İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

26 Temmuz 2019 Cuma

Ne Düşünüyorsanız Haklısınız

İstanbul Yeni Havalimanı’ndan Lions 118-R Federasyonumuzun Antalya’daki Lions Uluslararası Gençler Arası Değişim Programının gala gecesine gitmek üzere uçağa binmek üzere kapıda biniş kartımı verdiğimde, kartı alan görevli kimliğim ile kontrol ederken bir iki saniye tereddüt ettikten sonra, “Upgrade oldunuz Zeynep Hanım,” dedi.  Uçuş koltuğumu bir üst bölüme almışlardı.  Görevli memur 18H olan yer numaramı mavi tükenmez kalemi ile 1F olarak düzeltti.  Arka arkaya ikinci uçuşumda koltuğum daha iyi bir koltuk ile değiştiriliyordu ve doğrusu kendimi şanslı hissettim.

Yeni havalimanında yaptığım yedi sekiz iç hat uçuşunda iç hat uçaklarına körük ile değil, hep otobüs ile gitmiştim ve bu defa da öyle oldu. Ancak otobüs ile körükte olan bir uçağa yanaşmıştık. O nedenle genelde yapmak istediğim halde uçağın adını okuma şansım olmadı. Uçağı uzaktan görme şansım olmadığı gibi. 

Uçağa binince business bölümünün girişin sol tarafında olduğunu fark edince, büyük bir uçakta olduğumuzu anladım. Doğrusu 18H koltuğunu aldığımda da bunu anlamış olmam gerekirdi ama doğrusu o aşamada bunu pek de farklı bulmamıştım. Yaz aylarında İstanbul’dan İzmir’e, Dalaman’a ya da Antalya’ya giderken Japonya’ya ya da Amerika’ya uçarken bindiğimiz büyük uçaklar ile karşılaşmaya alışkındım.  Yine de uçağa girince bir farklılık hissettim.  1F’deki koltuğuma yerleşirken daha önce hiç oturmadığım tipte bir koltukta oturduğumu görmek hoşuma gittik. Doğrusu pek yapmadığım bir şeyi yaptım ve hemen koltuğun önündeki ceplerden birinde duran uçağın bilgi kartını aldım.  787-9 yazıyordu.  Yani, Türk Hava Yolları’nın yeni uçaklarından Dreamliner’daydım. 

Kartı aldıktan sonra kalkış öncesi içecek ikramını yapan görevli hostes hanıma uçağın adını sordum. O da biz yolcular gibi uçağa körükten bindiği için uçağın adını göremediğini ama, benim de biraz öncesinde keşfettiğim gibi, yeni Dreamliner’da olduğumuzu söyledi.

Doğrusu keyiflenmiştim.  Yenilikleri severim, bu yeni uçakta olmak da hoşuma gitmişti. Kalkış aşamasına geldiğimizde kabin amiri de ve akabinde pilotumuzda yeni uçağımız Dreamliner’da olduğumuzu anonslarına dahil ettiler.  Kabin görevlilerinde, belki yeni uçak ile bu yolculuğu yapıyor olmamızdan gelen gözardı edilemeyecek tatlı bir keyif hali mevcuttu.

O sırada, yukarı doğru kaldırılan bir paravan ile koltuklarımızın ayrılmış olduğu sol tarafımda oturan yolcunun hosteslerden biri çağırdığını duydum.  Yolcu koltuğunun kirli olduğunu ve uçağın bir süredir havalimanında olmasına rağmen neden doğru düzgün temizlenmemiş olduğundan yakınıyordu. Ben de gayri ihtiyari kendi yerime baktım.  Herşey pırıl pırıl görünüyordu.  


Havalimanından aldığım Türkçe ve İngilizce gazeteleri okurken yemek saati gelmişti.  Güleryüzlü ve yumuşak enerjili hostes hanımın ilgisi ile yemeğimi keyifle yerken yine sol tarafımdaki yolcunun bu defa benim oturduğum koridorda görevli hostes hanıma kumaş peçetesini aramızdaki paravanın üzerinden uzatarak seslendiğini duydum.  “Peçete kirli,” diye seslendi bey.  Doğrusu ben daimi olarak business ya da first class sınıflarında uçuş yapmıyordum ama doğrusu kapalı şekilde gelen kumaş peçetelerin kirli olduğuna da bugüne kadar hiç rastlamamıştım.  

Aklıma bir akşam önce tekrar okuduğum bir kitap geldi.  Ben de düşüncelerimizin yaşamımıza olayları ve insanları çağırdığına, enerjimizin bize uyumlu olayları yaşamımıza davet ettiğine inanıyorum.   Ve yanımda oturan ve aramızda yukarı kaldırılmış paravana rağmen bir şekilde tedirgin ve kaygılı enerjisini hissettiğim bu yolcunun, bu yepyeni uçakta kirlenmiş koltuk ve kirli peçete ile iki aksiliği birden yaşıyor olma ve bu nedenle sinirlenme ve mutsuz olma nedenini düşünmeden edemedim.  Ben kendimi şanslı hissederken, o neler hissediyordu acaba?

Yaşamda ne zaman, nerede olacağımız bizim tercihimiz olabilir. Ya da belki de bizim kader dediğimiz yaşam yolumuzda bir şekilde önceden belirlenmiş olabilir.  Bu yolun ne kadar mutlak hakimiyiz bilmiyorum.  Ama kesinlikle bildiğim şey, yaşamın bize getirdikleri karşısında nasıl davranabileceğimizin bizim elimizde olduğu.  

Gülümseyerek, gülüp geçerek, bağırarak, kızarak, sinirlenerek. Hepsi mümkün.  Ve tüm bu davranış ve duyguları seçmeye sonuna kadar hakkımız da var.  Ancak, günün başında ya da sonunda, bizi daha mutlu hissettirecek, yaşadığımız andan keyif almamızı daha çok sağlayacak olan ne?  Sanırım her zaman olamasa da buna artık daha çok önem veriyorum.  

Ve bunu yapabilmek bazen de yaşamı olumsuz görmeyi ve kızgınlıkla ve şikayet ederek yaşamayı seçenlerden uzak kalmayı da gerektiriyor.  İnsanları tercihlerinde özgür bırakmak ve yargılamamak inandığım yaşam yollarından biri. O nedenle neden böyle davranıyor demek yerine kendi doğru bulduğum şekilde yaşamayı seçenlerle olmayı seçiyorum.  Birlikte olmayı seçtiğimiz insanlar yaşamımızın rengini ve lezzetini belirliyor.

Ben yaşamın bizi mutlu etmek için uğraştığına inanan insanlar ile olmayı seçiyorum.  Sevgiyi, hoşgörüyü, umudu, adaleti, şefkati ve anlayışı seçenler ile olmayı. Çünkü yine yaşamdan yıl aldıkça görüyorum ki, yaşam, biz neyi düşünür ve inanırsak, ona evet demeyi seçiyor.

Sevgiyle kalın.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Lions New Voices, Lionsun Yeni Sesleri - Kalbin Sesi Dünyada Aynı


Birçoğunuzun bildiği gibi Fethiye Lions Kulübü üyesi olarak Lions Ailemiz ile birlikte sivil toplum gönüllüsü olarak 2007 yılından beri çalışıyorum.  2010-2011 Dönemin Fethiye Lions Kulübü'nün başkanlığını, 2018-2019 Döneminde de Uluslararası Lions Kulüpleri 118-R Yönetim Çevresi Federasyonumuzun başkanlığını yapma şansına kavuştum.

Ve 2019 yılında Uluslararası Lions'un beni gerçekten onurlandıran, bir Türk olarak gururlandıran bir ödülünü alma şansım oldu.  O konunun detayını belki başka bir yazıda paylaşayım, ama özetle Liderlik alanında, 200'ü akşın ülkeden 1.450.000'e yakın üyemiz içinden aday gösterilen 1700 kadar Lion arasından Liderlik alanında Dünya 1.si seçildim. Buna dair bir çok güzellik yaşadım, son olarak Milano'daki Dünya toplantımıza davet edildim, orada konuşmalar yaptım.

Ve dün akşam da Chicago'daki merkez ofisimizdeki değerli bir dostum bizlerle yapılan röportajların bir anlamda tanıtımı olan kısa videonun yayınlandığını haber verdi.

Yaşamda bizi mutlu eden şeylerden biri benzer düşündüğümüz insanlar ile birlikte olmak, kalp birliği yapabilmek.

Bu videoyu seyrederken beni en çok mutlu eden şey,  Hindistan'dan, İzlanda'dan, Sri Lanka'dan, Kore'den, Brezilya'dan ve Türkiye'den, dünyanın farklı köşelerinde altı insan olarak birbirimize ne kadar benzediğimizi, ne kadar benzer düşündüğümüzü deneyimlemiş olmak.

Kimilerimi yedi sekiz yıldır, kimilerini bir kaç aydır tanıdığım bu güzel yürekli kadınlar barışa, dostluğa, kardeşliğe olan inancımı kuvvetlendiriyor.

Bana bu duyguları yaşatan videoyu seyretmek isterseniz (Lions Clubs International, YouTube):
https://www.youtube.com/watch?v=kBoAoeLrmGQ&t=2s

Sevgiyle.

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Yaşam Yolu Ruhun Yolu

Londra’ya ilk gittiğim çocukluk yıllarımda bu şehri hep çok seveceğimi daha ilk günden hissetmiştim.  Güneşini ve yağmurunu birlikte tattığım, ağabeyim ile yaptığımız kilometrelerce yürüdüğümüz için hayatımda ilk ve son defa ayaklarımın kanadığı ama buna rağmen durmadığım bir kavuşmaydı sanki ilk Londra seyahatim.  Üzerinden otuzbeş, otuzaltı yıl kadar geçmiş olmalı.

Londra bana hep evimde hissettiren bir şehir oldu.  Belki de Türkiye’den sonra en çok evimde hissettiği şehir.  Tabii, aradan geçen yıllar, Dünya’nın her köşesini birbirine daha da çok benzetiyor sanki.  İletişim dünyası keşfetme tarzlarımız kadar düşünsel mesafeleri de farklılaştırıyor.

Esasında belki sadece Londra değil, dünyanın farklı köşelerinde, özellikle bize çok yakın gelen Avrupa’nın bir çok ülkesinde ama bir o kadar da Japonya’ya her gidişimde adeta memleketime döndüğüm hissini yıllar boyunca, anlam veremeden ama beni de mutlu eden bir merakla hep hissettim.  Yurtdışında yaşamayı hiç hayal etmedim.  Üniversiteyi bitirirken bu anlamda bir seçim yapmak zorunda kalarak bir yol ayrımına gelmiş olsam da, yaşam beni hızla Türkiye’ye dönmek üzere beklenmedik zorluklar ve bir o kadar da güzel fırsatlar ile karşıladı.  

Geriye dönüp baktığımda, o yol ayrımlarında, yine de ülkeme dönmeyi seçmiş olduğum için mutluyum.  Yaşamın bana sunduğu yolda, yaşamın sevdiğim ve sevmediğim tüm tatları ve hediyeleri ile mutluyum.  Ve şimdilerde, geçmişimdeki o muhtemel yol ayrılarımdaki diğer seçenekler, pek gölgeli, pek flu ve gerçekten ruhuma pek de uzak görünüyorlar.

Yol ayrımlarındaki seçimlerin bize ait olduğuna inançla geçirdiğimiz belki yüzlerce uykusuz gecenin ve ruhumuzundaki acılı sancılarının, o kadar da gerekli olup olmadığına dair düşüncelerim ise ellinci yaşıma yaklaşırken artık eskiye göre farklı.  

Ve,  bugün, yine bir dönüş yolculuğunda ara ara yapmaktan vazgeçemediğim gibi beni bugüne getiren olayları, insanları, seçimlerimi ve yaşamın benim için yazdığı hikayeyi zihnimde seyrediyorum.  Genelde ihmal etmediğim sabah yazılarım bunu bir yandan düzenli olarak yapmamı sağlasa da yolculuklardaki içe dönüş zamanlarının çok farklı bir tadı, enerjisi ve kuvveti var.  Yolculukları bu kadar sevmenin kuvvetli nedenlerinden biri de bu.

Geçmişte basma kalıp sözler olduğunu düşünmüş olsam da, gerçekten de içimizde gömülen keşkelerin mezar taşları yerine yerine yaşanmışlıkları yara izleri her zaman çok daha iyi geliyor ruhumuza. 


Kaderin yolunun ruhumuzun seçtiği yolla kesiştiği, yaşadığımızı keyifle hissettiren güzel günler, güzel yolculuklar dileğiyle.

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Lions ile Merhaba Milano

2007 yılından beri üyesi olduğum Lions Ailemizde, Lions 118-R Yönetim Çevremizde 1 Temmuz 2019 tarihinde Genel Yönetmenlik görevimi tamamladıktan iki gün sonra, Lions’un davetlisi olarak dün Milano’ya uçtum. İstanbul’daki yeni havalimanımızın dış hatlar terminalini de o nedenle ilk defa görme şansım oldu. İstanbul’dan İzmir’e ve Dalaman’a gitmek için yeni havalimanını kullanmıştım ama iç hatlar uçuşlarında CIP terminalini kullandığım için, havalimanını sadece İstanbul’a gelişlerde biraz tanıma şansım olmuştu.

Yeni havalimanında Atatürk Havalimanı'nda yaptığım işlemleri ve işleri yapmak aşağı yukarı bir saat fazla zaman aldı.  Büyüklüğün belki avantajları var ama yorduğu da kesin.  Aklıma Dalaman Havalimanı’nın eski yıllardaki minik hali geldi. Uzun rötarlar olduğunda oturacak yer bulmakta zorlansak da, yaşam kendi özel havalimanımızı kullanıyor gibi ne kadar pratikti.

Yeni havalimanın ve yeni havalimanının misafir salonlarını biraz keşfettikten sonra keyifli denilebilecek bir uçak yolculuğu ile Milano Malpensa Havalimanı’na vardık. Uçuşta dikkatimi çeken uçaktaki yolcuların çok azının Türk yolcular olmasıydı.  Milli Takım eşofmanları ile 6-7 kişilik bir sporcu grubu, bir aile ve benim gibi birkaç tek Türk yolcu vardı.  Yine uçakta dikkatimi çeken, yanımda oturan Arap karı koca gibi Arap yolcuların uçağın kişisel özel ekranlı eğlence sisteminde yolculuk boyunca ekranda Kuran-ı Kerim okumaları ve kulaklıkları ile dinlemeleriydi.  Uçağın içindeki kısa yürüyüş molalarımda bunun dikkatimi çektiğini itiraf etmeliyim.  Onun dışında İstanbul-Milanı uçuşu Arap yolcuların biraz fazlalı olması dışında, yolcular ile uzak doğudan Kanada’ya bir Dünya karmasını yansıtıyor gibiydi.  Nedense bize Dünya’nın parçası olduğumuzu hissettiren bu ortamları seviyorum. 

Milano’ya geliş yolculuğum çok rahat olmakla birlikte, Milano Malpensa Havalimanı’na indiğimde manzara biraz daha farklıydı.  Uçaktan inip pasaport kontrol sırasına girdiğimizde, Avrupa Birliği pasaportu olmayan yolcular olarak bizi bekleyen çok uzun sıranın farkına vardık.  

Bekleyişimizin takriben ilk yarım saatinin sonlarına doğru, İtalyan görevlilerden biri, 6-7 kişi kadar önümde beklemekte olan Türk sporcu heyetimize yaklaştı ve onları alarak Avrupa Birliği pasaportu sahipleri bölümünden kontrolden geçirdi.  Önümdeki pasaport kontrol sırası çok yavaş olarak ilerlerken, arkamdaki sıra uzamaya devam ediyordu. 

Beklememizin takriben 60-70. dakikalarında Türk Sporcuları yanına alan İtalyan görevli bu defa yine 3-4 kişi önümde bekleyen Kanadalı Aileyi yanına davet etti. Ailenin, yanaklarında Kanada’nın bayrağının minik çıkartmaları olan iki küçük kızı, ki biri 6-7 diğeri 9-10 yaşlarında olmalıydı, hiç şikayet etmeden bir saati aşkın süredir bazen kenara geçip yere oturuyor, bazen iki kardeş birlikte oyunlar oynuyor ama anne babaları gibi hiç şikayet etmedikleri gibi keyiflerini de hiç bozmuyorlardı.  Uçakta iki çocuğu olan bir Türk Aile vardı, o çocukların bu sırada ne yaptıklarını merak ettiğim için uzun ince pasaport kontrol bekleme sıramızın biraz önüme ve arkama baktım ama doğrusu onları göremedim.  

Milano’ya girişte bu uzun pasaport kontrol sırasının normal olup olmadığını düşünürken uzaktan da olsa pasaport kontrol memurlarının kabinlerini gördüm.  “Diğer Tüm Pasaportlar” yazan altı kabin vardı ve buradaki görevlilerden iki tanesi ara ara gelerek geçiş öncelikleri ile öne geçen pilot ve kabin görevlilerine hizmet veriyordu.  Bu sürede beklerken dikkatimi geçen bir şey de, pasaport kontrol sırasına giren uçak görevlilerden pilotların nedense hem gruplarının en sonunda pasaport kontrolüne girmeleri oldu.  Bu bir kural ya da gelecek mi yoksa tesadüf mü bunu bilmiyorum ve yıllardır yurtdışına yaptığım belki yüzlerce uçak yolculuğunda buna hiç dikkat etmemiş olduğumu fark ediyorum.  Pilotların pasaport kontrollerinde geçişlerine bu şekilde şahit olmamışım belli ki.

Milano Malpensa Havalimanında pasaport kontrol sıramı beklerken beni bekleyen seyahatten ziyade özellikle İstanbul uçağı ile gelen Dünya karması yolcuları seyretmeye daldım.  Hepsini anlamasam da, artık ayırt etmeyi başardığım Çince, Korece ve Japonca dillerinde konuşan uzak doğuluların Arap yolculardan farklılıklarını kendimce gözlemledim.  Uçaktaki Rus ve İspanyol yolcu çokluğunu sırada beklerken fark ettim ve şaşırdım. 

Pasaport kontrolünden geçip beni karşılamak için bekleyen Lions görevlileri ile buluştuğumda uçağın inişinin üzerinden takriben birbuçuk saat geçmişti ama beni karşılayanların güler yüzlerini görünce ben de gerçekten gülümsediğimi ve mutlu olduğumu fark ettim. Ve bir kere daha “Seyahat etmek çok güzel,” dedim. 

İtalya’ya her gelişimde olduğu gibi, İtalyanca bilmiyor olmama rağmen İtalyan sanılmak bu seyahatin de şimdilik değişmez parçası oldu.  İspanyolca öğrenmeye başladıktan sonra İtalya’da daha rahat ettiğimi itiraf etmeliyim, yine de İtalyanların bana yolda bişeyler sormalarına ise halen şaşırmaya devam ediyorum. Dün ve bugün bazen İngilizce konuşan gruplarla birlikte olmama rağmen insanların bana yaklaşıp İtalyanca bişeyler sorma nedenlerini halen tam anlamamış olsam da hoşuma da gidiyor biraz.

Bazen hayatımı Fethiye’den dışarıya bir adım atmaya ihtiyaç duymadan geçirebileceğimi düşünsem de, yeni yerleri, yeni insanları, Dünya’yı, farklı köşelerde keşfetmek gerçekten çok güzel.  

Sevgiyle geçsin, güzel insanlarla buluştursun bizi yolculuklarımız.
Bakalım Lions ile Milano macerası yaşamıma neler getirecek…




13 Haziran 2019 Perşembe

Gerçek Cesaret


Az önce Amerika’daki bir arkadaşımın maalesef bir türlü tedavi edilemeyen bir enfeksiyon nedeni ile ikinci ayağının kesilmesine karar verdiğini öğrendim. 

Hislerim karışık.

Kendisi ile bir iş konusu nedeni ile tanıştığımız için, hastalıklar, nedenleri ya da bize söyleyebilecekleri hakkında hiç konuşmadığımızı haberi alınca fark ettim.  
Bir yandan bu süreçteki cesaretini ve yaşamın ona getirdikleri için kendine acımadan elinden geleni yapma gayretini gerçekten takdirle karşılarken, bu zorlukları göğüslemeyi neden seçtiğini düşünmeden edemiyorum.

Yaşamda olanların bir kısmının değiştirilemez kader çizgimizden gelenler olduğunu kabul ediyorum. Bazen de, bizim değiştirebileceklerimiz olduğunu yaşayarak öğreniyorum.  Değiştirebileceğim en önemli şeyinde bakış açımız ve yaklaşımlarımız olduğunu. 
Bugün bana yazdığı mesaj ile Will, ne getirirse getirsin yaşamımızı olduğu şekli ile sevmeyi, yansıttığı umut dolu gerçekçilikle hatırlatıyor.


Tüm ihtiyacı olanlara sevgi dolu şifa diliyorum.

7 Haziran 2019 Cuma

22


Dün akşam kuzenlerimin Fethiye’deki otelinde kalan misafir akşam yemeğinden ayrılırken yanıma geldi ve sordu, “Zeynep, hala resim yapıyor musun?”  Neredeyse iki yıldır görmediğim Rodney’in resim yaptığımı hatırlamasına ve sormasına şaşırmıştım.

Bir yandan bunu bugünlerde sormasına da şaşırdım çünkü gerçekten tekrar resim yapabilmek için en azından dört beş gündür tatlı bir mücadele içindeyim. Ve tuvallerimi dışarıya çıkarmış olmama rağmen elime ne fırça ne de boya alamamıştım. Büyük çalışma masamın üzerine koyduğum irili ufaklı yedi tuvale takriben üç gündür sadece bakıyordum.

Bu sabah birkaç tanesinin masadaki yerini değiştirmiştim ama elime fırça almayı da düşünmemiştim.  Henüz o enerjiyi bulamamıştım.

Resim yapmak değişik bir iç enerjiye sahip olmayı gerektiyor. En azından benim için. İçimizdeki duyguları yansıtmak ve dışarıya akıtmak bir efor gerektiriyor. Bazen üç dört saat ara vermeden resim yaptığımda başımın dönmeye başladığını fark ederim. Bu vertigodan ya da tiner veya boya kokusundan değildir.  Aşağı yukarı 4-5 yıldır Fethiye’de çoğunlukla açık havada resim yaptığım için, bu havasızlıktan da değil.  Çok uzun bir yürüyüşten veya yüzmeden sonra  ya da zorlu bir karate antrenmanından sonra dizlerimin bağı çözülecekmiş gibi gelen o yorgunluk hissine benzer bir his.  Sanki kolumu kıpırtadamayacakmışım gibi gelir.  

Resim yapmaya başladığım yıllarda, ben de önce ünlü ressamların resimlerini, sonra da fotoğraflarda gördüklerimin resimlerini yaparak başladım.  Sonra bir kitabımda paylaştığım tesadüfler beni duyguların resmini yapmak diye tarif edebileceğim bir yola itti.  Ve resim yapmak benim için farklı bir mutluluk kaynağı olurken bir yandan da beni özgürleştirir oldu.   

Neredeyse iki yıl önce, 2017 yılının Ekim ayında Fethiye’de, tamamlanmamış yirmi iki tuvali bırakmıştım. Ben resimlerimi teker teker tamamlamam. Resim yapmaya başladığım ilk yıllarda keşfettiğim bu özelliğim ile artık barışığım.  Sadece yağlıboya ile çalıştığım yıllarda bu bir mecburiyet iken, akrilik boyalar ile başlayan dostluğumuzdan sonra bu, bir çalışma tarzına dönüştü.  

Bir sergide yer alacak resimleri bir bütün olarak düşünüyorum. Bir bütünün parçaları olarak, ve o nedenle de tüm parçaların üzerinde neredeyse aynı anda çalışırım. Belki bazıları biraz daha önce biter ama genelde resimlerin hepsini aynı günlerde tamamlarım.  

Sergilerde o bütünlüğü görmek hoşuma gider. Bununla birlikte farklı insanların farklı parçalara çekildiğini görürüm.  Birlikte çalışmama rağmen resimlerde bir bütünlük olmasına rağmen renkler çok farklı şekilde kendini gösterebilir.  Yıllar içerisinde formlar değişir.  Bu farklılıkları ve değişimleri gördükçe resim yapmaya devam etmek gerektiğine daha çok inanırım.  2000 yılındaki milenyum resimleri, 2003 yılındaki resimlerim ya da 2017 yılının resimler bana ait olduklarını bir şekilde hissettirseler de gerçekten o kadar farklılar ki.  El yazımızın yıllar içinde değişmesi gibi resimlerimizde öngörülmesi zor bir şekilde değişiyor.  Bu değişimi görmek beni heyecanlandırıyor.  Buna şahit olmak da değişik bir duygu.  Bir gün bir resim üzerinde çalışırken, ki bu genelde bir resim üzerinde çalışmaya başladıktan sonra oluyor, yeni bir form, yeni bir şekil, yeni bir renk karışımı beliriyor. Daha önce hiç çizmediğim bir şey karşıma çıkıyor.  Daha önce hiç çıkarmadığımız bir sesi çıkarmak ve o sese önce şaşırmak sonra da sevinmek gibi bir şey.

Önümüzdeki bir ay için beni özellikle İstanbul’da, biraz İzmir’de ve Lions’un Milano’da katılacağım yıllık dünya toplantısı için farklı maceralar bekliyor. Bununla birlikte muhtemelen bir yılı aşkın bir süredir ara verdiğim için içimde biriken yeni sesler henüz onları duymamış olsam da bu bekleyişte beni de heyecanlandırıyor.

İstanbul’a gitmeden önce resimler üzerinde çalışmaya başlayabilecek miyim henüz bilmiyorum.  Sembolik olarak da olsa başlamak istiyorum.   Yine de yapmaya başlamanın sihrini bilmekte birlikte, kendimi zorlamamayı da öğrendim.  Olması gereken vakti geldiğinde zahmetsizce ve keyifle açılıyor.

22 yarı tamamlanmış tuval beni bekliyor.  Bakalım onlar için hayalini kurduğum 22 hikayeyi Milano dönüşü nasıl anlatacaklar…

6 Haziran 2019 Perşembe

Çilekli Pastada Saklı Japonya


Japonya’ya gerçekten ilgi duymam benim yaşlarımdaki birçok çocuğun olduğu gibi meşhur Karate Kid filmlerinin ilki ile oldu. Efsanevi hoca Miyagi Sensei ile.  İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, kamikazeler ve Hiroshima’ya dair duyduklarımı Japonya’ya ilgi duymamı sağlayan şeyler olarak hatırlamıyorum.  İnsanlık tarihinin acı dolu günleriyle tanımaya başladığım Japonya’yı sevmem, hayatta çoğu zaman olduğu gibi, hikayelerle oldu.
Bir şehri, bir kurumu, bir ülkeyi sevdiren onlara ait hikayeler ve o hikayelerin kahramanları çoğu zaman.

Kyoto’nu sevmemin nedenlerinden biri beni adeta zamanın ötesiye taşıyan mabetleri olmakla birlikte, Japonya’yı sevmediğim insanların ülkesi olsa bu şekilde acaba sevebilir miydim?  Ruhumu incitmemeye büyük özen göstermek için çabalayan, beni mutlu edebilmek için kendinden, ailesinden feragat eden ya da ailecek benimle kendi aileleri gibi ilgilenen Japon arkadaşlarım olmasa bu özel adalar ülkesini bu kadar sevebilir miydim?

Ruhumuzun anahtarı duygularımız.  Ruhumuzun bilgi antenleri duygularımız.  Ruhumuzdaki olumlu ya da olumsuz izlerin kaynağı duygularımız.  Ve yaşadığımız her ne olursa olsun ruhumuzdaki izleri ile bireysel tarihimizde yer ediyor.  

Duygularımızı nelerin uyandırdığı ise tanımlanması zor, sürprizlerle dolu bir denklem.  Ve kimi zaman tatlar ile duygular arasında köprüler var.

Japonya’ya özgü yöresel lezzetler dışında en çok hatırımda kalan, sık sık aklıma gelen lezzetlerden biri çilekli pastalardır.  İstanbul’da Divan Pastanesi’nin çilekli pastası son birkaç yıldır pastanenin değişen ve daha çok Fransız tadı taşıyan pastaları içinde bugünlerde hala ev sevdiğim. Dünyanın her yerinde çilekli pasta yemek mümkün ama benim için ne zaman çilekli pasta yesem aklıma gelen Avrupa’da yediğim bir pasta değil, Kyoto’daki bir pastanenin pastasıdır.  Ne zaman Kyoto’ya gitsem orada bir pasta yemek için mutlaka zaman ayırırım.  Eğer yalnızsam, yanımdaki defterime orada birşeyler yazmak beni başka hiçbir yere gitmek istemeyecek kadar ait hissettirir.


Kyoto neredeyse her çilekli pasta yediğimde aklıma gelir.  Tokyo’ya sondan bir önceki gidişimde Shibuya’da kaldığım otelin pastanesindeki çilekli pastanın ise tadı değil ama görüntüsü gözümün önünde.

Ve işte bu sabah, Fethiye’de, Şövalye Adası’ndaki evimde, Ada’ya geçmeden önce bir marketten aldığım biraz diri çilekleri yıkayıp 1993 yılında İtalya’ya ailecek gittiğimiz aldığımız ve bende kalan aslında bir spagetti servis tabağı olan bir çanağın içine yerleştirirken, tesadüfen beyaz ahşap büfenin üzerindeki dergi gözüme takıldı.  Ben yokken evi temizleyen Nuray Hanım’ın herhalde evin bir köşesinde bulduğu ve nedense büfenin üzerine bıraktığı bir dergi. 2004 yılından bir dergi. 

Dergilerimi saklamak gibi özel bir alışkanlığım yok ama Japonya’ya, Samuraylara geniş yer ayrılmış olan bu sayıyı belli ki özellikle saklamışım.  Enteresan olan, daha sonra altı, yedi defa gitmiş olsam da, 2004 yılında henüz Japonya’ya gitmiş değildim.  Hayatımın ayrılmaz parçası gibi hissettiğim Japonya ile bağlarımın o günlerde çok kuvvetli olmadığını düşünürdüm ama geriye dönüp bakınca ruhumun bir parçasının hep bu uzak ülkeyi merak etmiş olduğunu fark ediyorum. 

Bir yandan belki de birçok Türk gibi bu ülkeye çok yakın hissediyorum. Diğer bir yandan, olmadık zamanlarda, kültürel benzerlikler ya da yakınlıklar ile tarif edilemeyen şekilde özellikle Kyoto’da olmayı özlüyorum.  Japonya’nın sevmediğim bir köşesine henüz rastlamasam da ve Tokyo’nun yoğunluğunu bile sevsem de, benim ruhumun özlediği yer her zaman Kyoto.

Bugün, Dünya’nın Japonya’dan oldukça uzak bir köşesinde, minik bir adadaki yemek masasının üzerindeki yeni yıkanmış çilekler mutlu hissetmenin temel anahtarının sevgi olduğunu hissettiriyor.  Bizi seven insanların hissettirdiği koşulsuz ait olma hissinin, dostlar dediğimiz sonradan edindiğimiz ailelerimiz kadar, doğmadığımız ama vatan tadı veren topraklardan gelebildiğini düşünüyorum.

Damağımda henüz tam olgunlaşmamış biraz mayhoş bir çileğin tadı ile, önümdeki dergide zırhlı giysisi ile bir Samuray’ı canlandıran bir kapak fotoğrafı, Fethiye’de gün batmaya başlarken Babadağ’a doğru bakıyorum.  Körfez durgun. Gün burada biterken, Japonya’da gün gecenin içinde yavaş yavaş doğmaya hazırlanıyor.

Bu arada çilekten bahsedip Japonya’ya dair ufak bir hatırlatma yapmadan olmaz. Önümüzdeki yıl Ocak ayından Nisan ayına kadar eğer Tokyo’ya yolunuz düşerse, Grand Hyatt Tokyo, Hilton Tokyo ya da diğer beş yıldızlı otellerden birinde karşınıza çıkabilecek olan çilek tatlıları büfesinde Japon çileklerinden yapılmış Japonya’ya özgü hafif tatları ile mevsime özel olarak hazırlanan çeşit çeşit çilek tatlılarının tadına bakmadan Tokyo’dan ayrılmayın.  

Lezzet dolu günlere…

5 Haziran 2019 Çarşamba

Sabır Dedikleri Tatlı Bekleyiş ya da Sabretmemenin Önemi


Dayanma gücümün sınırlarına zaman zaman ulaşsam da sabırlı olmak benim için önemli.  

Biraz heyecanlı ve aslında tez canlı denilebilecek yapıma rağmen, nasıl bu kadar sabırlı olabiliyorsunuz, diyenler karşısında hala ben de şaşırıyorum.  Sabırlı olmayı artık, tahammül etmekten öte, bütününü göremediğimiz resmi daha iyi anlamak için gerekli olan zamanı ayırmak olarak tarif ediyorum.  Sabır bir erdem olmaktan çok bir gereklilik.

Çok sabırsız olduğumu söyleyenler de yok değil, ancak sanırım bu yorumları artık çok çok daha az alır oldum. Özellikle son on senedir.  Ve sabrımın sonuna beni nelerin getirdiğini keşfetmek aslında kendime ve insanlara dair çok şey keşfetmemi de sağladı ve sağlıyor.

Sabır bazı inançları da geride bırakmayı da gerektiriyor.  Öncelikle olması ya da yapılması gerekenler için doğru zamanı en iyi bizim bilebileceğimize dair inancı.


Dediğim gibi sabırlı olamadığım zamanlar da var.  Sabırlı olmanın önemine inanmakla birlikte, sabretmemek gereken, ivedilikle hayır demek gereken zamanlar olduğuna da inanıyorum. Haksızlığa, adaletsizliğe ve kendi haklarını çevresindeki herkesin haklarının üzerinde tutanlara ivedilikle hayır demek gerektiğine artık daha çok inanıyorum.  Dedim ya, sabır tahammül etmekten öte yaşamda doğru şeyin doğru zamanda olmasına müsaade etmek gibi bir şey.  Mutlak doğruya izin vermek için kendi irademiz dışında bir doğrunun akmasına izin vermek. İşte bu bazen sabırsızlık olarak tezahür edebiliyor. Ve kendime rağmen sabırsızlık göstermeyi doğru bulduğum zamanlar oluyor.

Sabırsızlığın bazen enerjik nedenleri de var.  Masum görünen ama bizi çileden çıkaran soru ve isteklerin altında, kelimelerin ardında bazen canımızdan can isteyen başka bir etkileşim var.

Peki, bu etkileşimi nasıl fark ederiz?

2000 yılından beri yakından ilgilendiğim ve özellikle son onbeş yıldır uyguladığım enerji çalışmalarının bizlere kazandırdığı temel bir farkındalık var.  Özel bir teknik uygulamasalar da yaşamda görünenin ardındakini sorgulayanların da fark ettiği bir farkındalık. 

Bizler enerjiden oluşuyoruz.  Fizik de maddenin enerji olduğunu ifade ediyor. Kastettiğim bu değil.  Madde yapımızın, yani bedenimizin üzerinde, içinde, onu saran, bir enerji bedenimiz var.  Bu beden bir anlamda yaşam enerjimizi taşıyor olmakla birlikte farklı günlerde, farklı anlarda farklı bir seviyede enerji ile dolu olabiliyor. Bugün hiç enerjim yok, dediğimizde, gerçekten enerji haznemizin boşalmış olduğunu ifade ediyor olabiliriz.  Bir de, enerji haznemiz de sabit bir boyutta ya da ebatta bir hazne değil.  

Enerji bedenimiz biz enerji depolamayı öğrendikçe ve kullandıkça, kilo aldığımızda genişleyen derimiz gibi genişleyebiliyor. Ya da aynı şekilde hazne uzun süre kullanılmadığında daralabiliyor. Bir yandan, enerji haznemizin yine de bir kere genişlediği hacmi korumak konusunda oldukça sadık da olduğunu söyleyebiliriz.

Enerji haznemizi, enerji bedenimizi, diğer bir adı ile enerji alanımızı ya da auramızı enerji ile doldurmak esasında her nefes alıp verdiğimizde doğal olarak yaptığımız bir şey.  Bununla birlikte, modern insan doğadan, evrenden enerji almak yerine çevresindeki insanlardan beslenmeyi seçebiliyor.   Esasında evrenden enerji almak zor olduğundan değil ama başka bir insanın enerjisini almaya bağımlı olanları da görüyorum.  Yanında olduğumuzda enerjimizin düştüğünü, moralimizin bozulduğunu, özellikle kızdığımızı hissettiğimiz insanlar işte bizleri bir enerji jeneratörü yerine koyan insanlar.

Yanılma olmasın, bu insanların enerjimizi alabiliyor olmaları onların bizden daha güçlü oldukları anlamına tabii ki gelmiyor.  Tam tersine, enerjisini başkalarının enerjisini alarak doldurmayı seçenler esasında yaşamın ana akışından kopmuş ve yaşamın doğasını unutmuş insanlar aslında.  Çaresizlik içinde çevresine, farkında olarak ya da olmayarak, zarar veren insanlar.  

Evren bu insanların bu bencilce davranışlarına neden müsaade ediyor diye soran danışanlarım olur. Ya da Tanrı neden başkalarının bize zarar vermesine izin veriyor?  Burada yanıtlar biraz daha zorlaşıyor.  Çeşitliliğinden dolayı zorlaşıyor.  Enerji dünyasına dair tüm yanıtların ben de olduğunu söyleyemem. Bununla birlikte, yıllar içinde enerji alışverişlerine dair birçok şey gördüm ve yaşadım.  Dünyanın değişik köşelerinde, Brezilya’da, Japonya’da ya da Fas’ta insanların enerji alışverişlerinin ne kadar benzer olduğunu görmek bu işleyişin evrensel kuralları ve sistemi olduğunu hissettiriyor.   Dünyanın her yerinde insanlar enerji alanlarını doldurmak için bir uğraş veriyorlar. Kimiler, yoga, meditasyon, dua veya enerji aktarım teknikleri ile bunu bilinçli olarak yaparken, kimileri spor ya da iş hayatındaki başarı ya da iyilik yaparak enerji akışını sağlamak için yollar buluyor. Kimileri ise kızdırarak, yorarak, üzerek enerji dişlerini yakınlarındaki aile üyelerine, eşlerine, iş arkadaşlarına ya da bir amaç için bir araya geldikleri insanlara geçirerek onları adeta emiyorlar.  

Evrende her etki bir tepki ile karşılık bulur. O nedenle tüm hırsızlıklar gibi bu bir nevi enerji hırsızlığı da uzun vadede hayır getirmez.  Enerjisini başka bir insanın enerjisi ile doldurmayı alışkanlık haline getirenler, bir noktada üstesinden gelinebilmesi zor engeller ile karşılaşırlar ve belki de en acısı kalabalıklar için de bile olsalar yüzeysel ilişkiler ile yetinmek zorunda kalırlar. Adını koyamadıkları bir yalnızlaşmaya sürüklenirler.

Hayatınızda böyle bir insan varsa kendinizi korumak için yapabileceklerinizi belki başka bir yazıda detaylı olarak hatırlatmak daha doğru olacak, ama özetle şunu söyleyebilirim. Çoğumuzun, hayatımızda kendimizi besleyemediğimiz için hastaneye giderek serumdan alacağımız besin ve takviye ile kendimize gelmeye ihtiyacımız olmuştur.  Bu benim üç defa başıma geldi.  Bu olabilir, ancak ben doğru beslenmediğim için, yemek yemediğim için devamlı serum desteği alarak yaşamaya çalıyorsam yaşamayı bilmiyorum demektir. Enerjik olarak da, sizin enerjinizden beslenerek var olmaya çalışanlar bunu birkaç özel ve acil durumda yapmıyorlar, gerçekten alışkanlık haline getirmişler ise, onlar için yapabileceğiniz en iyi şey onlardan uzak durmaktır.  Ve içinizden onlara izin vermemeye niyet etmeniz.  Onların evrenin enerjisi ile bağlanmalarını dilemeniz. 

Onlara sorunlarını fark edebilme şansını verin.

Bazen, biz de kendimizden vererek başkalarını beslemekten sağlıklı olmayan bir haz alabiliriz.  Ne olur canınızı kendinize saklayın. Yaradan’ın size en değerli emaneti öncelikle sizsiniz.

Hayatta bir şey oluyor ise mutlaka bir nedeni var.  Tüm keşifleriniz keyifli olsun.

4 Haziran 2019 Salı

Mutlu Bayramlar.

Sağlık, sevgi, neşe, bereket ve mutluluk dolu günler dileğiyle.

Yaşam Akarken Yaşasın Sorgulamak


Birkaç gün önce tesadüfen karşıma çıkan Susanna Tamaro’nun “Her Sözcük Bir Tohumdur” kitabını Ramazan Bayramının birinci gününde, bayramlaşmalar ve ruhuma da iyi gelen sohbetlerden sonra kendime ayırdığım birkaç saatlik bir akşamüstü dinlenmesinde okudum.   

Yeniden okudum demem gerekiyor belki.  Kenarlarını kıvırdığım sayfalar dahil bu kitabı ve Tamaro’nun söylediklerini gerçekten hiç hatırlamıyordum.   

Fethiye’de bu harika Haziran gününde, ne sıcak ne soğuk denilebilecek bir havada, bayram olmasına rağmen Şövalye Adası’nda sakin geçen günde bu kitap karşıma çıktığı için mutlu hissediyorum.


Tamaro’nun söyledikleri, beni kimileri oldukça tanıdık dünyalara ve düşüncelere götürse de beni mutlu eden şey paylaştıkları değil.  Düşünen, sorgulayan ve görünenin altındakini görme gayretinden vazgeçmeyenlerin varlığını hatırlattığı için mutluyum.  Kitap okumayı neden bir bağımlılık gibi sevdiğimi tekrar hatırlattığı için.

Belki her yazar, anlam arayışına, yazmayı tercih etmeyenlerden biraz daha fazla adanmıştır.  Yazmak okunabilir olmanın şeffaflığı ile bizi daha samimi olmaya mecbur eder.  Kendi iç dünyamızdaki sorgulamalarımız kendimizi oyalamaya ya da kandırmaya bazen müsaade ederken, dış dünya ile paylaşmak en azından olabildiğimiz en gerçekçi samimiyeti yakalamamızı sağlar.  Ve belki de bu yüzden yazarız.

“Her Sözcük Bir Tohumdur” sorgulamanın gerekliliğini bütününden yaydığı enerji ile hatırlatırken, hep inandığım sessizliğin gücü ile birlikte, bazen benim akışa bırakmak dediğim, onun eylemsizlik dediği, birşeyleri oldurmak için zorlamadan olmasına müsaade etmenin gerekliliğine işaret ediyor. Ya da belki daha doğru bir deyiş ile, aslında belki başka bir yolun da olmadığına.  

Roma’da babasından bahsederken ben de Roma’da geziniyorum. Trevi Çeşmesine yakın hep kaldığım otel, bir defasında babamla gittiğimiz sevdiğim pizzacıdan aldığımız sebzeli kare dilim pizzanın tadı damağıma gelir gibi oluyor.  İtalyanca öğrenmeyi arzulamasam da İtalya’da görmeye alıştığımız insanlardan yansıyan yaşama sevincini etrafımda daha çok görmeyi arzuladığımı fark ediyorum.   Yaşamdan tat almayı seçenler ile olmanın keyfini daha çok arzuluyorum.  

Tamaro’nun altını çizdiği büyük resmin içindeki kısacık yaşam maceramızda, yaşadığımızı hissettiren duyguların ruhumuzu, zihnimizi ve bedenimizi uyandırdığı ve canlı tuttuğu günler dileğiyle.

Sevgi ve ışıkla.

3 Haziran 2019 Pazartesi

Sözcüklerdeki Tohumlar


Bugün Ada’daki evimin odalarından birinde birkaç başka kitabın altına saklanmış bir kitap buldum.  2007 yılında almışım.  Susanna Tamaro’dan “Her Sözcük bir Tohumdur”.

Bu nispeten ince deneme kitabını belli ki daha önce okumuşum.  Kitabın dört yerinde sayfaların kenarını katlamışım.  Benim kitaplarımda satırların altını çizmek kadar zaman zaman kenarlarını katlama alışkanlığım da var.  Ortaokul yıllarımda kısa bir süre kitaplarımı tamamen temiz tutmak ve sayfalarını korumak gibi bir mücadeleye girişsem de, kitap okurken onlarla yaşadığımı fark ediyorum. Bu yaşanmışlığın izlerinin olması artık beni rahatsız etmiyor.  

Bununla birlikte okuduğum bir kitabı hatırlamamak sık yaşadığım bir şey değil.  Kimi kitaplarımın içeriklerini tam olarak hatırlamasam da neredeyse tüm kitaplarımı nereden aldığımı ve ne zaman okuduğu hatırlarım.  Bugün bulduğum kitabın son kıvrılmış sayfasına göre, 104 sayfalık kitabın en azından 68. Sayfasına kadar okumuş olmalıyım. Hatırlamıyor olmam beni meraklandırıyor. Bu kitabı bu akşam yeniden okuyacağım.  Bakalım okurken hatırlayacak mıyım.

Kitapları bu kitap gibi hiç hatırlamadığım olmaz ama farklı okuyuşlarımda farklı detayları fark ettiğim olur.  Bu kendi yazdığım kitap ve yazılar için de geçerli.  Evrenin duymamız gerekenleri bize fark ettireceğine olan inancımı hiçbir zaman tamamen yitirmesem de aklıma gelmediği de oluyor.  Özellikle gündelik yaşamın telaşına daldığımda.  

Peki, özümüzün bize fark ettirmek istediklerini, parçası olduğumuz Evren’in bize fark ettirmek istediklerini görebilmek için ne yapmak gerekiyor?  Tabii, yaşamın bizi bizim için daha iyi olacak ihtimallere yönlendirdiğine inanmıyor olabilirsiniz, ya da iç sesimizin bizi korumak için aslında daima konuştuğunu kabul etmiyor da olabilirsiniz.  Yine de “aklıma gelen başıma geldi,” dediğiniz olmadı mı hiç?  Ya da görünüşte herşey yolunda görünse de, içinize sinmeyen bir insanın başınıza açtığı dertler, içinize sinmeyen bir anlaşmanın sizi zorda bıraktığı işlemler, adını koyamasanız da gitmek istemediğiniz bir yerde başınıza gelen terslikler, bunun gibi şeyler hiç olmadı mı hayatınızda?

Yaşam bize işaretler veriyor.  Bir farkında olmayı seçmezsek, bazen kafamıza adeta bir tuğla düşmesi de gerekebiliyor.  Biz uyanmayı seçmeksek Evren daha radikal ve keskin uyarılar ile karşımıza çıkabiliyor. Bu bazen hastalıklar, bazen kayıplar olabiliyor.  Zararlı bir yoldan gitmekten vazgeçmiyorsak, bizi itip yere yatırmayı seçebiliyor.  

Ruhumuzun sesini duyabilmek için öncelikle sessizliğe ihtiyacımız var.  Biraz da yalnızlığa.  Kendimiz ile kalabilmeye. Kendimiz ile gerçekten tanışabilmeye.  Korkuların, kaygıların, endişeli düşüncelerin ardındaki güvenilir sesi duyabilmek için, içimizdeki farklı farklı sesleri duymamıza ihtiyaç var.  

İçimizdeki sesi duymanın en güzel yollarından beri kendimizle çıkacağımız yürüyüşler.  İçimizdeki sesi bizimle konuşmasına onu zorlamadan izin vereceğimiz yürüyüşler.  Hayatımı değiştiren bir çok önemli kararı, İstanbul’da Boğaz’da yaptığım yürüyüşlerden sonra aldım.  Bir anda aklıma geliveren fikirler yaşamımı hızla açtı.  Yürüyüş sırasında etrafımızda değişen manzaranın, ruhumuzda farklı çağrışımlar yaparak, aklımızdaki soruların yanıtlarını adeta sihirli bir şekilde bulmamızı sağladığını da söylerler.  İnsanoğlunun genlerinde yürümenin açtığı kimbilir hangi özel kodlar ve düğümler var. 

Genelde içimizdeki sesin konuşabilmeye başlaması için en az yirmi dakikaya ihtiyacımız olduğu söylenir.  Kimi meditasyonlarda en az yirmi dakika zaman ayırmamız biraz da bundandır. Yürüyüşler de ise, zihnimdeki sesi duyabilmek için benim en az otuz dakikalık yürüyüşlere ihtiyacım olur.

Evet, ne diyordum? İşaretler.  

Susanna Tamaro’nun kitabında yeniden okuyunca neleri keşfedeceğimi henüz bilmiyorum ama kitabın adının bana mesajı oldukça kuvvetli.  Kendimiz için ve yaşamımızdaki tüm insanlar ile diyaloglarımızda “Her Sözcük Bir Tohumdur”, ve ektiğimiz tohumlar yaşamları, bütünün hayrı için, kuvvetlendirmeye dair olsun.

31 Mayıs 2019 Cuma

Yeniden Söylerken, Yeniden Dinlerken




Çok uzun zamandır okunması için yazmadım.  Neredeyse bir yılı akşın bir süredir.  

Yaşamımın farklı zamanlarında farklı konuların yoğunluğuna dalarak yazmadığım oldu.  Ama sonrasında neredeyse her zaman, yazmadığımda ruhumun sesini duymanın zorlaştığını fark ettim.

Kendim için yazmaya en azından onbeş, onaltı yıldır ara vermiyorum. Hele Julia Cameron’u keşfettikten sonra, kendim için yazmanın nefes almak kadar önemli olduğunu biliyorum.  Özellikle sabah uyandığımda, uyanır uyanmaz yazmanın önemini.  

Ama yeterli olmadığını da görüyorum.

Bazen sadece kendim için yazmak yeterli değil. Bazen, kimin tarafından okunacağını önemsemeden, okunabilmesine izin verecek şekilde yazmaya da ihtiyaç var.  

Okunmayı istemeden yazmanın mümkün olduğuna eskiden inanmazdım. Çünkü yazmak, biraz da içimize sığmayan düşüncelerin bilinmesini istemek. Bununla birlikte, dünyada var olmasına izin vermemiz gereken yazılar da var.  O yazılar, sayısını hiç bilemesek de ulaşması gereken insanlar için var olmak istiyor.  Tam ihtiyacım olduğunda bir kitabın, bir blogun, bir köşe yazısının içinde kafamın içindeki sorulara yanıt veren cümleleri bulmak buna daha çok inanmamı sağlıyor.

*
Yazmak için neye ihtiyacımız var?


Zaman zaman ofislerimdeki kocaman çalışma masalarım gibi yazı masalarımın evlerimde de olduğunu hayal ettiğim oldu ama hiç de film karelerindeki gibi ihtişamlı yazı masalarım olmadı evlerimin salonlarında. Yemek masalarımın üzerinde yazdım yüzlerce sayfayı.  Yayınlanan ve yayınlanmayan.  Bloglarımda paylaştığım çok okunan yazılarımı, kitaplarımı ya da bir yerlerde basılı bir nüshası hala saklı olan ve sadece bir kaç kişinin okuduğu kitap müsveddelerimi.  İyi ki yazmışsınız, dedikleri yazılarımı ya da benim bile beğenmediklerimi.  
Nedense yazılarımı bugüne kadar daha çok evlerimde yazdım. Belki yıllarca iş hayatımın koşturmacası düzgün öğle arası bile vermeme izin vermediği için, belki de yazmak bir anlamda hobim olarak kendimi boş zamanlarımda mutlu etme uğraşım olduğu için.

Şimdi, içimde tekrar büyüyen bir yazı yazma isteği ile Fethiye’deki evimin salonunda, batmakta olan günün ışıkları ile başımı kaldırıp Fethiye Körfezi'ne bakıyorum.  Aradığımı gerçekten bulduğumu düşündüğüm bu şehirde, ruhumun bana söyleyeceklerini tekrar dinlemeye başlamak için, Fethiye’nin bana neleri göstermeyi beklediğini ben de heyecanla merak ediyorum.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Mayıs ayında Leonardo Da Vinci ile Kendimi Keşfetmeyi Hatırlamak


Bu ay elime National Geographic Dergisi’nin İngilizce Leonardo Da Vinci özel sayısı geçti.  Hemen sonrasında Derginin Türkiye Mayıs Ayı sayısı.   Türkçe sayının kapağında da Mona Lisa vardı.  Ve, kapakta şu soru okuyacak olanları karşılıyordu: “Ölümünün 500. Yılında Da Vinci’nin Dehası Bilime ve Sanata Nasıl Yön Veriyor?”

Ben, Da Vinci ile ne zaman tanıştım, ne zaman hayatıma girdi çok net hatırlamıyorum.  1985 yılının Ağustos ayında Louvre Müzesini gezerken, ortaokulu bitirmiş Dünya’yı keşfetmeye çok istekli bir genç olarak, Mona Lisa’nın önünde biriken kalabalık ile Leonardo Da Vinci’yi keşfetmek isteyenler arasında katıldığımı hatırlıyorum.  


Onun çok yönlü zekasını ve tarifi zor dehasını ise mühendis olduktan çok daha sonra keşfettim.  Yaptıklarını, öğrenebilme ve keşfedebilme yeteneğini bir insanın ömrüne ve yapabileceklerine sığdırmanın nasıl mümkün olduğunu belki hiç anlayamayacak olsam da, yaşamı insan olmanın muazzam ihtimaller dünyasına dair inanılmaz bir ilham kaynağı.

1471 yılının 29 Mayıs’ında, yani bugünden tam 548 yıl önce, Floransa’da, 19 yaşında bir çırakken, Duomo di Santa Maria del Fiore’nin, Floransa Katedrali’nin kubbesinin tepesi için hazırlanan özel küreyi yerleştiriyor.  29 Mayıs tarihi Leonarda Da Vinci’nin yaşamı ile anlam bulan Rönesans açısından belki başka bir anlam daha taşıyor.  İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’de fethinden önce özellikle İtalya’ya kaçan bilginler, orta çağın, bilim, sanat ve aydınlığa dönüşmesinde büyük rol oynuyorlar.  1452 yılında doğan Leonarda Da Vinci, İstanbul Türkler tarafından alındığında bir yaşında.

Tarihte ve yaşamda olanlar gerçekten kader dediğimiz hikayede tüm detayları ile yazılı mı bilinmez ama kimi insanların yaşamları ile tüm insanlık tarihini adeta değiştirdikleri ve özgün bir farklılık ile yazdıklarını inkar etmek imkansız.   

Michael Gelb’in “Leonarda Da Vinci Gibi Düşünmek” kitabından birçok defa bahsetmişimdir.  Okunup bitirilecek bir kitap olmaktan çok, kendimizi ve yeteneklerimizin yeni sınırlarını keşfetmeye dair bir el kitabı.  Merakın ve keşfetmeye istekli ve açık olmanın muazzam gücünü fark etmeye dair.  Ve şimdi, bu yıl, yıllar sonra tekrar 2019 yılının bu Mayıs ayında, bir 29 Mayıs akşamında, 2 Mayıs’ta 1519 tarihinde ölen Leonarda Da Vinci’yi yeniden keşfetmek için ayrı bir istek duyuyorum.  Ve onunla birlikte kendimde keşfedebileceklerimi bulmak için.

Tesadüf bu ya, Temmuz ayında İtalya’ya tekrar gitme şansım olacak. Milano’da, bu yıl Genel Yönetmenliğini, Ege ve Batı Akdeniz Bölgemizde Federasyon Başkanlığı yaptığım Lions’un Dünya toplantısına katılacağım. Bu dahinin doğduğu topraklarda olacağım için heyecanlanıyorum.  Doğrusu artık fazlası ile tanıdık gelen Avrupa’ya bir seyahat, çok uzun zamandan beri, beni ilk defa bu kadar heyecanlandırıyor. Yolum muhtemelen özlediğim Floransa’ya düşmeyecek ama Milano’daki “Leonardo Da Vinci Bilim ve Sanat Müzesi”ni ziyaret etmeyi gerçekten heyecanla bekliyorum.  

Aklımı, ruhumu ve kalbimi bu buluşmaya hazırlarken, bakalım bilime ve sanata dair neleri öğreniyor ve keşfediyor olacağım…


31 Mart 2019 Pazar

15 Mart 2019 Cuma

Lions Uluslararası Başkanının Basın Ziyareti


Dünya'da 200'ü aşkın ülkede 1.450.000 üyesi ile sivil toplum çalışmalarını sürdüren Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği'nin ilk kadın Başkanı, İzlandalı Gudrun Yngvadottir resmi Türkiye ziyaretinde, Lions Ege Akdeniz 118-R Federasyonu Başkanı Sayın Lion Zeynep Kocasinan ve Türkiye Lions Heyeti ile birlikte Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sayın Misket Dikmeni ziyaret etti.








İzmir Lozan Lions Kulübünün Kuruluşu

Lion Zeynep Kocasinan'ın Lions Ege Akdeniz 118-R Federasyonun Başkanlığını yaptığı 2018-2019 Döneminde, İzmir Agora Lions Kulübü'nün sponsorluğunda İzmir Lozan Lions Kulübü kurularak Lions çalışmalarına başladı.






18 Kasım 2017 Cumartesi

29 Yıl Önce

Yaşamda unutamadığımız bazı anlar vardır. Sihirli anlar. Mesela 29 yıl sonra bile tüm renkleri ve bizde bıraktığı hislerle hatırladığımız anlar.

Ben 1988 yılında Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yılın Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri’ne, mühendislik okumak için Cornell Üniversitesi’ne gitmiştim.  
Okulun birinci ayı bitmek üzereyken yaşadığım bir gün, o günkü tatlı heyecan hep aklımda kaldı.  Ve bu 18 Kasım günü Amerika’daki o gün yine tüm canlılığı ile aklımda tekrar gezindi.  Mutluluk, hüzün ve teşekkürle.

Mezun olduğum okul, Cornell Üniversitesi New York Eyaletinde Ithaca isimli gerçekten doğası da harika olan bir kasabanın  yanında kurulmuş güzel bir üniversitedir.  Akademik başarısı kadar güzel kampüsü ile bilinen üniversiteye burslu olarak kabul edilmem o yıllarda beni Amerika’ya göndermeye belki o kadar da istekli olmayan ailemin bana izin vermesini sağlamıştı. 

Bu yeni macera için bir yandan çok hevesliydim. Diğer yandan ailemden, İstanbul’dan, Türkiye’den uzak olmak kendisini hissettiriyor ve dört yılın bu uzak memlekette nasıl geçeceğini kendime bile hissettirmemeye çalışarak dert ediyordum.  Sonrasında insanoğlunun o muazzam adaptasyon yeteneği ile üniversitedeki odamın, yabancı bir ülkenin bir gün ev gibi hissedebileceğini o günlerde henüz bilmiyordum.

O gün, derslerimin büyük bir bölümü bitince biraz dinlenmek için yatakhanedeki odama dönmek istemiştim.  Yatakhanemiz oldukça büyük bir binaydı. Cornell’deki birinci sınıf kız öğrencilerinin kaldığı, ikiyüzden fazla öğrenciyi barındıran, 1920’lerde yapılmış Gotik tarzda bir binaydı.  Balch Hall taş duvarları, bahçe ve avluları ile Cornell’deki en özgün yatakhane binalarından biriydi.  Benim odamın olduğu bölümün girişinde öğrencilerin kullanımı için bir oturma odası bölümü vardı. Orada da bir televizyon.

İşte o gün, o tarihi binanın merdivenlerinden çıkıp odama geçerken televizyonda bir görüntü gözüme takıldı.  Ekranda bir sporcu vardı.  Ve Türk bayrağı.  Televizyondaki spikerin İngilizce heyecanlı konuşmaları.  

Ekranda Naim Süleymanoğlu’nun görüntüleri vardı. Ben omzumda o günlerde kullandığım mor renkli sırt çantam, orada kalakalmış, görüntüleri ayakta seyrediyordum. 

20 Eylül 1988 günü Naim Süleymanoğlu Seul Olimpiyatlarında silkmede 190 kg’ı, toplamda 342,5 kg kaldırarak Dünya Rekorunu kırıyor ve şampiyon oluyordu. Bu küçük dev adam, dünya ve olimpiyat rekorlarını kırıyor, Türkiye’ye olimpiyatlarda güreş dışında ilk altın madalyasını kazandırıyor, kendi kilosundan üç kat fazla kiloyu kaldırarak bunu yapabilen ilk halterci olarak tarihe geçiyordu.

Sonrasında Naim Süleymanoğu 1988 yılının Ekim ayında Time dergisine de kapak olacak ve benim Amerika’daki ilk günlerinde bir Türk olarak ülkemle gurur duymamı sağlayacaktı.

Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye dönüş hikayesini o günü yaşamış olan tüm Türkler gibi ben de tabii ki biliyordum.  Ama uzak bir memlekette, yeni bir yaşama adapte olmaya çalıştığım o günlerde, Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu’nun bu özel olimpiyat hikayesi bana azim, dayanma gücü, başarı, inanç ve belki de en çok, imkansız denileni başarmak adına çok farklı şeyler söylüyordu.

Yaşamımızdan insanlar geçiyor. Tanıdığımız ve tanımadığımız. Ve o insanlardan bazıları, yaşamları ile yaşamlarımızı değiştiriyor.   İşte Naim Süleymanoğlu da, insanın yapabileceklerine dair hayal gücümüzün sınırlarını belki de farkında olmadan değiştiriyordu.

*


1992 yılında Dünyanın En İyi Sporcusu da seçilen Naim Süleymanoğlu’nu 18 Kasım 2017 tarihinde kaybettik. Allah rahmet eylesin.  Yaşamında bizlere verdiği ilhamla hep huzurda, ışıklarda olsun.