İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

3 Haziran 2019 Pazartesi

Sözcüklerdeki Tohumlar


Bugün Ada’daki evimin odalarından birinde birkaç başka kitabın altına saklanmış bir kitap buldum.  2007 yılında almışım.  Susanna Tamaro’dan “Her Sözcük bir Tohumdur”.

Bu nispeten ince deneme kitabını belli ki daha önce okumuşum.  Kitabın dört yerinde sayfaların kenarını katlamışım.  Benim kitaplarımda satırların altını çizmek kadar zaman zaman kenarlarını katlama alışkanlığım da var.  Ortaokul yıllarımda kısa bir süre kitaplarımı tamamen temiz tutmak ve sayfalarını korumak gibi bir mücadeleye girişsem de, kitap okurken onlarla yaşadığımı fark ediyorum. Bu yaşanmışlığın izlerinin olması artık beni rahatsız etmiyor.  

Bununla birlikte okuduğum bir kitabı hatırlamamak sık yaşadığım bir şey değil.  Kimi kitaplarımın içeriklerini tam olarak hatırlamasam da neredeyse tüm kitaplarımı nereden aldığımı ve ne zaman okuduğu hatırlarım.  Bugün bulduğum kitabın son kıvrılmış sayfasına göre, 104 sayfalık kitabın en azından 68. Sayfasına kadar okumuş olmalıyım. Hatırlamıyor olmam beni meraklandırıyor. Bu kitabı bu akşam yeniden okuyacağım.  Bakalım okurken hatırlayacak mıyım.

Kitapları bu kitap gibi hiç hatırlamadığım olmaz ama farklı okuyuşlarımda farklı detayları fark ettiğim olur.  Bu kendi yazdığım kitap ve yazılar için de geçerli.  Evrenin duymamız gerekenleri bize fark ettireceğine olan inancımı hiçbir zaman tamamen yitirmesem de aklıma gelmediği de oluyor.  Özellikle gündelik yaşamın telaşına daldığımda.  

Peki, özümüzün bize fark ettirmek istediklerini, parçası olduğumuz Evren’in bize fark ettirmek istediklerini görebilmek için ne yapmak gerekiyor?  Tabii, yaşamın bizi bizim için daha iyi olacak ihtimallere yönlendirdiğine inanmıyor olabilirsiniz, ya da iç sesimizin bizi korumak için aslında daima konuştuğunu kabul etmiyor da olabilirsiniz.  Yine de “aklıma gelen başıma geldi,” dediğiniz olmadı mı hiç?  Ya da görünüşte herşey yolunda görünse de, içinize sinmeyen bir insanın başınıza açtığı dertler, içinize sinmeyen bir anlaşmanın sizi zorda bıraktığı işlemler, adını koyamasanız da gitmek istemediğiniz bir yerde başınıza gelen terslikler, bunun gibi şeyler hiç olmadı mı hayatınızda?

Yaşam bize işaretler veriyor.  Bir farkında olmayı seçmezsek, bazen kafamıza adeta bir tuğla düşmesi de gerekebiliyor.  Biz uyanmayı seçmeksek Evren daha radikal ve keskin uyarılar ile karşımıza çıkabiliyor. Bu bazen hastalıklar, bazen kayıplar olabiliyor.  Zararlı bir yoldan gitmekten vazgeçmiyorsak, bizi itip yere yatırmayı seçebiliyor.  

Ruhumuzun sesini duyabilmek için öncelikle sessizliğe ihtiyacımız var.  Biraz da yalnızlığa.  Kendimiz ile kalabilmeye. Kendimiz ile gerçekten tanışabilmeye.  Korkuların, kaygıların, endişeli düşüncelerin ardındaki güvenilir sesi duyabilmek için, içimizdeki farklı farklı sesleri duymamıza ihtiyaç var.  

İçimizdeki sesi duymanın en güzel yollarından beri kendimizle çıkacağımız yürüyüşler.  İçimizdeki sesi bizimle konuşmasına onu zorlamadan izin vereceğimiz yürüyüşler.  Hayatımı değiştiren bir çok önemli kararı, İstanbul’da Boğaz’da yaptığım yürüyüşlerden sonra aldım.  Bir anda aklıma geliveren fikirler yaşamımı hızla açtı.  Yürüyüş sırasında etrafımızda değişen manzaranın, ruhumuzda farklı çağrışımlar yaparak, aklımızdaki soruların yanıtlarını adeta sihirli bir şekilde bulmamızı sağladığını da söylerler.  İnsanoğlunun genlerinde yürümenin açtığı kimbilir hangi özel kodlar ve düğümler var. 

Genelde içimizdeki sesin konuşabilmeye başlaması için en az yirmi dakikaya ihtiyacımız olduğu söylenir.  Kimi meditasyonlarda en az yirmi dakika zaman ayırmamız biraz da bundandır. Yürüyüşler de ise, zihnimdeki sesi duyabilmek için benim en az otuz dakikalık yürüyüşlere ihtiyacım olur.

Evet, ne diyordum? İşaretler.  

Susanna Tamaro’nun kitabında yeniden okuyunca neleri keşfedeceğimi henüz bilmiyorum ama kitabın adının bana mesajı oldukça kuvvetli.  Kendimiz için ve yaşamımızdaki tüm insanlar ile diyaloglarımızda “Her Sözcük Bir Tohumdur”, ve ektiğimiz tohumlar yaşamları, bütünün hayrı için, kuvvetlendirmeye dair olsun.

31 Mayıs 2019 Cuma

Yeniden Söylerken, Yeniden Dinlerken




Çok uzun zamandır okunması için yazmadım.  Neredeyse bir yılı akşın bir süredir.  

Yaşamımın farklı zamanlarında farklı konuların yoğunluğuna dalarak yazmadığım oldu.  Ama sonrasında neredeyse her zaman, yazmadığımda ruhumun sesini duymanın zorlaştığını fark ettim.

Kendim için yazmaya en azından onbeş, onaltı yıldır ara vermiyorum. Hele Julia Cameron’u keşfettikten sonra, kendim için yazmanın nefes almak kadar önemli olduğunu biliyorum.  Özellikle sabah uyandığımda, uyanır uyanmaz yazmanın önemini.  

Ama yeterli olmadığını da görüyorum.

Bazen sadece kendim için yazmak yeterli değil. Bazen, kimin tarafından okunacağını önemsemeden, okunabilmesine izin verecek şekilde yazmaya da ihtiyaç var.  

Okunmayı istemeden yazmanın mümkün olduğuna eskiden inanmazdım. Çünkü yazmak, biraz da içimize sığmayan düşüncelerin bilinmesini istemek. Bununla birlikte, dünyada var olmasına izin vermemiz gereken yazılar da var.  O yazılar, sayısını hiç bilemesek de ulaşması gereken insanlar için var olmak istiyor.  Tam ihtiyacım olduğunda bir kitabın, bir blogun, bir köşe yazısının içinde kafamın içindeki sorulara yanıt veren cümleleri bulmak buna daha çok inanmamı sağlıyor.

*
Yazmak için neye ihtiyacımız var?


Zaman zaman ofislerimdeki kocaman çalışma masalarım gibi yazı masalarımın evlerimde de olduğunu hayal ettiğim oldu ama hiç de film karelerindeki gibi ihtişamlı yazı masalarım olmadı evlerimin salonlarında. Yemek masalarımın üzerinde yazdım yüzlerce sayfayı.  Yayınlanan ve yayınlanmayan.  Bloglarımda paylaştığım çok okunan yazılarımı, kitaplarımı ya da bir yerlerde basılı bir nüshası hala saklı olan ve sadece bir kaç kişinin okuduğu kitap müsveddelerimi.  İyi ki yazmışsınız, dedikleri yazılarımı ya da benim bile beğenmediklerimi.  
Nedense yazılarımı bugüne kadar daha çok evlerimde yazdım. Belki yıllarca iş hayatımın koşturmacası düzgün öğle arası bile vermeme izin vermediği için, belki de yazmak bir anlamda hobim olarak kendimi boş zamanlarımda mutlu etme uğraşım olduğu için.

Şimdi, içimde tekrar büyüyen bir yazı yazma isteği ile Fethiye’deki evimin salonunda, batmakta olan günün ışıkları ile başımı kaldırıp Fethiye Körfezi'ne bakıyorum.  Aradığımı gerçekten bulduğumu düşündüğüm bu şehirde, ruhumun bana söyleyeceklerini tekrar dinlemeye başlamak için, Fethiye’nin bana neleri göstermeyi beklediğini ben de heyecanla merak ediyorum.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Mayıs ayında Leonardo Da Vinci ile Kendimi Keşfetmeyi Hatırlamak


Bu ay elime National Geographic Dergisi’nin İngilizce Leonardo Da Vinci özel sayısı geçti.  Hemen sonrasında Derginin Türkiye Mayıs Ayı sayısı.   Türkçe sayının kapağında da Mona Lisa vardı.  Ve, kapakta şu soru okuyacak olanları karşılıyordu: “Ölümünün 500. Yılında Da Vinci’nin Dehası Bilime ve Sanata Nasıl Yön Veriyor?”

Ben, Da Vinci ile ne zaman tanıştım, ne zaman hayatıma girdi çok net hatırlamıyorum.  1985 yılının Ağustos ayında Louvre Müzesini gezerken, ortaokulu bitirmiş Dünya’yı keşfetmeye çok istekli bir genç olarak, Mona Lisa’nın önünde biriken kalabalık ile Leonardo Da Vinci’yi keşfetmek isteyenler arasında katıldığımı hatırlıyorum.  


Onun çok yönlü zekasını ve tarifi zor dehasını ise mühendis olduktan çok daha sonra keşfettim.  Yaptıklarını, öğrenebilme ve keşfedebilme yeteneğini bir insanın ömrüne ve yapabileceklerine sığdırmanın nasıl mümkün olduğunu belki hiç anlayamayacak olsam da, yaşamı insan olmanın muazzam ihtimaller dünyasına dair inanılmaz bir ilham kaynağı.

1471 yılının 29 Mayıs’ında, yani bugünden tam 548 yıl önce, Floransa’da, 19 yaşında bir çırakken, Duomo di Santa Maria del Fiore’nin, Floransa Katedrali’nin kubbesinin tepesi için hazırlanan özel küreyi yerleştiriyor.  29 Mayıs tarihi Leonarda Da Vinci’nin yaşamı ile anlam bulan Rönesans açısından belki başka bir anlam daha taşıyor.  İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’de fethinden önce özellikle İtalya’ya kaçan bilginler, orta çağın, bilim, sanat ve aydınlığa dönüşmesinde büyük rol oynuyorlar.  1452 yılında doğan Leonarda Da Vinci, İstanbul Türkler tarafından alındığında bir yaşında.

Tarihte ve yaşamda olanlar gerçekten kader dediğimiz hikayede tüm detayları ile yazılı mı bilinmez ama kimi insanların yaşamları ile tüm insanlık tarihini adeta değiştirdikleri ve özgün bir farklılık ile yazdıklarını inkar etmek imkansız.   

Michael Gelb’in “Leonarda Da Vinci Gibi Düşünmek” kitabından birçok defa bahsetmişimdir.  Okunup bitirilecek bir kitap olmaktan çok, kendimizi ve yeteneklerimizin yeni sınırlarını keşfetmeye dair bir el kitabı.  Merakın ve keşfetmeye istekli ve açık olmanın muazzam gücünü fark etmeye dair.  Ve şimdi, bu yıl, yıllar sonra tekrar 2019 yılının bu Mayıs ayında, bir 29 Mayıs akşamında, 2 Mayıs’ta 1519 tarihinde ölen Leonarda Da Vinci’yi yeniden keşfetmek için ayrı bir istek duyuyorum.  Ve onunla birlikte kendimde keşfedebileceklerimi bulmak için.

Tesadüf bu ya, Temmuz ayında İtalya’ya tekrar gitme şansım olacak. Milano’da, bu yıl Genel Yönetmenliğini, Ege ve Batı Akdeniz Bölgemizde Federasyon Başkanlığı yaptığım Lions’un Dünya toplantısına katılacağım. Bu dahinin doğduğu topraklarda olacağım için heyecanlanıyorum.  Doğrusu artık fazlası ile tanıdık gelen Avrupa’ya bir seyahat, çok uzun zamandan beri, beni ilk defa bu kadar heyecanlandırıyor. Yolum muhtemelen özlediğim Floransa’ya düşmeyecek ama Milano’daki “Leonardo Da Vinci Bilim ve Sanat Müzesi”ni ziyaret etmeyi gerçekten heyecanla bekliyorum.  

Aklımı, ruhumu ve kalbimi bu buluşmaya hazırlarken, bakalım bilime ve sanata dair neleri öğreniyor ve keşfediyor olacağım…


31 Mart 2019 Pazar

15 Mart 2019 Cuma

Lions Uluslararası Başkanının Basın Ziyareti


Dünya'da 200'ü aşkın ülkede 1.450.000 üyesi ile sivil toplum çalışmalarını sürdüren Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği'nin ilk kadın Başkanı, İzlandalı Gudrun Yngvadottir resmi Türkiye ziyaretinde, Lions Ege Akdeniz 118-R Federasyonu Başkanı Sayın Lion Zeynep Kocasinan ve Türkiye Lions Heyeti ile birlikte Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sayın Misket Dikmeni ziyaret etti.








İzmir Lozan Lions Kulübünün Kuruluşu

Lion Zeynep Kocasinan'ın Lions Ege Akdeniz 118-R Federasyonun Başkanlığını yaptığı 2018-2019 Döneminde, İzmir Agora Lions Kulübü'nün sponsorluğunda İzmir Lozan Lions Kulübü kurularak Lions çalışmalarına başladı.






18 Kasım 2017 Cumartesi

29 Yıl Önce

Yaşamda unutamadığımız bazı anlar vardır. Sihirli anlar. Mesela 29 yıl sonra bile tüm renkleri ve bizde bıraktığı hislerle hatırladığımız anlar.

Ben 1988 yılında Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yılın Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri’ne, mühendislik okumak için Cornell Üniversitesi’ne gitmiştim.  
Okulun birinci ayı bitmek üzereyken yaşadığım bir gün, o günkü tatlı heyecan hep aklımda kaldı.  Ve bu 18 Kasım günü Amerika’daki o gün yine tüm canlılığı ile aklımda tekrar gezindi.  Mutluluk, hüzün ve teşekkürle.

Mezun olduğum okul, Cornell Üniversitesi New York Eyaletinde Ithaca isimli gerçekten doğası da harika olan bir kasabanın  yanında kurulmuş güzel bir üniversitedir.  Akademik başarısı kadar güzel kampüsü ile bilinen üniversiteye burslu olarak kabul edilmem o yıllarda beni Amerika’ya göndermeye belki o kadar da istekli olmayan ailemin bana izin vermesini sağlamıştı. 

Bu yeni macera için bir yandan çok hevesliydim. Diğer yandan ailemden, İstanbul’dan, Türkiye’den uzak olmak kendisini hissettiriyor ve dört yılın bu uzak memlekette nasıl geçeceğini kendime bile hissettirmemeye çalışarak dert ediyordum.  Sonrasında insanoğlunun o muazzam adaptasyon yeteneği ile üniversitedeki odamın, yabancı bir ülkenin bir gün ev gibi hissedebileceğini o günlerde henüz bilmiyordum.

O gün, derslerimin büyük bir bölümü bitince biraz dinlenmek için yatakhanedeki odama dönmek istemiştim.  Yatakhanemiz oldukça büyük bir binaydı. Cornell’deki birinci sınıf kız öğrencilerinin kaldığı, ikiyüzden fazla öğrenciyi barındıran, 1920’lerde yapılmış Gotik tarzda bir binaydı.  Balch Hall taş duvarları, bahçe ve avluları ile Cornell’deki en özgün yatakhane binalarından biriydi.  Benim odamın olduğu bölümün girişinde öğrencilerin kullanımı için bir oturma odası bölümü vardı. Orada da bir televizyon.

İşte o gün, o tarihi binanın merdivenlerinden çıkıp odama geçerken televizyonda bir görüntü gözüme takıldı.  Ekranda bir sporcu vardı.  Ve Türk bayrağı.  Televizyondaki spikerin İngilizce heyecanlı konuşmaları.  

Ekranda Naim Süleymanoğlu’nun görüntüleri vardı. Ben omzumda o günlerde kullandığım mor renkli sırt çantam, orada kalakalmış, görüntüleri ayakta seyrediyordum. 

20 Eylül 1988 günü Naim Süleymanoğlu Seul Olimpiyatlarında silkmede 190 kg’ı, toplamda 342,5 kg kaldırarak Dünya Rekorunu kırıyor ve şampiyon oluyordu. Bu küçük dev adam, dünya ve olimpiyat rekorlarını kırıyor, Türkiye’ye olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandırıyor, kendi kilosundan üç kat fazla kiloyu kaldırarak bunu yapabilen ilk halterci olarak tarihe geçiyordu.

Sonrasında Naim Süleymanoğu 1988 yılının Ekim ayında Time dergisine de kapak olacak ve benim Amerika’daki ilk günlerinde bir Türk olarak ülkemle gurur duymamı sağlayacaktı.

Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye dönüş hikayesini o günü yaşamış olan tüm Türkler gibi ben de tabii ki biliyordum.  Ama uzak bir memlekette, yeni bir yaşama adapte olmaya çalıştığım o günlerde, Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu’nun bu özel olimpiyat hikayesi bana azim, dayanma gücü, başarı, inanç ve belki de en çok, imkansız denileni başarmak adına çok farklı şeyler söylüyordu.

Yaşamımızdan insanlar geçiyor. Tanıdığımız ve tanımadığımız. Ve o insanlardan bazıları, yaşamları ile yaşamlarımızı değiştiriyor.   İşte Naim Süleymanoğlu da, insanın yapabileceklerine dair hayal gücümüzün sınırlarını belki de farkında olmadan değiştiriyordu.

*


1992 yılında Dünyanın En İyi Sporcusu da seçilen Naim Süleymanoğlu’nu 18 Kasım 2017 tarihinde kaybettik. Allah rahmet eylesin.  Yaşamında bizlere verdiği ilhamla hep huzurda, ışıklarda olsun.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Yaşamın İzleri...

Yaşam bir keşif, bir mücadele. 

Acılar, hırslar, pişmanlıklar, sevinçler, merhamet, haksızlık, hoşgörü, uyanıklık, saflık, cesaret ve korkaklık, hepsi var içinde. Ve daha neler neler. 

Hepsine hazırlıklı olmak gerek belki de. Hataya da başarıya da. Sevgiye de nefrete de. Üzüntüye de mutluluğa olduğu kadar. 

Beklentisiz ve kabulle.

...

Ve insanlar geçiyor hayatımızdan, kimileri sonsuzluk için bize veda ediyor ve bizdeki izleri en çok duygu kelimeleri ile yazılıyor.

28 Şubat 2017 Salı

Helen Keller

Hayat zorlaşır gibi olduğunda, ışıklar azaldığında, yaşamın beklenmedik sürprizleri karşımıza çıktığında, üzülürken veya şükrederken, sevdiğimiz seyleri yaparken veya sevgilere özlemimiz arttığında, ya da kendimizi çok şanslı veya şanssız hissederken, Helen Keller'i okumak lazım.
1925 yılında Lions Kulübü Üyelerinden "Körlerin Şövalyesi" olmalarını isteyen, 92 yıldır Lionları Türkiye'de ve Dünya'da milyonlarca insana göz sağlığı hizmeti götürmeleri için yüreklendiren, o kör ve sağır kadın Helen Keller'in hayatını okumak lazım.
Ona, açtığı yola, bu yolda yürümeyi seçenlere, sevgi dolu cesarete ve emeklere, şükran ve teşekkürler. Nefes alıyorsak her zaman umut olduğunu hatırlayarak.

8 Ocak 2017 Pazar


Zeynep Kocasinan, Özgeçmiş

Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'ni birincilikle bitiren Zeynep Kocasinan, Amerika Birleşik Devletleri’nde Cornell Üniversitesi’nde yılda dünyada 12 öğrenciye verilen başarı bursu ile Endüstri Mühendisliği okudu. Aile Şirketleri Yönetimi, Dış Ticaret ve İnşaat Muhasebesi eğitimleri ile başlayan kendini geliştirme süreci profesyonel koçluk ve bireysel gelişim alanlarında onlarca eğitim alarak bu alanlarda uzmanlaşmasına imkan sağladı. 1992 yılından aile inşaat şirketlerinde 2015 yılına kadar görev yapan Zeynep Kocasinan şirket genel müdürlüğü ile inşaat saha çalışmalarını sonlandırdı.

Resim'in hayatında önemli bir yeri vardır. Zeynep Kocasinan resim çalışmalarına, inşaat işlerine ek olarak profesyonel olarak devam etmiştir.  2004 yılında İstanbul’da açtığı kendi resim atölyesinde ana konu olarak yaratıcılık başlıklı eğitim ve atölye çalışmaları düzenlemiştir.  Resim çalışmalarına 2013 yılından beri Fethiye'deki resim atölyesinde devam etmektedir.

ICF onaylı Erickson College "Koçluk Bilimi ve Sanatı", "Takım Koçluğu" ve "İnsan Potansiyeli Yönetsel Koçluğu" ve Innerlinks "Transformation Game Facilitator's Training" ve "Frameworks Coaching Process" eğitimlerini tamamlayarak koçluk yapmaktadır.

Aralarında Genç Gelişim, Astrolife, Aşk Dergisi, Sabah Gazetesi ve Land of Lights gazetesinin de olduğu muhtelif Türkçe ve İngilizce dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, astroloji ve benzer konularda ekler hazırlıyor.

Yaratıcılık ve Kişisel Gelişim üzerine derslere ek olarak enerji çalışmaları da yapan Zeynep Kocasinan, Reiki (Usui Reiki Master), Jyorei, Inverse Akım Terapisi, Bio-enerji, Reflexoloji, NLP, Meditasyon, Astroloji, Numeroloji, Aromaterapi, Bach & Bush Çiçek Özleri ve farklı enerji metotları üzerine çalışmalar ve uygulamalar yapıyor.

Sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar yapan  ODTÜ ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde düzenlenen üç Uluslararası sürdürülebirlik workshopuna katılmış ve Findhorn Ekoköyü'nde GAIA Education tarafından düzenlenen Sustainability ve Ecovillage Design Eğitmenlik eğitimlerini tamamlamıştır.

Usui Reiki Master ve Dönüşüm Oyunu Resmi Kolaylaştırıcısı olan Zeynep Kocasinan, İngilizce, az/orta derecelerde Almanca, Fransızca, İspanyolca ve Japonca biliyor. Türk İşaret Dili Eğitimi almış olmaktan büyük mutluluk duyuyor.

Reiki'yi Yaşıyorum, Görüşler, Dönüşüm Oyunu Gerçek mi?, Atlamak, Kitaplar Soru Sorar ve Doğru Yanlış Güzel Çirkin adlı yayınlanmış altı Türkçe, Is It Written in the Stars? ve Imagine Being Lucky adlı iki İngilizce kitabı bulunuyor.

Muğla Fethiye Lions Kulübü Derneği, Fethiye Ressamlar Derneği, Üsküdar Amerikan Lisesinden Yetişenler Derneği, Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği, ICF Uluslararası Koç Federasyonu, Down Türkiye Down Sendromu Derneği Üyesi ve Muğla İl Temsilcisi olan olan Zeynep Kocasinan AKUT Fethiye Ekibi Gönüllüsü ve AKUT Vakfı Üyesidir.  24 Nisan 2016 tarihinden beri Uluslararası Lions Dernekleri 118-R Yönetim Çevresi Federasyonu Başkan 2. Yardımcılığı görevini yürütmektedir.

Zeynep Kocasinan Muğla'nın Fethiye İlçesi'nde yaşıyor.

E-posta:  Zeynep.Kocasinan[at]gmail.com

Web: www.zeynepkocasinan.com

Facebook Sayfası:  www.facebook.com/zeynepkocasinan

Twitter: @zeynepkocasinan

1 Ocak 2017 Pazar

Çember

Bir süredir yazı yazmıyordum.  Birkaç aydır yoğun bir çalışma dönemim var.  Bununla birlikte, itiraf etmek zorundayım belki de beni yazı yazmaktan asıl uzak tutan şey özellikle son iki aydır Türkiye’de ardı ardına, artan bir sıklık ile yaşanan olaylardı.

İçimde büyüyen acı, kızgınlık, isyan, çaresizlik hislerini nefrete dönüştürmeden sabırda kalmaya çalışmaya çalıştım.  Son ayların duygu dünyamdaki özeti bu.

Gündelik yaşama gelince, elimden geleni yapmaya odaklandım.  Yapabileceklerimi yapmaya.  Dernek çalışmalarım ile ilgilendim. İstanbul’daki ofisimin kentsel dönüşüm nedeni ile yıkılacağı haberi gelince onu toparlamak ve taşımak için kendimi Fethiye’den tekrar İstanbul’un göbeğinde Beşiktaş’ta, Balmumcu’da buldum.

Bu süreçte, ne kadar yorulmuş olsam da kendimi işle meşgul etmek de iyi geldi doğrusu.  Yorgunluk, yapılacakları planlamak, ofisi toplarken arşivimizde karşıma çıkan evraklar, fotoğraflar, anılar, geçmişin benim için değerli insanlarını, anlarını bana hatırlattı.  Sevmiş olmanın, sevilmiş olanın, insanın yaşamına değer katan insanlar ile aynı zamanı paylaşmış olmanın verdiği bir kuvvet ile sarıldım sanki.  O yalnız olmadığımızı, bize değer verildiğini hissettiren duygu ile farklı bir umudu hatırladım.

*

Yeni yıldan önceki iki akşam iki ayrı dost meclisinde bulundum.  Birincisi yeni yılda Londra’ya taşınacak olan kuzenlerimin arkadaşları ile buluştukları veda yemeği, ikincisi ise kimisi ortaokul yıllarından can dostum olan, kimilerini 1990’lı yıllardan beri tanıdığım çok sevdiğim arkadaşlarım ile bir araya geldiğimiz bir yeniyıl yemeğiydi.

Her iki akşam kalbime, aklıma, ruhuma iyi geldi. Kuzenlerim sayesinde yeni tanıştığım insanlar kadar beni onbir yaşından beri, çocukluğumdan beri tanıyan arkadaşlarım ile olmak yaşamda bize en büyük kuvveti veren şeyin, yüreği açık, dostluğu seven, saygılı, hoşgörülü, açık fikirli, yaşamı kendini geliştirmek için, hayata katkı koymak için yaşayan insanlar ile birlikte olmak olduğunu tekrar hatırlattı.

İstanbul’daki bu iki akşamda, özellikle kendi çok yakın arkadaşlarım ile buluştuğum akşamda, şunları söylerken buldum kendimi. Ben artık İstanbullu olmaktan çok Fethiyeliydim.  Bir zamanlar İstanbul’daki sosyal yaşamın, kültürel yaşamın bir anlamda tam ortasındayken, şimdilerde gündemden kopmamış olmakla birlikte o aktif çemberin dışında olduğumu hissediyordum.  Fethiyeli olmayı seçerek dışında kalmayı seçmiştim.  Mesela, İstanbul’da yeni açılan mekanları açıldığı o ilk günlerde görüp keşfeden ben İstanbul’un en popüler on mekanı gibi şu meşhur onlu listelerdeki adreslerden çoğunu bilmiyordum.  Arada gittiğim bir tanesi çıkarsa ben bile şaşırıyordum.  30 Aralık akşamı arkadaşlarım Nazım Hikmet Oratoryosun'nun ne kadar güzel olduğundan bahsetmişlerdi.  “Evet, gazetelerde okudum, ben şimdilerde haberleri böyle takip ediyorum,” demiştim tebessüm ederek.

Onlara Fethiye’deki, ve daha sık olarak gitmeye başladığım İzmir’deki, yaşamın beni ne kadar mutlu ettiğinden bahsederken buldum kendimi.  Tabii ki bunları ilk defa duymuyorlardı ama ben belki de ilk defa kendimi bu kadar çok Fethiyeli, kasabalı hissediyordum.  İstanbul’da hala bir ofisim, bir atölyemiz ve aile evimiz olmasına rağmen İstanbullu hissetmeyi bırakıyordum ben galiba. Ben kasabalı olmayı sevmiştim.
Şimdi Fethiye’ye kasaba diyerek gerçekten çok ama çok sevdiğim ve beğendiğim Fethiye’yi hafife aldığım anlaşılmasın.  Fethiye denilen o güzel ilçe Türkiye’deki birçok ilden daha çok imkanlara sahip. Bunun farkındayım ve bu da beni cezp ediyor ama ruh olarak Fethiye bir ilçe, bir kasaba ve güzelliğinin büyük kısmı da buradan geliyor.  Benim demek istediğim, sadece, İstanbul’un göbeğindeki bir yaşamdan gerçekten bambaşka bir hayat tarzına geçmek bizim çevremizdeki çok alışılmamış bir tercihti.  Benim yoğun bir istekle yaptığım bir tercih.  Ve ben Fethiye’de yaşayan bir İstanbullu olmaktan çok Fethiyeli olmaya mutlulukla başlamıştım.

Ve bu tercih benim her gün “İyi ki de yapmışım,” dediğim bir tercih.  Sadece farklı bir yaşamı tercih ettiğimin de bilincindeyim.  Daha sakin, gündemden daha uzak, yerine göre hareketten, güncelden, moda olandan da uzak.  Hayattan haberdar olmaktan uzak değil belki ama hareketin ortasında olmaktan uzak.  Arkadaşlığın, insani temasın, doğallığın daha yoğun yaşandığı, biraz kenarda kalmışlık hissini taşıyan ama doğanın içinde olmanın ve kendine zaman ayırabilmenin verdiği güzellikle renklenen ve yüreği doyuran bir uzaklıkta olmak.

*

Sen iki gün gündemden, güncelden uzak olmaktan bahset dur, Türkiye’nin acı gündemi yeni yılda beni İstanbul’da buldu.  Haberlerde gördüğümüz olayların bir anlamda şahidi olmak ne demek hatırlattı.
Bu yıl yeni yıla İstanbul’da annemin yanında, ailemiz ile girmeye karar vermiştim.  İşlerim nedeni ile zaten İstanbul’daydım, burada kalmak doğru geldi.  Annem rahatsızlıkları nedeni ile sokağa rahat çıkamadığı için evde olmayı tercih ettik.  

Doğrusu Arnavutköy’de yeni yıl günü ve akşamı muazzam bir sakinlik vardı.  Genelde böyle zamanlarda çok işlek olan sahil yolundan neredeyse sayılı araba geçiyordu.  Son on gündür bir canlı bomba tehdidi olduğu söylentisi ile polis özellikle akşamları kimi yolları kapatıyordu.  Hep cıvıl cıvıl görmeye alıştığımız Arnavutköy’deki lokantalar bomboştu. Esasında İstanbul’da hareketli görmeye alıştığımız tüm mekanlar, sokaklar, bölgeler genelde boştu.  Belediyelerin ağaçları ve sokakları ışıklarla donatarak getirmeye çalıştıkları yeniyıl neşesinin herkese uzak olduğunu pek aşikardı. Yeni yıl günü de İstanbul bence tam da bu ürkek ruh halindeydi.

Gece yarısı yeni yıla girdikten göre ailecek kucaklaşmalar, kutlama telefon görüşmelerimizi yaptıktan sonra yavaş yavaş günü bitirmeye hazırlanırken, beni ilk uyandıran şey, “Arabayı sağa çek, sağa çek,” sesi ile adeta sahil yolunu inleten anons oldu.  Bir panzer hızla ilerlemeye çalışıyor ve neredeyse bomboş olduğu için yolda sakince ilerleyen arabadan acil yol istiyordu. Bunu kısa süre sonra siren sesleri ile hızla geçen polis arabaları izledi.  Sonra siren sesleri devam etti. Sahil yönünde her iki yönde hızla ilerleyen ambülansların siren sesleri.  Arnavutköy’den Ortaköy yönüne gidenler. Arnavuköy’den Bebek yönüne devam edenler. 

Aşikardı.  Bir şeyler oluyordu.

Televizyonu kapatmıştık. Açmadık. Ben de açmadım. 

Alınacak acı haber kotamızı dolduralı çok olmuştu.  Devam eden ambulans sesleri ile uykuya daldım.

*

1992 yılında Türkiye’de işe başladığım yıllarda terör olayları ülkemizin en önemli gündem maddelerinden biriydi.   Özellikle o yıllarda Adıyaman’da bir baraj inşaatı yapmakta olduğumuz için, şantiyelerimizdeki çalışanlarımızın, şantiyelerimizin güvenliği açısından her saniye tetikte olmak, gece gelebilecek her telefona hazırlıklı olmaya çalışmak bana yabancı bir his değildi.  Şantiyemizdeki patlayıcı madde deposu ile artan güvenlik riski, şantiyedeki köy korucularının varlığı, bekçilerimizin, ki o zamanlar özel güvenlik tabiri çok kullanılmıyordu, görüntüsü aklımda hep canlı.

Son yıllar daha da karmaşık bir Türkiye ve Dünya’da yine acılı rüzgarlar estiriyor.

Bugün, 1 Ocak 2017 sabahında, İstanbul’da, Arnavutköy’de, evimizin salonunda oturmuş, incelemeler nedeni ile trafiğe kapatıldığı için araç geçmeyen sahil yoluna bakarak düşünüyorum.  Hiç adetim olmadığı üzere televizyon açık.  Ana haber kanallarında yeni yılın Ortaköy’deki o acı ilk saatlerine dair aynı kısa görüntüler aynı kısa haberler ile dönüp duruyor.

Yaşam çemberinin merkezinde, kenarında, dışında neredeyim bilmiyorum. Çok da önemli bulmuyorum. Hepimiz merkezi kendimiz olan bir yaşam çemberinde yaşıyoruz.  Genişleyen halkalar ile Dünya’ya ve birbirimize bağlanıyoruz.


Etrafımda ne olursa olsun, kararlıyım, iyiliğe, dostluğa, kardeşliğe, sevgiye, hoşgörüye ve barışa olan inancımı sağlam tutacağım.  Bununla birlikte, Türkiye’nin ve Dünya’nın gündemini ve ülkemizin mücadelesini çok daha objektif, çok daha detaylı ve çok daha aktif olarak takip etmek ve anlamak her zamankinden daha önemli geliyor.  Karamsarlık ve çaresizlik girdabına kapılmadan.  Çözümün, yaşatılmak istenilen bu hislerden ötede, birlik olmaktan, bilgiden gelen sağlam cesaretten ve aydınlık günlere inançla birlikte çalışmaktan geçtiğini bilerek.

22 Ekim 2016 Cumartesi

"Şiddetsiz İletişim" Bildirisi

12-13 Mart 2016 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen "Geleceğin Lions'u Konferansı'nda sunduğum bildirinin özetine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimle.

"Hayatımdaki Lion Üyenin Olmazsa Olması:  Şiddetsiz İletişim"

http://www.lionskonferans2016.com/bildiriler/1.1-ZeynepKocasinan.pdf

5 Ekim 2016 Çarşamba

5 Ekim'de Fethiye'de Lions Hizmet Çalışmaları İle Özel Bir Gün Yaşadık

Üyesi olduğum Muğla Fethiye Lions Kulübü'nün çalışmalarına dair bir paylaşım:


Değerli Dostlar,

Üyesi olmaktan büyük onur ve mutluluk duyduğum Muğla Fethiye Lions Kulübümüzün 5 Ekim tarihindeki çalışmaları hakkında genel hatları ile bir paylaşım yapmak istiyorum.

5 Ekim 2016 tarihinde Lions 118-R Yönetim Çevresi Genel Yönetmenimiz Sayın Lion Cahit Kisioglu Muğla Fethiye Lions Kulübümüze Genel Yönetmen ziyaretlerini gerçekleştirdiler. Kendi Kulüplerine ve Genel Yönetmen 1. Yardımcımız Sayın Tuna Yükselen'in Kulübü İzmir Phokaia Lions Kulübü'ne ziyaretlerinin akabinde kendilerini Fethiye görmek bizler için çok anlamlıydı.

Genel Yönetmen Ziyaretinin akabinde Fethiye Belediye Başkanlığı ile birlikte organizasyonu gerçekleştirilen "Lions'un 100. Yılında 100 Günlük Ağacı" dikimine katıldılar.

Sonraki açılış yine Lions 100. Yıl Miras Projeleri kapsamında Fethiye Belediyesi ile ortak bir çalışma olarak hazırlanan "Fethiye Hatırası" noktasının açılışıydı.

Günün sonunda Sayın Genel Yönetmenimizin de katılımı ile bizleri yalnız bırakmayan Fethiye'deki STK temsilcileri ile bir araya geldik, paylaşımlarda bulunma şansını yakaladık.

Bu toplantı ve çalışmaların detayları ileriki günlerde Muğla Fethiye Lions Kulübü sayfamızda paylaşılarak iletilecektir, bununla birlikte, bu aktivitelerimizi büyük bir emek, özen ve titizlikle hazırlayan Muğla Fethiye Lions Kulübü Başkanımız Sayın Lion Arzu Yeni'ye, Yönetim Kurulu'na, Kulüp Üyelerimize ve Fethiye Belediye Başkanlığımıza ve destek veren Müdürlüklerine yürekten teşekkürlerimizi sunmak isterim. Çok sevdiğimiz Fethiyemiz için, doğayı korumak için değerli çalışmalar ortaya çıkarmak adına işbirliği ve özveri ile çok emek verdiler.

Fethiye Belediye Başkan Yardımcımız Sayın Mete Karacadağ, Kültür ve Sosyal İşleri Müdürümüz Sayın İlksen Halime OK, Park ve Bahçeler Müdürümüz Sayın Durmuş Sazcı ve Ekipleri çalışmalardaki katkıları kadar bugün yanımızda olarak bizleri Çok Değerli Fethiyemize hizmet etmek adına daha da yüreklendirdiler. Yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşları ve gönüllülerinin ortak çalışmaları adına örnek oldular, umut verdiler.

Sayın Cahit Kişioğlu Genel Yönetmenimiz, Yönetim Çevresi Sekreterimiz Sayın Lion Bahar Yarar Gülen'nin de katılımı ile, gerek bu resmi ziyaretleri, gerekse bizler için önemli olan bu üç aşamalı "8 Ekim Lions Dünya Hizmet Günü" aktivitelerinde, miras proje açılışlarındaki varlıkları ile bizleri hem onurlandırdılar, hem de çok mutlu ettiler. 5 Ekim 2016 tarihi Fethiye Lions Kulübü Ailesi olarak hep hatırlayacağımız özel bir gün olacak. Yürekten teşekkürlerimizi sunarız.

12. Bölge Başkanımız, Değerli Üyemiz Sayın Lion Esin Urganci Artun 'a da katılım, katkı ve aramızda oldukları için çok teşekkür ederiz.

Açılış ve toplantılarımızın farklı etaplarında bizi yalnız bırakmayan sivil toplum kuruluşlarının başkan ve temsilcilerine de yürekten teşekkür ve şükranlarımızı sunarız. Onların çalışmaları bizler için çok değerli, varlıkları bizler için hep anlamlı.

Fethiye için, Ülkemiz için birlik ve işbirliği içinde nice faydalı hizmetlerde buluşmak dileğiyle.

Yürekten saygılarımla paylaşırım.
Ln. Zeynep Kocasinan
Lions 118-R Yönetim Çevresi
Genel Yönetmen 2. Yardımcısı

4 Ekim 2016 Salı

Dünyayı Sen mi Kurtaracaksın?

Yaşamayanınız yoktur sanırım, bazen bir istek gelir ve Dünya için, Ülkemiz için, mahallemizdeki ihtiyaç sahipleri için, çocuklar için, doğa için bir şeyler yapmak isteriz.  Aklımıza bir fikir gelir, yüreğimize bir heyecan dolar.  Yapacağımızın anlamlı olduğunu hissederiz.  Hatta bu düşüncelerimizi paylaşmak isteriz. Anlatırız. Heyecanla, istekle, yapma azmi ile paylaşmak isteriz. Paylaşırız.

Ve hemen olmasa bile neredeyse çok geçmeden şu cümleleri mutlaka duyarız, “Neye yarayacak?”, “Böyle gelmiş böyle gider”, “Bu kişilere ulaşsan ne olacak, daha milyonlarcası var?” ve akabinde cümlelerin cümlesi mutlaka gelir - “Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın?

Sivil Toplum Hareketi’nin içinde olup, sosyal çalışmalarda destek verip bu ve benzeri cümleleri duymayan yoktur.  Yaptıklarımızın çok güzel olduğu ile başlar bu cümleler genelde. “Çok güzel bir şey yapıyorsun ama bunlar pek işe yaramaz, kıymetini bilmezler.” “Çok iyi yapıyorsun ama biliyorsun falanca da bunları denedi sonra olmadığını gördü.”  Vesaire, vesaire, vesaire.

Hani biz heyecanımızı paylaşmak, çoğu zaman sadece manevi olarak desteklenmek, yeni fikirler alabilmek umudu ile paylaşırız.  Ama karşımıza çıkan neden başaramayacağımız ve yaptıklarımızın boş olduğu konusunda bizi ikna etmek isteyenler olur.  Olabiliyor.  Yine klasik cümleler vardır sivil toplum çalışmalarının içinde olanların duyduğu.  “Kendini çok yoruyorsun.” “Kendini bunlarla biraz oyala ama kendini çok da kaptırma.” “Sen yap yine ama bil ki hiçbir şeyi değiştiremezsin.

Yaşamın bir alanında katkı koymak isteyen hepimiz bu cümleleri duymuşuzdur.  Aramızda duymayan varsa çok ama çok şanslı demektir.  Esasında bizler de şanslıyız, çünkü karşımıza bu cümleleri söyleyenler kadar farklılarını söyleyenler de çıkıyor.  “Yapabilirsin”, “Neden olmasın”, “Şunu da denesene”, “Ben nasıl yardımcı olabilirim?”, “Bizler de katılmak isteriz” diyen insanlar.  

Diğerlerinden daha az akıllı, daha saf veya daha çok zamanı olan insanlar değiller.  Onların farkı belki yaşama katkı koymak isteyenlerin ortak farklılığı.

Umudu ve sevgiyi seçenlerden olmak.  Yüreğimize doğru gelen ilhamların yaşam yapbozunun tamamlanmak için gerek duyabileceği parçalar olabileceğine inanmak.  Bazen tam da böyle olduğunu görmeye açık olmak.  Gerçekleri görmeye açık olup daha iyi bir dünya, daha iyi bir yaşam, daha mutlu bir insanlık için her zaman yapılabilecek bir şeyler olduğuna inanmak. Yaşamda yapılanların hiçbir zaman boşa gitmeyeceğine inananlardan olmak.

*

Sivil toplum çalışmalarının içinde sanırım onbeş yıldır aktif olarak yer alıyorum.  Daha öncesinde iş yoğunluğum nedeni ile daha çok yardım etmeyi seçiyordum.  İhtiyacı olanlara yardım etmek.  Sivil toplum hareketi Türkiye’de bu son onbeş yılda çok farklı bir atılım ve kuvvetlenme yaşıyor ve bu da bizlere sivil toplum gönüllüsü olmak ne demek öğrenme şansı veriyor.

Benim sivil toplum çalışmaları dediğimiz dernek ve vakıf çalışmaları ile öğrendiğim çok önemli bir bilgi var.  Benim sosyal çalışmalarda bakış açımı derinden değiştiren bir bilgi.  Belki eskiden aynı olduğunu otomatik olarak düşündüğüm muazzam bir farklılığa dair bir bilgi.  Üyesi olduğum Muğla Fethiye Lions Kulübü Derneği ve derneğimizin bağlı olduğu, 210 ülkede faaliyet gösteren Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği, kısaca Lions sayesinde idrak ettiğim bir bilgi.  Sivil toplum çalışmasının ruhuna dair.

Beni iş hayatından farklı bir boyutta sosyal yaşamda proje üretmek kavramı ile tanıştıran Lions Kulüpleri Dünya’daki 100. Yılını kutlamak üzere. Amerikalı Melvin Jones, Chicagolu bir sigortacı olarak 1917 yılında, bizler Türkiye’de, Anadolu topraklarımızda özgürlük ve cumhuriyet mücadelemizin temeli olacak zorlu günlerimizi yaşarken, Amerika Birleşik Devletleri’nin o günkü refah şartları içerisinde, bugünkü sivil toplum anlayışının temellerinden birini oluşturan Lions derneklerini kurmaya başlıyor.  Topluma katkı koymadan sadece ticari başarı veya kazanç için yaşamın sürdürülemeyeceğine inanan iş adamları olarak bu hareketi başlatıyorlar.  Aynı yıllarda aralarında bugüne kadar devam eden Rotary Kulüpleri gibi başka oluşumlar da harekete geçiyor.
Anadolu topraklarında, Türklerin yaşamında imece, yardımlaşma hep canlı olmuş kavramlar.  Yani bizler başkalarına yardım etmeyi ve dayanışmayı çok iyi bilen bir kültürden geliyoruz.  
Kökenlerimizde bu var.  Bununla birlikte takriben yüz yıl önce Dünya’da filizlenmeye başlayan sivil toplum hareketinin, özellikle Lions hareketinin farklı bir yaklaşımı var. 

*

Lions’un bir sloganı vardır “Hizmet Ediyoruz,” diye.  İngilizce “We Serve,” olarak ifade ettiğimiz.  Lions dernekleri ile tanıştıysanız bu kısa cümleyi mutlaka görmüş veya duymuşsunuzdur.  Hizmet ediyoruz derler, deriz.  “Nerede ihtiyaç varsa orada bir Lion vardır,” diyerek ihtiyaç olan yerde çalıştıklarını da belirtir Lionlar.  “Başkası için yardıma eğilmedikçe kimse dik duramaz,” demiş Kurucumuz Merhum Melvin Jones. 

“Hizmet ediyoruz” benim için fark yaratan sihirli bir kısa cümle.

Lions dernekleri üyeleri diyorlar ki, bir insana yardım edebilirsiniz ve o günkü sorunlarını o süre içinde giderebilirsiniz ama bu yeterli olmaz.  Yapılması gereken şey projeler üreterek bu kişilere hizmet götürmektir.  Kalıcı olabilecek çözümler götürmektir, çözüm için çalışmaktır, gönüllülerin zamanlarını ve yüreklerini de maddi imkânlar kadar ortaya koymalarıdır.  Birlik içinde çalışmaktır.

Yani bir çalışma için bir insana, bir gruba, çalışmalarına inandığımız başka bir derneğe çıkarıp para vermek, zaman zaman yapsak da, Lions Kulüplerinin hedefi değildir. Çünkü bunu yapmak kolaydır. Bunu birey olarak, aile olarak, bir arkadaş grubu veya bir şirket olarak yapabiliriz.  Ama ihtiyacın nedenini anlayabilirsek bu ihtiyacın kaynağını dönüştürebilirsek dokunduğumuz insanların hayatlarında kalıcı dönüşümler yaratabiliriz.  Sivil toplum hareketi dediğimiz yaklaşım bilinçlenelim der, birlikte hareket edelim der, tecrübelerimizi birleştirelim der ve özellikle ve özellikle süreklilik der.  Yani çalışmalarımız sürekli olmayı hedeflemezse işte o zaman faydası eksik kalır.

Şimdi maddi destek istenmesi konularında benim üyesi olduğum Lions derneğimiz dahil talepler gelmiyor mu, geliyor.  Hem de o kadar çok ki.  Bu farklı derneklerin temsilcilerine yardım etmek ile hizmet etmek kavramlarının arasındaki önemi anlatmaya gayret ediyoruz.  Ne mutlu ki sivil toplum düşüncesi Türkiye’de çok olumlu şekilde gelişiyor.  O yüzden şirketler de artık yardımlar yapmak yerine projeler oluşturuyorlar.  Mesela bir okulun boyanması için para vermek yerine, malzemeleri alıyorlar ve çalışanlarına o okulun boyanması için görev alarak gönüllü hizmet yapma şansı veriyorlar.  Yani maddi destek ile bireyin katkısını birleştirerek.  Dernekler, kurumlar eğitim projeleri yapıyorlar, mesela imkanı az olan insanların katılabileceği eğitim akademileri kuruyorlar, kültürel projeler yapıyorlar, mesela imkanı çok dar çocuklardan orkestralar oluşturuyorlar ve onların yeteneklerini geliştirmelerine fırsat veriyorlar.  O çocuklara para vermenin ötesinde farklı bir gelişim ve katkı sağlıyorlar.  Türkiye sivil toplum çalışmasında proje üretmek, yani hizmet üretmek ve uygulamak kavramlarını hızla öğreniyor.

*

Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’ne bağlı dernekler Türkiye’de 1963 yılında açılıyor. O günden beri Lions dernekleri, Lions Kulübü üyeleri Türkiye’de binlerce proje yapıyorlar,  okullar, hastaneler, sağlık ocakları yapıyorlar.  Binlerce okulun laboratuvarlarını, yemekhanelerini, kütüphanelerini yapıyorlar.  Birçok okulu bilgisayar ile buluşturuyorlar, binlerce çocuğa gerçekten hiçbir karşılık beklemeden burs veriyorlar.  Lions’da, sadece Türkiye’deki değil tüm Dünya’daki oluşumlarında en büyük prensip – hiçbir karşılık beklememek.  İnsanın inanası gelmiyor ama gerçekten benim saygı duymamı sağlayan en büyük özelliği de bu.  Edilirse bir teşekkür. Beklenen sadece bu.

Japonya’daki Lionlar da böyle. Makedonya’daki Lionlar da. Avusturalya’dakiler de Amerika’dakilerde.  Bizzat gördüm, yaşadım.  Ortak projelerde çalıştım.  Mesela 2011 yılında Japonya’da yaşayan büyük depremde orada içme suyu sıkıntısı yaşanınca, Fethiye ve Antalya İli’ndeki Lions Kulüplerimiz bir oldu ve imkanlarımızı harekete geçirerek Japonya’ya içme suyu gönderdik. İhtiyaçları olan içme suyu yokluğuydu, bunu göndererek onlara hizmet ettik.  Çalışarak onların bir ihtiyaçlarını giderdik.  Japon Lions Kulübü Üyelerinin 1999 yılı Marmara Depremi’nde Türkiye için yaptıklarını hep hatırlayarak.

O yüzden hem gurur duyuyorum, hem de Lions Kulüpleri ile karşılaştığımız için kendimi şanslı hissediyorum.  Türkiye’deki 15 Temmuz hain darbe girişimi bize sözde insana ve gençlere yapılan yardımların nasıl kötü amaçlar için yapılabildiği gösterdi. Gerçekten karşılıksız hizmet eden insanların ne kadar değerli olduğunu bana tekrar tekrar fark ettirdi.

Lions 200’ü aşkın ülkede sivil toplum gönüllüsü olmayı bizlere benimseten yaklaşımları ile ne kadar şeffaf, ne kadar doğru, ne kadar etkili, ne kadar insana kıymet veren bir yaklaşım.

8 Ekim günü “Dünya Lions Hizmet Günü” olarak kutlanır.  1917 yılında kurulan Lions 2017 yılında hizmette 100. Yılını kutlamaya hazırlanıyor.  Bu nedenle 3-9 Ekim 2016 tarihleri arasında, yani bu hafta Dünya’da takriben 1,5 milyon üyeli Lions Ailemiz hizmet etmek için hummalı olarak çalışacak.  Lions’un “Lions, Özgürlük, Anlayış, Ulusumuzun Güvenliğidir” sloganının ışığı altında. Çünkü sivil toplum hareketi, Lions bize öğretir ve hatırlatır ki ilk hizmet yerimiz her zaman öncelikle en yakınımızdır.  Ve oradan bakış açımızı genişleterek hizmet etmeye devam ederiz.  Komşumuz, mahallemiz, şehrimiz, Ülkemiz, Dünyamız.

Görürüz ki bir kalbe çok şey sığar ve kalbimize aldıklarımız için yaptıklarımız Dünya’yı değiştiremese de dönüştürür. 


Acıyı sevgiye, hüznü neşeye, yalnızlığı kardeşliğe, acizliği özgürlüğe.

2 Ekim 2016 Pazar

Lions Relife'da...

Lions Relife online dergisi için yazdığım yazılarımı aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz:


Keyifle olması dileğiyle.

Şükür ya da Şikayet

Doğruları bulmak için çalışmak, gayret etmek, doğru olanı yapmaya çalışmak, bunlar bize yaşama hevesini de veren arzular bir yandan.

Bununla birlikte yaşamda yarının nasıl olması gerektiğine dair düşüncelerimizin ne kadar sınırlı olduğunu fark etmek için o hiç tahmin edemediğimiz sürpriz yarınlarla karşılaşmak yeterli olabiliyor. Bir anda.

İşte o yüzden başımıza gelenlerle ilgili yorumları, yargıları, şikayetleri, mutlulukları, kaygıları, heyecanları akıtmaya başlamadan önce, özellikle de bizi üzüntülere iten düşünceleri, belki de sormak gerek, bu neden oluyor, bu neden oldu diye?

Kim bilir, belki şükredeceğimiz yanıtları şikayet edeceklerimizden daha fazladır.

23 Eylül 2016 Cuma

Hangisi...

Yaşamı, insanları, olayları iyi görmek, yaşananları iyiye yormak lazım. 

Üzmeye, üzülmeye değmez.

Seviliyorsak şanslıyız. Sevebilecek dostlar bulduysak belki daha şanslı.

Yaşlarımız ilerledikçe yitirdiğimiz dostlar çoğalıyor. 

Yaşanmışlıklar hem hazine hem teselli oluyor.

Yüreğimiz hep sevgide kalsın.

20 Eylül 2016 Salı

Yolumuz, Yönümüz

Yolumuz, yönümüz sevgiye olsun.

Yaşamın akışına güvenerek.

Her olanın hayrımıza olduğunu kabul ederek. 

Bu bazen o kadar kolay olmasa da. 

Denemek başarmaktır aslında.

18 Eylül 2016 Pazar

Tesadüf

Evrenin hayatımıza yanıtları sunma biçimi çok ilginç olabiliyor. Tesadüfler üzerine tesadüfler ile bazen.

Tesadüf diyoruz işte ya adına, o metotla geliyor yanıtlar. Genelde de insanları vesile ediyor. İyi ki de öyle yapıyor. Mesela bana kıymetlerini bilmemi hatırlatıyor.



Soruyorsak yanıt geliyor. Soruları sormaya ve yanıtları duymaya cesaret etmeyi seçme gücümüz olsun. Sevgiyle.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Korku

Bugün iki dostum iki farklı konu ile aynı şeyi düşündürdü bana. Biri az önce.

İnanıyorum ki duyduğumuz şeyler tesadüf değil. Artık muhtemelen biliyorsunuz ben tesadüflere inanmıyorum.

İki dostum neleri mi hatırlattılar?

Yaşamlarımızın sorumluluğunu almak bizim görevimiz. Kaderin etkisi başka bir mevzu ama yaşamın getirdikleri ile barışmak için seçmek gerek. Seçmemeyi seçiyorsak, bunda da sorumluluğu almak.

Kurban değiliz. Aciz değiliz. Öyleymiş gibi yapıyoruz zaman zaman hepimiz, ama bir yandan çok ama çok kuvvetliyiz.

Yaşamın üstesinden gelemediğimiz veya kontrol edemediğimiz yönlerinden etkilenmek acizlik değil. Yaşamak diyoruz ona. Elimizden geleni yapmadan yakınmak, şikayet etmek ve kendimizi aciz hissetmek, orada ise kendimiz için gerçekten ne istediğimize bakmak lazım.

Korkmak değil zor olan. Korku ille de kötü bir şey değil. Korku ile ne yapıyoruz, korkuyu nasıl yaşıyoruz, anlaşılan mesele en çok burada.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Ruha Şife

İnsan olmak hata yapabilmek demek.

Hoşgörmek, affedebilmek, affedilmek de kalbe, ruha şifa.

Yeter ki bilerek, incitmek için, menfaat için olmasın hatalarımız.

İyi niyetin bile koruyamadığı kimi hatalarımızın yıkan etkisini dostlukların gücü kolaylıkla onarsın.

1 Eylül 2016 Perşembe

Söyleyebilmek...

Kalbini, sevgisini, şefkatini, ilgisini bizlere açan ne çok insan var aslında hayatımızda.

Ben hayatıma dokunan her birinin varlığını hep hatırlamayı istiyorum. Ablası, kardeşi, evladı yerine koyanlar. Can dostu sayanlar. 

İnsan yitirmekten de korkuyor bazen. Sevilmek ve sevmek korkmayı da içeriyor. Mutlulukla karışık bir korku. Anne sevgisinin tadına benziyor belki.

Kalbe girenler unutulmuyor hiç aslında ama bu yıl daha çok hissediyorum ki daha çok söylemek lazım sevdiğimizi, yaşamımızdaki insanlara bizim için değerlerini.

Söylemek her zaman kolay değil. Hani bir tarih belirleyip miladım olsun diyesim var. Kalbimde olan dudaklarımda da olsun.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Günün Sorusu


Kalbimizi yaşama açık tutacağımız bir gün olsun.

Bugün iyi ki bugünü yaşadım diyebilmek için neyi yapmayı seçersiniz?

Mükemmel yapmak için uğraşmasanız bugün ne yapmayı denerdiniz?

Her gününüzün yaşadığınız için şükretmenizi sağlaması dileğiyle.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hakvermek



Seçimlerimizde kendimize özgür olma hakkını vermek başkalarının kendi seçimlerini yapmalarına izin vermemizi kolaylaştırabilir.

Bazen sorumluluğunu almak istemediğimiz için seçmemek için uğraşırız.

Bazen seçenekleri değerlendiremediğimiz için.

Nedenler farklı farklı.

Hepsinin altında belki korku hisleri.


Yüreğimizi güldürsün seçimlerimiz.

Her tecrübemizle kendimiz olmak kolaylaşsın.