayı, ve görevi icabı Osmanlı’nın ve sonrasında da Kurmay Albay olarak Türkiye’nin farklı bölgelerinde hizmet veriyor. Kuleli Askeri Lisesi’nde okurken başlayan savaşlar nedeni ile cephelere gönderiliyorlar. Şam’dan ayrılırken verilen 24 saat içinde sadece özel eşyalarını toplayabilmiş babanannem, oradaki evlerini olduğu gibi bırakmak zorunda kalmışlar. Daha büyük halam ve babam doğmadan önce.
Babam çocukluğu ile ilgili olarak babasının askeri görevleri nedeni ile şehir değiştirecekleri zaman eşyaların nasıl sandıklar ile taşındığını anlatırdı. Babam belki çocukluğunda ve gençliğinde çok yer değiştirmek zorunda kaldığı için, mühendislik meslek yaşamında Türkiye’nin yüzlerce farklı bölgesine gitmek ve çalışmak belki de o kadar zor gelmemişti. Çocukluktan yaşayarak öğrendikleri geleceğe bakış açısını etkiliyordu mutlaka. Belki bu yüzden seyahati çok severdi babam, ve bir fırsat oldu mu ailecek hemen hazırlanır yola koyulurduk. Seyahat sevgim babamdan mı miras kaldı bana?
Ben ata binmeyi bilmiyorum. Küçükken pek de küçük olmayan bir midilliye bindirmişlerdi annemler beni. Korktuğumu hatırlıyorum. Bundan herhalde üç dört yıl önce de çok sevdiğim bir arkadaşım beni davetti ve İstanbul’da bir kulüpte ata binme şansım oldu. Tecrübesizliğimden dolayı bana daha küçük ve yaşlı bir at verdiler. Meğerse bindiğim at eskiden Koç Ailesi’ne aitmiş, sonra yaşlanınca bakmaları için bu kulübe vermişler. Orman’ın içinde bir gezi yaptık. O gezi sırasında İzzettin Dedemin üniforması ile at üzerindeki bir fotoğrafı geldi gözlerimin önüne. Babamı hiç at üzerinde görmedim ama Antalya’da dedemin orada Alay Komutanı olduğu yıllarda at ile yaptıkları gezileri anlatırdı. Ben bağlanamadım, belki de çok daha küçük yaşta başlamak lazım.
1950’lerin ortalarında ölen ve hiç görmediğim dedemden geriye bir kadife kutu içinde madalyalar, ufak bir fotoğraf defteri ve bazı yazıları kalıyor. Belki halamlarda ve diğer kuzenlerimde farklı bir şeyler vardır, ama babamdan dedem ile ilgili bize kalanlar bunlar.
Dedem ve babaannemin vefatlarından neredeyse on yıl sonra evlenen babamın çocukları olarak ağabeyim ve ben onları göremedik. Annemin babası da çok genç yaşta, kırklı yaşlarının başında, hayatını kaybettiği için O’nu da göremedik. Reşat dede’den de sadece bir iki fotoğraf var geriye bize kalan. Bizim bir tek anneannemiz oldu büyüklerimizden görebildiğimiz. Köklerimizi, daha doğrusu adlandıramadığımız ama bizi biz yapan özelliklerimizi anlayabilmek için, kendi anne ve babalarımızı anlayabilmek için dedelerimizi, atalarımızı tanımak gerekiyor sanki. Sanki yoksa yapboz’un bazı parçaları eksik kalıyor.
Ama bu akşam nedense babamın anlattığı dedemlerin Şam maceralarını hatırladım. Dedemin nasıl mükemmel Fransızca konuştuğunu, Şam’da otobüste o güzel Fransızcası ile Fransız askerleri ile tartışmalarını.
Ve sonra vücudundaki şarapnel yaralarını. Ben görmedim, babam anlattı. Benim görebildiğim sadece bir kadife kutu içinde madalyaları. İstiklal Madalyası ise maalesef kayıp. Dedemden babama, babamdan da ağabeyime geçecek olan madalya. Kendisi yok, ama temsil ettiği duygular herhalde hala bizlerle.
Benim sadece baba dedem değil anne dedem de askerdi. Hem annem hem babam babalarının hizmetleri nedeni ile Türkiye’nin çok farklı yerlerinde yaşamışlar. Mesela her ikisinin de yolu Sarıkamış’a düşmüş, babam bebekken ve annem de ilkokul yıllarında. Kızakla okula gidişlerini, sıralarının ve binaların güzelliğini anlatır annem. Soğuğu, karı, şehre inen kurtları.
İTÜ İnşaat Yüksek Mühendisliği mezunu olan babam 1951 yılı mezunuydu, ve “Beni devlet okuttu” derdi. Gerçekten de devlet mühendislerini okutmuş o zaman. Giysi için kumaş dahi verilirmiş. Sınav ile öğrenci alan İstanbul Teknik Üniversitesi zamanın en zeki ve çalışkan öğrencilerini bünyesine çekmeyi başarmış. Öğrencilerde okullarını sever, kıymetini bilirlermiş. Babamın üniversitesine saygısı ve sevgisi son nefesine kadar devam etti. Ne kuvvetli bir bağ kurabilmişler. Babamın birçok sınıf arkadaşı, okul arkadaşları uzun yıllar Türkiye’nin gerek politik gerekse teknik alanlarının en yüksek konumlarında yer aldılar, Türkiye’nin bir dönemine damgalarını vurdular.
O dönemin insanları, ki babamı da dâhil edeceğim, gerçekten de ülkelerini seven, aydın, çalışkan insanlardı, ve bir şeyler yapma, ülkelerine hizmet etme aşkını ve şevkini taşıyorlardı. Bunu babamda da arkadaşlarında da gördüm. Sözlerinde vardı, işlerinde vardı, ruhlarında vardı. Cumhuriyet sonrası yıllarda onlar için çalışmak bir milli görev imiş adeta. Belki savaşları görmüş olmak, belki savaşların izlerini babalarının bedenlerindeki şarapnel yaralarında görmüş olmak, onlarda farklı duygular bırakmış olabilir.
Dedem hakkında ancak anlatılanları bilebiliyorum, ve bunlardan hatırlayabildiklerimi.
Tanımadığım bir insanı nasıl sevebiliyorum? Olmadık bir akşamda, durduk yerde aniden yüreğimde canlanan hikâyesi ile yataktan kalkıyor ve hissettiklerimi anlamaya çalışıyorum. Nasıl bir bağ bu?
Biz dede ve torun, kesişmemiş dünyalarımızda kim bilir nerelerde nasıl buluşuyoruz?
Şimdiki aklım olsa babama ne çok şey sorardım… Sorabiliyorsanız siz lütfen yapın.
…
Ve benim henüz doğmamış çocuklarım bir gün yaşam bulurlarda dedelerinin kim olduğunu merak ederlerse, onlara benden benim babama dair neler kalacak?
…
Yaşamının son yıllarını İstanbul’da Arnavutköy’de geçiren babam pencereden Boğaz’ın karşı yakasına bakarken dalar ve gözleri dolardı.
Boğaz’ın karşı yakasında babası Yusuf İzzettin’in 1910’ların sonralarında öğrenciyken alınıp cephelere gönderildiği Kuleli Askeri Lisesi durmaktaydı…
29 Ocak 2009 Perşembe
Nedir Bu Yaşam Koçluğu Denilen Şey?

Birkaç akşam önce televizyonda Okan Bayülgen’in bir programına gözüm takıldı, programın adı Sade Vatandaş. Eski bir Başbakanımızın kocası, yaşam koçu bir hanım ve bir psikiyatr’ın katıldığı programı beş dakika kadar seyrettikten sonra bu konuşmaların bir yere varamayacağını düşünerek televizyonu kapattım. İyi ki de öyle yapmışım, anlaşılan sohbetin tarzı da oldukça bozulmuş ilerleyen dakikalarda.
Dinleyebildiğim bölümde tüm tarafların kendilerince haklı olduğu yerler vardı. Ancak bu program bana yaşam koçluğu yapan biri olarak ve mühendislik eğitimi formasyonundan gelen bir kişi olarak yaşam koçu nedir, ne değildir bunun daha açık anlatılması gerektiğini de düşündürdü.
Ben yaşam koçu olabilmek için farklı eğitimler aldım. Uluslararası Koçluk Federasyonu ICF tarafından tanınan Erickson College International’ın ve Amerika’daki Innerlinks’in FCP Koçluk Eğitimleri aldım. Diğer bazı hocalarımızın ve kurumların koçluk eğitimlerinin de bazı bölümlerine katıldım, farklı ekolleri ve yaklaşımları görebilmek için.
Eğitimler ile de iş bitmiyor, bir koç yıllar boyunca yaptığı çalışmaları da Koçluk Federasyonuna bildirerek çalışmalarını hem kayıt altına aldırmış oluyor, hem de yetkinliğini daimi olarak geliştirmek için bir anlamda teşvik edilmiş de oluyor.
Bunu yapmak şart mı? Tabi ki değil. Müşterilerimize ne kadar iyi hizmet sunabildiğimizi sadece sertifikalar ve dışardan gelen onaylar belirlemiyor. İzah etmek istediğim, yaşam koçluğu insana “yaptık oldu, biz biliyoruz, biz daha iyi yapıyoruz ” diyerek yaklaşan bir sistem değil. Temelinde bireyin kişisel durum, seçim ve kararlarına çok saygılı bir ekol.
Dünyada kabul görür yaşam koçluğu formatları içinde eğitim alırken ve çalışırken şunu gördüm. Koçluk bir danışmanlık değil, akıl hocalığı değil, eğitmenlik değil. Koçlukta hizmet almaya gelen kişi ‘müşteri’ olarak adlandırılıyor. Danışan-danışılan ilişkisi yok, doktor-hasta ilişkisi yok, alt-üst kavramları yok. Bir hizmet almaya geliyor kişi, ama bu hizmet bilgi aktarımı değil.
Kişiye ulaşmak istediği bir hedefe doğru giderken bu yolda hem hedefin kendisi için uygunluğunu hem de hedefe ulaşmak için gidebileceği yolları irdeleyen bir sistem. Yönlendirme yok, manipülasyon yok, fikir beyan etmek yok. Oldukça şeffaf bir sistem esasında.
Tabi Türkiye’de ‘yaşam koçu’ unvanını kullanan birçok kişi var. Birçok kişi daha popüler bir kelime olduğu için danışmanlık yerine koçluk kelimesini kullanır oldu. Birçok danışman, birçok öğretmen, eğitmen artık yaşam koçu. Onları da eleştirmiyorum, belki yeterince araştırmadıkları için yaşam koçluğunu örneğin sporda kullandığımız koç kelimesi ile değerlendiriyorlar. Ses koçları var, oyuncu koçları var. Bu koçların yaptığı ile dünyada “yaşam koçluğu”nun tarif ettiği şeyler artık aynı değil. Çocukluğumda televizyonda ‘Beyaz Gölge’ diye bir dizi vardı ve bu takımın efsanevi koçu Koç Reeves. Koç deyince aklımıza gelen o kadar fazla şey var ki. Bu da yaşam koçluğunun hatalı anlaşılmasına neden olabiliyor.
Burada görev koçluk federasyon ve gruplarına da düşüyor sanırım. Koçlara görev düşüyor. Ne yapıp ne yapmadığımızı ifade etmemiz, bu yaklaşımı doğru olarak tanıtmamız gerekiyor.
Ben bireysel gelişim alanındaki profesyonel çalışmalarıma 2004 yılında kişisel gelişim ve Reiki gibi enerji çalışmalarının eğitmenliğini yaparak başladım. Hala da yaratıcılık ve Reiki üzerine dersler veriyorum, ve farklı metotları uygulayarak bireysel danışmanlık yapıyorum. Bir yandan koçluk da yapıyorum.
Ancak yaşam koçluğu hizmeti verdiğim müşterilerime koçluk çalışmasından neler bekleyebilecekleri açıklamaya gayret ediyorum. Bir koçluk çalışmasına yaşam koçunun yapılması gerekenleri söylemesini bekleyerek gelen müşteri çok oluyor. Durumunu izah ettikten sonra “Bu durumda neler yapmalıyım?” diye sorarak başlıyorlar.
Koçluk bu soruyu müşteriye yönelterek bu cümlenin ardında yatan birçok gerçek arzuyu ortaya çıkararak bir çalışma alanı bulabilir. Ancak bu sorunun cevabını bir yaşam koçu veremez, vermemelidir. Müşterinin bu cümlesi ile ifade ettiği esas isteği nedir, bunu izini sürerek koç müşterinin zihnindeki resimlerin netleşmesine yardım eder.
Peki, neden farklı sistemlere gerek var? Ben farklı ekolleri ve çalışma teknikleri öğrenmeyi seviyorum. Çünkü çalışmalarım bana hepimizin yaşama farklı şekilde yaklaştığını gösterdi. Dışarıdan ‘aynı’ olarak tarif edilen bir sıkıntıyı, bir kişi psikoterapi kalanı ile aşmak isterken, diğer kişi bir yaşam koçu ile çalışarak ve geleceğe yönelik bir şeyleri “yaparak” aşmak istiyor. Üçüncü bir kişi ise sadece sadece resim yaparak diğer iki kişinin ulaştığı çözümlere içinde ulaşabiliyor. Söz konusu insan olunca hazır cevaplar yok.
Dünyada oluşturulmak istenilen yaşam koçluğu sisteminde koçluk sınırlarını bilen ve bu sınırlar içinde müşterisine çok da faydalı olmayı başarabilen bir sistem.
Uluslararası koçluk sistemindeki en önemli noktalarda biri koçluğun kapsam alanı. Koçluk geçmişteki problemlerimiz ile ilgilenmiyor, o alanı psikoterapi’ye çok net olarak bırakıyor. Koç olarak bu sınırı bilmek görevimiz. Hatta müşterinin gösterebileceği farklı psikolojik durumlarda nasıl davranmak gerektiği hakkında çok detaylı bilgileri ediniyoruz. Bu yeri geldiğinde bir müşteriyi bir psikolog’a, yerine göre bir psikiyatr’a bizzat götürmeye kadar gidebiliyor. Yaşam koçluğu insanın hassas yapısını dikkate alan bir ekol.
Ve Uluslararası Koçluk Federasyonu ICF bu etik yaklaşımların hakkı ile uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmeye ve koçluk hakkında dünyayı bilgilendirmeye çalışıyor. ICF’in Türkiye’de bir şubesi var.
Koçluk geleceğe ve gelecekte belirleyeceğiniz bir hedefe ulaşmanız için yapılabilecekler konusunda destek veriyor. Olduğunuz durumu daha çok arzuladığınız bir duruma getirebilmek için neler yapılabilir, bununla ilgileniyor.
Koç asla müşterisi için karar vermiyor, kendi düşünceleri ve önerileri ile müşterisini sınırlamıyor. O kişinin kendi potansiyelinin en iyisi olabilmesi için gerekli olan alanı yaratıyor.
Gerçekten doğru icra edildiğinde koçluk çok ince bir sanat. Koçun şeffaf ve aynı zamanda bir anlamda ‘yok’ olması gerekiyor. Koçlukta başarının tarifi zor, ama kendi adıma genel olarak müşterimizin hedeflerini net olarak belirleyebilmesi, ulaşabilmesi ve bunu yaparken istediği yaşamı sürdürülebilmesi, yaşam kalitesinden mutlu olması diyebilirim.
Bir doktor gözü ile bakınca koçluk ruh sağlığına zararlı olabilir mi? Dünyada kabul görmüş koçluk prensipleri ve yaklaşımları ile uygulandığında bu ihtimali oldukça düşük görüyorum.
Peki, müşteri bir koç yerine bir psikolog’a gitse daha iyi değil mi? Her iki adreste bulunacak şeylerin farklı olduğunu düşünüyorum. Geçmişimizden bugüne gelen yükler, tabi ki bugünden yarına yürümeye çalıştığımız yolda bizi yavaşlatabilir. Ancak kimi zaman yeni bir yola çıkıyor olmanız geçmişi irdelemeden aşmanıza yardımcı olabilir. İnsanın yapısı ve yaşadıkları ile de yakından ilgili sanırım.
Koçluk psikoterapi kadar olmasa da uzun soluklu bir ilişki. Dünyada daha uzun olan koçluk süreçleri Türkiye’de 6 ila 10 seans arasında değişiyor. Özellikle kurumların çalışanları için talep ettiği bir hizmet olan koçluk, kurumların sonuç beklentileri ile daha dar zamanlara sığmaya çalışıyor. Bir değişimi tam anlamı ile yaşamımıza sokmak için en az 2,5-3 ay gerekli bir süre.
Koçluk çalışmalarında her seans’ta müşteri bir yol kat eder, ancak hem süreklilik hem de hedeflerin gerçekleşmesi için farklı aşamaların geçilmesi de gerekmektedir.
Koçluk seans süreleri 30 ila 90 dakika arasında değişmektedir. Ülkeler ve kültürler bunda büyük etken. Amerikalı bir ekip ile yaptığım çalışmalarda 30 dakikada güzel sonuçlar alabilirken, Türk müşterilerim ile en az 1 saate ihtiyaç duyuyoruz.
Koçlukta her zaman uzun süre iyi zaman anlamına gelmiyor. Bir hedefi belirlemek büyük bir emek; o hedefe hakkında tüm yönleri ile bilgi sahibi olmak büyük bir çalışma, özellikle müşteri açısından. O yüzden bazen 90 dakikalık bir seansın akışında 45-50 dakika sonra büyük bir açılım olur, ve müşteri o noktada istediği bir noktaya gelmiş olabilir. Burada seçenek müşterinindir, devam edebilir, ve bazen de o gün için çalışmaya noktayı koymak isteyebilir.
Koçluk müşterinin karar, tercih ve seçimleri ile hareket ettiği için özgüveni geliştiren, kişiyi güçlendiren bir yaklaşım.
“Bir gülün kokusunu tarif edebilir misin?” diye sorardı bir hocam. Yaşam koçluğu nedir sorusunu da biraz daha derinlemesine açıklamak istedim, tarifte kusurum varsa af ola.
Roma-Hatay-Tunus hattında...

Mozaikler benim hiç ilgi alanım olmadı. Ta ki son aylarda ardı ardına karşıma çıkmaya başlayana kadar.
Bundan birkaç ay önce yabancı bir hocam yaptığı mozaiklerin fotoğraflarını göndermiş. Zeugma’dan bir parçayı, ve bir de ressamını bilmediğim Napolyon’u betimleyen bir yağlıboya tabloyu mozaik olarak yeniden yorumlamış. Fotoğraflara bakarken düşünmeden edemedim, bir insanı mozaik ile bunu yapmak için iten nedir?
Beni resim yapmaya iten güçten farklı bir şey miydi bu? Yoksa benim için resim yapmak ne ise mozaikte onlara aynı hisleri mi veriyordu?
…
Ocak ayında İstanbul’dan Dalaman’a uçarken Türk Hava Yolları’nın Skylife dergisinde Hatay’daki mozaik müzesi hakkında bir haber vardı. Normalde belki de dikkatimi çok çekmeyecek olan bu yazıyı hemen okumaya başladım. Daha iki, üç hafta önce Aralık ayında Tunus’a yaptığım bir gezi sırasında dünyanın en büyük mozaik müzesi olarak adlandırılan Bardo Müzesi ’ni gezmiştim.
Mozaik deyince aklım yine yıllar öncesine gidiyor. İtalya’ya yaptığımız bir gezi’de programda Roma da vardı. Roma’da, Vatikan’daki St. Peter Kilisesi’ni gezerken kiliseyi gezdiren rehber bir bölümün önünde durmuş ve buradaki resmin özelliğini sormuştu. Bu kiliseyi iyi tanımıyordum, ve resmin özelliğini de bilmiyordum doğrusu. Biraz sessizlikten sonra grubun arkasında duran annem tur rehberine seslendi “O resim bir mozaik”. Buymuş demek rehberin sorduğu. Bu kilisenin içindeki resimlerin birçoğu zamanın aşındırmasına ve yıpranmalara karşı mozaikten yapılmıştı.
Beni bu mozaik resimlerden çok hemen girişte sağdaki bir bölümdeki heykel etkilemişti. Mikelanj’ın demişlerdi, Hz. İsa yetişkin halinde Hz. Meryem’in kucağında cansız bedeni ile yatarken…
…
Bardo Müzesi’ni gezerken grupta bulunan Türklerden bazıları Hatay Müzesi’ndeki mozaiklerin çok daha güzel olduğundan, renklerinin çok daha canlı olduğundan bahsediyorlardı.
Ben Hatay’a gitmiştim, ama Mozaik Müzesi’ne değil. 1992 yılının sonbaharında Yayladağı’nda yapılacak olan ‘Yayladağ Barajı’nın yerini görmek için gitmiştik. Hatta akşam hava karardığı için geceyi Yayladağı’ndaki bir otelde geçirmiştik. Amerika’dan döneli daha iki ay kadar olmuştu ve burası benim için oldukça farklı bir manzaraydı. Babamla bana otelin içinde tuvaleti olan ‘aile odası’ olarak adlandırılan tek odasını vermişlerdi. Ertesi sabah yola çıkmak için kalktığımızda salon bölümünde sıralı yataklarda yatanların arasından geçerek dışarı çıkmıştık. Ve araba ile kıvrıla kıvrıla giden yoldan Samandağ’ına indiğimizi hatırlıyorum.
Yayladağı’na gitmeden önce Hatay’da Devlet Su İşleri’ne uğramıştık. Bize yer ile ilgili bilgileri vermesi için mühendis bir beyi görevlendirmişlerdi. Öğle saati gelince bir yemek yemek istedik, ve Harbiye’ye gitmemizi önerdiler. Babam da yanımızda olan mühendis beyi bizimle beraber yemek yemesi için davet etti.
Hatay’da da Harbiye varmış meğer. Yemek ve mezeler gerçekten çok lezzetli ve güzeldi, hala tadı damağımda. Aklıma daha çok kalan bölüm ise hesap ödeme bölümü. Yemeğin sonlarına yaklaşmakta olduğumuz bir aşamada babamın bana gözleri ile bir işaret yaptığını gördüm, “Zeynep git içerde hesabı öde” demekti bu. Müsaade istedim ve masadan kalktım. Sözde sessizce hesabı ödeyecektim.
Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Lokanta sahibi Hatay’da misafirler hesap ödeyemez diyerek ödememi kabul etmez mi. “Aman yapmayın etmeyin, bakın babam en büyük, olmaz, hem o bey babamın davetlisi, lütfen alın hesabı” diyerek çok dil döktüm; yok. Aşırı ısrarıma dayanamayıp bu defa masaya gidip ödemeyi yapmam için Hataylı misafirimizin iznini almazlar mı… Gitti bizim sözde sessizce yapacağımız incelik. Babamın uzaktan kısmen duyabildiğim ısrar ve rica cümleleri sonrasında benden ödemeyi aldılar. Ben de utana sıkıla masadaki yerime döndüm.
Hatay’a ve Harbiye’ye tekrar gitmek nasip olmadı. Yayladağ Barajı İnşaatı’nın ihalesi girdik ama kazanamadık. O baraj da tamamlandı ve 10 yıl kadar önce hizmete girdi sanırım. Ben tekrar Hatay’a gitmek istiyorum. Bu defa hem mozaik müzesini görmek ve hem de Harbiye’de güzel bir yemek için…
Labels:
baraj,
Bardo Müzesi,
DSİ,
gezi,
Hatay,
Hz. İsa,
Hz. Meryem,
Mikelanj,
mozaik,
Resim,
Samandağ,
Skylife,
St. Peter Kilisesi,
THY,
Tunus,
Vatikan,
Yayladağı,
Zeugma,
Zeynep Kocasinan
28 Ocak 2009 Çarşamba
Zamanın Donduğu Anlar

7 yaşındaydım sanırım, bir Cumartesi sabahı babam bana hazırlanmamı, dışarı çıkacağımızı, söyledi.
Giyindim, ikimiz yalnız gidecektik gideceğimiz yere. Nereye gideceğimizi sormadım, hazırladım. Babamın arabasına bindik ve yola çıktık. Bürosuna mı gidecektik? Belki biraz işi vardı bu haftasonu. Biz sormazdık, babam da söylemezdi. Babam ile geziler bir maceraydı, O böyle severdi.
Babamın bürosu o günlerde Taksim’deydi. Taksim Anıtı’na bakan bir binada. Şimdi bu binanın yerinde Taksim’den Tarlabaşı’na inen Tarlabaşı Bulvarı geçiyor. Binanın altında Kristal Büfe vardı, hatırlayan var mıdır acaba orayı? Kimi akşamlar babam bize eve oranın özel hamburger ve tostlarından getirirdi. Ağabeyim ve ben gerçekten gerçekten çok severdik. Yıl 1977. Taksim’de Türkiye’deki ilk McDonalds’ın açıldığı yıl ise sanırım benim lise son sınıfta olduğum 1987-1988 yıllarıydı.
O günlerde Akaretlerde oturduğumuz ev, şimdiki Swissotel’in biraz altında, o zamanki Taşlık gazinosunun altındaydı. Evimizin salonundan Taksim görünürdü o zamanlar, babamın ofisini tam olarak göremesem de bazen seyrederdim. Elektrikler kesilirdi mesela bazen Taksim’de. Hemen babamı arardım akşamsa ve geç olduysa, “Haydi elektrikler kesildi, eve gelin” diye.
Evimiz Dolmabahçe sarayı’nın arkasındaki sırttaydı. Boğaz’ı yukardan seyrederdik, ve Marmara’ya açılan gemileri. Ve akşamları yemek vaktini hatırlatmak için genelde babamı ben arardım. Ve eve geldiğini önce Buick Regal arabasının babam onu sokağa park ederken çıkardığı seslerden anlardım, kapıya koşar, ve tam O kapıyı açacakken anahtarlarının şıkırtısına göre aniden ben kapıyı açar, ‘hoş geldiniz’ derdim. O arabanın sesi, sanki bu gece duymuşum gibi kulağımda net. Yaşamda zihnimizde ne olmadık anlar ve sesler kalıyor.
Gelelim o Cumartesi sabahına. Babam ile birlikte Taksim’e doğru gidiyorduk, ama bir süre sonra babamın bürosunu geçtiğimizi fark etmiştim. Tanımadığım yerlere doğru ilerliyorduk. Derken babam arabayı bir büyük caddenin üzerinde park etti, inmemi işaret etti. Biraz yürüdükten sonra bir dükkânın önünde durduk. Şişhane’ye gelmişiz meğer.
Geniş camları olan bu dükkânın girişinde bir piyano duruyordu. İçeri girmemi işaret etti babam, girdim. Dükkânın sol tarafında sıra sıra piyanolar diziliydi. Burada ne yapıyoruz diye düşünüyor, bir yandan da sağa sola bakıyordum. Net hatırlamıyorum ama bir süre sonra babamın dükkânın içinde bir kişi ile konuşmakta olduğunu fark ettim, “Rus” kelimesini duyduğumu hatırlıyorum ve kahverengi bir piyanonun önünde duruyorlardı. Diğer detaylar ise aklımda net değil. Sadece babamın klasik bir Sinan Kocasinan hareketi yaparak elini ceketinin iç cebine attığını ve cebinden çek defterini çıkardığını gördüm. O an sanki gözlerimin önünde bir flaş patlamıştı, ve kendime gelmiştim. Biz buraya gezmeye gelmemiştik.
Babam çek defterini açtı, ve sonra kalemini; piyanonun yüksek kısmına dayandı, çeki yazdı, koçanından kopardı ve satıcıya uzattı. Elindeki çek yaprağı ağır ve dairesel bir hareket ile havada süzülerek satıcıya doğru uzandı…
Ve gerisini yine hatırlamıyorum. Ne zaman piyanoya ellerimi değdirdim, ne zaman Babam “haydi otur bakalım piyanonun başına” dedi, hatırlamıyorum. Eve ne zaman getirdiler, hatırlamıyorum. Ancak o piyanonun evimizde 19 yıl durduğu köşe aklımda. Hala zaman zaman kendimi piyanonun önünde oturduğum ahşap, üstü kumaş kaplı taburede görürüm; ayaklarım yere tam değmiyor, komşuları rahatsız etmemek için saatin 10 olmasını bekliyorum. Annemin talimatı var, “10’dan önce çalmak yok, ve akşamları da 6’dan sonra”.
Artık Rus Lirika marka bir piyanomuz olmuştu. Ağabeyim ve ben o yıl piyano dersleri almaya başladık. O dönemlerde evimize çok yakın oturan Sn. Faris Akarsu’dan. Ondan sonra Cumartesi sabahlarım piyano derslerim ile geçti, beş yıldan belki biraz fazla.
Hala annemin evinde durur o piyano. Benim ise şimdi İstanbul ve Fethiye’de farklı piyanolarım var, kendilerine ait hikâyeleri olan.
Ancak piyanonun başına oturduğumda sık sık yıllar öncesinde bir Cumartesi sabahında şaşkın şaşkın etrafa bakınan o küçük kız çocuğu gelir aklıma, ve babamın iç cebinden çıkışını ağır çekim ile seyrettiğim çek defteri.
Zamanın donduğu bazı an’lar var. Sihirli an’lar. Gelip geçen ve sonsuza kadar bitmeyen. 1977 yılında bir Cumartesi sabahında Taksim’i geçtiğimizi fark ettiğim an gibi, babamın elini ceketinin iç cebine attığı, ve çek yaprağının havada süzüldüğü an gibi.
Ta ki aklım yeni ve eski başka hikâyeler gidene kadar…
…
Benim çaldığım iki enstrüman oldu. Biri piyano, diğeri de bateri. Piyano çalmam babamın bana 7 yaşımda bir piyano alması ile başladı. Bir Cumartesi sabahı “Zeynep hazırlan” demesi ile.
Bateri’nin hayatıma girmesi ise bana ağabeyimin bir hediyesidir. O’nun hikâyesini de gelin başka bir güne saklayalım…
Labels:
Akaretler,
bateri,
Buick Regal,
Dolmabahçe,
enstrüman,
Faris Akarsu,
Lirika,
Marmara,
müzik,
piyano,
Rus,
Sinan Kocasinan,
Swissotel,
Şişhane,
Taksim,
Taşlık gazinosu,
tost,
Zeynep Kocasinan
27 Ocak 2009 Salı
Aromaterapi Dünyası

Ağabeyim Yaman ziyaretime geldi, ve çok öksürüyor. Mecburen ilaç almaya başlamış, ama ben de ben ne yapabilirim diye düşünüyorum.
Aromaterapi yağlarını kullanmak için iyi bir zaman olabilir.
Aromaterapi ile bundan 8-9 yıl önce tanıştım, tesadüflerle. Ve belki de en çok kullandığım tamamlayıcı tıp metotlarından bir tanesi.
Tabi bir sağlık probleminiz varsa önce bir doktora danışmayı lütfen ihmal etmeyin. Ayrıca hamilelerin ve küçük çocukların aromaterapi yağlarını, konsantre saf yağları kullanırken dikkatli olmaları gerekiyor. Kimi yağlar düşük ve erken doğum gibi problemler doğurabilir.
Alerjiler ve astım gibi sağlık sorunlarınız varsa bu konuda da tedbirli olmakta fayda var. Yağları kullanmanıza engel bir durumunuz yok ise, aromaterapi önereceğim bir metot.
En çok kullandığım yağlardan bir tanesi, Türkiye’ye de çok rahat bulabileceğiniz, Lavanta Yağı. Lavanta yağını antiseptik özelliği için kullanabilirsiniz. Mum ile ısıtılan su hazneli ısıtıcılarda suya 5-6 damla lavanta yağı koyarak evin içindeki havanın temizlenmesini sağlayabilirsiniz.
Lavanta bizi rahatlatır, romatizma ağrısı gibi ağrılarda rahatlama sağlayabilir; baş ağrısı ve migren gibi ağrılarda ve uykusuzlukta oldukça etkilidir.
Saf yağlar çok konsantre oldukları için genellikle cilde direkt olarak uygulanmazlar. Tahriş ve yanma yapabilirler. Saf yağların içinden gerektirse cilde direkt sürülebilen yağlardan bir tanesidir lavanta.
Ancak ben cildinize sürmek istiyorsanız yine de başka bir temel yağ veya kreme 8-10 damlayı geçmeyecek kadar saf yağ ilave ederek kullanmanızı öneririm. Veya 150-200 ml’lik bir sprey şişesine, ki bu eski bir kolonya şişesi olabilir, su ilave edip bu suya 5-6 damla lavanta yağı ilave edebilirsiniz. Bunu ağrı, böcek ısırması veya sokması olan bölgelere sıkabilirsiniz.
Böcek sokmaları ve ısırmaları alerjik bünyelerde çok tehlikeli olabiliyor. Bu gibi durumlarda bedeninizin reaksiyonlarını bilmiyorsanız hemen bir sağlık kuruluşuna başvurun. Bu gibi sokmalar alerjik reaksiyonları tetikleyebilir. Buradaki önerilerim tıbbi müdahalelerinize ek olarak sizlere fayda sağlayabileceğini düşündüğüm öneriler. Aman buna dikkat.
Ben aromaterapi yağlarını genelde “burner” olarak adlandırılan mumlu su ısıtıcılara koyarım. Buharlaşan hava ile yağ solunum yolu ile kana karışır. Kimi yağlar birbiri ile uyumludur ve karıştırabilirsiniz, ancak kimi yağlar beraber o kadar iyi etki yapmaya bilir. Örneğin lavanta ve gül yağını beraber kullanabilirsiniz. Ben bazen dingin bir enerji vermesi için lavanta ve bergamut yağlarını beraber kullanırım.
Yağları başka bir sıvı ile karıştırarak cildinize de sürebilirsiniz, ve bu şekilde deri yolu ile etken maddeler alınmış olur.
Lavanta yağı böcek sokmalarına iyi geldiği gibi böcekleri uzak tutmada da kullanılır.
Antienflamatuar etkisi de olan lavanta, sinir sistemini dengeleyen etkiler de göstermekte.
Eğer gece uyumakta zorluk çekiyorsanız lavanta yağından fayda görebilirsiniz. Pratik bir uygulama için yağ ile ayaklarınıza, şakaklarınıza ve ellerinize masaj yapabilirsiniz.
Herhangi bir şekilde cildinize sürmek istemiyorsanız, su ile hazırlayacağınız karışımdan yastığınıza spreyleyebilirsiniz. Akşam uyurken başınızın, bedeninizin ısısı ile buharlaşan lavanta özünü solunum yolu ile hafif bir şekilde almış olursunuz. Oldukça güzel bir kullanım şeklidir.
Diğer bir kullanım şeklide bir pamuk parçasına veya mendile birkaç damla lavanta yağı damlatmak ve bunu başucunuza koymak.
Kronik uykusuzluk problemlerinde gül yağı oldukça etkili. Dünya’da oldukça pahalı olan bu yağı ülkemizde bulabildiğimiz için şanslıyız. Dikkat edilmesi gereken şey yağın doğal ve saf olması. Aromaterapi de çiçeklerin yağları çıkarıldığında bu yağa aktarılan kimyasal özelliklerinden yararlanıyoruz.
Aromaterapi bitki ve çiçek yağlarının kimyasal özelliklerinin beden kimyamızdaki etkileri ile çalıştığı için dikkatli kullanılması gereken bir metot. Kullanabileceğiniz onlarca farklı saf yağ var, ve bu doğal yağlar yerine göre birçok ilaçtan etkili olabiliyor.
Daimi olarak kullandığınız ilaçlar varsa, bir tedavi görmekteyseniz, sağlık problemleriniz varsa, bir hamilelik yaşıyor veya hamile kalmayı planlıyorsanız, aromaterapi yağlarını kullanmadan önce bir sağlık personeline danışmakta büyük fayda var.
Lavanta, gül, limon, okaliptüs, biberiye, bergamut, yasemin, portakal ve ylang ylang benim en çok kullandığım yağlardan. Sabah güne başlarken limon veya bergamut size enerji ve mutluluk verebilir: Burner ile kullanımını öneriyorum. Portakal, bergamut gibi yağlar ile hazırlanmış karışımları güneşe çıkmadan önce yüzünüze ve güneşte kalacak bölgelere sürmeme özen gösterin, ciltte lekeler ve hassasiyet oluşturabilir.
Tamamlayıcı tıp metotları arasında enerji ile yapılan çalışmalar kullandığımız ilaçlar ile etkileşime kimyasal anlamda girmedikleri için bana göre çok daha nazik metotlardır ve uyumsuzluk göstermezler.
Bitkilerin gerek çay şeklinde içilmesi gerekse saf yağlarının kullanılmasını içeren metotlar belki daha çok bilinmekte, ancak kullanımları konusunda tedbirli olmakta fayda var.
Bir yağı kullanmaya başlamadan önce kullanmayı düşündüğünüz karışımları kolunuzda ve bacağınızda çok hassas olmayan bölgelerde az miktarda ve küçük bir bölgede denemekte fayda var. Cildiniz de herhangi bir reaksiyon olup olmadığını gözlemleyerek kullanıp kullanmamaya karar verebilirsiniz.
Aromaterapi gerçekten oldukça detaylı bir konu. Ben sizler ile pratik kullanım şekilleri ve yağların faydaları hakkındaki bilgileri yeri geldikçe paylaşacağım.
Çiçeklerin ve bitkilerin bize sundukları çok güzel bir dünyaları var … Aromaterapi dünyasına hoş geldiniz.
Labels:
ağrı,
alerji,
Aromaterapi,
bergamut,
böcek sokması,
burner,
enerji,
gül,
hamile,
lavanta,
limon,
migren,
sağlık,
Tamamlayıcı Tıp,
uykusuzluk,
yağ,
ylang ylang,
Zeynep Kocasinan
25 Ocak 2009 Pazar
Turner'in Kıymetini Bilmek

2002 yılında Zürih sokaklarında tanıştım ben JMW Turner ile. Ve bakış açım değişti.
En başta Turner’a karşı. Karşı karşıya olmak farklı bir şeymiş. Ve ne kadar güzel çekilirse çekilsin bir fotoğrafın bir Turner resmini tüm ruhu ile aktarması mümkün değilmiş. Ben Zurih sokaklarında gezerken bir postere tutuldum. Belki ve çoğu ilk defa sergilenen 200 kadar Turner resmi ile aynı odalarda bulundum, aynı havayı soludum.
Thomas Kinkade’e Amerikalılar “Painter of Light – Işığın Ressamı” diyorlar. Kinkade günümüzde hayal dünyalarını çizen bir ressam. 1775-1851 yılları arasında yaşayan İngiliz ressam William Turner yarattığı bambaşka dünyalar ile o dönemlerde “Işığın Ressamı” olarak anılıyor.
Turner ışığı ve rengi dönemine göre o kadar farklı ve yaratıcı olarak kullanıyor ki büyük eleştirilere maruz kalıyor. Beni çok etkileyen çok resmi var. Ancak söylemek zorundayım kimi resimlerinin önünde ayrılmak mümkün olmuyor, sanki insanı başka bir dünyanın içine çekiyor.
Zürih’te sergiyi gezerken serginin sesli kayıt kulaklığını da almıştım, bu sanki yeni keşfettiğim ressamı daha iyi anlayabilmek için. Tabi bizlerin birkaç yüzyıl sonra yaptığımız yorumlar Turner’ı ne kadar doğru tarif edebilirse. Beni etkileyen kendi sözleri.
Turner’i görmek gerekiyormuş, bilmiyordum, o ilk buluşma an’ından sonra yaşadığım şaşkınlık her Turner resmi görüşümde devam ediyor.
Londra Tate Müzesi en büyük Turner koleksiyonlarından birine sahip, ancak ben Turner ile Zurih Kunsthaus’da tanıştım, organize edilen büyük retrospektif sergide.

Londra’daki “The National Gallery – Ulusal Galeri”de de Turner’in resimlerini görmek mümkün. Britanya’daki En Mükemmel Resim seçilen “Fighting Temeraire”yi de burada görmeniz mümkün.
Joseph Mallord William Turner, yaşarken kıymeti bilinebilen ressamlardan. Daha 30’una varmadan tanınıyor, 1807’de Kraliyet Akademisi’nde Perspektif Profesörü oluyor. Güneş ve günışığı O’nu çok etkiliyor, ve bunu da ifade ediyor zaman zaman. Avrupa seyahatlerinde, Alp’lere yaptığı yolcuğu ressamı gerçekten etkileyen dönemleri.
Turner’in beni en çok etkileyen resimlerinden biri “Huzur-Deniz’de Cenaze, Peace –Burial at Sea”. Ressam David Willte’nin denizde yapılan cenaze törenini ve ölünün denize bırakılmasını resmeden Turner, geminin yelkenlerini simsiyah yapar. Ruhunu yansıttığı bu renk seçimi çok eleştiri alır. Turner’ın bunlara cevabı ise “Keşke daha siyah yapabilseydim” oluyor
Labels:
2002,
alpler,
ışık,
JMW Turner,
Londra,
Resim,
Sergi,
Tate Modern,
The National Gallery,
Thomas Kinkade,
Turner,
Zeynep Kocasinan,
Zürih
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
