İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

8 Haziran 2009 Pazartesi

Ankara'da Manş'ı Geçmek



Yüzmekten korkmuyorum herhalde ama deniz hala zaman zaman ürkütür beni. Bazen anlayamadığım bir his kaplar içimi ve sahile dönmek isterim.



Yüzmeyi Ankara’da öğrendim ben. Duyanlar “İstanbul demek istedin değil mi küçük kız?” diyorlardı. “Hayır, ben Ankara’da öğrendim, ”diyordum. Bugünlerde spor kulüpler, havuzlar o kadar çok ki bu söz garip kaçmıyor ama 1976’da Ankara’da yüzme öğrenene sanırım çok rastlanmıyordu.



Doğruydu da. Babamın işlerinin Ankara ve Anadolu’da yoğun olduğu bir dönemdi herhalde ve bir arada olabilmek için o yaz bir süre Büyük Ankara Oteli’nde kalmamıza karar vermişti babam.




Babam işe giderken bizde kolluklarımızı takıyor ve havuzda yüzmeye çalışıyorduk. Bir aya kadar kaldık sanırım orada. Son zamanlarına doğru ağabeyim ve ben havuzun bir ucundan diğer ucuna yüzmeyi başarmıştık. Ve bir akşam babam geldiğinde şov yapma zamanıydı.



Taktık kolluklarımızı ve havuzun bir ucundan diğer ucuna yüzdük ve geri. Babam havuzun kenarından bizi alkışlıyordu. “Bravo, Manş’ı geçtiniz.” Babam bizi yüzerken görmüştü; mutluluktan uçuyordum.



Yalnız, havuzdan çıkar çıkmaz sormam gereken bir şey vardı; bu ‘Manş’ da ne oluyordu, acilen sormam lazımdı.

Küçük Zarfın Büyük Ağırlığı


Teklif zarflarının verilmesi saat 14.00’de bitiyordu. İhale salonunda müteahhitler yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. İzmir, Çeşme yolu üzerinde yapılacak olan bu baraj belki uzun zamandır yaşadığımız İstanbul’dan çok uzaklarda, ağırlıklı olarak Doğu Anadolu’da iş yapan bizler için iyi olabilirdi. Kolay bir inşaat değildi. Ancak İzmir’e yakındı. Bu iyi olabilirdi. Ben mi babamı heveslendirdim, babam mı beni heveslendirdi bilmiyorum, ama ihale zarfındaki birim fiyatlardan indirim oranımız teklif zarfına %55,55 olarak yazıldı kalemimin ucundan.


Bilgileri dikkatlice yazmıştım bilgileri. Bir harf hatası, ya da virgül yerine yazılan bir nokta işareti, teklifin geçersiz olmasına neden olabiliyordu. Başka bir ihalede bir bankanın geçici teminat mektubu’nda şube görevlisi mektuptaki limitleri yazarken bir daktilo hatası yapmış, bu bizimde dikkatimizden kaçmış ve bu yazım hatası nedeni ihale dışı kalmıştık. Babam bu hatama bir şey dememişti ama “Bunu nasıl atlayabildim?” diye ihale komitesinin önünde yerin dibine batmıştım doğrusu. Bir de hayatı yapan bankada olsa teminat mektubunun damga vergisi ve diğer masraflarını bizden yine de almışlardı. Tüm ihale masraflarımız boşa gitmişti. Ayırdığımız onca zaman, seyahat masrafları boşa gitmişti. Her şey bir yana bir iş imkânı ellerimizin ucundan kaçmıştı. Benim için çok büyük bir dersti o ihale. İş hayatımın sanırım üçüncü yılıydı. O günden sonra detaylara özen göstermek konusunda hep daha çok çaba harcadım. Yazım hataları konusunda elimden gelen dikkati göstermeye çalıştım. Ve önemli evrakları defalarca kontrol eder oldum. Bedeli ağır ödenen dersler zihinlerimize daha bir derin kazınıyor.


Ve gelelim İzmir’deki işin ihalesine. İhale saati geldi. Bu kapalı zarf usulü açık bir ihaleydi. Yani ihale komitesi teker teker teklif zarflarını ihale katılımcılarının önünde açacaktı. O dönemdeki ihale yönetmeliklerine göre, en yüksek indirim oranı ile işi yapmayı teklif eden firma işi alacaktı.


Gözümüzü karartmış ve hiç para kazanmamayı göze alarak bir teklif atmıştık. Değişik bir kavram değil mi? Para kazanmayacağını bile bile bir işe teklif vermek. Baban Sinan Kocasinan böyle bir adamdı. Boş durmaktansa, kazancı olmadan çalışmayı göze alabiliyordu. Bir şeyleri yapıyor olmak, işini yapıyor olmak babama mutluluk veriyordu. Bir de sanırım, bir işi başından sonuna kadar görme şansım olursa, belki de müteahhitliği yapabileceğimi düşünüyordu. O güne kadar hep ben işe başlamadan önce inşaatı başlayan projelerde çalışmıştım. Babam eski işlerini anlatırdı, şantiye yeri bulmanın ve şantiyeyi kurmanın ilk zorluklarını. Görmek ve yaşamak başka bir şeydi.


O günlerde ben de yapabileceğimi düşünüyor olmalıydım ki o ihalede %55,55 gibi bir indirim oranını o zarfa yazmaya razı ve istekli olmalıydım. Konunun ciddiyetinin tamamen farkındaydım, ama yine de yapmıştık işte. İşi yapmak para kazanmaktan daha önemli olabilir miydi bizim için?


Teklif zarfları açılmadan önce, ne yaptık biz diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. İzmir’e, Çeşme’ye, yani modern hayata çok yakın ama çok zorlu bir çalışma dönemi ve şartları bekleyecekti bizi. Zarflar açılmaya başlandığında, benim içimi bir korku ve endişe kaplamaya başlamıştı bile. Ta ki, bir firma %58,55 teklif ile işi alana kadar. Sanırım bizim indirim oranımız ancak 3. olabilmişti çok şükür. Çeşme’de baraj yapma rüyası da sona ermişti.


Bir işin en zevkli aşaması ihale aşamadır kızım. Hayaller kurarız. Bir iş sanki herkesin kapmak istediği bir av gibidir. Bir an için insanın gözlerini kör eder, cesaretini artırır. İşin üzerinde kaldığı belli olana kadar. O zaman bir yük insanın omuzlarına biner. Bir gece önce ihale heyecanı ile uyuyamaz insan. İhaleden sonraki gece de işin sorumluluğu nedeni ile.”


*


Ofiste, yolculuklarımızda elli yıllık iş hayatında yaşadıklarından, karşılaştıklarından bahsederdi babam. Ondan o kadar çok şey öğrendim ki. Bu tecrübe dolu bilge adamı çok özlüyorum.




- “Ben hiç işsiz kalmadım evladım bu güne kadar. Hep bir iş bittiğinde diğeri çıktı karşıma. İşi ben aldım ama hep bir iş çıktı karşıma diğeri bittiğinde.”
- “İnşallah babacığım bizimde karşımıza yenileri çıkar.”
- “Allah zeval vermesin evladım.”
- “O nedir babacığım, ben zeval kelimesini bilmiyorum.”

Evet, bilmediğim bir kelime çıkmıştı karşıma uzun yıllardan sonra. Babamın bu sözü kullandığını da duymamıştım herhalde. Nasıl bilmiyordum ben bunu?

- “Zeval, üst nokta, tepe nokta demek. Yani en üst noktaya gelince, geriye inmek kalır kızım. Hep ileri gidebileceğin bir yer olsun. Budur hayat. Budur hayatta güzel olan. Vardın mı, yol biter.”


Emekliye ayrılmadan, işimi tamamladım demeden hayata veda etti babam. Neredeyse sağlığının iyice bozulduğu son günlerine kadar işimizin nasıl devam edebileceğine dair ihtimalleri aradı. İnşaat müteahhitliği, devletin ve inşaat yaptıran idarelerin şart ve yaklaşımları son yıllarda bizimki gibi orta ve küçük ölçekli firmaların eskisi gibi iş yapmasına pek imkân tanımıyordu. Bir de babamın bilgi ve tecrübesi doğal olarak ben de yoktu. Babam sadece müteahhitlik firması olan bir iş adamı değil, inşaatı seven, teknik çalışmaları, arazi çalışmasını seven tutkulu bir inşaat mühendisiydi.


Babamın ölümünden sonra elimizdeki projeleri tamamlamak dışında yeni bir inşaat işi yapmaya girişmedim. Elli yılı aşan bir süre inandığı titizlik ve doğrularla müteahhitlik yapmış olan babamın ismini zedelemek istemedim. Para kazanılabilirdi, kaybedilebilirdi, ama babamın onca yıllık uğraşından sonra Sinan Kocasinan isminin yaptığı yedi baraj ve binlerce kilometre yol ve hizmet ile anılıyor olması daha doğru geldi bana.


Bu çalışkan ve dürüst adamın kıymeti bilindi mi? Cevabı kolay bir soru değil bu. Fakat şartlar ne olursa olsun babam yaptığını yapmaktan vazgeçer miydi diye sorarsam biliyorum cevabı ‘hayır’ olacaktı. Babam ülkesine hizmet etmeyi görev edinmişti. Edirne’de, Eskişehir’de, Kayseri’de, Adıyaman’da veya Elazığ’da. Belki bir ömür yollarda, dağlarda, şantiyelerde geçmişti ama sanırım sorabilsem “Başka türlüsünü seçmezdim kızım” derdi bana.


Ruhu şad olsun. Nur içinde yatsın.

7 Haziran 2009 Pazar

Sözcüklerimiz Nereden Geliyor?

- “Zeynep, bir dakika gelir misin yavrum?”
- “Buyurun öğretmenim.”
- “Yavrucum, daha 14 yaşındasın. Dikkat ediyorum eski Türkçe kelimeleri biraz fazla kullanıyorsun. İfaden genelde çok güzel ancak, yavrucuğum bu kelimeleri nereden biliyorsun?”
- “Bilmiyorum öğretmenim, tam farkında değilim. Dikkat edeceğim öğretmenim.”


Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde, ortaokul ikinci sınıftayken Türkçe dersi öğretmenim beni çağırmış ve kullandığım bazı kelimelerin, yani sözcüklerin eski Türkçe olduğunu hatırlatmıştı. Söylediği anda fark etmiştim ki ben babamın sözcüklerini kullanıyordum. 1927 doğumlu babam sınıf arkadaşlarımın anne babalarından yaş olarak daha büyüktü. Babam zamanla bazı kelimeleri kullanmayı bırakacaktı ama bazıları da ona özel olarak hep dilinde kalacaktı.


Mesela, “Ben mektepteyken deden tayyare ile … ” diye bir cümle kullanmayı bırakacak ve “Ben okuldayken deden uçak ile …” demeye başlayacaktı. Ancak atölye kelimesini ısrarla atelye olarak yazacak, ben ise onu yanlış yazıyor diye eleştirirken, eski kitaplarını bulacak ve burada o kelimenin ‘atelye' diye yazıldığı görecektim. 1945 yılında İstanbul Teknik Üniversite’si İnşaat Fakültesi’ne giren babam, doğal olarak farklı bir dil kullanıyordu. Ben ise farkında olmadan babamdan öğreniyordum.


Annemin çok düzgün bir telaffuz ve konuşma tarzı vardı. Annemi tiyatro sanatçısı sananlar çok olurdu. Bu açıdan da şanslıydım belki. İstanbul’un göbeğinde Türkçeyi İstanbul lehçesi ile konuşmayı öğrenmiştim. Farklı lehçe telaffuz ve ifadeler ile karşılaşmam, kitapların dışında sık karşılaşmam, üniversiteyi bitirip iş hayatına başladıktan sonra olacaktı.


*


İlkokul, ortaokul ve lisede çok iyi öğretmenlerim oldu. Gerek dilbilgisi gerekse edebiyat derslerimiz dolu dolu geçerdi. Üniversite yıllarda yurtdışına gidince itiraf etmeliyim ki Türkçe dilbilgisi bilgim zayıfladı. Bugün imla kılavuzuna bakma ihtiyacını çok hissediyorum. Yine de sağlam bir temelim olduğu için şanslıyım.

Özellikle çocuklar çevrelerinde konuşulanları bilinçli ve bilinçsiz olarak çok yakından dinliyorlar. Konuşma tarzları, konuştukları konular ve kelime seçimleri buna göre şekilleniyor. Okul hayatı ile birlikte sadece ailedeki değil, okulda arkadaşlarının ve öğretmenlerinin konuştuğu dilde öğrenimlerinin önemli bir parçası oluyor. Televizyon, radyo, diziler ve internet sözlü ve yazılı dilin öğrenildiği farklı mecralar oluyor. Benim çocukluğumda televizyonda sadece TRT’nin tek kanalı yayın yapardı. Evimize her sabah gazete gelirdi, ama ben ve ağabeyim gazeteyi akşamüstü okuldan geldikten sonra okurduk. Kitap okurduk ve eve zaman zaman gelen dergileri. Çok daha az yayın vardı takip edebileceğimiz.

Pazar sabahları gazeteler ile birlikte Milliyet Çocuk isimli bir dergi gelirdi eve. Ağabeyim ile ben dergiyi ilk okuyabilen olmak için o sabahlar erken kalkma konusunda yarışırdık. Hikayeler, karikatürler, bilmece bulmacalar olurdu. Pazar gününü iple çekerdik. Şimdi onlarca televizyon ve radyo kanalı, çeşit çeşit dergiler ve kitaplar var. Ve sayısız bilgisayar oyunu. DVD’iler, CD’ler, filmler… Devir ve dünya değişiyor, ve bu gözlerimizin önünde oluveriyor.

Çocukların dili öğrendikleri çok farklı mecralar var. Ancak ailenin yeri bence hala önemli konumunu koruyor. Çocuklar en çok aile büyüklerini modelliyor, özellikle küçük yaşlarda. Kelime seçimlerini, konuşma tarzlarını aileye, yaşadığımız şehir ve çevreye göre değişiyor. Bunun güzellikleri var. Benim bu vesile ile hatırlatmak istediğim şey kelimelerin seçimi ile ilgili farklı bir nokta: Konuşmalarınızda çocuklarınıza sevginizi ifade ediyor musunuz? Onları başarıları ve olumlu davranışları için kutluyor ve yüreklendiriyor musunuz? Yaşamın olumlu yanlarını görmelerini sağlayan, kuvvet veren ve güven de hissettiren kelimeler kullanıyor musunuz?




Aferin, sen başarırsın, yapabilirsin, yap, sana güveniyorum, akıllısın” gibi ifadeleri çocuklarınız ile konuşmalarınızda kullanıyor musunuz? Bu ve benzeri kelimeleri daha çok nasıl kullanabilir siniz? “Aptal, salak, beceremiyorsun, tembel” gibi kelimeleri kullanıyor musunuz? Bu ve benzeri eleştiren, değersizleştiren kelimelerin şaka yolu ile söylense bile çocuğun psikolojisinde yarattığı etkilerin farkında mısınız?

Çocukları yaşamı öğrenmek için aile büyüklerini modelliyor. En çok da söylenilen sözler bilinçlerine ve bilinçaltlarına yazılıyor. Bizler farkına varmadan sözcüklerimiz ile küçüklerin yaşamlarını şekillendiriyoruz. Bizim sesimiz bir bakmışız minnacık dudaklardan dökülüyor.

İçimdeki Çocuktan Selam Var


Yeğenim Melisa, annemin yemek masasının altına oyuncak hayvanlarını dizmiş, beni otobüs şoförü yapmış, kendisi de bebeklerin annesi rolünü oynuyor.


Kapı çaldı. Gelen bir evrakı imzalamam gerekiyordu. Bu sırada Melisa beni çağırıyordu. Annem “Halan gelemiyor, sen şoför ol”, deyince nedense ağlamaya başlamıştı.


İşim bitince hemen geri döndüm. Yeğenimin ağlamasını susturabilince, yanaklarından akan yaşları parmaklarımla sildim. Gözleri ve burnu hafif kızarmış “Gözyaşı onlar Hala….Bana mendil getirir misin?” dedi yeğenim.


Çocukların çok saf, kırılgan ama kuvvetli ve kendilerini yürekten ifade ettikleri bir dünyaları var. Saf ve kırılgan. Bir o kadar da hakiki.


O gözyaşlarını görünce yirmi kusur yıl öncesine gitti aklım. Kuzenlerimden birinin çocukluğuna. Ne olmuştu hatırlamıyorum ama küçük kızın gözyaşları yanaklarından aşağı doğru süzülmeye başlamıştı. Çok küçüktü ama ağladığının, üzüldüğünün görülmesini istemiyordu. “Zeynep Abla, ben ağlamıyorum,” demişti bana, “gözlerim ağlıyor.”


Çocukluktaki saf ve temiz ifademizi özlüyorum. Saf ve duyguları yürekten kelimeleri. Açıkça ifade edilen sevgiyi. Üzgünlükten sevince hızlı geçişleri. Affediciliği. Özümüz olan ve varlığını arada unutuverdiğimiz canı hatırlatan şeyleri. Hatırlayabilsek, çocukluğumuzu hatırlayabilsek, yaşamlarımız farklı olabilir miydi acaba?

Kenarlarda köşelerde o saf varlık hala bizimle birlikte. Ben buna inanıyorum. Çağırıyorum bazen onu saklandığı köşelerden. Hasretle kucaklaşıyorum.

Siz de seslenmeye ne dersiniz? ...

İçinizdeki çocuğa içimdeki çocuktan selam olsun.

Behçet Bey'i Farklı Kılan Ne?





Bugün üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneği olarak dönem başkanı Sn.Vasfiye Doğan ve kulüpten arkadaşlarım ile birlikte Fethiye Belediye Başkanı Sn. Behçet Saatcı’yı makamında ziyaret ettik. Genel bir nezaket ziyaretiydi bu. Ve bir yandan konuşmalara hem iştirak edip hem de dinlerken, bir idareciyi ne başarılı yapar diye düşündüm. Üçüncü defa belediye başkanı seçilen Behçet Bey’i farklı kılan neydi?

Behçet Bey ile ilk defa ne zaman tanışmıştım? Fethiye’deki ikinci resim sergimin açılışın da mı, yoksa Fethiye Belediye Spor Yelken Kulübü’ndeki gençler ile buluşmasında mı? Hatırlayamıyorum. Fethiye’ye gelip gideli dört yılı biraz geçti ama sanki çok uzun zamandır Fethiyeliymişim gibi hissediyorum. Ve bazı anıların detayları biraz silikleşmeye, bazen de sıraları karışmaya başlıyor.

Sahi, neydi Behçet Bey’i farklı kılan?

Öncelikle herkese her an kapısının açık olduğunu hissettirmesi diyeceğim. İnsana güven veren bir his bu. Birilerinin bizi dinlediği ve dinleyeceği hissi çok kuvvetlendirici bir şey. Şehrindeki herkesin derdini dinlemeye gönüllü olduğu hissini veren bir tarzı var Behçet Bey’in. İnsana kıymet veriyor. Bunu hissettiriyor, davranışları ile gösteriyor. Ve sanki ben de bu günlerde insana kıymet verenleri daha çok arıyorum. Belki ben de onlara bunun kıymetini bildirmek istiyorum.

Behçet Saatcı her yaştan, her konumdan ve şarttan insan ile iletişim kurmayı pek güzel başarıyor. Buna gayret ettiğini gösteriyor. Çocukların Behçet Amcası duygularını hissetmekten ve yaşamaktan çekinmeyen bir insan olarak oldukça sahici ve gerçek olarak duruyor karşımızda. Yapmacık ve sahte ilişkilerin yaşamlarımıza girmeye başladığı bu günlerde Fethiye yüreği ısıtan dostlukların tadını sanki başkanının duruşunda da alıyor.

Sabah saatin dördü, yani ertesi sabah olmak üzere. Ve ben hakiki olan üzerine düşünmeden edemiyorum bu gece. Gerçek sevgi, gerçek inanç, gerçek duygu ve düşünceler üzerine düşünüyorum. Etraf sessiz. Sanki çıt çıkmıyor. Az önce nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan bir motosikletin sesi sessizliği bir anlığına böldü, ama ben daha çok, ve belki de bir süredir duymadığım kadar parmaklarımın altındaki klavyenin çıkardığı sesleri duyuyorum. Ne kadar da yüksek.

Her anımızda, yaşadığımız her anda, karşılaştığımız her insanla ve attığımız her adımda, bir karar alıyoruz. Hakiki olup olmama kararı. Yürekten olup olmama kararı. Sevip sevmemek kararı. Hepimizin bir bütünün parçaları olduğuna inanmak veya yalnızlığımızın kaderimiz olduğunu kabul etmek kararı.

Bu gece uzunca bir süredir düşünmekte olduğum bir fikrin kesinliği yataktan kaldırdı beni. Henüz uyumuş değildim, ama beni yataktan kaldıran ruh hali yaşamın karşıma çıkardıklarını kabul etmek ve buna şükretmek gereğini bedenimin sanki her hücresinde hissetme haliydi.

Behçet Saatcı’yı farklı kılan esasında hepimizi farklı kılabilen şeydi. Tüm maskelerden arınmış olarak sevdiğimiz şeyleri tüm yüreğimizle yapmaya giriştiğimizde bizi saran kuvvet ve heyecan.

Benim için bu, kim bilir kaç gece yarısı beni uykudan uyandıran veya uyutmayan yazmaya duyduğum ihtiyaç ve sevgiydi. Gecelerde, gündüzlerde beni kaleme kâğıda, bilgisayarın başına götüren arzu. Belki sizin benim yazdıklarımı duymaya ve okumaya ihtiyacınız olmayabilir, ama benim beni bekleyen yarına uyanabilmem için yapmam gerekiyor. Kısa bir ziyaret düşüncelerimi farklı yerlere taşıyor.

Allah mahcup etmesin. Yüreğinin yolunda yürümek isteyenlerin yolu hep açık olsun.
03.06.2009, Fethiye

4 Haziran 2009 Perşembe

Ithaca'dan Çelikhan'a


Çelikhan’a vardığımızda hava kararmıştı.1992 yılının Ekim ayında akşam olmasına rağmen hava o kadar soğuk değildi. Türkiye’ye döneli daha belki bir ay olmamıştı ama Türkiye içinde babam ile seyahatlerim devam başlamıştı. Önce Kırklareli’ne uzanan yolumuz, oradan Ankara, Kayseri, Hatay derken şimdi Adıyaman’a, Çelikhan’a yönelmişti. Hava sıcak mıydı soğuk muydu tam farkında değildim bir yandan. İlçeye girişte Jandarma arama yapıyordu. Arabadan indik. Nüfus cüzdanlarımız istediler. İlçenin girişi karanlıktı. Babam ve şoförümüz Metin askerler ile konuşuyorlardı. Ben sanki yeni bir filmi izler gibi sessiz kelimelerin sadece seslerini duyuyordum.



Ankara, Kayseri, Hatay’ı ziyareti içeren bir seyahatin son durağı olarak Adıyaman İli’nin Çelikhan İlçe’sindeki Çat Barajı İnşaatı’nın şantiyesine geliyorduk. Esasında benim lise yıllarımda bu işin ihalesini almıştı babam. Ödenek yetersizlikleri nedeni işe inşaatı hala sürmekteydi.
Bu Ekim ayı akşamında, Jandarma kontrolü sonrası tekrar arabaya bindik ve Şantiye’ye doğru yol almaya başladık. Babam on beş yirmi dakikalık bir yolumuz kaldığını söyledi. Ben, Çat Barajı’na ilk defa gidiyordum. Çocukluğumuzdan beri şantiyelere sık sık giderdik, ancak bu bölgedeki terör olayları ve sonrasında da üniversite eğitimi için yurt dışında oluşum nedeni ile bu şantiyeye daha önce gelememiştim. Türkiye’de günlerim bir rüzgâr gibi. Babamın beni iş ile tanıştırma turları hızlı başlamıştı.



Gece şantiyeye vardık. Denizden 1450 metre yükseklikte, dağların arasında, önü kesilecek bir akarsuyun yanı başında, ayrı bir dünyaya uyandım ertesi sabah. Evet, artık iş hayatı başlamıştı. Esasında, gece çok rahat da uyuyamamıştım. Penceremden, şantiye dinamit deposu ve bekleyen bekçiler görünüyordu. Bir de gece yine silahlı bir grup insanı getirmişti askeri cipler. Sonradan bu kişilerin şantiyeyi korumak üzere her gece gelen köy korucuları olduğunu öğrendim. Ve normalde korucuların köylerinden alınmasını ve bırakılmasını bizim Şantiye araçları yapıyordu. Ama babamın gelmesi şerefine, komutanlar kısa bir merhaba demek istemişti. İlçeye girişteki güvenlik araması nedeni ile Şantiye’ye geldiğimiz haberi ulaşmıştı onlara. Doğrusu, arada hala konuşurken ağzından İngilizce kelimeler dökülüyordu. Çat mezrasının yakınındaki şantiyede uyandığım o sabah fark etmiştim - hızlı bir adaptasyon göstermem gereği acil durum haline gelmişti. Dıştan adaptasyonum oldukça başarılı idi. Sinan Kocasinan’ın kızı olarak, her şeyi yapabilmem gerektiğini, yapılması gerekiyorsa yapılabileceğini öğrenmiştim. İnsanoğlu istedikten sonra her şeyi yapabilecek güce sahipti.


Benim dıştan görünen adaptasyonum ve uyumum oldukça iyiydi. Ama sanki tam olarak yaşadığım sahnelerin içinde değildim. Bir seyirci gibi hissediyordum kendimi. Geçen bir ay içinde, ruhum New York’tan, Ithaca’dan gelip henüz Adıyaman’a yetişip bedenim ile bütünleşememişti belki de.


Sabah uyandığımda, babam şantiyede fırtınalar estirmeye başlamıştı bile. Bu adam bu işi nasıl bu kadar iyi biliyordu? Bu işten iyi para kazandığı ya da kazanabildiği anlamına gelmiyordu. O mühendisliği seviyor ve her detayı kafasında bir araya getirebilme gücünü ve yeteneğini taşıyordu. Zaten kendini tanıtırken her zmana: “Ben mühendis Sinan,” derdi. Ne iş yaptığı sorulduğunda da “Biz devlete inşaat müteahhitliği yapıyoruz,” derdi. Hatta bu yüzden yeni tanışanların, babamın işin sahibi Sinan Kocasinan olduğunu anlamaları zaman alırdı.


Babamın bu tarzı hoşuma gider, insanların onun kim olduğunu öğrenince davranışlarındaki değişikliği, şaşkınlığı, toparlanmayı, kimilerinin konuşmalarında değişerek eklenen hürmet ifadelerini seyretmeyi severdi. Ruhlarının yansıması olurdu davranışları. Kimileri ilk andan son ana aynı içtenlik ile yaklaşırken, kimi insanların davranışları Nasrettin Hoca’nın Ye kürküm ye hikâyesini akla getirirdi. nsanlar, gerçek insana bakmayı galiba unutmuştu. Öze kıymet vermenin önemini ve gereğini anlatırdı babam bana. Söylemeden. Göstererek. Babamı seyrettiğimde, insana baktığını görebiliyordum. Şekil ile karar vermiyor, insanı maddi varlığı, eğitimi ve ailesi ile değil, yüreği ve özü ile ölçmeye gayret ediyordu. İşlerini aksatabileceğini bilse bile, yanlış bir şey gördüğünde söylemekten çekinmiyordu. Kendi olmaktan korkmamayı nasıl başarıyordu?


Herkese eşit davranacaksın, saygı göstereceksin. Diploma ile insan olunmuyor. İnsanlar mühendis olunca kendilerini bir şey zannediyor bazen… İnsan olmak mühim. …”


Babamı özlüyorum. 1992 yılının Ekim’inden bu yana çok uzun yıllar geçti. Çelikhan’a ve Çat Barajı’na sayısız seyahatler yaptım. Yine de Çelikhan’ın içinden baraja doğru ayrılan yolda her seferinde biraz buruk biraz tatlı babam ile çıktığım o ilk uzun yolculuk gelir aklıma. Gecenin bir vaktinde bu şehrin girişte önümüzü kesen askerler yabancı gelen bir merhaba demişti bana.

Mor bir hüzün'ü Dinliyorum

Lions Kulübünün bir eğitimi için Marmaris’e gidecektim. Yolculuktan önceki akşam sabaha hazır olmak için gidip benzin almak ve arabamın deposunu doldurmak istedim. Ve yolculuk için birkaç şişe suyu almak da iyi olacaktı. Fethiye’deki ofisime yakın olan bir benzin istasyonuna gittik, depoyu doldururlarken benzin istasyonunun içindeki mağazaya girdim. Neden bilmem gözüm müzik CD’lerinin olduğu bölüme takıldı. Gittim, ve bir baktım ki birkaç ay önce kapağının taslağını gördüğüm bir CD çıkmıştı. Hemen satın aldım. Ne zaman çıktı acaba, diye geçirdim içimden. Ben Japonya’dayken mi acaba, diye düşündüm. Arabama geri yürürken paketini açtım. Arabaya biner binmez CD’yi arabanın CD çalarına taktım. Ve Mor bir hüzün’ ü, Onur Akın ’ı dinlemeye başladım.




Bundan birkaç ay önce Onur Akın ile Fethiye’de tanıştığımda elinde bu CD’nin kapağının farklı baskıları vardı. “Yeni tamamladık,” demişti. “Tamamladık ve Fethiye’ye geldik.” Çok beğenmiştim beyaz zemin üzerine hazırlanmış olan kapağı. Yeni albümünün adını Mor bir hüzün koymuştu Onur Akın.





Tanıştıktan sonra Onur bey, eşi Seher Hanım ve kendisi ile beni tanıştıran çok sevdiğim dostlarım Av. Arzu ve Ahmet Bozkurt ile Fethiye’de birkaç gün geçirme şansım olmuştu. Kimseyi tahlil etmek veya değerlendirmek bana düşmüş değil ama insan olarak çok sevdim Onur Akın’ı. Gerçekten ince ruhlu, sevgi dolu, insana kıymet veren, insana saygı duyan, yüreği gerçek, sözü yürekten bir insan çıktı karşıma. Doğrusu bu kadarını beklemiyordum.

İçi dışı biri, özü sözü bir insanları ile karşılaşmak eskisi kadar kolay değil. Bu konuda hep çok şanslı olduğumu düşünmüşümdür. O kadar kıymetli, sevgi dolu can dostlarım var ki. Yine de bozulmamış bir ruh daha görmek beni mutlu etti. Sanatla uğraşmak, tanınır olmak insanı bozar diye mi düşünüyordum yoksa. İnsanları yürekten dinlemeyi bilen, anlamak ve tanımak isteyen bir can gördüm. Mutlu etti beni, insana dair hissettiğim umudu biraz daha tazeledi.

Arkadaşlarımın arasında kimilerinin Onur Akın’ının hayranı olduğunu Onur bey ile tanıştıktan sonra öğrendim. Onur bey bizleri kırmayarak Fethiye’deki son gününde akşam İstanbul’a gidecek ve hemen o gece bir televizyon programına katılacak olmasına rağmen akşamüstü evimde kendisi ile tanışmak isteyen bir grup dostum ile bir araya geldi. Kendi de eşi Seher hanımda yıllanmış dostlukların sıcaklığı ile kalplerini bizlere açtılar. Ve bizde güven ve sevgi ile onlara.

İşte benzinciden çıktığım o akşam arabamın içinde Onur Akın’ın yeni albümünü dinlemeye başladığımda aklım bundan birkaç ay öncesine, Fethiye’de geçirdiğimiz o birkaç güne gitti. Eve yaklaşmaya başladığımda daha albümdeki dört beş parçayı dinleyememiştim bile.

Size de olur mu bilmem ama bazen müziğin benim üzerimde farklı bir etkisi olur. Bazen dinlediğim bir şarkıyı yarım bırakamam ve eğer araba kullanıyorsam, ya arabanın içinde durarak veya araba ile dolaşarak parçanın tamamını dinlemek isterim. Bir türlü yarım bırakamam, her nedense.

İstanbul’da bunu yapmak daha zordur. Sıkışık bir trafiğin içinde bulabilir aniden insan kendini. Ama o akşam Fethiye’de şehir sakin ve yollar açıktı. Ve kulağım ve yüreğim sadece dinlediğim müzikteydi. Doymamıştım dinlemeye. Ben de arabamı park etmek yerine Fethiye’nin içinde araba ile dolaşmaya devam ettim. Ta ki albümün tamamını dinleyene kadar. Sonra albümün sekizinci parçası olan Sentez ’i dinledim birkaç defa. Sadece o şarkıyı, birkaç defa daha. İlk dinleyişte o şarkı hoşuma gitmişti, diğerlerinden biraz daha çok. Yüreğim o şarkıyı birkaç kez daha dinlemek istedi. Arabamın yönünü tekrar eve çevirdiğim zaman aradan ne kadar zaman geçmişti tam bilmiyorum. Arabayı park edip biraz daha dingin eve yürüdüm. Kulağıma çalınan tekrar duyulmak istenen diğer şarkıları bir sonraki güne bırakarak, dudaklarımda nereden geldiğini bilmediğim kelimeleri mırıldanarak çıktım merdivenlerden.

Fethiye’de hava artık kararmış ve yıldızlar kendini göstermeye başlamıştı.

Kitaplar Soru Sorar


Kitapların hayatımda her zaman önemli bir yeri oldu. Hiçbir zaman bir kitabımı atamadım. Yıllar önce ödünç verdiğim ve geri gelmeyen kitaplarımı bile aklıma geldikçe özlerim. Aynı kitabın başka bir nüshasını gidip alabilirim ve bunu yapıyorum da. Ama sanki kendim için satın alıyorsam o kitap ile aramda bir bağ oluyor.

Bu arada ben kitap alarak hediye etmeyi çok severim. Okullara kitap bağışlarım. Kitapların bizlere ayrı kapılar ve dünyalar açtığına inanırım. Ve kitapları yakınımda isterim.

Seyahatlerde, bir iki saatlik uçak yolculuklarında bile yanımda birkaç kitap olmazsa sanki rahat edemem. Uzun yolculuklarda bu daha zordur. Son Japonya yolculuğunda yok valizimde, sırt çantamda el çantamda erken sekiz tane kitap almışım yanıma. 30 kg bagaj hakkımın en aç birkaç kilosu kitaplara ve yanıma aldığım defterlere gitti anlayacağınız. Dönüşte, aldığım piyano notaları ile birlikte mevcutlara on kadar yeni kitap ilave oldu. Kitaplar beni mutlu ediyor.

Yalnız eskisi kadar kitap almıyorum artık. Kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp ile ilgilenmeye başladığım günlerde farklı bir kitap alma çılgınlığı içindeydim. İstanbul’da Akmerkez’in içinde Remzi Kitabevi vardır. Oraya İstanbul’da her gün olmasa bile en az bir iki günde bir uğrardım. Hala o kadar sık olmasa da giderim, özellikle Remzi Kitabevi’ne uğramak için. Kitapların yanında ve yakınında mutlu hissediyorum. Tarif etmesi zor bir şey.

O günlere geri dönersem özellikle Remzi’den ama neredeyse içine her girdiğim kitapçıdan Türkçe İngilizce beş altı kitap almadan çıktığım olmuyordu. Kimi günler üç dört poşet dolusu kitap ile eve gittiğim oluyordu. Okuma hızım kitap alma hızımı yakalayamıyordu. Bir yandan her bulduğum fırsatta kitap okuyor, neredeyse iki günde bir kitap bitiriyordum. Bazen birkaç kitabı bir arada okuyordum. Eskiden bana çok yabancı ve uzak gelen bir dünyanın kapıları aralanmıştı. Bilmediğim çok şey olduğunu hissediyor ve öğrenmek istiyordum.

Bir iki yıl aşağı yukarı bu şekilde geçti. Bir gün yine böyle bir alışveriş sonrasında Akmerkez’de bir hocam ile karşılaşmıştım Sonrasında o kitapevinin içindeki kafede oturmuş birer kahve içmiştik. Konuşmanın sonralarına doğru hocam “Zeynep istersen biraz kitap almaya ara ver,” dedi. Doğrusu bu hiç beklediğim bir yorum değildi.

“Kitaplar sadece soru sorar. Kitaplar yazarların sorularıdır aslında.”

Hadi canım olur mu öyle şey diye geçirmiştim içimden. “Cevaplar kitaplarda değil, içinde. Boşuna kitaplarda arama.”



Düzenli olarak yazı yazmaya başladıktan sonra, yani aradan beş altı yıl geçtikten sonra bu sözler bana bir anlam ifade edecekti. Yazarken yazdıkça duymam gerekenleri yazdığımı fark edecektim. Hemen olmasa da, kimi zaman bir şeyleri düşünürken birkaç ay ya da birkaç yıl önce yazdığın şeylere bakarken, sanki başka birinin yazılarını okuyor gibi hissederek aradığım cevapları bulacaktım. Yazmanın benim kendi cevaplarımı bulma yolum olduğunu anlamam için birkaç yılın daha geçmesi ve yüzlerce sayfa daha yazmam gerekecekti.

Cevapların yerine göre içimden ve kaynağı belli olmayan bir yerden gelebileceği bilgisini kabul etmen, olağan kabul etmem için de birkaç yıl geçmesi gerekti. Kitap okumayı hala çok seviyorum. Ancak eskisi gibi bir iki günde bir kitap bitirmiyorum artık. Kimi günler bir günde bir kitabı başlayıp bir İstanbul-Fethiye uçuşunda bitirdiğim oluyor. Kimi günlerde birkaç kitap aynı anda elimde yudum yudum okunuyor.

Kendi kitaplarıma gelince, ki ara ara kendi kitaplarımı da döner okurum, her seferinde istisnasız başka bir kişinin yazılarını okuduğumuz düşünürüm. Konular ve hikâyeler çok tanıdık ve bana ait, ama sanki yazan ben değilim. Sanki ilk defa okuyormuşum gibi hissederim neredeyse ezbere bildiğim bazı satırları. Başka yazarları okurken yaşadığım bu hissi kendi kitaplarımı okurken de yaşarım.

Sormaya devam ediyorum o zaman. Ve bunun için yazmaya, öncelikle kendim için. Ve bir de bu güne kadar başka kitaplarda bulduğum ipuçlarının bazılarını sizlerde benim yazdıklarımda bulursunuz diye.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Kitaplarım Natur Kitabevi'nde Satışta



Reiki'yi Yaşıyorum ve Görüşler adlı kitaplarım, bugünden itibaren
Fethiye 'de, Natur Kitabevi 'nde satışta...

Keyifle okumanız dileğiyle.

ZK


1 Haziran 2009 Pazartesi

Sizin Ruh Eşiniz Nerede?


Üstat Moshe Abudaram ile sohbetimize farklı bir konu ile devam ediyoruz. Bu defa ağırlıklı olarak ruh eşi kavramı ve yaşamımızdaki yeri üzerine konuşacağız.

*

Zeynep Kocasinan: Bir ruh eşimiz olup olmadığı, hayatımızı paylaşabileceğimiz mükemmel bir partnerin, bir eşimizin var olup olmadığı bizim hep sormak istediğimiz bir soru oluyor. Bu defa ‘ruh eşleri’ konusuna değinsek ne dersiniz?

Moshe Abudaram: Neden olmasın. Hep söylüyorum. Yine diyeceğim. Sormazsan nasıl bileceksin? Sormaktan ne kadar çok çekiniyoruz. Özellikle Türkiye’de. Bildiklerimle cevap vereceğim. Bilebildiklerimle.

Ben biliyorsun ki ben, sen sormazsan cevap veremem. Bir kişi bir şey sorduğunda bir anlamda cevaba hazırdır. O nedenle ben ancak soru sorulduğunda cevap verebilirim. Aksi takdirde, kişinin yaşamına karışmış olurum. Bu esasında herkes için geçerli. Bir insana yardım amacı ile bazı şeyler yapıyoruz. “Yardım etmeliyiz,” diyoruz. Peki, o kişi bizden yardım talep etti mi? Etmediyse burada bir sorun var demektir. O zaman biz, bizi aşan şeylere karışıyoruz demektir.

Şimdi ‘ruh eşi’ ne demek? Öncelikle, böyle bir şey var. Bunu bilelim. Ruh eşleri bir gerçek. Doğal bir şey. Yani ille de aşk hayatı ile ilgili değil bu. Enerji dünyasının bir gerçeği. Ancak konu üzerinde çok bilgi yok yazılı olarak. Artıyor.

Dr. Brian Weiss hipnoz ile çalıştığı hastalarında - geçmiş yaşamlarına götürdüğü hastalarında, bazılarının hikâyelerinin benzer olduğunu görür. Birbirlerine çok yakın olduklarını tespit eder. Bu kişilerin ruh eşleri olduğu kanaatine varır. Bunu yazdı. Neden Brian Weiss’tan bahsettim? Bu konuyu bir doktor, bir psikiyatrist olarak ele almış, yazmış. Bu nedenle dikkat çekti.

Enerji çalışmalarında bunu görebiliyoruz ve tespit edebiliyoruz.

Bir şifa çalışmasında kimi zaman kişinin ruhunun diğer yarısını çağırırız ve kişinin enerjisi ile diğer yarısının enerjisini birleştirdiğimizde, çok büyük açılımlar mümkün. Bu aşamada insan birlik hissi yaşar. Tam olma hissi yaşar. Bütün olur. O zaman iyileşme mümkün ve hızlı olur.

Enerji itaatlidir, çağırdınız mı gelir. Ancak niyetiniz hayırlı ise gelir ve kalır. Eğer değilse, hemen gider.

Ben günü bize verilenler ile mutlu olarak yaşamanın hedef olduğuna inanıyorum. Ruh eşimizi bulmak için yaşamı ve insanları bir kenara itmeyi doğru bulmuyorum. Ruh eşiniz karşılaşmanız yazılı ise zaten karşınız çıkar.

Her yaşamda ruh eşi ile bir araya gelinmez. Doğmuş olabilir, doğmamış olabilir. Ruh eşi bizim karımız kocamız olacak diye bir şey yok. Anneniz de, torununuz da, komşunuzda ruh eşiniz olabilir. Ya da dünyanın farklı bir köşesinde siz varlığını bilmeden yaşıyor olabilir. Karşılaşma zamanı geldiyse, karşınıza çıkar.

Mesela sen Mevlana ile ilgileniyorsun. Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebriz - bu ruhların farklı bir yakınlığı var. Ruh eşi kavramı var. Ruh ikizi kavramı var. Hedeflerin birliği, yaşam, ruh amaçları birliği var.

ZK: ... Şimdi tarihten söz edince, birşey daha sormak istiyorum. Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Sinan’ın da ruh eşleri oldukları söyleniyor. Hatta bir Türk romancının bunu esas alarak yazdığı güncel bir roman var.

MA: Enteresan bir tespit. Bakıyorum. Gerçekten de Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Koca Sinan bir bütünü, birliği, benzeri tarif ettikleri için yaşamlara sığması mümkün görünmeyen şeyleri başardılar. Sinan ve Kanuni hakkında onları ruh eşi diye tarif etmiş. Doğru birşeyler tespit etmiş. Bunu ruh ikizleri diye tarif etmek belki daha doğru olurdu. Ruh eşi ve ruh ikizleri kavramları biraz farklıdır, ama genel olarak doğru.

ZK: Bir Marc Cohn şarkısıydı sanırım, yaşlı bir çiftin el ele kol kola sevgiyle bakışmalarını anlatan bir şarkı vardı. Ruh eşlerinin yaşadığı bir şans sanırım bu. Bu buluşma imkânsız değil ama zor herhalde. Yani ruh eşleri eğer buluşurlarsa bağlar çok çok kuvvetli oluyor sanırım. Biraz daha aktarmanızı istesem?

MA: Çok şarkı var diğer yarımızı aramak, bulmak üzerine. Mutlu hissetmeyi ertelemek pek de anlamlı gelmiyor bana. Bugün gidince geri gelir mi? Hayır. O zaman yaşamaya devam etmeliyiz? Yarın için değil. Bugün yaşamalıyız. Yarına ertelemek, yarını ve bir insanı beklemek insanı mutlu etmez. Edemez.

Neden mi bahsediyorum? Belki kimileri biliyor.

Sevgiye açılmak için neler yapmalıyız? Neler yapıyorsunuz?

Hayatınızda sevgiden bahsediyor musunuz? Sevdiklerinize söylüyor musunuz? Kötü şeyi söylüyoruz. Sevgiye gelince - aman dur çocuğu şımartma. Aman canım söylenir mi şimdi deyip söylemiyoruz.

Mutla olmak üzerine okuyorsun. Ya sonra? Yarın uyandığımda günümü daha iyi geçirebilmek için ne yapabilirim? Bunu yaşamazsan bilmek işe yaramaz.

Yerini bilmediğimiz bir ruh eşini aramak değil, bulduğumuz sevgiyi fark etmek, kıymetini bilmek lazım.

Eğer bir insan ruh eşini bulur ve bir çift olarak bir araya gelirlerse - gerçekten aralarında muazzam bir bağ olur. Çok yaşlı ama ele ele tutuşarak parkta oturan birbirinin gözlerinin içine bakan çiftler görürüz. Muhtemelen onlar ruh eşleridir. Koparılması çok zor bir bağdır bu.

Ve birinin hayatı sona erdiğinde, diğerinin uzun süre tek başına yaşaması kolay değildir.
Ama ruh eşinizin, yaradılışta ayrıldığınız ruhunuzun diğer yarısının eşiniz, karınız, kocanız olabilecek bir yerde, yaşta, cinsiyette karşınıza çok nadir olacak çıkacaktır.

Kim olduğunu bilsen de bilmesende o kişiye - o enerjiye sevgi gönderebilirsin. Her nerede ise o bilmese de ruhu bilecektir.

Ruh eşin ile bir araya gelemezsen yarım kalmıyorsun. Bir de böyle bir düşünüş var.

Yarımların birleşip tam olması. Bu doğru bir şey değil.

Evet bir ruh iki ayrı kutubun birleşmesidir esasında ve yaratılışta ayrılmıştır. Ve bu çekim yaşam gücü verir. Yarım değilsiniz, siz tamsınız. Bulamazsan yarım kalmıyorsun.

Ama eğer yaşamda buluşmak varsa, bu yarımlık hissi gelebilir. Ruh eşlerinin bir araya gelmesi - muazzam bir bütünleşmedir. İnsanı tamamlamaz, başka bir seviyeye taşır. Günümüzde bu enerjilerin farkında olanlar var, artıyor.

Derin ve çok yoğun duygular ile aşık olduğunuz her kişi ruh eşiniz değil.

Bu yaşamda mutlu olmak için ruh eşinizi bulmanızda gerekmiyor.

ZK: Ben anlattığınız kadarı ile dinliyorum bu konuyu. Bir konuşmanızda kanser ve ruh eşleri kavramı arasında bir bağ olduğundan bahsetmiştiniz. Bunu paylaşmamızda bir sakınca var mı? Bana gerçekten ilginç geldi. Çünkü tamamlayıcı tıpta kullanılan bir enerji metodu olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

MA: Kazalar, geçirilen kaza ile ölümler ruh üzerinde bir sıkıntı yaratır. Ani bir olay ile bu bedeni ve dünyayı geride bırakmak üzere zorluk yaşayabilir bir ruh. Eğer bu ruhun diğer yarısı, yani eşi hayatta ise – dünyada her nerede ise – ölen ruh yaşayan ruh eşinin bedenine enerjisel olarak yapışarak bir anlamda dünyada varlığını sürdürmeye devam edebilir. Her zaman değil. Ama bu olur. Halen bedenli olan ruh yarısı için bu kolay bir durum değildir. Ve vücutta bir erime ve bozulma meydana gelir. Nedeni anlaşılamayan problemler başlar. Bir kişinin enerjisi ve bedeni adeta iki kişiyi beslemektedir. Bu nedenle oluşan kanser vardır.

Kanser toplumda “amansız hastalık” olarak adlandırılıyor, çaresi olmayan ve zor bir rahatsızlık olarak biliniyor, algılanıyor. Hastalıklar ve nedenleri de uzun bir konu, ama kısaca söylemek gerekirse kimi vakalarda tedavi o kadar zor olmayabilir. Ben enerjisel olarak kanser vakalarından o kadar çok çekinmem. Tamamlayıcı tıp uygulayıcıları olarak çok daha büyük bir yüzde ile destek olabiliyoruz kanser hastalarına. Çok farklı nedenler var, yaşamdan farklı nedenler ile bıkanlar ve zamanı gelmese de gitmek isteyenler var. Zaman gelmediyse gitmek de kolay değildir.

Şeker hastalığı diğer yandan biraz daha zorlu. O nedenle direkt şeker almamaya dikkat etmek gerek. Beyaz şeker kullanmayın. Esmer şeker kullanırken de dikkatli olun. Maalesef boya karıştırılmış beyaz şekerin esmer şeker diye satıldığı oluyor. Tatlı yemek yerine meyve yemeyi tercih edin. Esmer ekmek yemeye çalışın. Beyaz ekmek fazla işlem gördüğü için özelliğini yitiriyor. Konuyu biraz dağıttım sanırım ama biliyorsun Zeynep konu konuyu açıyor.

ZK: Akışla gitmeyi ben de seviyorum. Lütfen siz geldiği gibi devam edin. Zaten müsaadenizle fırsat oldukça farklı konulardaki görüşlerinizi almak istiyorum.

MA: ‘Öğrenci hazırsa öğretmen gelir.’ Klasik bir sözdür ve doğru. Yani öğrenmek isteyen mutlaka hocasını bulacaktır. Cevap her yerden gelir. Televizyondan gelir, radyodan gelir, bir şarkıdan gelir. Bir kitap karşınıza çıkar tesadüfen. Tesadüfen yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz. Tesadüf diye şey varsa eğer.

Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Tesadüfleri oldukları işaretler olarak algılamak lazım. James Redfield’ın “9 Kehanet” adlı kitabını öneriyorum. Yaşama enerji akışları açısından bakmamızı sağlıyor. Hem tesadüfleri ele alıyor. Kuantum kavramı üzerine de güzel kitaplar var. Kuantum tesadüfe farklı bakış getirir. Yaşama bakış açımızı genişletmek lazım. Görünen ne, göremediğimiz ne? Bir yandan şimdiyi, bugünü yaşamalıyız.

Çünkü enerji olarak bize, yaşam enerjisi günlük olarak verilir. Her gün bize yeni günün enerjisi verilir. O yüzden bazen ertesi güne baktığımızda, “Kaldıramayacağım” deriz. Çünkü yarını bugünün enerjisi ile kaldıramayız. Bu gerçekten mümkün değil. Yarın ancak yarının enerjisi ile yaşanabilir, kaldırılabilir.

Ben geleceğe bakmayı,geleceğin ne olacağını net olarak bilmek anlamında sevmem. Yani bildiğimiz bir geleceğe uyanmak kavramını sevmiyorum. Gelecek bir anlamda bugün şekillenmek olduğundan bilinemez. Ancak, bir yandan da yazılı. Bunu da biliyorum. Yani gelecek, geçmiş ve şimdi esasında bir CD’de olduğu gibi yazılı. Ancak bizlerin 5 duyulu, 3 boyutlu dünya yaşamında bunu algılayabilmemiz için sırası ile yaşamamız ve izlememiz gerekiyor. Bu dünya realitesi. Senin bana sorduğun gibi “bu yeniden yazılabilir bir CD olamaz mı?” Kader, yazı dediğimiz boyutta birçok şey belirli esasında. Ancak doğmanda önce planladığımız yaşamı, yaşıyor olmak plan ile olan arasında bir ihtimal dünyasını yaratıyor.
Düşüncelerimiz olayları yaratıyor. Sözlerimiz olayları yaratıyor. Bazen olacak olanı algılıyoruz; bazense biz yaratıyoruz.

Kolay kavramlar değil.

ZK: Kader kavramı benim zorlandığım bir konu ve itiraf etmeliyim birçok arkadaşımın zorlandığı bir konu. Kader ile neyi tarif ediyoruz? Yazılı olan ne? Değişebilen ne? İlk defa konuştuğumuz bir konu değil bu ama, bu konuda çok soru geliyor. Sormak da kolay değil.

MA: Neden? Soru cevabı açar.

Mesela her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul etmek zor mu?

Bence çok daha güvenli ve huzurlu bir kavram.

Bakıyorum içinden sorular geçiyor ve sormuyorsun Zeynep. Sormazsan nasıl bileceksin?

ZK: Yapmayın soru sormayı severim ben. Evet, bazen sormaya çekiniyorum. Hani oraya girmesem diyorum. Yani cevaplardan çekinmek olabilir. Şimdi çok değil, ama yok da diyemem size.

MA: Bu da ayrı bir kavram. Bazen bana bir soru sorarlar. Ve derim ki “Bu sorunun cevabını duymaya hazır mısın?” Genelde bizler soru sorduğumuzda esasında duymak istediğimiz cevabın söylenmesini arzuluyoruz. Oysa evet,-hayır sorusunun iki muhtemel cevabı var – evet ya da hayır. O yüzden sorarım, “Her iki cevabı da duymaya hazır mısın?” diye. O zaman bazen gerçekten de kişi sormaz sorusunu. Çünkü cevabı duymaya hazır değildir.

Esasında korkacak ne var hayatta? Her şey olması gerektiği gibi oluyor. Korktuğumuz onca şey esasında hiç olmayacak. Boşuna aylarca, yıllarca korktuğumuzu göreceğiz. Korkumuz ile hayatımıza düşük frekanslı enerjileri davet etmiş olacağız. Sevgi, mutluluk ve sağlığın yüksek enerji istediğini söylememe gerek yok herhalde. Düşünce enerjini yüksek tut beden enerjin yüksek olsun, sağlıklı ol.

ZK: Başka bir şey sorayım. İlişkilerimizde doyum ve mutluluk yaşamak için bu bilgilerden nasıl istifade ederiz?

MA: Öncelikle yaşamı olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyor. Aksi, bu arada istesek de mümkün değil. Yaşam olduğu gibi akıyor ve her şey olması gerektiği gibi oluyor. Yapın, gidin, çalışın. Yanlış anlaşılmasın. Ben kader ile kendimizi bırakmayı anlamıyorum. Sonuçlar ile ne kadar ilgilisiniz, bunu soruyorum.

Bir yolu seçtiniz ve aksilik ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Ama siz karar verdim, diyorsunuz. Devam diyorsunuz. Bakmak lazım. Aksilik neden. Bu aksilik “dur” diyor da olabilir, “farklı bir şekil bul ve daha hızlı devam et” diyor da olabilir.

Yaşamda işaretleri takip etmek mutluluk getiren yolu görmeye yarıyor. Mutlu olmayı hedeflemek. Mutlu olmayı seçmek gerekiyor.

ZK: Çok teşekkür ediyorum ve kaldığımız yerden devam etmek üzere diyorum.

MA: Ben de sana teşekkür ediyorum. İstediğin gibi faydalı olasın diyorum.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ruhun Seni Çağırıyor, Duymaya Hazır mısın?


Bio-enerji, IPEC ve Reiki Üstadı Moshe Abudaram ile insan, yaşam, ruh, reenkarnasyon ve şifa üzerine, çok sorulan ve çok konuşulan konular üzerine sohbet ettik bu defa.

Hocam ile daha önce yaptığım üç röportaj ilgi gördü. Birazda gelen istekler nedeni ile daha önce ele almadığımız konuları ele almak, bana ilettiğiniz bazı soruların cevaplarını almak üzere kendisi ile bir dizi görüşme daha yaptım. Bunları bölüm bölüm sizlerle paylaşmak istiyorum Sorularımızın cevaplarını içimizde saklı olsa da, kimi zaman hocaların paylaştıklarını duymak da hem keyifli hem kıymetli oluyor.

Bu çalışmada sorular sorarak ve cevaplarını alarak ilerleyeceğiz. Hocam Moshe Abudaram’ın danışanları ile görüşmelerinde sevdiği ve kullandığı bir tarz bu. “Sormazsan söyleyemem,” der Moshe Hoca. “Seçim senin.”
Paylaştıklarımızın yaşamınıza sevgi, sağlık ve ışık vermesi dileği ile…

*

Zeynep Kocasinan: İnsan nedir hocam? Buradan mı başlasak? Ben nereden başlamak uygun emin değilim doğrusu.

Moshe Abudaram: Sorular ile başlamak en doğrusu. Biliyorsun benim düşünceme göre, sen sormazsan ben söyleyemem. Burada anlatacaklarımız sorusu olanlara ulaşsın. Bilin ki, soru varsa, cevap mutlaka gelecektir.

ZK: O zaman başlayalım. Tekrar soracağım. İnsanı nasıl tarif ediyorsunuz? Biz neyiz ve kimiz?
MA: İnsan kelimesini nasıl kullandığımıza bakmak gerekir. Biz bedenli canlılar olarak bu dünya da yaşamaktayız. Birçok bedenli varlık bu dünyada yaşamakta. Hepsinin aynı varlıklar olduğunu söylemek mümkün değil. Dünyaya ait insanlar olduğu gibi, başka âlemlere ait bedenlenmiş varlıklarda var. Kimileri asıl benliklerinin farkında ve kimileri değil.

Sorduğun şeylere cevap veriyor muyum?

ZK: Lütfen içinizden geldiği gibi devam edin.

MA: İnsan diyorduk. Ancak, insan sadece beden değil ki. Bir fiziksel beden var bu dünyada tezahür eden, yaşayan. Peki, bedene yaşamı veren ne dersek cevap orada ortaya çıkıyor. Ruh dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Enerji dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Dinler ruh kelimesini kullanıyor. Bu enerji, evrensel enerji gibi kelimelerle de ifade ediliyor. Mesela insanın ve dünyanın ana yaşam enerjisini sevgi olarak tanımlayanlar var. Mistik ekollerde buna ışık da diyorlar. Kısaca insan görebildiğimiz bir beden ve bu bedende yaşayan özgün bir ruhtan, bir enerjiden oluşuyor. Parmak izlerimiz gibi benzersiz ve farklı bir enerjiyiz biz.

ZK: Açık söylediniz, ama yine de ‘ruh’ nedir diye sorsam?

MA: Şöyle diyelim, yaşamın gözle görünen bölümü yaşamın gerçekten ne kadarını içeriyor? Öte âlem diye adlandırılan şey ne? Geçmiş, şimdi ve gelecek sıralı olarak yaşanan bir şey mi? Zaman nedir? Dünya nedir? Evren nedir?

Yaratılış nasıl oldu? Şimdi bunun ile ilgili yazılı bilgiler var. Ancak insan zihni bunu kavrayabilir mi? Var olanı inkâr edebilir miyiz?

Ruh nedir diye sorabilmek ve cevaplarına girebilmek için, konuya biraz daha farklı bakmak gerekiyor. İnsan sadece bedenden oluşmuyor. Beden varlığımızın bir parçası, dünya yaşamına dair bir parça. Ölüm bir ruhun bu dünyadaki görevini tamamladığı zaman, dünya üzerinde kullandığı giysisini, yani bedenini, bırakması demek. Bu giysilerden çok sayıda kullanıyoruz. Yaşam bir defa değil. Yani bir defa bedenlenmiyoruz bu dünyada. Ruhtur insanın esası. Senin kalıcı, asıl parçan bedenin değil. Senin değişmez parçan ilk yaradılıştan beri sana ait olan Ruh’un. Sen bu enerjisin ve hep o olarak kalacaksın. Doğdun. Bir bedeni seçtin ve geldin. Yaşadın. Gittiğinde, tekrar doğduğunda, ya da doğmadan önce – sen o yok olmaz parça idin ve öyle de kalacaksın.

Sen Zeynep diye adlandırıyorsun kendini şimdi. Ama Zeynep’ten farklı bir şeysin. Daha büyük bir parçasın. Zeynep senin şimdi dediğin boyuttaki tezahürün. Farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda başka şeyler olabilirsin.

ZK:

MA: Şimdi Zeynep, sen Türkiye’de bildiğim kadar ile de İstanbul’da doğdun. Belirli bir anne ve babayla büyüdün. Babanı kaybettin, evet Allah Rahmet Eylesin. Peki, sen neden bu ailede doğdun bunu hiç düşündün mü?

Bu aileyi sen seçtin. Bir çocuk dünyaya geleceği zaman doğacağı anne babayı seçer. Çünkü ruhsal bir varlık olarak dünyaya bir öğreti almak ve bazı şeyleri yapmak için gelir. Yaşamak istediği dersi kendisine en doğru şekilde yaşatacak ortamı seçer. Bazen zoru seçer, bazen kolayı seçer. Bazen sakatlıklar ile doğmayı seçer. Genellikle doğuştan gelen sakatlıklar, bir yaşam ve kader seçimidir. Ve genelde bu seçim önceden yukarı da yapılmıştır.

ZK: Yukarıda dediniz...

MA: Ruhsal konulardan bahsederken ruha ait olan şeylerin yerini tarif ederken yukarıda demeye alışmışız bir yandan. Esasında geçmiş nerede, gelecek nerede, şimdi nerede? Farklı boyutlar farklı yerlerde mi sahiden?

Şimdi bir de ruh derken ve bu dair konulardan bahsederken gereksiz olarak kavramları karıştırmaya gerek olmayabilir. Buna istersen Enerji diyelim. Bizim özümüz, ruh değimiz şey bir frekans, bir enerji bir ışık esasında Aynen bedenimizin de temelde atomik temel taşlarından oluşan bir enerji kümesi olduğu gibi. Fiziksel boyutta, beş duyumuz ile algıladığımız boyutta bedeni görebiliyoruz; ruhu nereye yerleştirebileceğimizi bilmiyoruz, pek de düşünmüyoruz belki de.

Bir bebek doğduktan sonra dünyada zorlanır. Sonsuz bir varlık minicik bir bedene sığmaya çalışır. Zor bu.

İnsan doğmadan önce seçimler yapar. Ve o âlemde tüm bilgiye sahiptir. Yaşayacaklarının tamamını bilir. Ancak doğduğu anda bu bilgi silinir. Yaşam süresinde kimileri bu bilgileri tekrar hatırlayabilir hale geleceklerdir. Doğumla beraber bilgi dünya hafızasından silinir. Bellekten silinir. Veya oraya ulaşamaz, zorlaşır. Doğumla birlikte ruhunuzun bütünü değil, o yaşamda kullanılacak bölümü sahneye iner.

Ancak, tesadüfler ne demek o zaman? İşte, o anlar, seninde ifade ettiğin gibi doğru yolda olduğumuzun işaretleri. Planladığımız yol ile yürüdüğümüz yol tam olarak oturduğunda üst üste içimizi muazzam bir sevinç alır. Bazen nefesimiz kesilir yaşadığımızı tesadüfler ile ‘Nasıl olabildi?’ deriz. İşte o anları fark edin. Onlar size yolu gösteren fenerler gibidir. Kaptan hanım fenerlerin önemini biliyorsunuz değil mi? Fenerlerin anlamını bilin ki, yaşam yolunda rotanızı kaybetmeyin.
ZK: Reenkarnasyon konusunda çok merak edilen bir konu. Değinmeye başladık ama konuyu biraz daha açma zamanı geldi mi ne dersiniz?

MA: Beden bir giysi dedik. Ve bu giysileri değiştirdiğimizden bahsettik. Ruhların yaşama, dünyaya inmeden önce bir yol seçtiklerinden bahsettik. Şimdi bunları bir toparlayalım.
O kadar ana bir konu ki bu esasında. Yaşama bakış açımızı komple değiştirebilecek bir konu. İyi anlaşılması önemli; ancak, çok da takılmamak lazım bu konuya. Bugüne, bu yaşama odaklanmak bence çok daha doğru.

...

Şimdi, insanoğlu bedenlenerek dünyaya inmeye başladı. Nuh Peygambere kadar geri giden bir süreç bu. Hz. Adem’e. Belki daha eskilere.

İnsanoğlu Cennet’ten kovuldu. Yaşamı öğrenmeye, deneyimlemeye başladı. Doğrusu Tanrı ruhun öğrenme arzusunu hayata geçiriyor denilebilir. Ruh kendini, bütünü keşfeder. Bir olmak ve birey olmak. İfade etmesi kolay bir konu değil. Yani bu sınıflarda okuyorsak sınıfı geçmemiz isteniyor. Kimse sınıfta kalmamızı istemiyor. Ama sınıfı bizim geçmemiz gerekiyor.

Dünyada doğmadan önce, yaşamda neleri yaşamak ve yapmak istediğimizi seçeriz. Yani yolumuzu seçeriz ve bunu mümkün kılacak bir aile ararız. Anne babalar çocuklarını kendileri arzuladıklarını ve olmalarını seçtiklerini düşünürler çoğunlukla. Ama esasında, çocuk yaşamı için gerekli genetik özellikleri, ülkeyi, durumu, dili, dini, ırkı, seçer.

ZK: Reenkarnasyon’dan bahsediyoruz. Dünyaya tekrar tekrar gelmekten. Sormakta zorlanıyorum. ‘Sormazsan söylemem’ dersiniz. Sorular yaratmaya çalışıyorum. Biraz daha açabilir misiniz? Kaç yaşamdan bahsediyoruz. Bir sayısı, sınırı var mı bunun? Bir kuralı var mı? Gerçek mi diye bana soran çok oluyor; mutlaka size de sık gelen bir sorudur bu?

MA: Gerçek. Nedir gerçek? Gerçek olan ne? Şimdi biz seninle oturmuş konuşuyoruz. Nerede yapıyoruz bu konuşmayı? Oturduğumuz bu cafede mi? Bu masada mıyız? Şu anda mı yapıyoruz bu konuşmayı? İlk defa mı söyleniyor bunlar?

Yoksa, çok daha önceden belirlendi mi bu kelimelerin kullanılacağı? Gerçek kelimesini kullanırken dikkatli olmak gerekir. Benim gerçeğim ile senin gerçeğin aynı mı? Farklı koltuklarda oturuyoruz. Ben oturduğum yerden Arnavutköy’deki sahil yolunu görüyorum, sen ise Boğaziçi Köprüsü’nü. Peki, Aramıza birini oturtsak ve direkt olarak baksa camdan, nereyi görüyor olacak? Karşı sahilde bir yerleri belki. Gerçek olan hangisi?

Dünyada yaşam çok uzun süredir var. Uygarlıklar geldi geçti. Kimileri kayıtlara geçti, kimlerinin izleri silindi. İbraniler kayıtlarını binlerce yıllardır sakladılar. Ama dünyada yaşananlara göre bu bile çok yakın geçmiş sayılır. Nuh Tufanı neden oldu? Dünya toprakları üzerinde neler yaşandı? İnsanoğulları neler yaşadı?

On binlerce yıldır süren bir süreç bu. Çok kişisel bir konu bu aynı zamanda. Hepimizin ruhsal olarak seçtiğiniz konuları öğreniş tarzımız ve şeklimiz aynı değil. Ben geçmiş yaşamları çok irdelemek taraftarı değilim. Yani geçmiş yaşamınızda kimdiniz, neler yaptınız, bunu öğrenmek çok da fayda sağlamayabilir. Şifa da bunu kullanıyoruz, tamam. Ama bunun dışında bu bana çok da gerekli bir bilgi gibi gelmiyor. Biraz ego tatmini. Geçmişin bir masal gibi peşine düşüyoruz geçmişin. Ama bugün sıkıntılarımız, dertlerimiz varsa, fiziksel hastalıklarımız, maddi kaygılarımız, ailemiz ile ilgili endişelerimiz varsa, ben derim ki, “Hadi bugünü düzeltelim.” Bugünü mutlu, sağlıklı yaşamak içi eğer geçmişe gitmek gerekiyorsa gideriz ve gerekene bakarız. Neyi niçin yaptığımıza, ardındaki niyetlerimize dikkat edelim.

ZK: Çok konuşulan ve sorulan bir konu olduğu için açmak istiyorum. Bir yandan popüler diye bir konuyu konuşuyor olmak gerekmez. Bunu anlıyorum.

MA: Sen sormadan ben söyleyeyim, sen de biliyorsun ki, evet biz geçmiş yaşamları görebiliyoruz, bilebiliyoruz. Daha çok bilinen bir metot olan hipnoz ile o anlara gidilebilir. Ama hipnoz ille de gerekli değil. Hipnoz olmadan da o anlara gidilebilir. Görmek ve bilmek mümkün. Geçmişte yaşanan zor olaylar, yaşananlar bizde izler bırakır. Bazen pozitif yetenekler olarak çıkar karşımıza. Bazen kimi insanların diller konusunda çok başarılı olduğunu görürüz. Muhtemelen bu insanlar önceki yaşamlarında bu bilgileri edinmiş ve kullanmışlardı. Mozart, Beethoven gibi dehaların, esasında önceki yaşamlarında, parladıkları yaşama kadar yeteneklerini geliştirmek üzere yaşadığını görebiliyoruz. Yani o yeteneğin bedeli daha önce ödendi.
Evren çok adaletli. Sebep ve sonuç ilişkisi yaşamı tanımlar. Yaparsın ve sonucunu alırsın er ya da geç. Enerji bunu söylüyor. Benzer benzeri çeker. Pozitif pozitifi çağırır; negatif negatifi çağırır. Evrene ne verirsen onu geri alırsın. Ana kural budur. Ve düzen bunu doğrulamak üzere işler.
Bu yaşamında bir insan ile problemin var. Bu bir aile bireyi olabilir, iş ortağın olabilir, arkadaşın olabilir. Belki de yarım kalan hesaplarınız var eskiden kalma. Bunları hallediyor olabilirsiniz. Ama olmayabilirsiniz de. Bir kişi benden yardım istediğinde, Ruh’una sorarım ne istiyor diye.

Sen kolum ağrıyor diye gelebilirsin. Genelde bu ağrının fiziksel bir nedeni olabilir ama fizikselin ardındaki neden nedir bilmiyoruz. Belki de kolunu kullandığın bir şeyleri yapmaktan bıktın. Ama yapamamayı tercih etmiyorsun bir türlü. Yapmaya çalışıyorsun. O zaman ruhun bir şekilde sana artık durman için gereken fiziksel rahatsızlığı sağlıyor. Bu birçok hastalık için gerçek. İnsanlar bilmeden kendilerini hasta ediyorlar.

Onları bitiren bir işte çalışıyorlar. İş değiştirmeleri gerektiğini yüreklerinde biliyorlar ama korkular ve kaygılar nedeni ile yapmıyorlar. Ne mi oluyor? Aniden bir bakıyorlar ya rahatsızlanmışlar ya bir kaza geçirmişler ve işe gidemiyorlar. Ben diyorum ki, bunların farkına varın ve kendinize zarar vermeden düzeltin. Ruhunuzu kulak verin.

Ruhunuz size bir şey söylüyor. Dinleyin. Dinlemezseniz, yolunuzu zorlaştıracaksınız. O iş size uygun değilse, ya siz bırakacaksınız, ya da bir şeyler size zorla da olsa bıraktıracak. Sonuç aynı olacak ama birinci değil de ikinci yolu tercih ederseniz, siz daha çok zorlanacaksınız. Yol aynı, o yolu nasıl şartlar ile yaşayacağınız size kalmış.

Ben birinci yolu tercih edin diyorum. Ruhunuzu dinleyin. Sizden ne istiyor?

ZK: O kadar kolay değil dinlemek. Bazen bende yaşadım bunu, içimden gelen ses o kadar kuvvetli oluyor ki, aksini yapamıyorum. Eskiden tüm sesleri inkâr ettiğim zamanlarda oldu. Ve dediğiniz gibi kolay geçmedi o günler. Reenkarnasyon varsa o zaman karma da var. Yani yaşadıklarımızın bugüne taşınan etkisi. Karma konusunda ne söyleyeceksiniz? Bu konu ile bağlantılı biraz.

MA: Doğru. Karma kelimesi sık kullanılır oldu. Popüler bir kelime oldu. Son on, on beş yıldır. Buna anlaşmalar ve sebep-sonuç ilişkileri de diyebiliriz.

Dünya’ya geldiğimizde seçtiğiniz rol arkadaşlarımız var. Bir dersi öğrenmeye geldik; ve bunun gerektirdiği şartları yaşayacağız. O nedenle özellikle şifacı olarak yetişmekte olan öğrencilerime ve şifacılara ısrarla hatırlatırım hep: başkalarının hayatına, onlar yardım istemedikçe karışma şansımız, hakkımız yok.

Tamam, karışmak çok kolay, onların acılarını dindirmek isteyebilirsin. Ancak, ya onlar o acıyı yaşamak için geldilerse? Yardım isteniyorsa o zaman elimizden geleni yapabiliriz. Ama yardım istenmiyorsa o kişinin yaşamına asla karışmamalıyız. Meşhur bir kelebek hikâyesi vardır. Bir adam bir kelebeğin kozadan çıkmasını seyretmektedir ve kelebeğinin kanatlarının bir kısmı hariç tamamı kozadan çıkmıştır. Ancak o son bölümü bir türlü kelebek çıkamaz gibi durur. Adam uzanır ve parmağı ile kozanın o bölümünün açılması için yardım eder. Kelebek kanatlarını açtığında, adam üzüntüyle fark eder ki, kelebeğinin kanadının o bölümü maalesef tam formunda değildir. Kelebeğinin kanatlarını mükemmel haline getiren kozadan çıkmak için verdiği mücadeledir.

Çocuklarımıza yardım etmek isteriz. Onların öğrenmek için yaşaması gerektiğini unuturuz. Onlar bize ait değil. Bizi seçtiler, biyolojik özelliklerimiz için, yaşadığımız şartlar için. Belki de anne babaları olarak bizlerin ruhsal yapılarından alacakları olduğu için. Ama onlar seçtiler, biz değil. Biz ana baba olarak çocuklarımıza bakmak ve sevmek ile mükellefiz, ancak onlara sahip değiliz. Bunu hiç unutmamak gerek. Ve inanın yeni nesil çocuklar siz unutsanız bile size bunu hatırlatacaklar. Bundan emin olabilirsiniz.

Ruhlar dünyasının muazzam bir iletişim ağı var. Biz cep telefonlarını mükemmel buluyoruz. Eskiden telefonlar yazdırılırdı. Siz bunları hatırlamazsınız belki de Ya da mektup yazılırdı. Bir cevap için aylarca beklenirdi.

Komada olan hastalar vardır. Onları ruhları, koruyucuları yakınları aracılığı ile, veya beklenmedik şekillerde kendilerine yardımcı olacak kişiyi bulurlar, çağırırlar.

Bir ruhun yardıma ihtiyacı olduğunda o kişinin melekleri tüm melekler dünyasına seslenir ve o kişiye yardım edebilecek kişinin melekleri kanalı ile o kişiyi bulur. Karşımıza tesadüfî olarak çıkan hocalar, doktorlar, şifacılar, tedavi metotları genelde bu sihirli iletişimin sonucudur.
Soru varsa, cevap her zaman gelir. Ve genelde ilk gelen cevap en doğrudur. Sonra konuyu karıştırmaya başlarız. Zihin ve hesaplamalar işin içine girer. En doğru cevap her zaman içinize ilk doğan cevaptır. Soru varsa, cevap her zaman gelir.

ZK: Şifa nereden geliyor, nasıl işliyor? Bunu hep sorulan bir konu. Kolay bir konu değil.

MA: İyileşmek kişinin bireysel bir tercihidir. Bir kişi iyileşmek istemediği sürece o kişiyi iyileştirmek mümkün değildir. Bir kişi susamış diyorsunuz. Siz sürahiyi verebilirsiniz, bardağı verebilirsiniz. İçmek kişinin kendi tercihidir.
Rahatsızlığın birçok nedenleri var. Tercihler var, zihinsel, duygusal ve ruhsal nedenler var, kazalar var, negatif enerjiler var. Hastalık nereden geliyor diye sormak daha doğru belki. Hasta olmamız gerekmiyor çoğu zaman ama oluyoruz. Oysa bilsek ve kabul etsek ki hastalığa ihtiyacımız yok ... çok farklı olurdu bu dünyada yaşam. Tıbba tapmazdık belki. İlaçlara tapmazdık.

Hastalara yardım edebilmek için yapabileceklerimiz var. Dikkat, hastalığa karşı değil, hastaya yardım etmek için.

ZK: Tamamlayıcı tıp uygulamalarında okuyucularımızın öncelikle bir doktor veya sağlık personeline danışmalarını ve onların denetim ve onayı ile tamamlayıcı tıp tekniklerini uygulamalarını kullanmalarını hatırlatmak isterim. Bugün ki paylaşımlarınız için çok teşekkür ediyorum. Yeniden bir araya gelmek üzere diyorum ben.

MA: Ben de bu fırsat için teşekkür ederim. Ve hep hatırla ki hizmet etmek en büyük mutluluk kaynaklarından biridir.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yokohama'nın Rüzgarı


İki haftalık Japonya seyahatimin son durağıydı Yokohama ve şehrin ünlü Hamakaze rüzgârı sanki tenimde hala geziniyor. İstanbul Boğazı’nda bayrakların rüzgâr ile uçuştuğu bugünde sanki ruhum hala her iki şehirde birden geziniyor.

Yokohama’yı sevdim. İlk defa gittiğim bu şehirde denizi görmek, İstanbul Boğazı’nı hatırlatan köprülerini görmek, üzerinden geçmek, gül bahçelerini gezmek değildi beni çeken. O tatlı serin ve nazik ama kuvvetli rüzgârı hissetmek de değildi beni mutlu eden. Yokohama’da Japonya’da görmeye alışmaya başladığım ama yine de yüreğimi bir farklı ısıtan bir dostluk seli ile kapıldım gittim. Japon Shumei Vakfı’nın Yokohama Merkezi’ni ziyaretim gözlerimden yaşların eksik olmadığı bir uğurlama sahnesi ile noktalandı tren istasyonunda. Tokyo Narita Havalimanı’na giden Narita Express treni hareket aldığında, tren vagonunun kapısında tren kalkana kadar bekleyen, sabahın o erken saatinde beni ve benimle seyahat eden diğer bir Türk arkadaşımı geçirmek üzere gelen dokuz on Japon dostumuz vardı. Shumei Yokohama Merkezi başında bulunan Teto Sensei, Teto Hoca, sabahın o erken saatinde bineceğimiz trene kadar bizi geçirmekle kalmayıp, trende oturacağımız koltuğa kadar kontrol ederek bizi adeta bir evlat, bir kardeş gibi evimize yolcu etti adeta. O sabah bizi sevgi ile sarıp sarmalayan bu dostlardan ayrılmak yüreğime biraz zor geldi.

Ben vedalaşmamızdan başladım ama esasında belki de hikâyeye biraz daha öncesinden başlamalı.

Teto Sensei ile bundan birkaç ay önce İstanbul’u ziyaret ettiği zaman tanışma şansına kavuştum. Sakin ve huzurlu duruşu ile karşısındakileri de huzurlu hissettiren bir enerjisi olduğunu düşünmüştüm. Onu daha iyi tanıyabilmek için ise Japonya’ya gitmem gerekiyormuş.

Yokohama’ya vardığımızda Teto Sensei Shumei Vakfı’nın açılacak olan Miho Okulu’nun hazırlıkları nedeni ile şehir dışındaydı. Tokyo’dan Yokohama’ya vardığımızda bizi tren istasyonunda turnikelerin hemen çıkışında merkezdeki hocalardan Sakurai Sensei ve iki hanım karşıladı. Ve bizi o evlerinde misafir olarak kalacağımız Bay ve Bayan Namimoto’nun bizler için organize ettikleri bir davet yemeğine götürdüler. Bize daha yakın olacağınız düşündükleri için gerçekten İtalya’nın şık lokantalarını aratmayacak bir mekânda arkası kesilmeyecekmiş hissini veren mükemmel bir menü ile ağırladılar. Beni duygulandıran yemeğin sonunda gelen Türk ve Japon Bayraklarının şekilleri ile süslenmiş olan pastaydı. Lokanta’da çekilen grup resmimiz daha bizler ayrılmadan hazırlanarak bize sunuldu. Sanırım yemekte 13 kişi kadardık. Ne kadar güzel bir karşılama. Namimoto Ailesine tekrar teşekkürlerimi bu vesile ile sunmak isterim. Mimar olan oğulları ile birlikte Keiji ve Eiko Namimoto bizi bir anne baba gibi Yokohama’ya kabul etmiş oldular. Yüreklerine sağlık.


Üç gün misafiri olduğumuz bu sevgi dolu çift nezaket ve zarafetin başka bir örneği oldular. Sabahları Bay Keiji Namimoto’nun evin alt katından gelen ruhu okşayan Japon müzikleri ile tatlı tatlı güne merhaba dedik. Eşi Eiko Hanım’ın hazırladığı yemekler ev sahibemizin ne kadar muhteşem bir aşçı olduğunu ortaya koyuyordu. İtalyan lokantasındaki karşılama yemeğimizin güzelliği belli ki ev sahibemizin damak zevkinin bir ürünüydü. Evdeki yemeklerin hazırlanmasında Teto Sensei’nde büyük katkısı olduğunu öğrenecektik. Sağlıklı yiyecekler yememiz için Teto Sensei Japonya’nın farklı yerlerinde Shumei Doğal Tarım ile üretilen şekerden, tuza, salata malzemesinden una çeşit çeşit doğal tarım malzemelerini ev sahibemize yemeklerinde kullanmazı için iletmişti. Shumei Doğal Tarım metotları tamamen ilaçsız ve gübre de kullanmadan yapılan ve Shumei’nin kurucusu Meishusama adı ile bilinen Mokichi Okada tarafından geliştirilen bir tarım üretim metodu. Doğaya saygılı ve sürdürülebilirliği odak olan bir tarım yaklaşımı. Ben de geçen yıl İstanbul’daki aile bahçemizde bu metot ile sebze yetiştirmeye başladım. Türkiye’de birkaç yıldır Samsun’da bu metot ile pirinç üretimi yapılmakta ve bu sayede hem çok lezzetli hem de sağlıklı olduğunu bildiğimiz pirinçleri tüketme şansına kavuşuyoruz.


Shumei Yokohama Merkezi’ne gittiğimiz gün ise bizi daha farklı sürprizler bekliyordu. Merkez Türk ve Japon Bayrakları ile donatılmıştı. Oldukça kalabalık bir grup Türkçe ve İngilizce ‘Hoşgeldiniz’ ‘Merhaba’ ‘Wellcome’ kelimeleri ile süslü bir pankart ve hep bir ağızdan Merhaba diyerek bizi karşılamıştı. Fonda Mozart’ın Türk Marşı çalıyordu. Ne kadar ince düşünceli bir grup insan diye düşündüm içimden. Orada bir konuşma yapma şansımız oldu. Aynı zamanda bizim için özel bir Taiko Japon davulu ve farklı Japon müzik aletlerinin yer aldığı bir konser düzenlemişlerdi. Beraberce ünlü Japon Sakura şarkısını söyledik.


Merkeze gittiğimiz iki günde tamamen Shumei Doğal Tarım ürünleri ile hazırlanmış öğlen ve akşam yemekleri yeme şansımız oldu. Önce profesyonel aşçılar tarafından hazırlandığını sandığımız yemeklerin bizlerin gelişi nedeni ile gönüllü olarak merkeze gelerek yemek yapan hanımlar tarafından hazırlandığını öğrenmek beni oldukça şaşırttı. Sonra bu hanımların bir kısmı ile tanışarak kısıtlı Japoncam ile teşekkür etme şansına kavuştum. Elleri dert görmesin, sevgilerini kattılar hazırladıkları o güzel yemeklere. Ben Japon yemeklerini severim, fakat Yokohama’da yemeklerin tadı ev sahiplerimizin niyeti ile ayrı bir güzellikteydi. Ellerine ve yüreklerine sağlık.


Teto Sensei ile üç günlük Yokohama gezimizin bir gününde ve ertesi günün vedalaştığımız sabahında beraber olabildik. Teto Hoca’dan çok şey öğrendik ama en çok vurguladığı şey doğal olarak üretilmiş sağlıklı gıdaların tüketmenin önemiydi. Başarı için, iyi şeyler yapabilmek için sağlık ve sağlıklı beslenme belki de farkında olduğumuzdan çok daha önemliydi.

Yokohama’dayken Japonya’nın Tokyo Kulesi’nden sonra ikinci en yüksek yapısı ve en yüksek binası olan 296 metre yüksekliğindeki Landmark Tower Binasına çıkma şansımızda oldu. 69. katta yer alan gözlem katına çıkarken yine Japonya’nın en hızlı asansörüne bindim ve saatte 700 küsur km hız ile göğe yükselmenin ve inmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemiş oldum. Yokohama gerçekten güzel bir şehir, denizi ile, düzeni ile, ve o tatlı, ve tadı sanki insanın damağında kalan Hamakaze rüzgarı ile. Kimbilir belki tekrar Yokohama limanında gezinmek ve o lezzetli rüzgarı saçlarımda ve yüzümde hissetme şansım olur.

Mata Aimashoo Yokohama
… Tekrar görüşmek üzere…

Kaderimiz Hücrelerimizde Yazılan Hikayelerimizde mi?




Bioenerji ve Reiki Üstadı Moshe Abudaram ile farklı bir röportajı paylaşmak istiyorum.
Yine farklı konuları farklı bakış açıları ile ele almak üzere...


*

Zeynep Kocasinan: Hocam bir röportaj daha yapmak üzere zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Sizin tecrübe ve değerlendirmelerinizden ben hep çok faydalandım. Bu röportaj ile deneyimlerinizi ve düşüncelerinizi biraz daha paylaşmaya aracı olabilmeyi diliyorum.

Moshe Abudaram: Tek başına bir kelime var: Niyet.

Her şey niyet işe başlıyor Zeynep. Sağlam bir niyet her zaman sağlam bir başlangıç noktasıdır. Bir giysi koleksiyonundan neden bazıları sizi çekiyor? Sizi ne çekiyor?

Dualarda da öyle. Dua ettiğimde niyetim duada değilse, o dua ne kadar yerine ulaşıyor? … Ve bir yandan da niyetimiz ile istediğimiz şey, o yer ve zamana uygun ise oluyor. … Neden o seçtiğimiz resmi, bluzu veya kitabı alıyoruz? Bizi ne çekiyor? Oradaki enerji bizi çağırıyor – bağlanıyor.

İsteklerimizden bahsediyorum. Sınırlı olarak istiyoruz; özgürce değil. Mesela meslek seçimi – bildiğimiz şeylerin arasından istiyoruz. Bildiğimiz, müsaade ettiğimiz dünya kısıtlı ise, yaşamda kısıtlı kalıyor. Biz yaşamda sınırların içinde kısılıp kalıyoruz.

Ve büyüdükçe hayal dünyamız giderek kısılıyor. Beş yaşında neler istedim?

Her çocuğun hayali var. Kendi kendisiyle konuşuyor. Bunu anne baba duyarsa korkar bazen . “Odama kocaman pembe, ya da mavi bir ayı geldi, konuştum, ” diyebilir mesela çocuk. Anne sorsun: “O ne dedi? Sen ne dedin?” Bunu olumlu bir şey olarak karşılamak lazım. O zaman yaşamdaki hikâyeler büyüyünce de devam eder. Geniş düşünce dünyası olan, farklı yönleri görebilen yetenekli insanlar çıkar. Anne “Sus, yok öyle şeyler, ” derse, çocuk korku ile kendisini iptal eder. Bu anne babasında hissederek yaşamayı öğrendiği korku.

ZK: Ana baba olarak sözlerin etkisinin tam farkında olmak ne kadar mümkün? Korkulardan bahsediyorsunuz. Bu oldukça derin bir konu.

MA: Söz dedin; sözün etkisine bakalım. Emoto’nun çalışması muhteşem. Aynı kaynaktan alınan suya “aptal” diyorum ve “teşekkür ediyorum” diyorum. Mikroskop altında su birincisinde bulanık bir form alıyor. Teşekkür kelimesi ile mükemmel kristal oluşturuyor. Su sözü anlıyor, niyeti anlıyor, ve buna bir reaksiyon veriyor – olumlu veya olumsuz. Masaru Emoto’nu bu çalışması ile ilgili kitapları var. Net olarak izah ediyor. Peki, bizim vücudumuzun %60-70’i su. Bize ne oluyor o zaman?

Motivasyonu yükselten ve düşüren ne? “Bak komşunun çocuğu ne güzel başarıyor” veya “Senden adam olmaz” denildiğinde neler oluyor?

Örneğin sömester karneleri neyi anlatıyor? Çocuk öğretmeni mutlu etmek için uğraşıyor. “İsterse elinden daha da iyisi gelebilir, ” diyor öğretmen. “İsterse başarılı olabilir, ” diyor. Bu söz motivasyon yaratmıyor. Çocuk “yaptığımın sonucu buysa denemeyeyim” diye düşünüyor.

Daha kelimesi bir yerde takıyor insanı. Hepimiz yarışa çıktığımızda bir terslik oluyor. Hepimizin ayrı bir kaabiliyeti var esasında. Aynı şey olamayız. Çocuğumuzun 1. olmasını istiyoruz. Sınıf 40 kişi. Kaç kişi birinci olabilir? Çocuk dersten not olarak 8 alıyor ve anne babaya 8 yetmiyor. 10 olmazsa yetmiyor. Oysa başarıyı ne ölçüyor? Belki başka konuda başarılıyız, veya belki çekindim derste soramadım, ve anlamadığım konular oldu. Bu nedenle başaramadım.

Kendi motivasyonumu yitirmişim, beklentiler büyük, hayal et…

ZK: Bu anlattıklarınız okul yıllarımı düşündürdü. Bana “Ders çalış, şu notu al bu notu al” diye bir ailem olmadı. Hatta daha çok “Bu kadar çalışmana gerek yok, ” dediklerini hatırlıyorum. Ama ben de danışanlarım ile çalışmalarımda ve koçluk çalışmalarımda ailenin baskısı altında olan çocuklar görüyorum. Bazen de kendi öğrencilik yıllarımda yaşadığım gibi çocuğun ailesinden kaynaklanmayan, belki çevreden, basından gözlemleyerek kendi kendine oluşturduğu baskılar var.

MA: Gel bir örneğe bakalım. Bir ailenin 2 çocuğu var. Biri okulda başarılı ve imtihanda en iyi okula girdi. Diğeri giremedi. O sınavı geçemedi diye olumsuz mu oldu? Yaramaz demek işe yaramaz demek oluyor. Bir çocuğa afacan demek başka bir şey.

2 çocuktan bahsediyorduk. Biri başarılı, diğeri sınavı geçemedi. Biri övülüyor, diğeri ne oluyor?

Bir yandan anne diplomayı göstermek istiyor. Komşulara, teyzelere göstermek istiyor. Sınavı geçemeyenden bahsederken “Tabii o da iyi ama....” diye konuşmalar yapışıyor.

Sonra bakıyorsun diploma almayan hayatta daha başarılı oluyor.

Başarı karnede hep 10 aldı mı demek?

Ezberleyen başarılı, ezberleyemeyen başarısız mı demek?

Kalıba giren, annesinin babasının sözünden çıkmayan başarılı mı demek?

Kalıplardan çıkmak isteyen yaramaz ve başarısız mı oluyor?



Çocuk odasını düzeltmedi diye ne kıyametler kopuyor ailelerde. Komşu ne diyecek? Sanki komşunun çocuğu gerçekten toplu. “Hadi odanı topla”. “İstemiyorum.” “Topla, bak yoksa…” İki tarafı da mutlu etmeyecek ve sonuç getirmeyecek diyaloglar bunlar.

Kaygı varsa, senin kaygın var mıydı bilmiyorum, ama bir kıyaslama söz konusudur. Ya ailenin ya da çevrenin.

ZK: Sanırım başarıdan keyif alma noktası daha fazla iyi benim yaşadıklarımda. Yani beni engelleyen kaygılarım olmadı. Belki yordu. Ailem de kaygı doğuracak şeyler yapmadılar galiba.

MA: “Koşma düşersin” diyoruz ve nasıl da yaratıyoruz düşüncelerimiz ile. Ve gerçekten düşer o çocuk. Neden yaratıyorsun bu düşünceyi? Yüzüstü bam diye düşer gerçekten. Nasıl bir şey oluyor bu? Düşünceler ile neler yaratıyoruz? Yaşamın her alanında?



Kuantum fiziği ve deneyleri hakkında birçok kitap yazıldı. Bunlar enteresan.

Ben de bir deneyi paylaşmak istiyorum. Bir deney için bir insanı aldılar. Ve ağzından, balgamdan beyaz hücre aldılar ve tüp içinde monitör sistemine bağladılar. Ve adamı da başka bir yere aldılar ve onu da monitör sistemine bağladılar. Korku filmi seyrettirdiler. Adamın o filmi seyrederken yaşadığı heyecan monitörde kendini belirle şekilde gösteriyor. Ayrı bir mekânda olan hücreye bakıldığında, aynı frekanslar hücrenin bağlı olduğu monitörlerde de görünüyor – hem de korku filmine seçilen insanın verdiği reaksiyonlar ile tam eş zamanlı olarak. Yani hücre fiziken ayrılmış olsa da bedenin yaşadıklarını hissetmeye devam ediyor. Biliyor.

ZK: Bruce Lipton’un çalışmalarına gitti aklım. Hücrenin hafızası ve zekâsı ile ilgili.

MA: Evet herkesin okumasını öneririm. Yaşama bakış açımız her yönden genişliyor ve değişiyor.

Ve bazen korkular öbür hayatlarımızdan gelir. Aklıma bir kadın geliyor. Boğazına kadar teni pembe renkte, boğazdan yukarı bembeyaz.

Bu anlatacağım olayda yaptığım şeye hipnoz demek istemiyorum. Hipnoz değil yaptığım. Nasıl diyelim buna? Seans, bir nevi farklı bir meditasyon ile yapılan bir enerji çalışması diyelim. Hipnozda kişiyi bitince uyandırmak gerekiyor, bunda uyandırmak gerekmiyor.

Ve bu kadını geriye aldım. Neden bu hale geldiğini – 4-5 yaşına aldım hatırladığım kadarı ile. Ve enteresan bu kadın - tesadüf dediğimiz şey – radyoda bir programa konuk olarak çıkmıştı. Programı dinlerken hanımın sesi bana çok tuhaf geldi, frekansında beni çok rahatsız eden bir şey vardı. Programı dinlemeye devam ettim. Sanki ciyak ciyak bağırıyordu. Sonuna kadar dinledim. Yaptığı şeyleri anlatıyordu, oldukça da bilgili ve tecrübeli bir hanımdı ama sesinde büyük bir terslik vardı. Programın sonunda hanımın telefon numarasını verdiler, yazdım.

Ve ertesi gün telefon ile aradım, “Sizi görmek isterim, ” dedim. Neden aradım bilmiyorum. Ancak hanımı görünce anladım. Kafası, yüzü ile bedeni arasında çok biraz renk farkını gördüm. Sanki baş kesilmiş ve başka bir baş takılmıştı.

Bir çalışma yaptık, meditasyonla başladık ve 4-5 yaşlarına götürdüm. Sordum “Sıkıntın var mı?” “Aile bireylerinden biriyle? Annenle? Seviliyor musun, sevilmiyor musun?” Problem kaynağı annesi görünüyordu.

O zaman o hanımı meditasyonda kendi annesinin yerine koydum. Onu annesi olarak annesinin 5 yaşına götürdüm. Orada annenin kendi annesi, yani hanımın anneannesi ile, problemi olduğunu gördüm. Bu defa o hanıma anneannesinin kılıfını giydirdim. Anneannesi 5 yaşında.

“Anneannen 5 yaşında” dediğim anda hanım bağırmaya başladı. “Evde dedemleyim, yalnızım” diye anneannesi olarak anlatmaya başladı. Anneannenin 5 yaşındayken kendi dedesi ile olduğu noktadan bahsediyoruz. “Dedemleyim. Dedem beni ağzım ile istemediğim şeyleri yapmaya zorluyor. Ne yapacağımı bilemiyorum…” Derin bir travma yaşanmış, ve çocuk olayı yaşayan bedenin baş kısmı ile bağlantısını koparıyor. O anda hemen bu yıllar önce yaşanmış olay ile ilgili formu değiştirmeye başladım.

Çalışmayı yaptığım hanımın gözleri yaş doldu. Boyunda kesilen pembe renk yavaş yavaş kafasına, yüzüne yansımaya başladı. Bembeyaz olan yüz ve kafa rengi kısa zamanda normale döndü. Anlatmak kolay, izah etmek biraz daha zor. O zamanki travma bugüne kadar nasıl geliyor?



O kadının çalışmasında hücrelerde taşınan travmayı çözdük. Anneanneden anneye, oradan kendisine. Bu nasıl taşındı bu üç nesil arasında? Enteresan değil mi?

Hücre ile insanın enerji alanları arasında bağ var. Anne ve çocuk arasında bağ var. O anneanne büyüdü ve çocuk doğurdu. O çocuk çocuk doğurdu. Torun ve anneanne aynı bedenin parçası. Önce yumurta vardı. Tek hücre vardı. Sonra anne karnında tek hücre bölünmeye başlıyor ve insan oluşuyor.



ZK: Oldukça kuvvetli bir örnek oldu bu. …

MA: Devam edelim. Her hücre neye bölüneceğini nasıl biliyor? Her hücrenin kendi bilgisi var. Biri karaciğer oluyor, diğeri akciğer veya mide. Vücut çok iyi bir eczacı, çok iyi bir doktor. Yediğimiz gıda ile berbat oluyoruz. Endüstriyel gıda diyoruz, rafta durması için hazırlanmış gıda. Evde yaptığımız mayonezi iki gün bıraksam yenmez. Markette rafta nasıl dayanıyor? Üreyen bakteriyi öldürüyor olmalı. Tabii herkesin evde mayonez yapacak vakti yok.

Bir örnek daha geldi aklıma. Bunu da paylaşmak istiyorum. Anne baba çocuk odasına dev peluş oyuncak alır koyarlar. Bunun öyle ters etkileri olabiliyor ki.

ZK: Bildiğimiz kumaş, hayvan şeklindeki oyuncaklardan bahsediyorsunuz değil mi? Çocuk olarak hepimizin böyle oyuncakları oluyor.

MA: Büyük olanlarından bahsediyorum. Bir çocuğa göre büyük olanlarından. Bir defasında 25-26 yaşlarında bir kız annesi ile bana geldi. Kızın korkuları var. Göz doktoru olmuş ama korkularından bir türlü kurtulamamış, ve yaşamını belli ki çok aksatıyor. Ve bana bile annesi getirdi, çalıştım. Geriye doğru problemin kaynağını araştırmak üzere bakmaya başladım. 3, 5 - 4 yaşlarında takıldı. Bunlar olurken annesi odada yanımızda oturuyor. Kız annesinin varlığı ile çalışmada güvende hissediyor.

Sordum “Ne oluyor 4 yaşında?”

Cevap vermeye başladı: “Odamdayım. Duvarda duvar boyunda dev bir kedi resmi var. Korkudan ölüyorum.” Kız bunları söylerken annesi sapsarı oldu. Kız devam etti “Ağzı o kadar büyük ki sanki beni yutacak.”

Kırmızı şapkalı kız hikâyesini hatırlar mısın Zeynep?

Biraz çalışmadan sonra o kalıbı değiştirdik, o görüntüyü ve korkulacak bir şey olmadığını fark ettirdik. Geçmişin izlerinden arındırdık. Yatarken bembeyaz olan yüze renk geldi. Cildin rengi sıkıntılar hakkında çok şey söylüyor.

Anne kediyi büyük olarak sevmişti. Ama çocuk aylarca, senelerce o kedi ile yaşadı, korkuyu içinde tuttu!

ZK: Çocuk zihni ile algılarımızın bizi nerelere taşındığını kestirmek mümkün mü diye düşünmeden edemiyorum siz anlattıkça. Sözün gücünün her an farkında olmak kolay değil.

MA: Sözün gücü kadar, neye kulak verdiğimiz de önemli. Neleri duymayı seçiyoruz? Her şey bir. Tüm bilgi her zaman her yer de var. Duyabilmek için duymayı istemek gerekiyor. Seçmek gerekiyor. Yani dünyada müzik kanalları yüzlerce. Örneğin İstanbul’da 100.6 radyo frekansında pop müzik çıkıyor, 88.2’de başka bir şey. Tüm bilgi var, her zaman, ve var olandan biz seçiyoruz.



Olaylara farklı açıdan, kuantum fiziği açısından bakmak da mümkün.

Newton fiziği gördüğümüz şeyler için doğru.

Ama ya fotonlar? Foton bakanın niyetine göre yapı değişikliği gösteriyor, dalga oluyor. Fotona bakanın niyetine göre aynı fotona bakan başkalarının gördükleri de değişiyor.

Niyetin gücü harekete nasıl geçiyor?

ZK: Konular konuştukça yenilerini getiriyor. Yerimiz daraldığı için iz sürmeye ileride devam etmek arzusu ile, son bir söz ile noktalamak için ne söylersiniz?

MA: Diyelim bakkala, markete gittim ve poğaça yapmak için un aldım. Koydum mutfağa, sonra aradan zaman geçti bir baktım ki yanında karıncalar. Tesadüf. … Çiftçi buğdayı ekti, biçti. Satıldı. Bakkala, markete kadar geldi. O un neler geçirdi?

Benim poğaça yapmak isteğim nereden geldi?

Benim o isteğim karıncanın açlığından olabilir mi?

Yaşamdaki tesadüfler halkalar değildir. Biz birbirini takip eden bir zincirin halkaları gibi görüyor olabiliriz. Ama bir dokuma kumaş gibi farklı yönlerde çift yönlü ipler, örgüler var. Tek yönlü değil. Sen sık sık Fethiye’ye gidiyorsun. Belki seni her gidişinde seni uçak götürüyor, ama esasında birçok farklı örgüler getiriyor. Farklı yönlere birçok halka.

ZK: Tekrar çok teşekkür ediyorum zaman ayırdığınız için.

MA: Sana da kolaylıklar dilerim. Niyetinin gücünün hep farkında ol.

15 Mayıs 2009 Cuma

Eve Döndüm




İki haftalık oldukça yoğun bir Japonya gezisinden sonra tekrar İstanbul'dayım. Aradaki saat farkında dolayı sabahları oldukça erken uyanıyorum; güneş sanki Japonya saatlerine göre doğuyor bedenimde.


Ve ruhum da henüz Türkiye topraklarına tam ulaşmadı sanırım.


İstanbul'da sabahın erken saatlerinde balıkçı teknelerinin seslerini, saatler ilerledikçe vapurların ve gemilerin düdüklerini duymak ne güzel geldi.


İstanbul gideli beri çok ısınmış. Tokyo'ya vardığımda havanın İstanbul'dan sıcak olduğunu görmek şaşırtmıştı beni.


Anlatacak çok şey var, ama şimdilik bu sadece bir merhaba.


Sevgilerimle,

Z.