İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ruhun Seni Çağırıyor, Duymaya Hazır mısın?


Bio-enerji, IPEC ve Reiki Üstadı Moshe Abudaram ile insan, yaşam, ruh, reenkarnasyon ve şifa üzerine, çok sorulan ve çok konuşulan konular üzerine sohbet ettik bu defa.

Hocam ile daha önce yaptığım üç röportaj ilgi gördü. Birazda gelen istekler nedeni ile daha önce ele almadığımız konuları ele almak, bana ilettiğiniz bazı soruların cevaplarını almak üzere kendisi ile bir dizi görüşme daha yaptım. Bunları bölüm bölüm sizlerle paylaşmak istiyorum Sorularımızın cevaplarını içimizde saklı olsa da, kimi zaman hocaların paylaştıklarını duymak da hem keyifli hem kıymetli oluyor.

Bu çalışmada sorular sorarak ve cevaplarını alarak ilerleyeceğiz. Hocam Moshe Abudaram’ın danışanları ile görüşmelerinde sevdiği ve kullandığı bir tarz bu. “Sormazsan söyleyemem,” der Moshe Hoca. “Seçim senin.”
Paylaştıklarımızın yaşamınıza sevgi, sağlık ve ışık vermesi dileği ile…

*

Zeynep Kocasinan: İnsan nedir hocam? Buradan mı başlasak? Ben nereden başlamak uygun emin değilim doğrusu.

Moshe Abudaram: Sorular ile başlamak en doğrusu. Biliyorsun benim düşünceme göre, sen sormazsan ben söyleyemem. Burada anlatacaklarımız sorusu olanlara ulaşsın. Bilin ki, soru varsa, cevap mutlaka gelecektir.

ZK: O zaman başlayalım. Tekrar soracağım. İnsanı nasıl tarif ediyorsunuz? Biz neyiz ve kimiz?
MA: İnsan kelimesini nasıl kullandığımıza bakmak gerekir. Biz bedenli canlılar olarak bu dünya da yaşamaktayız. Birçok bedenli varlık bu dünyada yaşamakta. Hepsinin aynı varlıklar olduğunu söylemek mümkün değil. Dünyaya ait insanlar olduğu gibi, başka âlemlere ait bedenlenmiş varlıklarda var. Kimileri asıl benliklerinin farkında ve kimileri değil.

Sorduğun şeylere cevap veriyor muyum?

ZK: Lütfen içinizden geldiği gibi devam edin.

MA: İnsan diyorduk. Ancak, insan sadece beden değil ki. Bir fiziksel beden var bu dünyada tezahür eden, yaşayan. Peki, bedene yaşamı veren ne dersek cevap orada ortaya çıkıyor. Ruh dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Enerji dediğimiz kavram ile karşılaşıyoruz. Dinler ruh kelimesini kullanıyor. Bu enerji, evrensel enerji gibi kelimelerle de ifade ediliyor. Mesela insanın ve dünyanın ana yaşam enerjisini sevgi olarak tanımlayanlar var. Mistik ekollerde buna ışık da diyorlar. Kısaca insan görebildiğimiz bir beden ve bu bedende yaşayan özgün bir ruhtan, bir enerjiden oluşuyor. Parmak izlerimiz gibi benzersiz ve farklı bir enerjiyiz biz.

ZK: Açık söylediniz, ama yine de ‘ruh’ nedir diye sorsam?

MA: Şöyle diyelim, yaşamın gözle görünen bölümü yaşamın gerçekten ne kadarını içeriyor? Öte âlem diye adlandırılan şey ne? Geçmiş, şimdi ve gelecek sıralı olarak yaşanan bir şey mi? Zaman nedir? Dünya nedir? Evren nedir?

Yaratılış nasıl oldu? Şimdi bunun ile ilgili yazılı bilgiler var. Ancak insan zihni bunu kavrayabilir mi? Var olanı inkâr edebilir miyiz?

Ruh nedir diye sorabilmek ve cevaplarına girebilmek için, konuya biraz daha farklı bakmak gerekiyor. İnsan sadece bedenden oluşmuyor. Beden varlığımızın bir parçası, dünya yaşamına dair bir parça. Ölüm bir ruhun bu dünyadaki görevini tamamladığı zaman, dünya üzerinde kullandığı giysisini, yani bedenini, bırakması demek. Bu giysilerden çok sayıda kullanıyoruz. Yaşam bir defa değil. Yani bir defa bedenlenmiyoruz bu dünyada. Ruhtur insanın esası. Senin kalıcı, asıl parçan bedenin değil. Senin değişmez parçan ilk yaradılıştan beri sana ait olan Ruh’un. Sen bu enerjisin ve hep o olarak kalacaksın. Doğdun. Bir bedeni seçtin ve geldin. Yaşadın. Gittiğinde, tekrar doğduğunda, ya da doğmadan önce – sen o yok olmaz parça idin ve öyle de kalacaksın.

Sen Zeynep diye adlandırıyorsun kendini şimdi. Ama Zeynep’ten farklı bir şeysin. Daha büyük bir parçasın. Zeynep senin şimdi dediğin boyuttaki tezahürün. Farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda başka şeyler olabilirsin.

ZK: …

MA: Şimdi Zeynep, sen Türkiye’de bildiğim kadar ile de İstanbul’da doğdun. Belirli bir anne ve babayla büyüdün. Babanı kaybettin, evet Allah Rahmet Eylesin. Peki, sen neden bu ailede doğdun bunu hiç düşündün mü?

Bu aileyi sen seçtin. Bir çocuk dünyaya geleceği zaman doğacağı anne babayı seçer. Çünkü ruhsal bir varlık olarak dünyaya bir öğreti almak ve bazı şeyleri yapmak için gelir. Yaşamak istediği dersi kendisine en doğru şekilde yaşatacak ortamı seçer. Bazen zoru seçer, bazen kolayı seçer. Bazen sakatlıklar ile doğmayı seçer. Genellikle doğuştan gelen sakatlıklar, bir yaşam ve kader seçimidir. Ve genelde bu seçim önceden yukarı da yapılmıştır.

ZK: Yukarıda dediniz...

MA: Ruhsal konulardan bahsederken ruha ait olan şeylerin yerini tarif ederken yukarıda demeye alışmışız bir yandan. Esasında geçmiş nerede, gelecek nerede, şimdi nerede? Farklı boyutlar farklı yerlerde mi sahiden?

Şimdi bir de ruh derken ve bu dair konulardan bahsederken gereksiz olarak kavramları karıştırmaya gerek olmayabilir. Buna istersen Enerji diyelim. Bizim özümüz, ruh değimiz şey bir frekans, bir enerji bir ışık esasında Aynen bedenimizin de temelde atomik temel taşlarından oluşan bir enerji kümesi olduğu gibi. Fiziksel boyutta, beş duyumuz ile algıladığımız boyutta bedeni görebiliyoruz; ruhu nereye yerleştirebileceğimizi bilmiyoruz, pek de düşünmüyoruz belki de.

Bir bebek doğduktan sonra dünyada zorlanır. Sonsuz bir varlık minicik bir bedene sığmaya çalışır. Zor bu.

İnsan doğmadan önce seçimler yapar. Ve o âlemde tüm bilgiye sahiptir. Yaşayacaklarının tamamını bilir. Ancak doğduğu anda bu bilgi silinir. Yaşam süresinde kimileri bu bilgileri tekrar hatırlayabilir hale geleceklerdir. Doğumla beraber bilgi dünya hafızasından silinir. Bellekten silinir. Veya oraya ulaşamaz, zorlaşır. Doğumla birlikte ruhunuzun bütünü değil, o yaşamda kullanılacak bölümü sahneye iner.

Ancak, tesadüfler ne demek o zaman? İşte, o anlar, seninde ifade ettiğin gibi doğru yolda olduğumuzun işaretleri. Planladığımız yol ile yürüdüğümüz yol tam olarak oturduğunda üst üste içimizi muazzam bir sevinç alır. Bazen nefesimiz kesilir yaşadığımızı tesadüfler ile ‘Nasıl olabildi?’ deriz. İşte o anları fark edin. Onlar size yolu gösteren fenerler gibidir. Kaptan hanım fenerlerin önemini biliyorsunuz değil mi? Fenerlerin anlamını bilin ki, yaşam yolunda rotanızı kaybetmeyin.
ZK: Reenkarnasyon konusunda çok merak edilen bir konu. Değinmeye başladık ama konuyu biraz daha açma zamanı geldi mi ne dersiniz?

MA: Beden bir giysi dedik. Ve bu giysileri değiştirdiğimizden bahsettik. Ruhların yaşama, dünyaya inmeden önce bir yol seçtiklerinden bahsettik. Şimdi bunları bir toparlayalım.
O kadar ana bir konu ki bu esasında. Yaşama bakış açımızı komple değiştirebilecek bir konu. İyi anlaşılması önemli; ancak, çok da takılmamak lazım bu konuya. Bugüne, bu yaşama odaklanmak bence çok daha doğru.

...

Şimdi, insanoğlu bedenlenerek dünyaya inmeye başladı. Nuh Peygambere kadar geri giden bir süreç bu. Hz. Adem’e. Belki daha eskilere.

İnsanoğlu Cennet’ten kovuldu. Yaşamı öğrenmeye, deneyimlemeye başladı. Doğrusu Tanrı ruhun öğrenme arzusunu hayata geçiriyor denilebilir. Ruh kendini, bütünü keşfeder. Bir olmak ve birey olmak. İfade etmesi kolay bir konu değil. Yani bu sınıflarda okuyorsak sınıfı geçmemiz isteniyor. Kimse sınıfta kalmamızı istemiyor. Ama sınıfı bizim geçmemiz gerekiyor.

Dünyada doğmadan önce, yaşamda neleri yaşamak ve yapmak istediğimizi seçeriz. Yani yolumuzu seçeriz ve bunu mümkün kılacak bir aile ararız. Anne babalar çocuklarını kendileri arzuladıklarını ve olmalarını seçtiklerini düşünürler çoğunlukla. Ama esasında, çocuk yaşamı için gerekli genetik özellikleri, ülkeyi, durumu, dili, dini, ırkı, seçer.

ZK: Reenkarnasyon’dan bahsediyoruz. Dünyaya tekrar tekrar gelmekten. Sormakta zorlanıyorum. ‘Sormazsan söylemem’ dersiniz. Sorular yaratmaya çalışıyorum. Biraz daha açabilir misiniz? Kaç yaşamdan bahsediyoruz. Bir sayısı, sınırı var mı bunun? Bir kuralı var mı? Gerçek mi diye bana soran çok oluyor; mutlaka size de sık gelen bir sorudur bu?

MA: Gerçek. Nedir gerçek? Gerçek olan ne? Şimdi biz seninle oturmuş konuşuyoruz. Nerede yapıyoruz bu konuşmayı? Oturduğumuz bu cafede mi? Bu masada mıyız? Şu anda mı yapıyoruz bu konuşmayı? İlk defa mı söyleniyor bunlar?

Yoksa, çok daha önceden belirlendi mi bu kelimelerin kullanılacağı? Gerçek kelimesini kullanırken dikkatli olmak gerekir. Benim gerçeğim ile senin gerçeğin aynı mı? Farklı koltuklarda oturuyoruz. Ben oturduğum yerden Arnavutköy’deki sahil yolunu görüyorum, sen ise Boğaziçi Köprüsü’nü. Peki, Aramıza birini oturtsak ve direkt olarak baksa camdan, nereyi görüyor olacak? Karşı sahilde bir yerleri belki. Gerçek olan hangisi?

Dünyada yaşam çok uzun süredir var. Uygarlıklar geldi geçti. Kimileri kayıtlara geçti, kimlerinin izleri silindi. İbraniler kayıtlarını binlerce yıllardır sakladılar. Ama dünyada yaşananlara göre bu bile çok yakın geçmiş sayılır. Nuh Tufanı neden oldu? Dünya toprakları üzerinde neler yaşandı? İnsanoğulları neler yaşadı?

On binlerce yıldır süren bir süreç bu. Çok kişisel bir konu bu aynı zamanda. Hepimizin ruhsal olarak seçtiğiniz konuları öğreniş tarzımız ve şeklimiz aynı değil. Ben geçmiş yaşamları çok irdelemek taraftarı değilim. Yani geçmiş yaşamınızda kimdiniz, neler yaptınız, bunu öğrenmek çok da fayda sağlamayabilir. Şifa da bunu kullanıyoruz, tamam. Ama bunun dışında bu bana çok da gerekli bir bilgi gibi gelmiyor. Biraz ego tatmini. Geçmişin bir masal gibi peşine düşüyoruz geçmişin. Ama bugün sıkıntılarımız, dertlerimiz varsa, fiziksel hastalıklarımız, maddi kaygılarımız, ailemiz ile ilgili endişelerimiz varsa, ben derim ki, “Hadi bugünü düzeltelim.” Bugünü mutlu, sağlıklı yaşamak içi eğer geçmişe gitmek gerekiyorsa gideriz ve gerekene bakarız. Neyi niçin yaptığımıza, ardındaki niyetlerimize dikkat edelim.

ZK: Çok konuşulan ve sorulan bir konu olduğu için açmak istiyorum. Bir yandan popüler diye bir konuyu konuşuyor olmak gerekmez. Bunu anlıyorum.

MA: Sen sormadan ben söyleyeyim, sen de biliyorsun ki, evet biz geçmiş yaşamları görebiliyoruz, bilebiliyoruz. Daha çok bilinen bir metot olan hipnoz ile o anlara gidilebilir. Ama hipnoz ille de gerekli değil. Hipnoz olmadan da o anlara gidilebilir. Görmek ve bilmek mümkün. Geçmişte yaşanan zor olaylar, yaşananlar bizde izler bırakır. Bazen pozitif yetenekler olarak çıkar karşımıza. Bazen kimi insanların diller konusunda çok başarılı olduğunu görürüz. Muhtemelen bu insanlar önceki yaşamlarında bu bilgileri edinmiş ve kullanmışlardı. Mozart, Beethoven gibi dehaların, esasında önceki yaşamlarında, parladıkları yaşama kadar yeteneklerini geliştirmek üzere yaşadığını görebiliyoruz. Yani o yeteneğin bedeli daha önce ödendi.
Evren çok adaletli. Sebep ve sonuç ilişkisi yaşamı tanımlar. Yaparsın ve sonucunu alırsın er ya da geç. Enerji bunu söylüyor. Benzer benzeri çeker. Pozitif pozitifi çağırır; negatif negatifi çağırır. Evrene ne verirsen onu geri alırsın. Ana kural budur. Ve düzen bunu doğrulamak üzere işler.
Bu yaşamında bir insan ile problemin var. Bu bir aile bireyi olabilir, iş ortağın olabilir, arkadaşın olabilir. Belki de yarım kalan hesaplarınız var eskiden kalma. Bunları hallediyor olabilirsiniz. Ama olmayabilirsiniz de. Bir kişi benden yardım istediğinde, Ruh’una sorarım ne istiyor diye.

Sen kolum ağrıyor diye gelebilirsin. Genelde bu ağrının fiziksel bir nedeni olabilir ama fizikselin ardındaki neden nedir bilmiyoruz. Belki de kolunu kullandığın bir şeyleri yapmaktan bıktın. Ama yapamamayı tercih etmiyorsun bir türlü. Yapmaya çalışıyorsun. O zaman ruhun bir şekilde sana artık durman için gereken fiziksel rahatsızlığı sağlıyor. Bu birçok hastalık için gerçek. İnsanlar bilmeden kendilerini hasta ediyorlar.

Onları bitiren bir işte çalışıyorlar. İş değiştirmeleri gerektiğini yüreklerinde biliyorlar ama korkular ve kaygılar nedeni ile yapmıyorlar. Ne mi oluyor? Aniden bir bakıyorlar ya rahatsızlanmışlar ya bir kaza geçirmişler ve işe gidemiyorlar. Ben diyorum ki, bunların farkına varın ve kendinize zarar vermeden düzeltin. Ruhunuzu kulak verin.

Ruhunuz size bir şey söylüyor. Dinleyin. Dinlemezseniz, yolunuzu zorlaştıracaksınız. O iş size uygun değilse, ya siz bırakacaksınız, ya da bir şeyler size zorla da olsa bıraktıracak. Sonuç aynı olacak ama birinci değil de ikinci yolu tercih ederseniz, siz daha çok zorlanacaksınız. Yol aynı, o yolu nasıl şartlar ile yaşayacağınız size kalmış.

Ben birinci yolu tercih edin diyorum. Ruhunuzu dinleyin. Sizden ne istiyor?

ZK: O kadar kolay değil dinlemek. Bazen bende yaşadım bunu, içimden gelen ses o kadar kuvvetli oluyor ki, aksini yapamıyorum. Eskiden tüm sesleri inkâr ettiğim zamanlarda oldu. Ve dediğiniz gibi kolay geçmedi o günler. Reenkarnasyon varsa o zaman karma da var. Yani yaşadıklarımızın bugüne taşınan etkisi. Karma konusunda ne söyleyeceksiniz? Bu konu ile bağlantılı biraz.

MA: Doğru. Karma kelimesi sık kullanılır oldu. Popüler bir kelime oldu. Son on, on beş yıldır. Buna anlaşmalar ve sebep-sonuç ilişkileri de diyebiliriz.

Dünya’ya geldiğimizde seçtiğiniz rol arkadaşlarımız var. Bir dersi öğrenmeye geldik; ve bunun gerektirdiği şartları yaşayacağız. O nedenle özellikle şifacı olarak yetişmekte olan öğrencilerime ve şifacılara ısrarla hatırlatırım hep: başkalarının hayatına, onlar yardım istemedikçe karışma şansımız, hakkımız yok.

Tamam, karışmak çok kolay, onların acılarını dindirmek isteyebilirsin. Ancak, ya onlar o acıyı yaşamak için geldilerse? Yardım isteniyorsa o zaman elimizden geleni yapabiliriz. Ama yardım istenmiyorsa o kişinin yaşamına asla karışmamalıyız. Meşhur bir kelebek hikâyesi vardır. Bir adam bir kelebeğin kozadan çıkmasını seyretmektedir ve kelebeğinin kanatlarının bir kısmı hariç tamamı kozadan çıkmıştır. Ancak o son bölümü bir türlü kelebek çıkamaz gibi durur. Adam uzanır ve parmağı ile kozanın o bölümünün açılması için yardım eder. Kelebek kanatlarını açtığında, adam üzüntüyle fark eder ki, kelebeğinin kanadının o bölümü maalesef tam formunda değildir. Kelebeğinin kanatlarını mükemmel haline getiren kozadan çıkmak için verdiği mücadeledir.

Çocuklarımıza yardım etmek isteriz. Onların öğrenmek için yaşaması gerektiğini unuturuz. Onlar bize ait değil. Bizi seçtiler, biyolojik özelliklerimiz için, yaşadığımız şartlar için. Belki de anne babaları olarak bizlerin ruhsal yapılarından alacakları olduğu için. Ama onlar seçtiler, biz değil. Biz ana baba olarak çocuklarımıza bakmak ve sevmek ile mükellefiz, ancak onlara sahip değiliz. Bunu hiç unutmamak gerek. Ve inanın yeni nesil çocuklar siz unutsanız bile size bunu hatırlatacaklar. Bundan emin olabilirsiniz.

Ruhlar dünyasının muazzam bir iletişim ağı var. Biz cep telefonlarını mükemmel buluyoruz. Eskiden telefonlar yazdırılırdı. Siz bunları hatırlamazsınız belki de Ya da mektup yazılırdı. Bir cevap için aylarca beklenirdi.

Komada olan hastalar vardır. Onları ruhları, koruyucuları yakınları aracılığı ile, veya beklenmedik şekillerde kendilerine yardımcı olacak kişiyi bulurlar, çağırırlar.

Bir ruhun yardıma ihtiyacı olduğunda o kişinin melekleri tüm melekler dünyasına seslenir ve o kişiye yardım edebilecek kişinin melekleri kanalı ile o kişiyi bulur. Karşımıza tesadüfî olarak çıkan hocalar, doktorlar, şifacılar, tedavi metotları genelde bu sihirli iletişimin sonucudur.
Soru varsa, cevap her zaman gelir. Ve genelde ilk gelen cevap en doğrudur. Sonra konuyu karıştırmaya başlarız. Zihin ve hesaplamalar işin içine girer. En doğru cevap her zaman içinize ilk doğan cevaptır. Soru varsa, cevap her zaman gelir.

ZK: Şifa nereden geliyor, nasıl işliyor? Bunu hep sorulan bir konu. Kolay bir konu değil.

MA: İyileşmek kişinin bireysel bir tercihidir. Bir kişi iyileşmek istemediği sürece o kişiyi iyileştirmek mümkün değildir. Bir kişi susamış diyorsunuz. Siz sürahiyi verebilirsiniz, bardağı verebilirsiniz. İçmek kişinin kendi tercihidir.
Rahatsızlığın birçok nedenleri var. Tercihler var, zihinsel, duygusal ve ruhsal nedenler var, kazalar var, negatif enerjiler var. Hastalık nereden geliyor diye sormak daha doğru belki. Hasta olmamız gerekmiyor çoğu zaman ama oluyoruz. Oysa bilsek ve kabul etsek ki hastalığa ihtiyacımız yok ... çok farklı olurdu bu dünyada yaşam. Tıbba tapmazdık belki. İlaçlara tapmazdık.

Hastalara yardım edebilmek için yapabileceklerimiz var. Dikkat, hastalığa karşı değil, hastaya yardım etmek için.

ZK: Tamamlayıcı tıp uygulamalarında okuyucularımızın öncelikle bir doktor veya sağlık personeline danışmalarını ve onların denetim ve onayı ile tamamlayıcı tıp tekniklerini uygulamalarını kullanmalarını hatırlatmak isterim. Bugün ki paylaşımlarınız için çok teşekkür ediyorum. Yeniden bir araya gelmek üzere diyorum ben.

MA: Ben de bu fırsat için teşekkür ederim. Ve hep hatırla ki hizmet etmek en büyük mutluluk kaynaklarından biridir.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yokohama'nın Rüzgarı


İki haftalık Japonya seyahatimin son durağıydı Yokohama ve şehrin ünlü Hamakaze rüzgârı sanki tenimde hala geziniyor. İstanbul Boğazı’nda bayrakların rüzgâr ile uçuştuğu bugünde sanki ruhum hala her iki şehirde birden geziniyor.

Yokohama’yı sevdim. İlk defa gittiğim bu şehirde denizi görmek, İstanbul Boğazı’nı hatırlatan köprülerini görmek, üzerinden geçmek, gül bahçelerini gezmek değildi beni çeken. O tatlı serin ve nazik ama kuvvetli rüzgârı hissetmek de değildi beni mutlu eden. Yokohama’da Japonya’da görmeye alışmaya başladığım ama yine de yüreğimi bir farklı ısıtan bir dostluk seli ile kapıldım gittim. Japon Shumei Vakfı’nın Yokohama Merkezi’ni ziyaretim gözlerimden yaşların eksik olmadığı bir uğurlama sahnesi ile noktalandı tren istasyonunda. Tokyo Narita Havalimanı’na giden Narita Express treni hareket aldığında, tren vagonunun kapısında tren kalkana kadar bekleyen, sabahın o erken saatinde beni ve benimle seyahat eden diğer bir Türk arkadaşımı geçirmek üzere gelen dokuz on Japon dostumuz vardı. Shumei Yokohama Merkezi başında bulunan Teto Sensei, Teto Hoca, sabahın o erken saatinde bineceğimiz trene kadar bizi geçirmekle kalmayıp, trende oturacağımız koltuğa kadar kontrol ederek bizi adeta bir evlat, bir kardeş gibi evimize yolcu etti adeta. O sabah bizi sevgi ile sarıp sarmalayan bu dostlardan ayrılmak yüreğime biraz zor geldi.

Ben vedalaşmamızdan başladım ama esasında belki de hikâyeye biraz daha öncesinden başlamalı.

Teto Sensei ile bundan birkaç ay önce İstanbul’u ziyaret ettiği zaman tanışma şansına kavuştum. Sakin ve huzurlu duruşu ile karşısındakileri de huzurlu hissettiren bir enerjisi olduğunu düşünmüştüm. Onu daha iyi tanıyabilmek için ise Japonya’ya gitmem gerekiyormuş.

Yokohama’ya vardığımızda Teto Sensei Shumei Vakfı’nın açılacak olan Miho Okulu’nun hazırlıkları nedeni ile şehir dışındaydı. Tokyo’dan Yokohama’ya vardığımızda bizi tren istasyonunda turnikelerin hemen çıkışında merkezdeki hocalardan Sakurai Sensei ve iki hanım karşıladı. Ve bizi o evlerinde misafir olarak kalacağımız Bay ve Bayan Namimoto’nun bizler için organize ettikleri bir davet yemeğine götürdüler. Bize daha yakın olacağınız düşündükleri için gerçekten İtalya’nın şık lokantalarını aratmayacak bir mekânda arkası kesilmeyecekmiş hissini veren mükemmel bir menü ile ağırladılar. Beni duygulandıran yemeğin sonunda gelen Türk ve Japon Bayraklarının şekilleri ile süslenmiş olan pastaydı. Lokanta’da çekilen grup resmimiz daha bizler ayrılmadan hazırlanarak bize sunuldu. Sanırım yemekte 13 kişi kadardık. Ne kadar güzel bir karşılama. Namimoto Ailesine tekrar teşekkürlerimi bu vesile ile sunmak isterim. Mimar olan oğulları ile birlikte Keiji ve Eiko Namimoto bizi bir anne baba gibi Yokohama’ya kabul etmiş oldular. Yüreklerine sağlık.


Üç gün misafiri olduğumuz bu sevgi dolu çift nezaket ve zarafetin başka bir örneği oldular. Sabahları Bay Keiji Namimoto’nun evin alt katından gelen ruhu okşayan Japon müzikleri ile tatlı tatlı güne merhaba dedik. Eşi Eiko Hanım’ın hazırladığı yemekler ev sahibemizin ne kadar muhteşem bir aşçı olduğunu ortaya koyuyordu. İtalyan lokantasındaki karşılama yemeğimizin güzelliği belli ki ev sahibemizin damak zevkinin bir ürünüydü. Evdeki yemeklerin hazırlanmasında Teto Sensei’nde büyük katkısı olduğunu öğrenecektik. Sağlıklı yiyecekler yememiz için Teto Sensei Japonya’nın farklı yerlerinde Shumei Doğal Tarım ile üretilen şekerden, tuza, salata malzemesinden una çeşit çeşit doğal tarım malzemelerini ev sahibemize yemeklerinde kullanmazı için iletmişti. Shumei Doğal Tarım metotları tamamen ilaçsız ve gübre de kullanmadan yapılan ve Shumei’nin kurucusu Meishusama adı ile bilinen Mokichi Okada tarafından geliştirilen bir tarım üretim metodu. Doğaya saygılı ve sürdürülebilirliği odak olan bir tarım yaklaşımı. Ben de geçen yıl İstanbul’daki aile bahçemizde bu metot ile sebze yetiştirmeye başladım. Türkiye’de birkaç yıldır Samsun’da bu metot ile pirinç üretimi yapılmakta ve bu sayede hem çok lezzetli hem de sağlıklı olduğunu bildiğimiz pirinçleri tüketme şansına kavuşuyoruz.


Shumei Yokohama Merkezi’ne gittiğimiz gün ise bizi daha farklı sürprizler bekliyordu. Merkez Türk ve Japon Bayrakları ile donatılmıştı. Oldukça kalabalık bir grup Türkçe ve İngilizce ‘Hoşgeldiniz’ ‘Merhaba’ ‘Wellcome’ kelimeleri ile süslü bir pankart ve hep bir ağızdan Merhaba diyerek bizi karşılamıştı. Fonda Mozart’ın Türk Marşı çalıyordu. Ne kadar ince düşünceli bir grup insan diye düşündüm içimden. Orada bir konuşma yapma şansımız oldu. Aynı zamanda bizim için özel bir Taiko Japon davulu ve farklı Japon müzik aletlerinin yer aldığı bir konser düzenlemişlerdi. Beraberce ünlü Japon Sakura şarkısını söyledik.


Merkeze gittiğimiz iki günde tamamen Shumei Doğal Tarım ürünleri ile hazırlanmış öğlen ve akşam yemekleri yeme şansımız oldu. Önce profesyonel aşçılar tarafından hazırlandığını sandığımız yemeklerin bizlerin gelişi nedeni ile gönüllü olarak merkeze gelerek yemek yapan hanımlar tarafından hazırlandığını öğrenmek beni oldukça şaşırttı. Sonra bu hanımların bir kısmı ile tanışarak kısıtlı Japoncam ile teşekkür etme şansına kavuştum. Elleri dert görmesin, sevgilerini kattılar hazırladıkları o güzel yemeklere. Ben Japon yemeklerini severim, fakat Yokohama’da yemeklerin tadı ev sahiplerimizin niyeti ile ayrı bir güzellikteydi. Ellerine ve yüreklerine sağlık.


Teto Sensei ile üç günlük Yokohama gezimizin bir gününde ve ertesi günün vedalaştığımız sabahında beraber olabildik. Teto Hoca’dan çok şey öğrendik ama en çok vurguladığı şey doğal olarak üretilmiş sağlıklı gıdaların tüketmenin önemiydi. Başarı için, iyi şeyler yapabilmek için sağlık ve sağlıklı beslenme belki de farkında olduğumuzdan çok daha önemliydi.

Yokohama’dayken Japonya’nın Tokyo Kulesi’nden sonra ikinci en yüksek yapısı ve en yüksek binası olan 296 metre yüksekliğindeki Landmark Tower Binasına çıkma şansımızda oldu. 69. katta yer alan gözlem katına çıkarken yine Japonya’nın en hızlı asansörüne bindim ve saatte 700 küsur km hız ile göğe yükselmenin ve inmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemiş oldum. Yokohama gerçekten güzel bir şehir, denizi ile, düzeni ile, ve o tatlı, ve tadı sanki insanın damağında kalan Hamakaze rüzgarı ile. Kimbilir belki tekrar Yokohama limanında gezinmek ve o lezzetli rüzgarı saçlarımda ve yüzümde hissetme şansım olur.

Mata Aimashoo Yokohama
… Tekrar görüşmek üzere…

Kaderimiz Hücrelerimizde Yazılan Hikayelerimizde mi?




Bioenerji ve Reiki Üstadı Moshe Abudaram ile farklı bir röportajı paylaşmak istiyorum.
Yine farklı konuları farklı bakış açıları ile ele almak üzere...


*

Zeynep Kocasinan: Hocam bir röportaj daha yapmak üzere zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Sizin tecrübe ve değerlendirmelerinizden ben hep çok faydalandım. Bu röportaj ile deneyimlerinizi ve düşüncelerinizi biraz daha paylaşmaya aracı olabilmeyi diliyorum.

Moshe Abudaram: Tek başına bir kelime var: Niyet.

Her şey niyet işe başlıyor Zeynep. Sağlam bir niyet her zaman sağlam bir başlangıç noktasıdır. Bir giysi koleksiyonundan neden bazıları sizi çekiyor? Sizi ne çekiyor?

Dualarda da öyle. Dua ettiğimde niyetim duada değilse, o dua ne kadar yerine ulaşıyor? … Ve bir yandan da niyetimiz ile istediğimiz şey, o yer ve zamana uygun ise oluyor. … Neden o seçtiğimiz resmi, bluzu veya kitabı alıyoruz? Bizi ne çekiyor? Oradaki enerji bizi çağırıyor – bağlanıyor.

İsteklerimizden bahsediyorum. Sınırlı olarak istiyoruz; özgürce değil. Mesela meslek seçimi – bildiğimiz şeylerin arasından istiyoruz. Bildiğimiz, müsaade ettiğimiz dünya kısıtlı ise, yaşamda kısıtlı kalıyor. Biz yaşamda sınırların içinde kısılıp kalıyoruz.

Ve büyüdükçe hayal dünyamız giderek kısılıyor. Beş yaşında neler istedim?

Her çocuğun hayali var. Kendi kendisiyle konuşuyor. Bunu anne baba duyarsa korkar bazen . “Odama kocaman pembe, ya da mavi bir ayı geldi, konuştum, ” diyebilir mesela çocuk. Anne sorsun: “O ne dedi? Sen ne dedin?” Bunu olumlu bir şey olarak karşılamak lazım. O zaman yaşamdaki hikâyeler büyüyünce de devam eder. Geniş düşünce dünyası olan, farklı yönleri görebilen yetenekli insanlar çıkar. Anne “Sus, yok öyle şeyler, ” derse, çocuk korku ile kendisini iptal eder. Bu anne babasında hissederek yaşamayı öğrendiği korku.

ZK: Ana baba olarak sözlerin etkisinin tam farkında olmak ne kadar mümkün? Korkulardan bahsediyorsunuz. Bu oldukça derin bir konu.

MA: Söz dedin; sözün etkisine bakalım. Emoto’nun çalışması muhteşem. Aynı kaynaktan alınan suya “aptal” diyorum ve “teşekkür ediyorum” diyorum. Mikroskop altında su birincisinde bulanık bir form alıyor. Teşekkür kelimesi ile mükemmel kristal oluşturuyor. Su sözü anlıyor, niyeti anlıyor, ve buna bir reaksiyon veriyor – olumlu veya olumsuz. Masaru Emoto’nu bu çalışması ile ilgili kitapları var. Net olarak izah ediyor. Peki, bizim vücudumuzun %60-70’i su. Bize ne oluyor o zaman?

Motivasyonu yükselten ve düşüren ne? “Bak komşunun çocuğu ne güzel başarıyor” veya “Senden adam olmaz” denildiğinde neler oluyor?

Örneğin sömester karneleri neyi anlatıyor? Çocuk öğretmeni mutlu etmek için uğraşıyor. “İsterse elinden daha da iyisi gelebilir, ” diyor öğretmen. “İsterse başarılı olabilir, ” diyor. Bu söz motivasyon yaratmıyor. Çocuk “yaptığımın sonucu buysa denemeyeyim” diye düşünüyor.

Daha kelimesi bir yerde takıyor insanı. Hepimiz yarışa çıktığımızda bir terslik oluyor. Hepimizin ayrı bir kaabiliyeti var esasında. Aynı şey olamayız. Çocuğumuzun 1. olmasını istiyoruz. Sınıf 40 kişi. Kaç kişi birinci olabilir? Çocuk dersten not olarak 8 alıyor ve anne babaya 8 yetmiyor. 10 olmazsa yetmiyor. Oysa başarıyı ne ölçüyor? Belki başka konuda başarılıyız, veya belki çekindim derste soramadım, ve anlamadığım konular oldu. Bu nedenle başaramadım.

Kendi motivasyonumu yitirmişim, beklentiler büyük, hayal et…

ZK: Bu anlattıklarınız okul yıllarımı düşündürdü. Bana “Ders çalış, şu notu al bu notu al” diye bir ailem olmadı. Hatta daha çok “Bu kadar çalışmana gerek yok, ” dediklerini hatırlıyorum. Ama ben de danışanlarım ile çalışmalarımda ve koçluk çalışmalarımda ailenin baskısı altında olan çocuklar görüyorum. Bazen de kendi öğrencilik yıllarımda yaşadığım gibi çocuğun ailesinden kaynaklanmayan, belki çevreden, basından gözlemleyerek kendi kendine oluşturduğu baskılar var.

MA: Gel bir örneğe bakalım. Bir ailenin 2 çocuğu var. Biri okulda başarılı ve imtihanda en iyi okula girdi. Diğeri giremedi. O sınavı geçemedi diye olumsuz mu oldu? Yaramaz demek işe yaramaz demek oluyor. Bir çocuğa afacan demek başka bir şey.

2 çocuktan bahsediyorduk. Biri başarılı, diğeri sınavı geçemedi. Biri övülüyor, diğeri ne oluyor?

Bir yandan anne diplomayı göstermek istiyor. Komşulara, teyzelere göstermek istiyor. Sınavı geçemeyenden bahsederken “Tabii o da iyi ama....” diye konuşmalar yapışıyor.

Sonra bakıyorsun diploma almayan hayatta daha başarılı oluyor.

Başarı karnede hep 10 aldı mı demek?

Ezberleyen başarılı, ezberleyemeyen başarısız mı demek?

Kalıba giren, annesinin babasının sözünden çıkmayan başarılı mı demek?

Kalıplardan çıkmak isteyen yaramaz ve başarısız mı oluyor?

…

Çocuk odasını düzeltmedi diye ne kıyametler kopuyor ailelerde. Komşu ne diyecek? Sanki komşunun çocuğu gerçekten toplu. “Hadi odanı topla”. “İstemiyorum.” “Topla, bak yoksa…” İki tarafı da mutlu etmeyecek ve sonuç getirmeyecek diyaloglar bunlar.

Kaygı varsa, senin kaygın var mıydı bilmiyorum, ama bir kıyaslama söz konusudur. Ya ailenin ya da çevrenin.

ZK: Sanırım başarıdan keyif alma noktası daha fazla iyi benim yaşadıklarımda. Yani beni engelleyen kaygılarım olmadı. Belki yordu. Ailem de kaygı doğuracak şeyler yapmadılar galiba.

MA: “Koşma düşersin” diyoruz ve nasıl da yaratıyoruz düşüncelerimiz ile. Ve gerçekten düşer o çocuk. Neden yaratıyorsun bu düşünceyi? Yüzüstü bam diye düşer gerçekten. Nasıl bir şey oluyor bu? Düşünceler ile neler yaratıyoruz? Yaşamın her alanında?

…

Kuantum fiziği ve deneyleri hakkında birçok kitap yazıldı. Bunlar enteresan.

Ben de bir deneyi paylaşmak istiyorum. Bir deney için bir insanı aldılar. Ve ağzından, balgamdan beyaz hücre aldılar ve tüp içinde monitör sistemine bağladılar. Ve adamı da başka bir yere aldılar ve onu da monitör sistemine bağladılar. Korku filmi seyrettirdiler. Adamın o filmi seyrederken yaşadığı heyecan monitörde kendini belirle şekilde gösteriyor. Ayrı bir mekânda olan hücreye bakıldığında, aynı frekanslar hücrenin bağlı olduğu monitörlerde de görünüyor – hem de korku filmine seçilen insanın verdiği reaksiyonlar ile tam eş zamanlı olarak. Yani hücre fiziken ayrılmış olsa da bedenin yaşadıklarını hissetmeye devam ediyor. Biliyor.

ZK: Bruce Lipton’un çalışmalarına gitti aklım. Hücrenin hafızası ve zekâsı ile ilgili.

MA: Evet herkesin okumasını öneririm. Yaşama bakış açımız her yönden genişliyor ve değişiyor.

Ve bazen korkular öbür hayatlarımızdan gelir. Aklıma bir kadın geliyor. Boğazına kadar teni pembe renkte, boğazdan yukarı bembeyaz.

Bu anlatacağım olayda yaptığım şeye hipnoz demek istemiyorum. Hipnoz değil yaptığım. Nasıl diyelim buna? Seans, bir nevi farklı bir meditasyon ile yapılan bir enerji çalışması diyelim. Hipnozda kişiyi bitince uyandırmak gerekiyor, bunda uyandırmak gerekmiyor.

Ve bu kadını geriye aldım. Neden bu hale geldiğini – 4-5 yaşına aldım hatırladığım kadarı ile. Ve enteresan bu kadın - tesadüf dediğimiz şey – radyoda bir programa konuk olarak çıkmıştı. Programı dinlerken hanımın sesi bana çok tuhaf geldi, frekansında beni çok rahatsız eden bir şey vardı. Programı dinlemeye devam ettim. Sanki ciyak ciyak bağırıyordu. Sonuna kadar dinledim. Yaptığı şeyleri anlatıyordu, oldukça da bilgili ve tecrübeli bir hanımdı ama sesinde büyük bir terslik vardı. Programın sonunda hanımın telefon numarasını verdiler, yazdım.

Ve ertesi gün telefon ile aradım, “Sizi görmek isterim, ” dedim. Neden aradım bilmiyorum. Ancak hanımı görünce anladım. Kafası, yüzü ile bedeni arasında çok biraz renk farkını gördüm. Sanki baş kesilmiş ve başka bir baş takılmıştı.

Bir çalışma yaptık, meditasyonla başladık ve 4-5 yaşlarına götürdüm. Sordum “Sıkıntın var mı?” “Aile bireylerinden biriyle? Annenle? Seviliyor musun, sevilmiyor musun?” Problem kaynağı annesi görünüyordu.

O zaman o hanımı meditasyonda kendi annesinin yerine koydum. Onu annesi olarak annesinin 5 yaşına götürdüm. Orada annenin kendi annesi, yani hanımın anneannesi ile, problemi olduğunu gördüm. Bu defa o hanıma anneannesinin kılıfını giydirdim. Anneannesi 5 yaşında.

“Anneannen 5 yaşında” dediğim anda hanım bağırmaya başladı. “Evde dedemleyim, yalnızım” diye anneannesi olarak anlatmaya başladı. Anneannenin 5 yaşındayken kendi dedesi ile olduğu noktadan bahsediyoruz. “Dedemleyim. Dedem beni ağzım ile istemediğim şeyleri yapmaya zorluyor. Ne yapacağımı bilemiyorum…” Derin bir travma yaşanmış, ve çocuk olayı yaşayan bedenin baş kısmı ile bağlantısını koparıyor. O anda hemen bu yıllar önce yaşanmış olay ile ilgili formu değiştirmeye başladım.

Çalışmayı yaptığım hanımın gözleri yaş doldu. Boyunda kesilen pembe renk yavaş yavaş kafasına, yüzüne yansımaya başladı. Bembeyaz olan yüz ve kafa rengi kısa zamanda normale döndü. Anlatmak kolay, izah etmek biraz daha zor. O zamanki travma bugüne kadar nasıl geliyor?

…

O kadının çalışmasında hücrelerde taşınan travmayı çözdük. Anneanneden anneye, oradan kendisine. Bu nasıl taşındı bu üç nesil arasında? Enteresan değil mi?

Hücre ile insanın enerji alanları arasında bağ var. Anne ve çocuk arasında bağ var. O anneanne büyüdü ve çocuk doğurdu. O çocuk çocuk doğurdu. Torun ve anneanne aynı bedenin parçası. Önce yumurta vardı. Tek hücre vardı. Sonra anne karnında tek hücre bölünmeye başlıyor ve insan oluşuyor.

…

ZK: Oldukça kuvvetli bir örnek oldu bu. …

MA: Devam edelim. Her hücre neye bölüneceğini nasıl biliyor? Her hücrenin kendi bilgisi var. Biri karaciğer oluyor, diğeri akciğer veya mide. Vücut çok iyi bir eczacı, çok iyi bir doktor. Yediğimiz gıda ile berbat oluyoruz. Endüstriyel gıda diyoruz, rafta durması için hazırlanmış gıda. Evde yaptığımız mayonezi iki gün bıraksam yenmez. Markette rafta nasıl dayanıyor? Üreyen bakteriyi öldürüyor olmalı. Tabii herkesin evde mayonez yapacak vakti yok.

Bir örnek daha geldi aklıma. Bunu da paylaşmak istiyorum. Anne baba çocuk odasına dev peluş oyuncak alır koyarlar. Bunun öyle ters etkileri olabiliyor ki.

ZK: Bildiğimiz kumaş, hayvan şeklindeki oyuncaklardan bahsediyorsunuz değil mi? Çocuk olarak hepimizin böyle oyuncakları oluyor.

MA: Büyük olanlarından bahsediyorum. Bir çocuğa göre büyük olanlarından. Bir defasında 25-26 yaşlarında bir kız annesi ile bana geldi. Kızın korkuları var. Göz doktoru olmuş ama korkularından bir türlü kurtulamamış, ve yaşamını belli ki çok aksatıyor. Ve bana bile annesi getirdi, çalıştım. Geriye doğru problemin kaynağını araştırmak üzere bakmaya başladım. 3, 5 - 4 yaşlarında takıldı. Bunlar olurken annesi odada yanımızda oturuyor. Kız annesinin varlığı ile çalışmada güvende hissediyor.

Sordum “Ne oluyor 4 yaşında?”

Cevap vermeye başladı: “Odamdayım. Duvarda duvar boyunda dev bir kedi resmi var. Korkudan ölüyorum.” Kız bunları söylerken annesi sapsarı oldu. Kız devam etti “Ağzı o kadar büyük ki sanki beni yutacak.”

Kırmızı şapkalı kız hikâyesini hatırlar mısın Zeynep?

Biraz çalışmadan sonra o kalıbı değiştirdik, o görüntüyü ve korkulacak bir şey olmadığını fark ettirdik. Geçmişin izlerinden arındırdık. Yatarken bembeyaz olan yüze renk geldi. Cildin rengi sıkıntılar hakkında çok şey söylüyor.

Anne kediyi büyük olarak sevmişti. Ama çocuk aylarca, senelerce o kedi ile yaşadı, korkuyu içinde tuttu!

ZK: Çocuk zihni ile algılarımızın bizi nerelere taşındığını kestirmek mümkün mü diye düşünmeden edemiyorum siz anlattıkça. Sözün gücünün her an farkında olmak kolay değil.

MA: Sözün gücü kadar, neye kulak verdiğimiz de önemli. Neleri duymayı seçiyoruz? Her şey bir. Tüm bilgi her zaman her yer de var. Duyabilmek için duymayı istemek gerekiyor. Seçmek gerekiyor. Yani dünyada müzik kanalları yüzlerce. Örneğin İstanbul’da 100.6 radyo frekansında pop müzik çıkıyor, 88.2’de başka bir şey. Tüm bilgi var, her zaman, ve var olandan biz seçiyoruz.

…

Olaylara farklı açıdan, kuantum fiziği açısından bakmak da mümkün.

Newton fiziği gördüğümüz şeyler için doğru.

Ama ya fotonlar? Foton bakanın niyetine göre yapı değişikliği gösteriyor, dalga oluyor. Fotona bakanın niyetine göre aynı fotona bakan başkalarının gördükleri de değişiyor.

Niyetin gücü harekete nasıl geçiyor?

ZK: Konular konuştukça yenilerini getiriyor. Yerimiz daraldığı için iz sürmeye ileride devam etmek arzusu ile, son bir söz ile noktalamak için ne söylersiniz?

MA: Diyelim bakkala, markete gittim ve poğaça yapmak için un aldım. Koydum mutfağa, sonra aradan zaman geçti bir baktım ki yanında karıncalar. Tesadüf. … Çiftçi buğdayı ekti, biçti. Satıldı. Bakkala, markete kadar geldi. O un neler geçirdi?

Benim poğaça yapmak isteğim nereden geldi?

Benim o isteğim karıncanın açlığından olabilir mi?

Yaşamdaki tesadüfler halkalar değildir. Biz birbirini takip eden bir zincirin halkaları gibi görüyor olabiliriz. Ama bir dokuma kumaş gibi farklı yönlerde çift yönlü ipler, örgüler var. Tek yönlü değil. Sen sık sık Fethiye’ye gidiyorsun. Belki seni her gidişinde seni uçak götürüyor, ama esasında birçok farklı örgüler getiriyor. Farklı yönlere birçok halka.

ZK: Tekrar çok teşekkür ediyorum zaman ayırdığınız için.

MA: Sana da kolaylıklar dilerim. Niyetinin gücünün hep farkında ol.

15 Mayıs 2009 Cuma

Eve Döndüm




İki haftalık oldukça yoğun bir Japonya gezisinden sonra tekrar İstanbul'dayım. Aradaki saat farkında dolayı sabahları oldukça erken uyanıyorum; güneş sanki Japonya saatlerine göre doğuyor bedenimde.


Ve ruhum da henüz Türkiye topraklarına tam ulaşmadı sanırım.


İstanbul'da sabahın erken saatlerinde balıkçı teknelerinin seslerini, saatler ilerledikçe vapurların ve gemilerin düdüklerini duymak ne güzel geldi.


İstanbul gideli beri çok ısınmış. Tokyo'ya vardığımda havanın İstanbul'dan sıcak olduğunu görmek şaşırtmıştı beni.


Anlatacak çok şey var, ama şimdilik bu sadece bir merhaba.


Sevgilerimle,

Z.

28 Nisan 2009 Salı

Bu Kitaplar Nerelerde Bulunur?

Merhabalar,

Birçok dost, arkadaş ve danışanımdan soru geldi, kitaplarınız nerede bulur diye.

Haydi biraz bilgi vereyim. "Reiki'yi Yaşıyorum" ve "Görüşler"

Öncelikle D&R mağazalarında satış.

Ankara'da Dost Kitabevi (6 şubesi vardır), İmge Kitabevi (5 şubesi vardır) kitaplardan talep etmişler. Herhalde ellerine geçmek üzeredir.

Bunların dışında bu hafta içinde İnkılap Kitabevi (12 şubesi vardır) mağazalarında kitap satışa sunulacak.

Dağıtımcı firmalarda da kitaplar mevcut olduğu için herhangi bir kitabevinden istenildiğinde, ellerinde hazır bulunmasa bile, sipariş oluşturulduğu takdirde kitabı müşterisine teslim edebilecek durumdalar.

İnternet ortamında: kitapyurdu, ideefixe ve netkitap isimli sitelerden kitaplar temin edilebilir.


Linkler:

www.ideefixe.com'da:

http://www.ideefixe.com/vitrin/aramasonuc.asp?Shop=1&aranan_yer=0&Page=1&SearchTerm=zeynep+kocasinan&SearchTerm%3ASelectedValue=

www.netkitap.com'da:

http://www.netkitap.com/arabul2.asp?select=T%FCm+alanlarda&ad=zeynep+kocasinan


Keyifli okumalar diliyorum.

Sevgilerimle,

Z.

16 Nisan 2009 Perşembe

Yeni Kitaplar



Zeynep Kocasinan 'ın "Reiki'yi Yaşıyorum" ve "Görüşler" başlıklı kitapları yayınlandı.

Link: http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=63580



***



"Reiki'yi Yaşıyorum"

Zeynep Kocasinan’ı Reiki’ye götüren olaylar zinciri, tesadüfler ve yaşamındaki değişimlerin ilginç hikayesini okuyacaksınız.

Kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını nasıl korursunuz? Uzaktaki yakınlarınıza ve ailenize nasıl destek verebilirsiniz? Allerjilerin altında yatan etkenler nelerdir?

Yaşamınızın akışını nasıl değiştirebilir siniz? İstediğiniz yaşamı yaşamak için çok mu geç?

Yürekten, dürüstçe yazılmış bir kitap. Teorik bilgilerden çok yaşam deneyiminden geçmiş bilgileri okuma ve yaşamınıza entegre etme şansına kavuşacaksınız.

Reiki’yi ve tamamlayıcı tıp yaklaşımlarına kişisel bir pencereden bakış.



"Görüşler"

Yaşama başka bir pencereden bakmaya ne dersiniz? Anılar, resim, sanat, edebiyat ve gündelik yaşamın tanıdık ve bilinmeyen sokaklarında bir gezinti. 1977 yılında Taksim'de bir gezintiden, 2008 yazında Japonya'da Miho Müzesine, oradan Tunus'a Bardo Müzesine, Fethiye'ye, dünyanın ve ruhun farklı ülkelerine keyifli, içten bir yolculuk.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Veliler için Koçluk Yaklaşımları






Eğitmen ve Yaşam Koçu Zeynep Kocasinan, 3 Nisan 2009 Cuma akşamı Fethiye Menteşeoğlu İlköğretim Okulu Velilerine "Veliler için Koçluk Yaklaşımları ve Aileiçi İletişim" başlıklı bir seminer verdi. Fethiye Lions Kulübü Derneği'nin katkıları ve Menteşeoğlu İlköğretim Okulu Okul Aile Birliği'nin destekleri ile yapılan çalışmada öğrencilerin başarılarında ailenin görevi, beynin doğru kullanımı ve etkili dinleme gibi konular ele alındı. Fethiye Lions Kulübü Derneği Başkanı Vasfiye Doğan ve Menteşeoğlu İlköğretim Okulu Müdürü Besat Özkaraca'da konuşmaları ile velilere hitap ettiler. Seminer sırasında Zeynep Kocasinan öğrencilerin ve velilerin sınav hazırlıkları hakkında da bilgiler aktardı.

8 Mart 2009 Pazar

Yolun Neresindeyiz?

‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ : Bana hüzünlü gelmeye başlayan bir gün oldu son yıllarda. Öğrencilik yıllarımda bugünün çok üzerinde durduğumu söyleyemem. Liseyi bir kız lisesinde okudum, üniversiteyi de yurtdışında. Öğretmenlerimden ve ailemden kız çocuk olduğum için bir erkek çocuğun karşılaşacağından daha fazla engeller ile karşılaşmadım. Ne azından hissetmedim. Kız çocuk olmamın beni durdurduğunu düşünmedim.

Üniversite’yi Amerika’nın iyi üniversitelerinden birinde okudum. Burada beni şaşırtan mühendislik fakültesindeki kız öğrencilere Amerikalılar dahil diğer öğrencilerin sanki çok özel insanlarmış gibi muamele yapmasıydı. Mühendislik olmak Amerika’da Türkiye’deki kadar popüler değildir. Doktor olmak, avukat olmak çok daha prestijlidir. Ancak kız öğrencilerin fen ve matematik derslerini sevmelerine iltifat edilmesine şaşırtmıştım. Belki bir kız lisesinde okuduğum için ve birçok arkadaşım fen ve matematik’te başarılı olduğu için bana göre bu normal bir şeydi. Matematik veya tarih derslerini seviyor olmak elmayı veya portakalı sevmek gibi bir tercihti. Bu tercihlerin kız veya erkek olmak ile ilgisini kurmamıştım.

Türkiye’deki ve Dünya’daki kadınların yaşam şartları ve bir erişkin kadın olarak yaşamanın getirdiklerini ise eğitimim bitip Türkiye’ye döndükten ve rahmetli babam ile inşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra fark edecektim.

Türkiye’ye döndüğümün ertesi günü işe başladım. Bir Cumartesi sabahında İstanbul’a dönmüştüm. Pazar sabahı babam “Haydi hazırlan Kırklareli’ne ihalesi yapılacak olan bir barajın yerini görmeye gideceğiz, ” dedi. Hazırlandım, arabaya atladık yola çıktık. Türkiye’ye döndükten 24 saat sonra iş hayatım başlamıştı.

Kırklareli’nde Devlet Su İşleri’nin bir Şube Müdürlüğü vardı. Şube Müdürünü ziyaret ederek iş hakkında bilgi aldık. Bir noktada Müdür Bey bana döndü “İşi alırsanız Zeynep Hanım mı Şantiye Şefi olacak?” dedi. Onsekiz aydır yurtdışındaydım, itiraf etmeliyim 22 yaşında olmama rağmen o günlerde beni çok daha büyük zannederlerdi. Örneğin üniversite birinci sınıfta asistan olduğumu düşünerek bana gelenler çok olurdu. O günlerde benim için olduğumdan büyük görünmek bir iltifattı, bugünlerde samimi olarak yaşımdan genç gösterdiğimi düşünenler olunca seviniyorum. Şube Müdürü beyin sorusu bana o gün enteresan gelmemişti. Şimdi bugün bir Şube Müdürü bana bu soruyu sorsa çok daha farklı şeyler düşünüyorum.

Küçüklüğümden beri babamın işleri vesilesi ile farklı şantiyelerde bulunduk. İlkokula başladıktan sonra şantiye gezilerimiz yaz tatillerine sıkışmaya başladı. Ama hayatımda yabancı bir kavram değildi. Babam inşaat yüksek mühendisiydi ve inşaat işleri yapıyordu. İnşaat şantiyelerinde genelde kadın çalışan göremezsiniz; inşaat işleri genelde erkeklerin çalıştığı bir sektördür. Bizim firmamızda çalışan hanımlar muhasebe servisinde görev yapardı. Kendim işe başlayana kadar bunun benim o güne kadar bulunduğum ortamlardan ne kadar farklı olduğu anlayamamışım. İşe başladıktan sonra da yaşaya yaşaya öğrenmeye başladım, kabul ettiğim şeyler olmuştur, hala kabul etmediğim. Değişik bir macera. Babamla beraber çalışmayı seçmesem belki de yaşayamayacağım.

İşe ilk başladığım yıllarda iş hayatının gereği daha önce yakından takip etmediğim resmi gün ve tatilleri takip eder oldum. Mart ayında Dünya Kadınlar günü çıktı karşıma. Kadın olmayı bir zorluk olarak yaşamamış biri olarak bir gün başlarda bana hoş göründü. Sevdiklerime, iş vesilesi ile tanıştığım dost ve meslektaşım hanımlara çiçek gönderir oldum. Finans sektöründe çalışan ve çok da başarılı hanım arkadaşlarım vardı; mühendislik çevresinde mesleğini seven ve gerçekten başarı ile yapan dostlarım vardı; bu günde onları düşündüğümü ve takdir ettiğimi ifade etmek için çiçek gönderirdim.

Geçen yıllar ile beraber bir kadınlar günü olmasının gerekliliği, dünyada yaşayan toplumun yarısını oluşturan kadınlar adına yılda bir gün ayrılmasının gerekliliği bana çok ters gelir oldu. Gerekmediği için değil, 365 günde 1 günü bile olmayan kadınların sorunlarını ve yaşadıklarını dile getirmek, çözümler aramak için o güne bile çok ihtiyaç vardı. Ama toplumsal düşünce yapısı olarak kadın-erkek eşitliğinde, yaşam hakları ve şartları eksikliğinde ne kadar gerilerde olduğumuzun bir ifadesiydi bu gün. 8 Mart beni üzen, yüreğimi burkan bir gün olmaya başladı. Ve dün akşamdan beri, bu sabahı karşılarken bu duygular içindeyim.

Birazdan bugün vesilesi ile düzenlenmiş bir kahvaltıya katılacağım. Sonrada öğlen saat bir ile üç arası bu gün için hazırlanmış bir resmi törene katılacağım. Dün bir çok arkadaşım bu töreni bana hatırlattı. Bir gün. Kadınlar için bir gün.

Bugün kadınlığı kutlamanın günü değil. Ama kadınların sorunlarının ele alınması, kadınların yaşamdaki güçlerini ellerine almaları için yapabileceklerimizi hatırlatabilir. Ayda bir gün, haftada bir gün, her gün erkeklerin olduğu kadar kadınların günü olana kadar.

Kadın bir mühendis olarak iş hayatımda çok farklı maceralarım var. Erkek meslektaşlarımın belki de hiç yaşamadığı ve yaşamayacağı. Ben 13-14 yıl çok yoğun olarak inşaat işimizde çalıştım. Yıllık izin kullanmadığım, belki yılda 3-4 gün tatil yapabildiğim zamanları bilirim. Severek yaptım, şükürler olsun, belki ruhumu yordu ama severek ve isteyerek çalıştım.

Sanırım iş hayatımın 10. Yılındaydı, bir görüşme için Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne gitmiştir. Yine işe başladığım ilk günden beri tanıdığım bir mühendis bey ile görüşüyordum; kendisi yıllarını DSİ’ye vermiş, bilgili, işini seven bir kişiydi. Bir ağabey olarak da örnek aldığım bir büyüğümdü. Yıllardırda işimiz ile ilgili konuları kendi ile görüşürdüm. O gün biraz tıkanmış, çözüm bekleyen teknik bir konudaki durumumuzu aktarmak ve idareden görüş istemek için kendisi ile görüşmeye gitmiştim. Sabah 6 uçağı ile Ankara’ya gelmiştim, ve açılış saatinde DSİ’ deydim. Kendisi ile görüşme fırsatını bulunca kendisine konuları aktardım, çözüm için bizim önerilerimizi, birkaç gün önce yeni döndüğüm şantiyedeki işin durumundan, yapılanlardan, yapılacak olanların programından bahsettim. Olağan şeyler; özet bir durum raporu verdim.

Mühendis Bey zaten dikkatle dinliyordu, ancak bir sessizlik oldu. Ben anlattıklarımı değerlendirdiğini düşündüm, ama farkında olmadan ters bir şey mi söyledim diye endişe ettim. Bey biraz daha sessiz kaldıktan sonra bana “Zeynep Hanım siz bu işleri gerçekten biliyorsunuz, ” dedi. Nasıl yani, dedim içimden. Ne demek istemişti. Ve devam eden kısa sessizlikte resim netleşti. Ben on yıldır işlerimiz nedeni ile bu idareye gelip gidiyordum, şantiyelerimize gidip geliyordum, firmamız adına ihalelere girip çıkıyordum.

Bu çok bilgili, saygılı, insan olarak gerçekten bir beyefendi olan mühendis bey, çalışmalarımı on yıl sonra tam olarak değerlendirebilecekti. Benden çok ya da az değil, benim yaptıklarımı yapan bir erkek meslektaşım kendini ispat için ne kadar zamana ihtiyaç duyardı acaba?

Ben yıllarca babam ile çalışma şansına kavuştum. Aile alışkanlığımız ben babama “siz” diye hitap ederdim ve iş ortamlarında da “Sinan Bey” olarak. Bu nedenle iş hayatımın uzun yıllarında seyahatlerimizde, iş görüşmelerimizde beni babamın sekreteri sanırlardı. Babam ile ben çalışma akışı içinde bunu başta fark etmezdik, ama ortaya çok enteresan sahnelerde çıkardı. O kadar çok örnek var ki.

İstanbul ofisimizde olduğumuz bir gün, bir iş makinesi firmasından almayı düşündüğümüz bir makine ile ilgili olarak teklif vermeye geleceklerdi. Genel olarak geleceklerinden haberim vardı. Benimde ofisimizde odam babamın odası ile karşılıklı idi. Neyse sanırım saat 11’e doğru kapı çalındı ve görevli arkadaş ilgili makine firmasından iki beyin geldiğini haber verdi. Odama buyur ettim. Bu arada şekil olarak bakarsanız benim çalışma odam babamınkinin belki iki katı büyüklükte bir çalışma odası, masamda hesaplar kitaplar, eh o günlerde siyah takım elbiseler falan, oldukça da resmi formata uygun giyinmeye özen gösteriyorum. Beyleri buyur ettim, kendimi tanıttım, ve konuyu anlatmaya başlamalarını rica ettim. Beyler bir türlü benimle konuşmak istemiyorlar. İlle de Sinan Bey ile konuşmak istiyorlar. Konuyu benim takip ettiğimi ve makineyi anlatmalarını tekrar ve tekrar istedim, ama firmamıza makine satmaya bir satıcıdan beklenmeyen şekilde konuşarak bana oldukça ters davrandılar. Anlayamadım; ürününü tanıtmayı istemeyen misafir satıcıların durumunu aktarmak için babamın yanına gittim. “Onları benim odama al, ” dedi. Tekrar odama döndüm, beylere “Sinan Bey sizi şimdi kabul edecek, ” diyerek babamın yanına aldım. Babam onları karşısına oturttu, nasılsınız diye sorduktan sonra ve onların da aynı soruyu sormalarını bekledikten sonra “İlgili makine teklifiniz ve makine ilgili bilgiler elinizde hazır mı?” diye sordu. “Evet” dediler ve hızla anlatmaya başlayacakken, babam sağ elini hafif havaya kaldırdı. “Şimdi kızım mühendis Zeynep Hanım’a bu konuda gerekli bilgileri veriniz, ” dedi. İki beyin suratında hafif bir beyazlaşma ve şaşkınlık vardı.

Yine bir sessizlik. Bir tanesi “Bu Zeynep Hanım sizin kızınız olan Zeynep Hanım mı?” demez mi. “Biz kendisini sekreteriniz sanmıştık." Ofisteki bayan çalışma arkadaşlarımın iş hayatında karşılaştıkları zorlukları iyi anlıyorum. Az önce kendimi detaylı tanıtıp odamda oturtup konuştuğum bu adamlar elimi sıkarken beni değilse hangi sözcükleri duyuyorlardı? “Ben Sinan Bey’in kızı mühendis Zeynep, makine teklifinizi bana vereceksiniz” cümlesi başka hangi anlamlara geliyor olabilirdi acaba?

Bu ve benzeri olayları o kadar çok yaşadım ki. Bazen anlaşılması için bir cümleyi, iş ortamında bir talimatı dört beş defa tekrar ederim. Bir erkek meslektaşımın bir defada dinlenen talimatını, benim beş defa tekrar etmem gerekebilir. Başlarda buna çok isyan ettim, sonra işimi yapmak istiyorsam çözüme odaklanmam gerektiğine karar verdim. Bir defa söylüyorum, yapılmamış, ikinci defa söylüyorum, yapılmamış, dördüncü defa, yok, beşincide oluyor. Aynı konuda bir erkek meslektaşıma bakıyorum, ilk defada hadi ikincide işlem tamam. Ve bunu yapanlar sevdiğim, çalışkan elemanlar. Bu beş defalar işe ilk başladığım yıllarda belki onbeşti. Aradan geçen 17-18 yılda da belki iki üçe düştü, ama kadının sözü bilgisi ve tecrübesi ne olursa olsun erkekler, hatta kadınlar tarafından yeterince dinlenmiyor. Aynı bilgiye sahip bir erkek ve kadının iş ortamında başarı için harcamaları gereken zaman ve emek kat kat farklı olabiliyor.

Dünya Kadınlar günü bana daha çok söylenmemiş söz olduğunu hatırlatıyor.

23 Şubat 2009 Pazartesi

22-28 Şubat 2009




Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Analizi için:


22 Şubat (Cumartesi) - 28 Şubat (Pazar) 2009


http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=164071


Mutlu Haftalar.







15 Şubat 2009 Pazar

Çocukların Söyleyemedikleri Şeyler Geleceklerinde Yaşıyor


Üstat Moshe Abudaram ile 2 yıl sonra tekrar bir röportaj yaptık. Yeni sorular, ve yeni konular ile konuşurken yine kalıpların dışında düşünemeye davet ediyordu bizi. Akış içerisinde ağırlıklı olarak çocuklar üzerine konuştuk, zaman zaman geçmişin ve bugünün çok da sempatik olmayan anlarına gittik. Sevgi adına, çocuklar adına.

***

ZK: Moshe Hocam, hoş geldiniz. Sizinle tekrar fikir alışverişi yapabilmek çok güzel. Genel bir soru ile başlasam: Tamamlayıcı tıp ve enerji çalışmalarındaki son yıllardaki çalışmaları değerlendirir misiniz? Sanki bu konuları çok daha rahat konuşuyoruz artık.

MA: Hoş bulduk. Benim için bu konuları konuşuyor olmak önemli. Dünyada hızlı bir değişim devam ediyor. Hoşuma giden Türkiye’de bu konuların hızla yayılması, merak olması. Ben çalışmalarıma yurtdışında başladım. 25-30 yıl önce bu çalışmalardan Türkiye’de bahsetmek imkansız gibiydi. Şimdi D&R gibi Remzi Kitabevi gibi bir kitapçıya gidin ya da İstiklal Caddesi’nde yürüyün ve oradaki kitapçıları dolaşın, Kişisel Gelişim, Enerji çalışmaları, Reiki, EFT Duygusal Özgürlük Tekniği, Hipnoz ve benzeri birçok konuda onlarca kitap bulacaksınız. Sadece tercüme kitaplar değil, Türk yazarların kitaplarında da büyük artış var son yıllarda, özellikle de son 2-3 yılda.

Yurtdışında hangi çalışmalar daha çok kullanıyor, siz hangi metotları tercih ediyorsunuz?

Kişisel Gelişim diye adlandırdığımız yol özünde kendi gücümüzü elimize alma ve yaşamda güç, bilgi ve isteklerimiz ile bize mutluluk getiren bir yolda yürümek demek. Özgüven ile, yani kendimize, başkasına değil kendimize güvenerek yaşamak demek. İngilizce “empowerment” diye bir kelime var. Yani kişinin kendi gücünü görmesini ve sahiplenmesini sağlamak. Ana hedef bu. Dünyada da bunun önemi anlaşılıyor. Benim biliyor olmam önemli değil, senin kendi yaşamının kontrolünü eline alman önemli.

Ancak sağlık problemleri veya büyük sıkıntılar ile uğraşıyorsam bunu yapmak kolay değil. Bir girdabın içinde hissedebiliyor insan. Şimdi hastalık ve ağrılar ile uğraşan bir insana bunu anlatmak kolay mı?

Beni mutlu eden bir şey var. Eskiden danışanlar ile konuştuğumda neredeyse tamamı problemlerinin nedeni olarak eşlerini, anne babalarını, patronlarını, iş arkadaşlarını, hatta çocuklarını gösterirlerdi. Problemin kaynağını hep dışarıda ararlardı. Zaman içinde dışarıda olanlara verdikleri reaksiyonların kendi sorumlulukları olduğunu görürlerdi. Zaman alan bir şey. Ve çabuk çözümler arayan, dışarıdaki problemli şeyi kesip atmak isteyen kişiler ile çok daha fazla karşılaşıyordum.

Şimdi ise çok daha farklı bakabiliyor insanlar. Okuyorlar, araştırıyorlar. Güçlerini ve sorumluluklarını teslim etmek için gelmiyorlar artık. “Bu problemi çözün” demek yerine “Bunları aşmak için ne yapabilirim?” sorusu ile geliyorlar. Bakıyorum gelen danışanların birçoğu kişisel gelişim konularında onlarca kitap okumuş. Tabi ki eskiden de araştırarak gelenler olurdu, ama şimdi sanki çok daha bilinçli olarak geliyor gelen kişi.

Türkiye’de ve dünya’ya bu konulara ilgi duyanlar kimler?

Açıkcası bir ayrım yapamayacağım. Değişiyor. Eğitim ile, cinsiyet veya yaş grubu ile çok ilgili değil. Tabi genel olarak dünyada kadınlar kişisel ve ruhsal gelişim konuları ile idaha ilgililer. Grup çalışmalarında erkek sayısı %30’u pek geçmiyor hala. Ama bir on yıl önce 30 kişilik bir grup çalışmasında bir veya iki erkek katılımcı zor olurdu. Bu anlamda bir değişim var.
Bir de çok daha fazla çocuk ile çalışıyorum. Anne babalar bazı problemlerin çok kökleşmeden çözülmesinin faydalarını görüyorlar. Çocuklar çok açık fikirliler; onlarla çalışırken çok net ve açık izahatlar vermek gerekiyor. Bir yetişkin gibi sorular soruyorlar ve açık, dürüst cevaplar istiyorlar. Bu çocukların yetişkin olarak bambaşka bir dünya, bambaşka bir yaşam yaratma şansları var.

Ben koçluk çalışmalarımda ilkokul 4.sınıf ve sonraki çocuklar ile çalışıyorum. Reiki gibi çalışmalarda ise hamileler ve yeni doğmuş bebekler ile de çalışıyorum. Sizin çocuklar ile çalışmalar için önerileriniz neler?

Şimdi Zeynep benim bildiğim kadarı ile senin Yaşam Koçluğu olarak yaptığım çalışmalar, o çocuk ile veya o kişi ile sorular sorarak bazı konuları anlamasını, farketmesini sağlamak üzere. Belirli bir düşünsel yapı içinde bir çalışma o. Bizim enerji çalışmalarımız seninde uyguladığın gibi bilinçalanı içinde yapılmıyor genellikle. Enerji çalışmaları için çocuğun fiziken bize gelmesi gerekebilir de gerekmeyebilir de. Enerji alanında ve bilinçaltı ile ve belkide ruhu diye de adlandırabileceğimiz enerji varlığı üzerinde ve o varlık ile yapılan çalışmalar bir çoğu.
Birçok anne baba da “Çocuğumda bir problem var mı?” sorusu ile geliyor; ama sen de rastlıyorsundur inceleyince sorun çocukta değil ebeveynlerde oluyor genelde. Ve aile yaşamları, bu farklı bakış açısı ile arzu ettikleri düzene geliyor. Anne ve babalar, dedeler, nineler, çocuklukta yaşadıklarını ve bunun etkilerini çocuklarına, torunlarına yansıtıyorlar. Özgür ruhlu yeni dönem çocukları ile iletişim için açık yürekli olmaya ihtiyaç var. Onlar söylenenlerin kendilerine ait olmadığını belki anne babalarından önce anlıyorlar.

Sizin ilkokulu Türkiye’de okudunuz bildiğim kadarı ile. Kendi çocukluğunuz ile yıllar sonra geri geldiğiniz Türkiye’deki çocukların yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada çok şey değişti. Benim çocukluğunda okulda öğretmenlerimizden, müdürümüzden, hatta okulumuzdaki görevli hademelerden bile korkardık. Korkmamız öğretilmişti bize. Disiplinin korku ile sağlanabileceğine inanılan bir devirdi. Bunun değişmekte olduğunu görüyorum. Yine de Türkiye’de birçok okulda hala çocuklar öğretmenleri, evde aileleri tarafından korkutulmaya devam ediyor.

Sizin okul deneyimleriniz nasıldı, geriye dönüp baktığınızda o dönemin eğitim yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin genelini değerlendirmem zor. Ben ortaokul yıllarında Türkiye’den ayrıldım. Okula Kadıköy Yeldeğermeni’nde başladım, sonra ailem Şişli’ye taşınınca okulum değişmiş oldu. Ortaokula Saint Benoit Fransız Lisesi'nde devam ettim, yurtdışına gidene kadar. Konuştukça aklıma anılar geliyor.

Belki ağır gelebilir ama kendi çocukluğumdan bir anımı paylaşmak istiyorum.

Dediğim gibi ilkokulu Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde okumaya başladım, Osman Gazi İlköğretim Okulu’nda. Birkaç yıl önce o bölgeyi tekrar ziyaret ettim. Çocukluğumun geçtiği yerleri ve okulumun hala aynı yerde olduğunu görmek güzel bir yandan güzel. Ancak o kadar hoş olmayan bazı anıları da canlandırdı.

1952-53 yılından bahsedeceğim, 56-57 yıl öncesinden. Çocukluktaki hafızamız bu kadar kuvvetli, ve yaşadıklarımızın etkileri de.

Sizi derinden düşündüren bir şeyler olduğunu hissediyorum.

Yaşadıklarım bana yıllar boyunca gerek erişkinler gerekse çocuklar ile çalışmalarında anahtar oldu. Nasıl travmalar yaşanabileceği ve bunun etkileri konusunda beni dikkatli olmaya yöneltti.
İlkokul birinci sınıftaydım sanırım. Okulda sınıf arkadaşlarımdan birkaç tanesi teneffüste bana sataşmışlardı. Tam olarak ne yapmışlardı hatırlamıyorum, ama yere düşmüştüm sanırım. Ayağa kalkınca o çocuklara şu an da ne olduğunu hatırlayamadığım ters sözler söylemiştim sanırım ki, o sırada öğretmenler bir tanesi oradan geçiyormuş, ve olanları görmemiş ama sonunda benim konuştuğum bölümü duymuş.

Bana çok kızarak derhal öğretmenler odasına gitmemi ve bu kötü davranışım için cezalandırılacağımı söyledi. Birinci sınıftayım, 7 yaşındayım. Öğretmene bana yapılanları izah etmeye çalıştım, ama dinlemedi bile. Ve öğretmenler odasına götürdüler.

O öğretmenler odasını hala çok net hatırlarım. Ortada bir soba vardı. Camından içinde kor gibi kömür ya da odun parçalarını hatırlıyorum. Derken beni getiren öğretmen kendi öğretmenime benim kötü bir çocuk olduğu ve kötü sözlerim için en ağır şekilde cezalandırılmam gerektiğini söyledi. Tir tir titriyordum, bana nasıl bir ceza vereceklerdi acaba.

…

Derken hoca eline sobanın maşasını aldı ve kor alevin içine batırdı. Maşayı kızdırdıktan sonra bir daha kötü söz söylememem için ağzıma süreceğini söyledi.

Duyduklarıma inanamıyordum, sobanın alevleri ve içinde ısınan maşaya baka kalmıştım. Tüm öğretmenler orada oturmuş bunları dinliyorlardı. Kimse bana yardım etmiyordu. Canımın yanacağı ortadaydı, ama hala net hatırlarım “Peki ben konuşamaz hale gelirsem olanları anneme nasıl anlatacağım, konuşamazsam ne yapacağım” diye geçiyordu aklımdan. Çaresiz öğretmenler odasında, herkesin ortasında ayakta bekliyor ve bu öğretmenlerin bana diğer çocukların yaptıklarını dinlemeden, uğradığım haksızlığı dinlemeden, bana bunu nasıl yapabileceklerini anlayamıyordum.

Aradan sonsuz gibi geçen bir zamandan sonra, sobanın içinde kor gibi olmuş maşayı alıp havaya kaldırdı hoca. Tam ağzıma getireceğini düşündüğüm sırada “Bir daha kötü sözler söylemeyeceğine söz verirsen ağzını yakmam” dedi. 7 yaşında bir çocuk, ne diyebilirdim, ne yapabilirdim ki.

Söyleyecek söz bulmak zor. Ufak bir çocuk için ağır bir yük. Öğretmenlerin yaklaşımı bu ise muhtemelen o okulda bunları yaşayan tek çocuk siz değildiniz.

İnanır mısın Zeynep, daha birinci sınıfta yaşadığım bu olay tüm öğrencilik yıllarımda okula ve öğretmenlere olan güvenimi sarstı.

Ancak beni üzen belki aradan geçen 50 yıldan sonra Türkiye’de çalıştığım çocuklar ve erişkinlerde bu ve benzeri olayları yaşamış o kadar çok insan var ki.

Bir öğretmeni küçük bir çocuğu eziyet eder derecede korkutmaya çalışarak eğitmeye çalışması hiçbir şartta kabul edilemez. Benim hayattaki en büyük mesuliyet hissettiğim görevlerden biri de korunmasız olan yaşlıları, engellileri ve özellikle de çocukları korumak, veya zarar görmüş olanların bu yaşadıkları sarsıntıların etkilerinden korunmalarını sağlamak.

…

Uzun yıllar sonra bu birinci sınıfta yaşadıklarımı hatırlayınca kendi üzerimde de çalışma yaptım. Ancak işin ilginç yanı bu gibi an’ları ve anıları bizler hafızalarımızdan silemiyoruz, ama çok derinlere gömebiliyoruz, ve belirli bir seviyede unutuyoruz.

Ben bir çocuk veya erişkin danışanım ile çalışma yaptığımda öncelikle bilinebilen ve hatırlanabilen konular hakkında bilgi isterim. Ama bununla yetinmem, o kişinin bu doğumuna kadar yaşamını, annesinin karnında geçirdiği aylarını ve duruma göre geçmiş yaşamlarını tararım. Hamilelik ve 7-8 yaşına kadar çocukluk dönemlerimizden üzerimize yüklenen o kadar çok üzüntü, korku ve şartlandırma oluyor ki. Çalışmalarımız ile bu olaylardan bugüne taşınan etkileri temizlemek, sıfırlamak mümkün. Yaşama sevincimizi 30 yaşlarda ekonomik krizde işimizi yitirdiğimiz için değil, belki çok daha önce anaokulunda öğretmenimizden ilk tokadımızı yediğimizde yitirebiliyoruz. 25 yıl yaşamaya devam ediyoruz, ama bir noktada artık devam edecek gücümüz kalmıyor. Bu travmalar yaşanmasa ne kadar farklı olabilir.

Tabi doğmadan önce yaptığımız seçimlere saygılı olacaksak, bazen belirli dersleri öğrenmek için yaşadığımız zorlukları bizlerin önceden seçtiğimizi de kabul etmek gerekebilir. Yine de çocuklara yapılan baskı ve şiddeti kabul etmek mümkün değil.

Eğitmenlerin, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin bu konuda daha bilinçli olmasını diliyorum. Gerçekten büyük bir sorumluluk.

Sizi dinlerken gerçekten içim kötü oldu hocam. Benim de aklıma güncel hikâyeler geliyor. Bir özel ilköğretim okulunda daha bu yıl öğrencilerine tokat atan, kulağını çeken bir öğretmenden bahsettiler. Kendisi de öğretmen olan velilerden bir tanesi sınıf öğretmeni ile birkaç defa görüşerek çocuğunun ve sınıftaki diğer çocukların dayak ile disiplin edilmesi döneminin geçtiğini söylemiş. Ama anladığım kadarı ile değişen bir şey olmamış. Hoca o hanımın çocuğuna vurmayı bırakmış ama bir gün öğretmen çocuğun el yazısını kötü bulup “yazın … gibi” deyip yazıyı dışkıya benzeterek çocuğu azarlamış. Tanıdığım 10 yaşındaki zarif ve ince ruhlu ama yazısı çok güzel olmayan bu kız çocuğunun güzel yazmak için bu şekilde heveslendirilebileceğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Zeynep o hoca muhtemelen kendi çocukluğunda kendisine uygulananları kendi öğrencilerine yansıtıyor. Çocuklara şiddet uygulayan kişiler – ki bana bunu yaptığını ve durmak istediğini söyleyerek başvuranlar da oldu – genelde kendi çocukluklarında şiddete uğramış insanlar oluyor. Her şiddete uğrayan bunu yaşamına sokmuyor, tam tersi çok bilinçli anne babalarda olabiliyor, ama bir yandan şiddet şiddeti doğuruyor.

Bugün biraz ağır konulardan konuşmuş olduk. Konuyu bugün için toparlamamız gerekiyor. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bahsettiğiniz öğretmen bir okulda çalışıyor. Bu okulun yöneticileri, idarecileri bu fiziksel ve söz ile manevi şiddet uygulayan hocanın davranışlarından haberdar değiller mi, diğer öğretmenler farkında değil mi, veliler çocuklarının durumundan ve yaşadıklarından haberdar mı, bunları merak ediyorum.

Ya çocuklar çok daha küçük olup benim yaşadığım gibi kendi anne ve babalarına başlarına gelenleri anlatma cesaretini de bulamazlarsa ne olacak? Ve çok daha ağır travmalara maruz kalan çocuklar var. O çocuk okula gitmek ister mi? Öğrenmek ister mi? Sonra anneler çocuğumuz neden ders çalışmayı sevmiyor, tembel ruhlu mu diye uğraşıp dursunlar.
Bir de okul öncesi çocukların duruma var. Buna da son olarak değinmeden sözlerimi bitirmek istemiyorum. Çalıştığım çocuklardan problem yaşayanların, sıkıntılarının bir kısmının bakıcılarının veya anaokulu öğretmenlerinin davranışlarından kaynaklandığını görüyorum. Çocukların ruh dünyaları çok saftır. Kendilerine söylenenleri doğru kabul ederler. Zarar görmeleri için ille de ağır fiziksel şiddete maruz kalmaları gerekmiyor. 4 yaşındaki bir çocuğa bir anaokulu öğretmeninin “sen kötü bir çocuksun, sen sevilecek bir çocuk değilsin” sözleri belki yıllarca okul, iş ve aile hayatında güvensizlik sorunları ile uğraşmasına neden olur. Çocuk söylenenleri filtrelemez, erişkinlerin söylediği şeyleri doğru ve tek gerçek olarak kabul eder. En azından o yaşlardaki bilinçaltı.

Bana çocuk psikiyatristi Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın söylediği bir şeyleri hatırlattınız. Fethiye’de verdiği bir konferansta demişti ki “Çocuklar tahmin ettiğinizden kuvvetlidir. Onları yıkan sevip güvendikleri insanların onları hayal kırıklığına uğratmasıdır.” Ve müsaade ederseniz benim de ilkokul yıllarım aklıma geldi. Ben sınıf ve okul birincisi olarak mezun oldum ilkokuldan – benim zamanımda da hala 5 yıllık ilkokul eğitimi vardı. Öğretmenimi gerçekten çok severdim ve bana bir erişkin gibi davranırdı. O beş yıl içinde bir kere kulağımı çektiğini ve bir kerede elime cetvel ile vurduğunu hatırlıyorum. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman çocuklara öğretmenlerin uyguladığı şiddet ile ilgili bir şeyler duysam, sanki o 4cü veya 5nci sınıfta çekilen sağ kulağım sızlar.

Zeynep benim çalışma yaptığım gerek erişkin gerekse çocuk danışanlarım arasından kulak çekme ve yüze atılan tokatlar nedeni ile kalıcı sakatlıkları olanlar o kadar çok ki. … Bizim çalışmalarımızda yaptığımız şey, kişilerin geçmişte yaşanan bu ve benzeri olayları, travmaları, sıkıntıları geçmişte bırakmalarını sağlamak. Bu olaylar nedeni ile bu güne taşınmış olan olumsuz duyguları, korkuları, etkileri arındırmak. Öncelikle enerjisel olarak arındırmak, bu damgaları temizlemek; duygusal bir arındırma yapmak. Belki geçmişi değiştiremiyoruz, ancak geçmişin o kişiyi durduran, yaşamasını ve ilerlemesini engelleyen etkilerini silebiliyoruz. Gerçekten muazzam bir özgürlük hissi bu. Ben çalışmalardan sonra ayağa kalkıp yerinde hoplayıp zıplayan, kahkahalar atan, ofisin içinde koşan insanlar çok gördüm. Geçmişin gereksiz yüklerinden kurtulmak gerçekten yeniden doğmak gibi bir his olabiliyor.

Bugün sizi pek de hoş olmayan anılara götürmüş olduysam kusura bakmayın. Yürekten paylaşımınız için çok teşekkür ediyorum. Çocuklar için güvenli, sağlık, sevgi, mutluluk ve neşe dolu günler diliyorum. Ülkemizde sevgi, saygı ve özveri ile hizmet veren binlerce öğretmenimiz var. Hepsine hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyoruz, kolay bir görev değil. Burada akış içerisinde paylaştıklarımızı ülkemizdeki tüm çocukların yaşamlarını daha da güzelleştirmek adına konuştuğumuzu da vurgulamak istiyorum bir yandan. Hocam size de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Her zaman. Ben de senden çalışmalarında ve yazılarında çocuklar ile ilgili konulara biraz daha ağırlık vermeni rica edeyim. Öğretmen olmanın bir okulu, bir eğitimi var ama Ana Baba olmanın bir okulu yok. Ve çoğu zaman istemeden, bilmeden çok hatalar yapılıyor. Paylaşacağız, anlatacağız, bizim görevimiz de bu.

15-21 Şubat 2009 Haftalık Astroloji Değerlendirmesi

Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Yorumları için:

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=162599

Mutlu, sağlıklı ve sevgi dolu bir hafta dilerim.
Z.

11 Şubat 2009 Çarşamba

"Uygunsuz Gerçek"


Al Gore’un 2 dalda, En İyi Belgesel ve En İyi Özgün Müzik dallarında Oscar ödüllü filmi “Uygunsuz Gerçek” seyretmeye değer bir film.

Politik kariyeri için ne düşünürseniz düşünün bu filmi seyrettikten sonra Al Gore’u sevmemek bence mümkün değil.

İlk defa iki yıl önce seyrettiğim bu filmi bu günlerde tekrar seyrediyorum.

Çevremizi korumak konusunda yeterince şey yapmadığımı düşünüyorum. Ve kendimce bir yol, yeni ve daha kuvvetli bir başlangıç arıyorum.

Al Gore’un azmini ve cesaretini kendim için de diliyorum.

…

“… Bu konuya uzak duran birçok politikacı var. Çünkü bu konuyu anlar ve kabul ederlerse önemli değişiklikler yapmak kaçınılmaz ahlaki bir zorunluluk olur. …”

Böyle diyor filmde Al Gore.

Ve ben de üzerimde aynı baskıyı hissediyorum.

Gerçekten de dünya büyük bir çevre probleminde değilmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ben konu hakkında daha çok şey öğrendiğim her gün daha büyük bir eksiklik ve eziklik hissediyorum. Sanırım böyle bir iç savaş ile devam etmekte zorlanıyorum.

Bu rahatsızlığı hissediyorsam, yaptıklarımın yeterli olmadığını düşünüyor olmalıyım.

…


Film’de Mark Twain’den bir alıntı var:

“Başımızı derde sokan bilmediğimiz şeyler değildir.
Aslında yanlış bildiğimiz şeyleri şeylerin, kesin doğru olduğunu sanmamızdır
.”

Ve Al Gore devam ediyor: “Pek çok insan küresel ısınma konusunda da benzer bir varsayıma sahip. O varsayım ise şudur: Yerküre o kadar büyük ki Yerküre çevresinde kalıcı bir zararlı etki oluşması mümkün değil. Bu bir zamanlar doğru olmuş olabilir, ama artık değil. …”

Al Gore Roger Revelle isimli bir hocasının çalışmalarından etkilenerek üniversite yıllarında bu konu ile ilgilenmeye başlamış. Roger Revelle atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin ölçülmesini öneren ilk kişi olmuş, ve bir şeyler yapılmazda dünyanın ileride neyle karşılaşacağını 1950’li yıllarında sonunda ortaya koymuş.

Bu konu gerçekten ilgisini çekmeye devam ediyor Al Gore’un, ve 1970’ler de meclise girdiğinde küresel ısınma üzerine ilk görüşmeleri organize ediyor, hocasını da görüşlerini paylaşması için davet ediyor. Ancak üzülerek istediği farkındalığı yaratamadığını görüyor. 1958’de ölçülmeye başlayan atmosferimizdeki karbondioksit seviyeleri halen artmaya devam ediyor. 1992’de Amerikan Başkan Yardımcısı olduğunda da ve sonrasında da çektiği filmle dünyada farkındalık yaratma adına elinden geleni yapmaya devam ediyor.

Al Gore dünyanın farklı bölgelerindeki buzullardan alınan buz örneklerinden ortaya çıkan verileri paylaşıyor; gelecek 50 yılda dünyanın karşılaşabileceği ısınma problemini çok etkili ve net olarak ortaya koyuyor. Konuları politikanın, bireysel düşüncelerin ve inançların ötesine taşıyor. Karşımızda yerküreye değer veren bir insan olarak Küresel Isınma konusuna bir dünya insanı olarak bakmamızı sağlıyor.

Buzullar eriyor, dünya denizlerinde ısı yükseliyor, Amerika’da kasırgalar, Japonya’da tayfunlar dünyayı büyük felaketler ile karşı karşıya bırakıyor. Güzel olan Al Gore yaşananların doğal olaylar ve doğal sınırlar içinde olabileceğini söyleyebilecek olanlara net bilimsel veriler ile ışık tutuyor. Ve gerçekten ne güzel anlatıyor.

2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Katrina Kasırgası’nda yaşananları hatırlatarak dünyadaki bilim adamlarının uyarıları karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimize karar vermemiz gerektiğini sorguluyor. Bilim dünyası yaşama şeklimizin bizi götüreceği yerleri net olarak gösteriyor; peki bu konuda ne yapacağız?

Küresel Isınma tehlikeli kuraklıklar kadar denizlerden yoğun buharlaşma nedeni ile yoğun yağışlara, fırtınalara ve sellere neden oluyor.

Dünya buzulları bir ayna gibi dünyaya gelen güneş ışınlarını geri yansıtarak dünyanın ısınmasını önlüyor, ama ya buzlar erimeye devam ettikçe neler olacak? Al Gore’un elindeki verilere göre önümüzdeki 50 ila 70 yıl arasında Kuzey Kutbundaki buzun yaz döneminde tamamen erişim duruma gelmesi mümkün. Dünya gerçekten tahmin edilmesi, kabul edilmesi zor şartlar ile karşı karşıya. Ve bir günden diğerine bu konuda ne yapıyoruz diye düşününce sonuçlar çok da iç açıcı değil.

Isınan dünya ile canlıların yaşam düzenleri de değişiyor. Doğanın dengesi içinde var olan canlıların bir kısmı nesillerinin tükenme riski ile karşı karşıya. Kimileri ise dengeyi bozacak şekilde fazla ürüyor. Hava yeterince soğumadığı için normalde kış dönemlerinde yaşamaması gereken bazı böcekler üremeye devam ediyor ve örneğin kimileri dünyanın farklı bölgelerinde ormanların yok olmasına neden oluyorlar.

Biz Türkiye’de neler yapıyoruz? Hayrettin Karaca uzun yıllardır erozyon ve Türkiye’nin verimli toprak kaybı hakkında bu ülkeyi bilgilendirmeye çalışıyor. Kurduğu TEMA Vakfı Türkiye’de bir uyanış başlattı. Bu çalışmalara yeterinde dâhil oluyor muyuz? İstanbul’da ne yapıyoruz, Malatya’da, Elazığ’da, Erzurum’da ne yapıyoruz? Antalya’da, Fethiye’de, Denizli’de neler yapıyoruz? Kırklareli’nde, Urfa’da, Gaziantep’te ne yapıyoruz?

Zor sorular ile karşı karşıyayız. Ve hem cevaplar hem de cevapların getirdikleri kolay şeyler değil. Belki benim dedem 1950’lerde öldüğünde doğmamış torunlarının bu dünyada karşılaşacağı farklı sorunları düşünüyordu. Ben ise altı yaşındaki yeğenimi düşündüğümde benim yaşıma gelince karşılaşacağı dünyanın doğa şartlarının nasıl olacağını, bu topraklarda hangi şartlar altında yaşayacağını düşünmeden edemiyorum.

Bir dünya vatandaşı olarak elimizden geleni yapmanın huzuru ile uyuyabileceğimiz gecelere; ve dünyayı korumayı denediğimizi, başardığımızı hissedeceğimiz günlere diyorum. Sevgi, sağlık ve huzur ile…



8 Şubat 2009 Pazar

Zeynep Kocasinan'ın Haftalık Astroloji Değerlendirmesi



8 Şubat (Pazar) – 14 Şubat (Cumartesi) 2009

Koç Burcu (21 Mart -20 Nisan):
Yaşamın sunduğunu yaratıcı fırsatlar yaşamın sunduklarını tattıkça, kıymetini bilip tadını çıkardıkça kendini ortaya koyar. Bu deneyimleyerek farkına varma ile anlayabilir ve istediklerinizi hayata geçirebilirsiniz. Yaşamınızda hangi alanlarda daha dolu dolu yaşamak istiyorsunuz? Bu hafta size beklediğiniz fırsatları sunabilir.

Boğa Burcu (21 Nisan-21 Mayıs):
Hayatınızda yaşamakta olduğunuz değişimler hayırlı. Siz kalbinizi sevgiye ve yaşamdaki yenilikleri karşılamaya açtığınızda sizi mutlu edecek olan sonuçlara ulaşma yolunuzu da açmış oluyorsunuz. Eskiden beri yapageldiğiniz şeyler eskisi kadar ilginizi çekmiyor olabilir. Bu geçiş döneminde arzu ettiğiniz fırsatları ve dostlukları yaşamak için düşüncelerinizi olumlu tutun.

İkizler Burcu (22 Mayıs-21 Haziran):
Hayatınızdaki çocuklar kimler? Yaşamınızda şu aşamada istediklerinizin cevabı çocuklar ile ilgili olabilir. Ve çevrenizdeki çocuklar kadar içinizdeki çocuğun sesi duyuluyor mu? Yaşamınızda ailenizde olduğu kadar iş yaşamınızda, sosyal yaşamınızda da çocuklar ile ilgili konularla ilgilenmeniz sizin sorularınızın cevabı olabilir.

Yengeç Burcu (22 Haziran-23 Temmuz):
Geçmişin pişmanlıklarını, acılarını ve üzüntülerini bırakı n. Geleceğin neşe ve mutluluk dolu olabileceği ihtimaline kendinizi açma zamanınız gelmiştir. Yaşamın size getirdiklerini özgürce ve cesaret ile karşılayın. Mucizelere ve mutlu sonlara inanın. Kalbinizi dinlemeye açık olun ve yeni başlangıçlara, sizi götüreceği yeni yerlere hazır olun.

Aslan Burcu (24 Temmuz-23 Ağustos):
Bu hafta kendinizi olumsuz düşüncelerden temizlemek için çok iyi bir hafta. Aynı zamanda çevrenizi, evinizi, giysilerini ve eşyalarınıza tozdan, kirden arındırmak ve temizlemek için iyi bir zaman.

Başak Burcu (24 Ağustos – 23 Eylül):
Kendinizi ve çevrenizdekileri koşulsuz olarak kabul etmek için iyi bir dönem. Bu saflık değil; kendinizin ve çevrenizdeki herkesin potansiyelini kullanabilmesi için büyük bir destek. Kendinizi ve diğer insanları eleştirmek ve yargılamak yerine, sağlık ve mutluluğunuz için dua etmeye ne dersiniz? İlişkilerinize sevgi ve özen göstermek için iyi bir zaman.

Terazi Burcu (24 Eylül-22 Ekim):
Hayatınızda problem olarak gördüğünüz bazı şeyler esasında sizin dualarınızın kabulü olabilir. Kaybettikleriniz hayatınızdan zaten çıkması gereken şeyler olabilir. Her şeyi kontrol etme arzunuzu serbest bırakın. İsteklerinizin gerçekleşme şekilleri her zaman bizim istediğimiz yollardan olmayabilir.

Akrep Burcu (23 Ekim-22 Kasım):
Bu hafta yaratıcı bir projeye başlamaya veya en azından yaratıcılığınızı kullanabileceğiniz bir sanat faaliyetinde bulunmaya ne dersiniz? Ruhunuz kendini ifade edebilmek için bir kulvar arıyor. Yazı, müzik, resim, el sanatları veya fotoğraf… yaptığınız şeyin kalitesi değil, istediğiniz şeyi seçerek yapmanız önemli.

Yay Burcu (23 Kasım-22 Aralık):
Yaşam enerjisi bu hafta sizinle ve sizin kanalınız ile akmak istiyor. Ellerinizi kullanmak için uygun bir zaman. Evinizdeki ve kullandığınız mekanlardaki enerjiyi temizleyin. Temizlik yapın, gereksiz eşyalardan arındırın. Kendinizi , evinizi ve eşyalarınızı hayalinizde beyaz ve mor ışık ile sardığınızı ve yıkadığınızı hayal edin.

Oğlak Burcu (23 Aralık-20 Ocak):
Yaşamınızda verme-alma dengesini kurmanız gereken bir dönemdesiniz. Sadece vermek veya sadece almak yaşamın sağlıklı ve mutlu olarak sürdürülebilmesi için gereken döngüyü bozar. Kendinizden gereğinden fazla verdikçe, başkalarının sizi istismar ettiğini hissedebilirsiniz. İlişkilerin bu duygusal yükleri kaldırması kolay değildir. Eğer çevrenizdekilerden çok şey istiyorsanız, bu da gereksiz suçluluk hislerini doğurabilir. Teşekkür etmeyi ve gerçekten ihtiyacınız olduğunda yardım istemeyi ihmal etmeyin.

Kova Burcu (21 Ocak – 18 Şubat):

Yeni fikirlere açık ve duyarlı olmanın size faydalı olacağı bir hafta. Olayları zorla oldurmaya çalışmayın. Zorlamaktan bahsetmiyoruz. Olaylara başka açılardan bakmaya açık olun. Aklınıza gelen düşünceleri yazın ve bunların nasıl hayata geçebileceğine dair gelen fikirlere de kulak verin. Kendi kendinize bir beyin fırtınası yapabilirsiniz.

Balık Burcu (19 Şubat-20 Mart):
Geçmişi geride bırakmak için doğru bir zaman. Geçmişte yaşadıklarınıza ve geçmişinize ait içinizde tuttuğunuz duygularınız, bugünü yaşamanıza engel olabilir. Bu duyguların yükü nedeni ile benzer olayları tekrar tekrar yaşıyor olabilirsiniz. Acı veren duygular ile vedalaşmak ise size huzur verebilir. Kendinizi ve başkalarını affetmek zorunda değilsiniz, ancak bu duygular asıl sizi zehirliyor olabilir mi?

Sağlık, sevgi ve mutluluk dolu bir hafta diliyorum.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=161139

7 Şubat 2009 Cumartesi

Ben Böyle Yaşamaya Devam Edebilir miyim?


Aşağı yukarı 15-16 aydır yaşamıma giren yeni kavramlar var: Küresel ısınma, ekolojik ayak izi, çevre koruma, sürdürülebilirlik.
Peki, yaşamımın diğer 36 yılında dünyaya zarar vererek mi yaşadım? Eh, istemeden de olsa tahmin ettiğimden daha fazla vermiş olabilirim. Neyi doğru yapmam gerektiğini bildiğimi sansam da, bilmediğimi biliyorum artık.

…

Türkiye’de ekmeğin karne ile verildiği dönemleri bilen bir anne ve babamın çocuğuyum ben. Babam 1927 doğumluydu, Annem ise 1940 doğumlu. Onların yaşadıkları savaş yıllarının tasarruf, tutumluluk, eldekini koruma ve iyi kullanma hakkında onlara öğrettiği çok şeyler var. Ben ilkokul yıllarımda Türkiye’de benzin kuyruklarını gördüm, yağ kuyruklarını daha az hatırlıyorum, ama hafif de olsa benim de yaşamımdan geçti o günler.

Ancak gerek bir Amerikan lisesinde okumuş olmam, gerekse üniversite yıllarını Amerika’da geçirmiş olmam, ya da sadece İstanbullu olmak insanı dünyanın kaynaklarını kullanmak ve tüketmek konusunda biraz daha sorumsuz yapıyor. Özellikle İstanbul’da beton denizi içinde yüzerken doğanın bir parçası olduğumuzu unutuyoruz adeta.

Büyük şehirlerde bilgi ve imkânların fazlalığı bizi beklenin tersine daha duyarsız hale getirebiliyor.

Amerika’ya gittiğim ilk yıllarda bozulan şeylerin tamir edilmek yerine atıldığını ve yerine yenisinin alındığını görmek beni şaşırtmıştı. Bir ayakkabı veya çanta tamircisi yoktu ortalıkta. Ütü bozulduğu zaman belki gidecek bir servis vardı garanti kapsamında, ama ya sonrasında. Neredeydi Türkiye’de her mahallede bulunan ve neredeyse her şeyi düzeltebilen tamirciler? Bir yirmi yıl içinde bizde neredeye aynı duruma geldik.

İstanbul ve yaşamımız dünyada hangi şehirlere benziyor diye düşünürüm arada. Şehir yapısı olarak İstanbul’u Barselona’ya benzetsem de İstanbul ve Türkiye’deki yaşamın ve yaşam tarzlarının Avrupa’ya benzediğini söylemek zor. Türkiye 1990’ların başında beri küçük Amerika, küçük A.B.D. olma yolunda ilerliyor. Tüketim alışkanlıklarımız bu yolu en hızlı takip eden özelliklerimizden.

Bir İstanbullunun tüketim alışkanlıkları ile dünyaya etkisi bir NewYorkluyu geçmeye başladı adeta.

Tüketiyoruz. Tüketmenin ve tüketiyor olabilmenin özenilir olduğu bir dönemleri yaşıyoruz. Ama bu kelime sadece bir kelime olarak baktığımızda çağrıştırdığı diğer anlamlar neler oluyor?

Ama alışkanlıkları değiştirmek o kadar kolay değil.

…

2007 yılının Ekim ayında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde katıldığım bir Uluslararası Çalıştay’dan beri ben kendime göre ciddi olarak tüketim alışkanlıklarımı değiştirmeye gayret ediyorum. Atıkların geri dönüşümü çevre koruma ve küresel ısınma için önemli. Ama esas çözüm atıkları geri dönüştürmek değil, geri dönüştürülmesi gereken atık miktarını azaltmak gibi görünüyor. Bu düşünce tarzı bizi bambaşka bir tüketim yaklaşımına götürüyor. Belki anne babalarımızın, dede ve ninelerimizin çok iyi bildiği, ama bizim unutmaya başladığımız yaklaşımları.

…

Bir giysi sizin için ne zaman eski sayılır? Babam okul yıllarında yamalı kıyafetler ile okula gelen çok arkadaşı olduğunu söylerdi. “İnsanların giysileri eski olabilir, asla bu yüzden kimseyi yargılama ve küçümseme” diye tembih ederdi. Çocukluk yıllarında iki en fazla iki belki üç çift ayakkabıları olduğundan ve bunlardan bir çiftinin mutlaka ‘bayramlık’ diye adlandırdığı ve özel günlere ait olduğunu hatırlatırdı.

Yurtdışına gittiğimde çevre konularına kendini adamış ve bu konularda bireysel olarak yaptıklarımızın önemine inanan birçok dostumun, hocamın giysileri hep dikkatimi çeker. Önemli bir konuşmacının konferansını dinlemeye gidiyorum. Türkiye’de ve Dünya’da da alışmışız, konuşmacı iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olacak. Belki Türkiye’de dış görünüze biraz daha fazla mı önem veriyoruz acaba? Konferans sırasında bir bakıyorum konuşmacı belli ki uzun yıllardır giymekte olduğu temiz ama pek de yeni olmayan pantolon, gömlek ve hırkası ile konuşmakta. Temiz ama bariz şekilde pek de yeni olmayan.

Mesela ODTÜ’deki çalıştayda Brezilyalı bir hanım eğitmen vardı. Eğitim verdiği 4 gün boyunca oldukça şık 3 elbise giydi. Ancak hanımın kendisini uzun yıllardan beri tanıyanlardan şu cümleyi duyduk “May bu elbiseleri Birleşmiş Milletlerdeki toplantılarda da giyiyor.” Bir vakfın Birleşmiş Milletlerdeki temsilciliğine de yapan bu hanım beğendiği çok az miktarda giysiye sahipti ve bunları daimi olarak kullanıyordu. Ben sonradan internette bu eğitmen hanım ile ilgili araştırma yaparken, oradaki fotoğraflarda da tanıdık elbiselerine rastladım hep.

Bu eğitmenler alıp kullandıkları her giysinin, her eşyanın yapılmasında tüm aşamalarda kullanılan tüm kaynakların tüketimini, ortaya çıkan karbon salınımlarını ve ortaya çıkan birim zararı birey olarak nasıl giderebileceklerini ciddi olarak dikkate alıyorlardı.

Çok uçak yolculuğu yapıyorlarsa, dünyada ihtiyaç olan bölgelerde ağaç diktiriyorlardı. Ve eğer mümkün ise uçak yolculuğu yerine tren ile yolculuk etmeye gayret ediyorlardı. ODTÜ’de bu konuların öncülüğünü yapan iki hocamız var, Prof. Dr. İnci Gökmen ve Prof. Dr. Ali Gökmen. Onlar Ankara’dan İstanbul’a gelecekleri zaman uçak, otobüs veya araba kullanmıyor. Tren hatta yataklı tren ile seyahat ediyorlar. Türkiye’de uçak bilet fiyatlarının oldukça düştüğü ve uçak ile seyahatin teşvik edildiği günlerde, bir uçak yolculuğumuzun çevreye etkilerinin farkında mıyız?

Ben gerçekten çok sık uçuyorum, gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışına gittiğim zamanlarda. Bir yıl içinde yurtiçinde en az 25-30 uçuyorum, 50-60’ı bulduğu yıllar oldu. 2008’de biri Japonya’ya olmak üzere 5 yurtdışı seyahatim oldu. Çoğu eğitimler ve dernek çalışmaları için ve bir iki tanesi de çevre konuları ile ilgili çalışmalar için gittiğim seyahatler oldu. Belki ben 2008 yılında ne kadar kaynak tükettim?

İş dönüp yaşam tarzımıza geliyor. Ben böyle yaşamaya devam edebilir miyim? Böyle yaşama hakkım var mı? Ve yaşıyorsam, bu tercihlerimin etkilerini ortadan kaldırmak, bertaraf etmek için neler yapabilirim?

Ekim 2007’den beri ve özellikle geçen ayında Haziran ayında İskoçya’daki Findhorn’a yaptığım geziden beri gerçekten, uçak yolculuklarım dışında, daha az “tüketmeye” özen gösteriyorum. Kaynakları özenli kullanmaya. Ve geri dönüştürmek değil daha az atık üretmek gerektiğini fark ediyorum.

Ben her hafta birkaç kitap almadan duramazdım, son altı ayda gerçekten mutlaka sahip olmam gerekmiyorsa almıyorum. Yurtdışında inanın çok kitap okunmasına rağmen buna bile dikkat ediyorlar. Kütüphanelerden yararlanıyorlar, kitap grupları kuruyorlar ve kitaplarını paylaşıyorlar. Bizde de bu vardır, kitapları paylaşırız. Bence buradaki fark tasarrufu ve paylaşımı sadece gereksiz para harcamamak için değil, bu tüketimin çevreye etkisini azaltmak düşüncesi ile de yapıyorlar.

Gardırobumdaki giysileri inceliyorum. Nelere eski, nelere yeni diyorum – buna bakıyorum. Üç dört yıl önce artık eskidi diyerek ayırdığım giysi ve eşyalarımı tekrar kullanmaya başlıyorum. Seviyorsam ve kullanılabilir haldeyse varsın biraz eski yüzlü olsun hırkam. Alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum.

Anne babalarımızın zaten yaptığı, belki birçoğunuzun yaptığı şeyler. Savurgan sorumsuz bir insandım diyemem, ama hayata fazla batılı yaklaşan bir ekol ile yaşar olmuşum bir süredir. Şimdiler de kendime gelmeye çalışıyorum.

Bu nedenle Fethiye’ye geldiğim günlerde eskiden hissetmediğim bir sıkıntı yaşıyorum. Buradaki evim klima ve elektrikli ısıtıcılar ile ısınıyor. Yılın çok uzun bir dönemi güneşli olan bu bölgede gerçekten evin sıcak su ısıtıcısı dışında güneşi kullanmıyor olmamız çok büyük bir eksiklik. Dünyanın uzun kışları olan bölgelerinde bile kısıtlı güneşli günlerden yararlanmaya çalışırken biz yüz binlerce insanın yaşadığı il ve ilçelerimizi elektrikli ile ısıtmaya çalışıyoruz. Burada bir şeylerin değişmesi gerekiyor. Fethiye geri dönüşüm anlamında çok iyi çalışan bir şehir, ancak kışın ısıtma konusu bence ele alınması gereken büyük bir yara. Sadece bu İlçenin değil tüm Türkiye’nin ele alması gereken bir konu.

Alışkanlıklar kolay değişmiyor ama benim düşünce yapımda ve alışkanlıklarımda büyük değişiklikler olmaya başlıyor.

Bu beni nereye götürecek zaman gösterecek, ama en azından yaşadığım dünya sanki varlığını korumaya gayret ettiğim için bana biraz daha gülümseyerek bakıyor. Ya da ben öyle olduğunu düşünüp huzur buluyorum.

Yüreğimi Çağıran Topraklardan Nasıl Bir Merhaba Geldi?







Kitabı boşuna İstanbul’da aramışım Fethiye’de çıktı diyecektim. Ama doğru değil. Yani doğru evet bu akşam Fethiye’ye gelince evimin salonundaki yemek masasının üzerinde duruyordu. Hangi kitap mı? “Yaratma Cesareti”. Ne zaman koymuşum buraya? Ama kapağını açınca görüyorum bu yeni bir nüsha, gıcır gıcır. Benim satır altları çizili eski kitabım hala bulunmayı bekliyor.

Fethiye’yi özlemişim. Dalaman uçağı ile geldim bu akşam ve oldukça doluydu uçak. Bakmak istediğim bir iki kitap vardı uçakta yanıma aldığım, ancak kulağım zaman zaman arka koltuktaki yabancı bir bey ile küçük bir Türk çocuğunun konuşmalarına takıldı. Arka koltuktan “İngilizceyi nerede öğrendin?” diye İngilizce bir soruya küçük bir çocuğun cevap verdiğini duyduğum zaman dikkatimi çekti. Ve neredeyse tüm yolculuk boyunca bu ilkokul öğrencisi ile asıl memleketinin neresi olduğunu çıkaramadığım yabancı bey sohbet ettiler. Ama ne kadar tatlı bir sohbet anlatamam. Bir çocuk ile işte böyle konuşulur ve bir çocuk böyle bir yabancı dil öğrenmeye motive edilir dedirten bir konuşma, ve küçük delikanlı da bir büyük ile farklı konulardan bu kadar konuşmayı çok iyi becerdi. Uçak yere inip koltuklarımızdan kalktığımızda bey ile küçük delikanlının vedalaşmalarını görme şansım oldu. Delikanlının annesi belki de biraz gurur ile oğlunun saçlarını okşuyordu. Bu akşam beni mutlu eden bir diyalogdu bu, yaşama ve yürekten iletişime dair.

Dalaman’dan Havaş firmasının servisi ile Fethiye’ye geçtim. Eskiden şehrin içinde dolaşan bu servisin son durağı artık Fethiye Otobüs Garı. Akşam saat 10 civarında vardım Fethiye’ye, servisten indim. Aşağı yukarı bir aydır yokum, evde yiyecek bir şeyler yoktur diye köşede araba ile muz satan birini görünce alayım dedim. Araba muz dolu. Hemen yan tarafta Carrefour var ama şimdi akşam saatinde bu adam bir şeyler satmaya çalışıyor ondan alayım dedim.

Elimde çantalar bir kilo muz rica ettim. Önce bir parçayı aldı, tarttı ve tam poşete koyacakken, aklından ne geçtiyse parçayı geri koydu, “Abla hemen yiyeceksen sana biraz daha olmuşlarından vereyim” dedi. Bir an içimden bunda bir terslik var diye geçti ama “Aman Zeynep” dedim içimden “alacağın bir kilo muz, boş ver yok davranışta terslik hissetmişsin, huysuzluk etme”. Dışımdan satıcıyı “bakın dışları siyah gibi içi çürük çıkmasın” dedim yinede. “Yok abla içi bal gibidir bunun çürük çıkmaz.” “Peki” dedim, ellerimde valizim ve evrak çantam vs. derken poşeti parmakları uzatıp aldım, palto cebindeki bozuk paralardan da muzların parasını verdim.

Eve vardığımda haydi dedim bir tanesini yiyeyim. Muzları poşetten çıkarınca içlerini açmaya gerek kalmadığını fark ettim. Uzaktan gözle belli olmasa da, hafif bir temas ile muzların alt kısımlarının oldukça çürümüş olduğu belli oluyordu.

Ortaokul okuduğum bir İngilizce hikâye vardı. Hikâye bir çiçekçide çalışmakta olan genç bir delikanlıya dairdi. Dükkân sahibi soranlara tüm çiçeklerin taze olduğunun söylenmesini istiyor, genç delikanlı ise alanların sonradan fark edecekleri bir yalanı bile bile söylemekte çok zorlanıyordu. Yıllar sonrasında hala aklımda kalan bir hikâye.

Dün akşam bütün gün İstanbul’da toplantılarla geçip yola çıkmama ve oldukça yorgun olmama rağmen çok güzel ve keyifli bir yolculuk geçirmiştim. Uçakta uzun zamandır tekrar okumak istediğim bir iki kitabı incelemiştim. Uçuştaki hostesler çok güler yüzlüydü, Havaş’a bindiğimde şoförü tanıdık bir yüz, yıllardır Havaş’ta görev yapan Ramazan Kaptan’ı görünce Fethiye’ye varmış kadar olmuştum. Birkaç parça muz nedense keyfimi kaçırdı, ve bunun ötesinde de düşündürdü.

Akşam uçağa binmeden önce günün uzunca bir bölümünü Japon dostlarımda ve onlar vesilesi ile tanıştığım Türk arkadaşlarım ile geçirmiştik. İçtenlik, hakikat, dürüstlük, ahlak ve davranışlarımızın bize görebildiğimiz ve göremediğimiz anlamdaki etkileri ara ara irdeleriz kendileri ile. Japonya’da benim gözlemlediğim saygı ve dürüstlük konusundan da bahsetmiştik uzun uzun dün.

Japonya’nın güneyinde bir vakfın merkezine bir ziyaretim olmuştu. Vakfın ormanın içinde büyük bir kampus formatındaki merkezine akşam varmıştık. Valizlerimizi bıraktıktan sonra binalarının birinin içinde gezinirken, o tarihten 2-3 ay önce Türkiye’yi ziyaret etmiş bir hocam ile karşılaştık, Yuriko Sensei. Yuriko hoca kısa bir merhabalaşmadan sonra Vakfın başkanının bir toplantıdan çıkmak üzere olduğunu ve görüşmek istiyorsak yetişebileceğimizi söyledi. Ancak elimizde paltolarımız el çantalarımız, evrak çantalarımız vardı. Toplantının yapıldığını bina ise uzaktaydı ve koşmamız gerekecekti. Gerçekten koşmamız gerekecekti. Yanımdaki Japon arkadaşlarım her şeyimi o binanın girişinde olan koltukların üzerine bırakmamı söylediler. “Ama” dedim “benim her şeyim içinde paralarım, kredi kartların, pasaportum. Bir şey olursa ne yaparım?” “Merak etme Zeynep” dediler “hiçbir şey olmaz.” Biz Türkiye’de ‘bir şey olmaz’ lafını çok duyarız ve birçoğumuz için acı sürprizler hazırlamıştır bu söz. “Ama” dedim tekrar “nakdim, pasaportum…”. Kısa bir karar anı … ve sonunda onlar gibi ben de her şeyimi o girişi çıkışı serbest, hiçbir güvenlik ve kontrol olmayan binanın içindeki koltuklara bıraktım ve koşmaya başladık.

5-10 dakika koştuktan sonra vardığımızda, toplantıda bir uzama olduğu haberini aldık ve bir 20-25 dakika da toplantı salonunun çıkışında bekledik. Sonra vakfın başkanı ile o akşam kısa da olsa görüşme şansım oldu. Koşmaya değdi. Ve sonra keyifli keyifli geri yürürken çantalarım geldi tekrar aklıma. Yaşayıp görecektik. Gerçekten de belki bir saat kadar yalnız bıraktığımız eşyalarımız gelip geçen insanların yanında bizi bekliyorlardı, yerlerinden milim oynamadan.

Ben Japonya’yı seviyorum. Trenlerde biletleri kontrol eden görevliler her vagona girişlerinde ve her vagondan çıkışta yolcuları selamlıyorlar. Bir alışveriş yaptığınızda satıcı eleman ödemeyi almak için bir tepsi uzatıyor ve siz ödemeyi bıraktığınızda selam veriyor, ve para üstünü getirdiğinde selam vererek sunuyor. Bir eşyayı sararken paketi sanki en kıymetli mücevheri sarıyormuş gibi ince ince ve zarafet ile paketliyor. Geçiştirmiyorlar, yapmış olmak için yapmıyorlar, sanki hayatının en önemli işini yapıyormuş gibi bir özen gösteriyorlar adeta. Ne yapıyorlarsa saygı ve sevgi ile yapıyorlar. Bir kişi değil, bana bunu Japonya’da hissettiren o kadar çok kişi oldu ki.

Ve dün akşam Fethiye’ye geliyorum. Dünya’da belki de en çok bulunmak istediğim yer. Tarif edemediğim sevgim var bu topraklara. Dedelerim bu topraklarda bulunmamışlar ama ben bir insanın ait hissedebileceği kadar tamamıyla ait hissediyorum buraya.

Ve Fethiye’deki sosyal çalışmalarımda, arkadaşlarım, dostlarım, hemşerilerim ile temaslarımda, irtibatlarımda, günlük yaşamda buraya duyduğum sevgiyi buraya dair yaptığım şeylerde, burada yaptığım şeylere göstermeye çalışıyorum. Burası kıymetli benim için.

Ve belki de bu yüzden, otogarın kenarından evime gelen bir iki çürük muz saygı, sevgi, dürüstlük üzerine gereğinden fazla düşündürüyor beni, ve sevdiğim topraklar ince bir üzüntü ile merhaba diyor.

Annem uzun yıllar Ebru Sanatı ile uğraştı. Hattını ünlü üstat Yusuf Benefşe’nin yazdığı bir çalışması var. Eser ilk eve geldiğinde sormuştum Anneme “Anneciğim üzerinde ne yazıyor?”. Yıllardan 1986 veya 1987 olmalıydı. Annemin cevabı ise kısaydı: ‘Hoş Gör Yahu’.