İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

11 Ocak 2021 Pazartesi

Hediye

Bazen en güzel hediye, 

normalde yazılarınızı uzun bulan annenizin, 

size göre bile uzun olan bir yazınızı,

sonuna kadar bir solukta okuduğunu 

ve çok beğendiğini söylemesidir...

10 Ocak 2021 Pazar

Ahtapotun Hikayesi Bugün Ne Diyor?

İnşaat mühendisi olan ve müteahhitlik yapan rahmetli babamın ömrünün büyük bölümü, evlendikten, çocuk sahibi olduktan sonra da, şehir dışında, şantiyelerde, farklı şehirlerde geçmişti.


Çocukluğumda babamın İstanbul’da olduğu günler benim için belki de o nedenle her zaman çok değerliydi.  İşleri nedeni ile Pazar günlerini ofiste çalışarak geçirmek zorunda kaldığı da çok olurdu.  Babamla zaman geçirebilmek aile yaşamının doğal bir parçası olmaktan çok, bana her zaman hediye gibi geldi.  Ve doğrusu, ömrüm boyunca hiçbir zaman da babam tarafından ihmal edilmiş hissetmedim.  Babam bana, yaşamda sevgiyi hissetmek için, birilerinin yaşamlarına dokunmak ve fark yaratmak için verilen zamanın miktarından çok, o zamanı nasıl yaşadığınızın ve paylaştığınızın kat kat daha önemli olduğunu kendi yaşamı ile öğretti.  


Hiç bir zaman geç saatlere kadar uyuyan bir çocuk olmamıştım. Doğrusu tüm ailemiz öyleydi. Ne annem, ne babam, ne de ağabeyim sabahları geç uyanırlardı.  Ailecek erkenciydik.  Hatta Pazar günleri, iki kardeş olarak erken uyanmaya belki daha da çok dikkat ederdik, çünkü apartman görevlimiz Pazar sabahları gazeteler ile birlikte Milliyet Çocuk Dergisini de kapımıza bırakırdı. Erken uyanıp dergiyi kapıdan almayı başaran ilk okuyan olacak demekti.  


*


Ama, kimi şanslı Pazar günlerinde, sabahın henüz aydınlanmadığı saatlerde babam beni uyandırır ve hazırlanmamı söylerdi. Heyecanla yataktan fırlar ve hızla giyinirdim.


O günler babam ile balık haline giderek balık ihalelerini seyredeceğimiz anlamına gelirdi.  Ve, belki de sonrasında, oradaki balıkçılardan birinden biraz öncesinde ihaleden satın aldığı balıklardan bazılarını alacağımız anlamına. 


Babamın beni uyandırdığı anda beni sarmaya başlayan heyecan, babamın büyük Amerikan arabasının arka koltuğuna oturup kemerimi bağladığımda sanki daha da kuvvetlenir, araba hale doğru ilerlerken, karanlıkta, arabanın camından o yaştaki bir çocuğun görmesi pek mümkün olmayacak bir İstanbul manzarasını merakla seyrederdim.  Hale gidiş yolculuğu sırasında konuşur muyduk yoksa arabanın kartuş çalan teybinden müzik mi dinlerdik çok hatırlamıyorum ama dönüş yolculuklarımızda balık halinde gördüklerimi, merak ettiklerimi heyecanla babama anlattığımı hatırlıyorum.  



İlkokuldaki bir çocuk için, gün doğmadan balık halinde gördüklerim, çeşit çeşit balıklar, balıkçıların yüzleri, telaşla koşuşturanlar, sakince etrafı seyredenler, sesler, bağrışmalar, renkler ve belki de daha çok kokular okumaktan hoşlandığım hikaye kitaplarının birinin içinde olduğum hissini verirdi.  Meraklı bir çocuk için verilebilecek daha büyük bir hediye yoktu belki de.


*


Babam gerçekten çok iyi bir öğretmendi.  Ve onu iyi bir öğretmen yapan özelliklerinden biri gözlemlemenize ve deneyimlemenize izin vermesiydi.  Öğretir ama daha çok sorgulatırdı.  Kendisi izler ve izlerken izlemeyi, izlerken fark etmeyi öğretirdi.  


O günlerde bunları bir çocuk olarak gözlemliyordum. Sonradan o günlere geri dönüp bakınca, bir kız çocuğu olarak beni kalıpların ve olağan denilebilecek deneyimlerin dışında bir şeylerle tanıştırmak, farklı bir yerlere taşımak için çalıştığını da görüyorum.  Babamla aramızda 43 yaş fark vardı.  Yani muhtemelen o günlerde, ben yedi, sekiz yaşlarındayken, babam da benim bugünkü yaşlarımda olmalıydı. 


Babamın o günlerin normallerine göre yaşlı denilebilecek bir baba olmasının aslında hayatımda ne kadar olumlu etkileri olacağının muhtemelen o da o günlerde farklında değildi.  Doğrusu, her zaman çok enerjik, çok çalışkan, çok azimli olan babam, yaşamının deneyimlerini, beni kuvvetlendirmek, yüreklendirmek, yaşam için heveslendirmek ve en önemlisi beni kendi yolumu açmayı öğrenmem için teşvik ederek aktarmaya çalışacaktı. 


O nedenle, çoğu zaman kolaylaştıran değil zorlaştıran, kolay beğenen değil, tam tersine en iyisini yapmamı bekleyen ve isteyen, çıtayı hep yükselten ama bir o kadar da sonuçtan bağımsız olarak samimi gayreti takdir ederek bunu yapan bir baba olacaktı.  


Babamın kıymetini bilenler için bir sihirli gücü de, karışısındaki insanın potansiyelini fark edip o kişinin o potansiyelini fark ettirip kullanmasını sağlamak için çalışmasıydı.  Sadece evlatları ya da yakınları için değil, arkadaşları, iş arkadaşları ve çalışanları için de bunu yapardı.  Siz kendinizden vazgeçseniz bile o sizden, sizde gördüğü potansiyelden vazgeçmezdi.  Tabii, kendi sınırlarımızı zorlamak her zaman o kadar da kolay değildi.


*


İşte, sabahın karanlığında İstanbul balık haline yapılan o yolculukların geri dönüşlerinde artık gün ağarmaya başlamış olurdu. Yolcuğunun o anına kadar merak ve heyecan ile çok konuşamayan Zeynep, babasına gördüğünü onlarca şey ile ilgili sorular sorumaya başlar, sorduğu her soruya yanıt alabiliyor olmasının esasında çok özel bir şey olduğunu yıllar sonra fark edecek olmasının dışında, mutluluk ve yine farklı bir heyecanla arabanın bagajında onlarla birlikte eve dönmekte olan farklı balıkları ve çoğu zaman ayrıca karidesleri babası ile birlikte mutfakta nasıl temizleyeceklerini, babasının ona balıkların hazırlanmasında neleri yaptıracağını merak etmeye başlardı.


Babam balık yemeyi çok severdi.  Hatta yakınında bir dere, deniz olan şantiyelerde, babamın sabah kahvaltısında bile balık yediğini söylemişlerdi.  Sonralarda, ben Japonya’ya gitmeye başladıkça, ben de Japonya’da sabah kahvaltılarında buharda pirinç ve miso çorbası ile balık yemeye başlayacaktım ama aradan otuz yıla yakın zaman geçmesi gerekecekti.


Çocukluğumuzda ağabeyim ve ben, balık yemeyi sevsek de, diğer deniz ürünlerini, karides, midye ve kalamar yemeyi belki daha da çok severdik. Bu listeye daha özel vesilelerle yengeç, ıstakoz ya da kerevit de eklenebiliyordu. Sadece ailecek ahtapot yediğimizi hiç hatırlamıyorum.  Annemin ahtapot yemeyi hiç sevmediğini hatırlıyorum.  Bununla birlikte özellikle ahtapot ızgara yemek için plan yapan arkadaşlarım vardır ama açıkçası benim de pek sevmediğim ve zorda kalmadıkça yemeyi pek seçmediğim bir şey olmuştur ahtapot.  Seçerek hiç sipariş etmedim sanıyorum ve ikram edildiğinde de ikram edeni kırmamak için yemeye çalışmışımdır.


*


Bugün, tüm bunlar aklıma geldi.  İstanbul’da evde otururken.  


Bir arkadaşımın tavsiyesi ile, Netflix’te, dokümanter bir film olan “My Octopus Teacher- Benim Ahtapot Öğretmenim” ya da filmin adının Türkçe tercümelerinde kullanıldığını gördüğüm şekli ile “Ahtapottan Öğrendiklerim”i seyrederken.  



2020 yılının Eylül ayında gösterime giren filmi seyrederken zaman zaman gözlerimden yaşların süzüldüğünü de hissettim.  Kalbime, ruhuma, ruhumun farkında olmadığım ya da varlığını bilmediğim farklı köşelerine dokundu bu film.  Seyrederken babam aklıma geldi.  O seyretse neler düşünürdü, diye aklımdan geçti. 

Ve bugünden sonra, benim denize bakışım aynı kalacak mı?  


Arnavutköy sahilde, Bebek’e ya da Kuruçeşme’ye doğru yürürken ve denize bakarken o dünyaya bakışım ve merakımda neler değişiyor olacak?   Hiç dalmamış olsam da yüzmeyi ve mümkün olsa içinde saatlerce kalmayı sevdiğim denize bakışım nasıl farklılaşacak? Ve belki Türkiye’nin sahillerinde deniz ile buluşmayı Dünya’nın heryerinden daha çok sevdiğimi düşünürken, filmde seyrettiğim Güney Afrika sahillerinin görüntüsü ile farklı denizleri keşfetmek için içimde uyanan bu yeni merak ile neler yapıyor olacağım?



Ruhumuza dokunan kitaplar, şarkılar, resimler ya da filmler bazen bizi bir anda tahmin edilemez şekilde etkileyebiliyor.  Ve bu şekilde etkilenebilmek ve meraklanabilmek, içimde o 1970’li yıllarda İstanbul’da sabahın karanlığında babası ile balık haline giden kız çocuğunun heyecanı ve keşfetme arzusu ile buluşmamı sağlıyor.


Sizlere de, bu filmi fırsat yaratıp seyredin, derim.   2020 yılının ruhumuzdaki etkileri, 2021 yılının ilk on gününün bile getirdiği ağırlık karşısında, adeta ayrı bir dünyaya ışınlanmak size de iyi gelebilir. 


Keyifli keşifleriniz bol olsun.


Yürekten sevgilerimle.

5 Ocak 2021 Salı

Umut İçin

Bugünlerin gündemi yoğun.

Elit. Elitist. Virüs. Mutasyon. Acı kaybımız.  Acil şifalar.  Asgari Ücret. Fiyat artış oranları.  İntihal.

...

Gerçekliğin gündeminde liste uzayıp gidiyor.

Dalgalardan yıkılmadan yola devam edebilmek için bizimle birlikte ilerleyebilecek çapalara ihtiyaç oluyor.

Bu sabah Viktor Frankl'ın "İnsanın Anlam Arayışı", "Gel, beni tekrar oku," diyerek belki de ihtiyacım olanı vadediyor. 

2006 yılında ilk defa keşfettiğim bu kitap, Önsöz'ündeki "... ve haksızlık karşısındaki derin öfkeye katlanmak mümkün olabilmektedir" ifadesi ile, bana, sadece kendi sayfalarında saklı kelimelerde değil, yaşama anlam katanların kelimelerindeki umuda erişmeyi hatırlatıyor. 

4 Ocak 2021 Pazartesi

Müziğin Sohbeti

Bazı günler diğerlerinden daha zor.  Yine de, şartlar ne olursa olsun enerjimizi yükseltmek, zihnimizi bizi iyi hissettiren şeylere yönlendirmek iyi geliyor.  

Bir klasik müzik konserine gitmeyeli bir yılı aşkın bir zaman oldu.  Televizyon'da ya da YouTube üzerinden seyretmek, dinlemek aynı etkiyi vermiyor diye konser seyretmiyordum.  Konserlerde sanatçıların sahneye geldikleri andan itibaren ayrılana kadar ki süreçlerini izlemek ürettikleri müziği dinlemek kadar beni meşgul eder.  Onların zihninden geçenleri, ya da geçebilecek olanları hayal ederim bazen. Bazen yüzlerindeki ifadeleri takip ederim ya da sadece ellerini bazen.  Sanatçıları seyrederek müzik dinlemek radyoda ya da Spotify'da dinlemekten farklı.  Her ikisinin daha iyi geldiği zamanlar olmakla birlikte bugünlerde doğal olarak bir konser salonunda ya da açık havada bir orkestrayı etrafımda insanlarla birlikte dinlemeyi özlüyorum.

O nedenle, yine bugünlerde, bazen gece yarısında, bazen gündüz hayatın telaşı içinde, biraz huzur bulmak istediğimde ya da üzüntümü dolu dolu hissetmek için, kulaklıklarımı takıyorum ve YouTube'da bir konser izliyorum. Bazen bir saat, bazen sadece beş dakika. 

Ve son birkaç haftadır, ailemizdeki kayıplar ve rahatsızlıklar nedeni ile belki canım farklı acıdığı için daha az dinlediğim eserleri dinlediğimi fark ediyorum.  Farklı müziklere ihtiyaç duyuyorum. Mesela Rahmaninov'u dinlerken buluyorum kendimi.  Piyano sesi duymaya ihtiyaç duyuyorum.  Onun piyano konçertolarını dinliyorum.  Ve dinlemediğim kadar çok Fazıl Say.  Sevmek ya da sevmemekten öte ruhum piyano sesinde bir sohbeti dinliyormuş gibi ve dinlerken sanki o sesle konuşuyormuş gibi hissediyor.  Bir yandan yabancı, bir yandan ana dilim gibi gelen o dilde.

...

Ruhunuzun ait hissettiği müziklerin hep yaşamlarınızda olması dileğiyle.


3 Ocak 2021 Pazar

Renklerin Günlüğü

Son bir yıldır belki de eksikliğini en çok hissettiğimiz şeylerden biri etkileşim ve yaşamın akışının bize sağladığı ilham.

Neredeyse yaşamımın tamamında iş, sosyal çalışmalar ve imkan oldukça sadece keyif almak için seyahat ettim.  Ve yaşamın neredeyse bu anlamda durma noktasına geldiği bu günlerde, hareket etmenin, etrafımızdan olanların biri etkilemesine, içimizdeki uyandırmak kadar yeni düşünce ve duygu yolları açmak gibi sihirli bir yönü var.   İstanbul'da Atatürk Havalimanındaki bekleme salonunda arkamdaki koltukta oturanların yaptığı sohbet, Japonya'da bir hızlı tren yolculuğunda ikram satışı yapan görevlinin yaklaşımı, Toronto'daki CN Kulesi'nden güneşli bir Temmuz gününde şehre bakarken gelip geçen diğer turistlerin görüntüleri ve konuştukları, Londra'da bir konser arenasına giderken binilen teknedeki yolcuların heyecanlı hali, kokular, renkler, şekiller, sesler.  Ve etrafımızdakilerin çeşitliliği ile renklenen ve harekete geçen hayat.

Ve tabii bunları yaşayarak ifade etmek, sözlerimizle, yaptıklarımıza, ve burada da kısıtlanmış durumdayız ve ifade edememenin belki farkında bile olmadığımız etkilerini yaşıyoruz.

Hem etkilenmek hem ifade etmek için kendimize kanallar açmamız gerekiyor.

Bu etkileşimlerin yoksunluğu ile zayıflamamak için, yaşamlarımızı canlı tutabilmek adına bu ilhamı ve enerjiyi hayatlarımıza bir yol bulup davet etmeye devam etmek gerekiyor. 

Yoğun olarak hissettiğim bu. 

Ve bu nedenle, bugünden sonra sizleri de yaptığım bir şeyi yapmaya davet etmek istiyorum.

Renkleri o gün için, o an için içinizde olanı dışarı çıkarabilmek için kullanmak.

Eğer yoksa kendinize bir boya seti alın. Boya kalemleri, pastel boya, sulu boya seti, ya da canınız neyi çekiyorsa.  Resime dair hiçbir bilginiz olmayabilir ve elinize boya kalemini en son ortaokulda ya da lisede almış olabilirsiniz.  Bahsettiğim şey resim yapmaya dair değil,  eğer sizde o konuda bir istek uyandırırsa internet dünyasının zenginliği ile o yolda da yürüyebilirsiniz ama şimdiki hedefimiz kelimeler yerine renkler ile içinizdekini dışa vurmanız.

İster sessizce, ister bir müzik açarak önünüze bir kağıt alın ve kalbinizden, evet size bu ne ifade ediyor ise kalbinizden geçen rengi, renkleri seçerek boyayın. Durmak isteyene kadar. Durmak istediğiniz süre ne kadarsa o kadar süre.  Bu süre muhtemelen başlarda kısa olacaktır ama eğer uzun süre oluyorsa, belki yarım saati başta geçmemenizi öneririm.  Bu şekilde ifade etmenin, bir nevi konuşmanın yorucu olabileceğini de fark edebilirsiniz.  Tüm bunlarla birlikte,  gün içinde ve düzenli şekilde bunu her gün yaptığınızda hafiflediğinizi, rahatladığınızı ve yaşamla çok daha rahat başa çıkabildiğinizi göreceksiniz.

Zaten resim yapıyorsanız belki önerebileceğim farklılık, eğer zaten o şekilde yapmıyorsanız,  sadece kalbinizden gelen renkleri ve şekilleri konuşurken kullandığımız gibi gelimeler gibi kullanmak ama onların biz kontrol etmeden, ana dilimizi konuşur gibi akmasına izin vermek.

Mesele Picasso, Monet, Cezanne olmak değil, kullanmadığımız bir dille ifade etmek.  Belki biraz Fahrelnissa Zeid cesaretini davet etmek güzel olabilir. Önerdiğim bu çalışma bir nevi renk ve şekillerle bir günlük tutmak.

O günlük, kendimizi anlamak ve tanımak için de bizlere çok değerli bir rehber olabilir.

Yaşamın renklerinin sizlere mutluluk getirmesi dileğiyle.

Yürekten sevgiler.

2 Ocak 2021 Cumartesi

Yaşamın Duygu Tedbirleri

2021 yılının ikinci gününün ana haberlerinden biri, esasında birkaç haftadır varlığı bilinen ve ilk defa İngiltere'de tespit edilen mutasyonlu Corona virüsünün Türkiye'ye gelen 15 kişide tespit edildiğine ve bu nedenle Birleşik Krallık'tan Türkiye'ye girişleri geçici olarak yasaklandığına dairdi.

Aşı haberleri ile birlikte kendi geleceğimize, Dünya'nın geleceğine dair umutlanmak istiyorum ama gelişmeler her gün yeni yaşam düzenimizin ya da kısıtlanmış yaşamımızın daha çok uzun zaman sürebileceğini gösteriyor.   Daha önceleri virüsün etkilerinin bitiş tarihini 2021 yılının yaz ayları ya da 2021 yılının sonu olarak verenler şimdi 2024 yılından bahsetmeye başladılar.  Ve bu ihtimal gerçeklikten çok da uzak görünmüyor.

Ve insan bu kadar uzun yıllar boyunca nasıl korunabilir, bunu bilemiyorum. O nedenle, her geçen gün, belirsizliğin uzunluğunu sindirmeye başladıkça, önceliklerim konusunda da daha netleşmeye başlıyorum.  Devam edebilmemizi sanki önceliklerimizi doğru belirleyebilmemiz sağlayacak.

Öncelikler ve tedbirler sadece fiziksel tedbirlerimize dair değil.  Esasında bizi güçlü tutacak, devam etmemizi ve bu süreci aşmamızı sağlayacak olan şeylerin büyük çoğunluğu duygu ve düşünce dünyamıza dair.  Ve bu dünyaları besleyen ya da zayıflatanlara.

Geleceğe bakabilmek için geçmişi irdelediğim günler, hayatımdaki iyi insanları, nazik, düşünceli, sevgi dolu, dürüst, çalışkan, üretken, hoşgörülü ve şefkatli insanları korumanın, onların kıymetini bilmenin, onları sevmenin önemini tekrar tekrar hatırlatıyor.  Ve affedici olmak bizi özgürleştiren bir davranış olsa da,  etrafımızda devamla affetmek zorunda kaldığımız kalp kıran ve bunu umursamazlıkla yapan düşüncesiz ve bencil insanların yaşam ışığımızı zayıflatmasına izin verme zamanının bitmesi gerektiğini de görüyoruz.  

Yeni yıldaki yeni yaşamımızda fiziksel tedbirler kadar duygusal tedbirlerimizi de almanın önemini hatırlayalım. Mümkün olduğunca ve mümkün olmasına gayret ederek kıymetimizi bilen ve kıymet verdiğimiz insanlarla yaşansın günlerimiz.

...

Yeni yılla birlikte bir çok düşünce aklımdan geçiyor.  Kaybettiğim ya da sağlıkları için endişelendiğim yakınlarımın ve dostlarımın varlığı ve bendeki izleri ruhuma bu ve benzeri bir çok şeyi sanki fısıldayarak bana rehberlik ediyor.


1 Ocak 2021 Cuma

Acı Kaybımız, Dr. Fahri Aydın

Teyzem Dr. Sevinç Aydın'ın Değerli Eşi, Çocuk Doktoru Fahri Aydın'ı, Değerli Eniştemi kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşıyoruz.

Rahmetli Babam'dan sonra sadece benim için değil annem ve ailemizin bir çok üyesi için çok kıymetli ve yeri doldurulması zor bir baba olan Fahri Ağabey, özellikle Elazığ'da görev yaptığı yıllarda binlerce çocuğun hayatını kurtarmış, her derdinizde, her ihtiyacınızda yetişen, yaşadığımız şartlar ne olursa olsun varlığı ve koşulsuz desteği ile yaşama güvenle bakabilme gücü veren, bir dağ gbi sırtınızı yaslayabildiğiniz yeri doldurulması gerçekten çok zor, çok özel bir insandı.
Ve yaşamımdaki binlerce dokunuşuna ek olarak, çocukluğumun belki de benim için en değerli bazı fotoğraf kareleri, babamla olan çocuk fotoğraflarımın çoğu onun fotoğraf makinesinden bana ulaşan karelerdi. Onun çektiği fotoğraflara, slaytlara tekrar bakarken sanki onun sevgi dolu kalbini, sevgi dolu bakışını, çevresindekilere sevdiği büyük değerli farklı şekilde hissetmek mümkün oluyor.
Üzüntümüz çok büyük.
Başta Sevgili Teyzeme ve kuzenlerim Murat ve Erdoğan Aydın olmak üzere, tüm Ailemize, sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Allah rahmet eylesin, Sevgili Fahri Ağabeyim hep nurlarda olsun.

2021

2020 yılı Çin’de bir virüs nedeni ile yaşananları uzaktan takip ettiğimiz, Güney Kore’de, Japonya’da ve uzak doğuda etkilerini haberlerden izlediğimiz bir yıl olarak başlarken, sonrasında İtalya ile birlikte yaklaşan bir dalga olarak bizlere çarptı ve dalgalar yaşamlarımıza çarpmaya devam ediyor.

Yaşananları yıllar öncesinden tahmin edenler tabii ki vardı.  Bununla birlikte, insan ruhu felaketleri yaşayacağını öngörse de tedbirli olmak konusunda bırakın olayın öncesinde, olayları yaşarken bile gerekenleri yapmak konusunda yeterince dikkatli ve inançlı olamıyor.  Bunu Dünya’nın heryerinde, her seviye de ve her boyutta gördük.  Kimi ülkelerde ve toplumlarda farkındalıklar dalgaların etkisini azalttık, kimilerinde dalgaların önüne çekilen perdeler savrulanların şaşkınlığını daha da yükseltti.


2020, özellikle Şubat ayı ile birlikte ama neredeyse sonrasındaki, yaşattığı beklenmedik yavaşlatmalar ve duraksatmalar ile akmaya devam ederken, her gün, hem dünyayı seyrettiğimiz hem de bireysel hikayelerimizi ister istemez tekrar tekrar düşündüğümüz, şükrettiklerimiz ile birlike özlemlerimizi fark ettiren ve derinden hissettiren bir zaman sundu.


Birçok anlamda zor bir yıldı.  Benim için de.  Korku, kaygı ve endişeleri ile yaşanan bir yıldı. Kendim kadar sevdiklerimin güvende olması için kaygılandığım bir yıl.  Milyonlarca insan gibi sevdiklerimi kucaklamayı özlediğim, sohbet etmeyi özledim, kalabalık sofralarda kahkahalarla yenilen yemekleri özlediğim bir yıldı.  Daralmış, sıkıştırılmış, bunalmış hissettiğim, bugüne kadar yaşayabildiklerime şükrettiğim, geleceğe bakmak konusunda oldukça isteksizleştiğim ve geçmişi ince ince elediğim, o geçmiş ile kendimi daha iyi tanımaya çalıştığım bir yıldı.  


Mesela Boğaz’dan geçen bir geminin motorunun sesinin martı sesleri ile birlikte kulaklarımın İstanbul’un göbeğinde duyabildiği tek olabileceği hayal etmezdim.  Aylarca görmediğim yeğenime maskelerin ardından sadece birbirimize bakarak geçireceğimiz günleri de.  Arkadaşlarımın cenazelerine gidemeyeceğimi, yakınlarımı hastanede ziyaret edemeyeceğimi,  hasta olmadan evden onbeş gün çıkmayacağımı hayal etmezdim.  


2020 yılı Dünya’daki insanların çoğu için çok zordu.  Fiziksel, zihinsel, duygusal, ruhsal anlamda yorulduk, çok yorulduk.  Benim kişisel hikayemde, son on, onbeş günüm yılın belki de en çok üzüldüğüm günleri olarak tamamlandı.


Yeni yıla girerken sevdiklerimin iyi olması dışında bir dilek dilemedim. Sadece o son günde, daha çok şey yapmak adına bir kararlılık hissettim diyebilirim.  Yaşamın gerçeği neleri yapmaya izin veriyorsan daha çok yapmak.  2020’deki belirsizlikler, yaşamakta olduğumuz sürecin ne kadar bizimle olacağını bilememek belki uzun soluklu işlere başlama isteğine izin vermedi ama 2021’de belirsizliği kesinlik olarak kabul ederek ilerlemeyi seçeceğim sanırım.  Türkiye’de nasıl yaşayacağımızı henüz bilemediğim aşılanma süreci ve Dünya’nın aşı ile yaşamı koruma mücadelesi nasıl bir sonuç verecek emin değilim ama bu gerçeğin yaşamlarımızdan çıkarak özgürlüklerimizi geri vermesi sanki kabul etmek istediğimizden çok daha uzun sürecek.  O nedenle, iyi kötü güzel çirkin demeden olanı kabul ederek, büyüyen, küçülen, hızlanan, yavaşlayan dallarından içinde kuvvetlenerek yürüyebilmeyi öğrenmek gerekiyor.  En azından 2021 bana bu mesajı veriyor.


Yaşam sizlere dayanma gücü ve sevildiğinizi hissettiğiniz ve sevebildiğiniz güzel günler getirsin.

17 Eylül 2020 Perşembe

Teşekkürler Sinan Kocasinan...

Bugün babamın bu yaşam ile vedalaşma günü.

Ne çok şey borçluyum bu güzel insana.

Doğrularından vazgeçmemeyi seçebilme cesareti ile yaşayan Güzel Adam iyi ki doğmuşsunuz. 
İyi ki babam olmuşsunuz.

Üzüntü değil belki özlem var ama daha çok sonsuz bir teşekkür bugün kalbimdeki.

Bu yaşamda yürüdüğü yola büyük saygı ile...

14 Ağustos 2020 Cuma

Havada Uçuşan Kağıtların Fark Ettirdikleri ve Yüce Atatürk

Bu sabah bir İngiliz arkadaşım ile Türkiye’de kadınların yaşamını, İstanbul sözleşmesini konuştuk biraz.  Bir haber okumuş, Conde Nast Traveller’da. Haber sözleşmeye ya da kadına şiddete dair değil. Okuduğu İngilizce yazı bir iki gün önce yayınlanmıştı ve ilk kadın savaş pilotu Rahmetli Sabiha Gökçen’e dairdi.

Arkadaşım ile konuşmamız bittikten sonra ben de internete girdim ve yazıyı okudum.  Okurken Rahmetli Sabiha Gökçen’in haberi ile birlikte yayınlanan fotoğraflarının hiçbirini hatırlamadığımı fark ettim. Ya daha önce görmemiştim ya da dikkat etmemiştim.


Haberin yazarı Conde Nast Traveller Hindistan ekibinin yazarlarından ve konuya Hindistan’da ilk defa 1999 yılında bir kadının savaş pilotu olduğundan bahisle giriyor.  1930’larda, daha Dünya’nın çoğu yerinde kadın seçsin mi seçilsin mi diye düşünülmeye başlanmadan Türkiye’de muhteşem bir kadın hareketi gerçekleşiyordu.


O yazı, o fotoğraf kareleri çok şey düşündürdü.  Canım Ülkemin, Mustafa Kemal Atatürk gibi, muhtemelen üstün zekalı, inanılmaz derecede çalışkan, idrak etmekte bugün bile zorlandığım kadar ileri görüşlü, ülkesi ve insanları için yaşamını muazzam bir inançla ve insanüstü bir güçle adayacak kadar özverili bir lider, bir insan ile yollarının kesişmiş olması ne büyük bir şans.  


Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sanki sihirli bir şekilde bugün yaşananları önceden biliyormuş gibi ülkesinin kadınlarının yolunu sonuna kadar açmaya çalışmış.  Aralarında 1927 yılında doğan babamın, 1940 yılında doğan anneminde olduğu bir nesil de, onu örnek alarak, açtığı yolun değerini bilerek yaşayarak ve çalışarak bize bugünlere getirmişler.


Bunları düşündükten sonra, günün güncel haberlerini hızlıca takip etmek için Twitter’a bir göz atayım dedim.  Karşıma İstanbul Valisi’nin bir tweeti çıktı.  İstanbul’da, trafikte kendini bilmez bir adam bir kadına küfür ederek saldırıyor, ve kadının arabasının da üzerine çıkarak arabanın ön camlarını tekmeleyerek kırmaya çalışıyordu.  Vali ilgili kişinin gözaltına alındığını duyuruyordu.


Böylesini yaşamadım ama geriye dönüp baktığımda, bende yaşamın içinde biri olarak, iş hayatında, sosyal yaşamda farklı zamanlarda farklı tehditler, farklı zorlablıklar ile karşılaştım.  Belki ailemden aldığım güçle bunları hiç dikkate almadım ama hiç korkmadım ya da etkilenmedim de diyemem.


Bu olaylardan bir tanesini üniversiteyi okuduğum Amerika’dan döndükten sonra işe başladığım günlerde yaşamıştım.  


İstanbul’daki ofisimizin olduğu binadaki dairemiz annemindi.  Olayın yaşandığı günün öncesindeki akşam annem binada bir yönetim toplantısı olacağını ve benim katılmamı rica ettiğini söylemişti.  Ben de toplantıya katılmaya beni yetkili kıldığına dair bir yazı almıştım kendisinden.


Toplantı binada bazı değişiklikler yapılması isteyen bir daire sahibinin daveti ile kendisinin ofisinde yapılacaktı. Toplantı için ofisten çıkmadan önce babamın odasına uğramıştım.  Babam, “Konuyu bir öğren, aklına gelen sorular olursa sor, akabinde annenle değerlendiririz,” demişti.  


Ben de not defterimi ve kalemimi aldım ve ofisimizin iki kat altındaki daireye indim.  Ofisin geniş bir odasında iskemleler ve koltuklar on, oniki kişinin katılmasına imkan verecek şekilde dizilmişti. Ben gittiğimde birkaç kişi benden önce gelmişlerdi.  Dört senedir yurtdışında okuduğum ve o günlerde Türkiye’ye nispeten yeni döndüğüm için binadaki mal sahiplerinin bazıları beni ismen bilseler de pek tanımıyorlardı.  Odaya girince binadaki hangi şirketten geldiğimi ve annemin ve babamın selamını söyleyerek kendimi tanıttım. Toplantının ev sahibi bey ile başlayarak herkes ile tokalaştıktan sonra Barbaros Bulvarı’na bakan odada camın önüne konulmuş olan iskemlelerden birine oturdum.  Çok zaman geçmeden kendisi de mal sahibi olan yöneticimiz, diğer mal sahipleri ya da vekilleri geldiler ve toplantı başladı. Birkaç daire dışında neredeyse tüm dairelerin temsilcileri gelmişlerdi.


Ev sahibi bey sözü aldığında binada bazı değişiikler yapılmasını istediği anlaşılıyordu. Bey anlatıyordu ama yapılmasını istediği değişiklikler ile ilgili ne bir plan, ne bir hesaplama sunuyor, adeta baskı yaparak, yuvarlak ifadeler ile bir karar alınması için baskı yapıyordu.  Sonradan tahminen 30 yaşlarında bu beyin aslında babasının mal sahibi olduğunu öğrenecektim.


22 yaşında taze bir mühendis olarak teknik bilgim de, yaşam bilgim de belki azdı ama hiçbir plan ve bütçe olmadan bir tadilat işlemine evet demenin makul bir işlem olmadığına da aklım eriyordu.  Kimse de pek inka olmuş görünmüyordu. Bir iki soru soran oldu, sonra ben de bir şey sordum sanırım.  Talebi olumlu karşılanmayan bey sinirlenmeye başlıyordu ve sesi de oldukça yükselmişti.  


Sanırım konunun beni aştığını net olarak fark ettiğimde, zaten anneme danışmadan bir karar imza atmak istemediğim için söz istedim ve “…. Bey, konunun bu şekilde bir bilgilendirme ile sonuçlandırılması mümkün olmaz.  Lütfen anlaşılabilmesi için ilgili dokümanları, verileri hazırlayınız, sonrasında değerlendirmek için tekrar toplanalım,” gibi bir şeyler söyledim.  


Ve olanlar ondan sonra oldu.


Zaman zaman yerinden kalkarak ayakta konuşan bey bir defa daha yerinden kalktı ve benim iskemlede doğru bir adım atarak bana, “Neden televizyon spikeri gibi konuşuyorsunuz,” diye bağırdı.  


Ben söylenen cümleyi idrak etmeye çalışırken, “Efendim?” gibi bir şeyler söylemeye çalıştığımı da hayal meyal hatırlıyorum.  “Evet, benimle normal insan gibi konuşun, televizyon spikeri gibi konuşmayın,” diye ikinci defa bağırdı bey.  Karşımdaki insanın ne söylediğini anlayamadan ne diyeceğimi bilemezken, bey bana doğru bir iki adım daha attı, “Ben sizinle uğraşamam, babanız gelsin, gidin babanızı çağırın” diyerek ve yumruğunu bana doğru salladı.  


Babanız gelsin, dediği anda beynimde sanki bir şimşek çaktı.  Ben de aniden oturduğum iskemleden ayağa kalktım.  O sırada ayağımın çarptığı şeyin içmemiz için ikram edilen çayın bardağı olduğunu ve açık mavi renkli takımımın pantolonunun sağ paçasının çayla sırılsıklam olduğunu sonra fark edecektim.


Bağırmadım. Henüz 22 yaşında, Amerika’dan yeni gelmiş, çalışmaya birkaç ay önce başlamış acemi bir iş insanıydım, kimseye kafa tutmak gibi bir düşüncem de yoktu ama babanız gelsin lafına en çok babamın kızacağını da biliyordum.    


“Beyefendi,” dedim, “babamı çağıramam çünkü binamızdaki dairenin sahibi babam değil annem. Ve annem de bu toplantı için beni vekil tayin etti.  O nedenle sizin bu konudaki bilgileri bana iletmeniz gerekiyor.”


Bunu söylerken not defterimin arasından annemin verdiği yetki yazısını bana biraz daha yaklaşmış olan beye hafifçe uzattım.  Toplantı başlamadan önce toplantıya annemin vekili olarak geldiğimi ve bana bir yetki yazısı verdiğini de Yönetime iletmiştim, ama o yazıyı henüz istememişlerdi. 


Sonrasındaki sahne biraz fimlerdeki gibiydi.  


Bey elimdeki kağıdı aldı.  “Bu kağıdın hiçbir anlamı yok, ben sizi tanımam, babanız gelsin,” dedi. Elindeki kağıdı hışımla defalarca parçalayarak, parçaları üzerime fırlattı.  


Daha önce hızla olup bitenleri benim gibi büyük bir şaşkınlıkla izleyen adeta donakalmış olan hepsi erkek olan katılımcıların hepsi bir anda ayağa kalarak beye müdahale ederlerken, ben de sakinliğimi nasıl koruduğuma şaşırarak yöneticimizden ve komşularımızdan izin isteyerek daireden ayrıldım.  Kapıdan çıkmadan az önce bir tanesi arkamdan koşarak yetişti “Zeynep Hanım, iyi misiniz, bakmayın siz bu çocuğa, bu oğlan böyle biraz deli, Sinan Bey’e selam söyleyin,” diyerek beni uğurladı.


Toplantıya giderken asansörle komşumuza inmiştim ama ofise dönerken iki katı merdivenlerden çıktım.  Ofisimizin zilini çalmak için elimi kaldırdığımda sağ elimin titreğini fark ediyordum.  


Kapıyı muhasebe müdürümüz açtı.  Yüzüm ne haldeydi bilemiyorum ama ilk sorusu gözlerini şaşkınlıkla ve biraz da tedirginlikle açarak “Zeynep Hanım iyi misiniz? Neyiniz var?” demek oldu. Sonra beni hızla süzmüş olmalı ki, paçanıza ne oldu, bir şey mi döküldü, iyi misiniz, diye ısrarla sorarken, ben kısaca,  iyiyim, dedim ve kendimi ofisin tuvaletine attım.  Birşey anlatmadan önce biraz sakinleşmem gerekiyordu.


Ceketimi çıkardım, bluzumun kollarını sıvadım ve el bileklerimi akan soğuk suyun altında biraz tuttum.  Sonra yüzümü birkaç defa yıkadım.  Topuz olarak topladığım saçlarımı açtım, saçlarımı da ıslattım ve tekrar topladım.  Aynaya baktığımda rengimin attığı çok belli oluyordu. Pantalonumun paçasını kağıt havlu ile biraz kuruttum.  Allah’tan bugün dışarıda gitmemi gereken bir yer yo,k dedim içimden.  Ofiste yedek giysi bulundurmayı düşünmek için daha iş hayatında çok yeniydim. 


Ellerimin titremenini geçmesini tuvalette biraz bekledim ve odama geçtim. Önce biraz sakinleşmem ve olan biteni bir algılamam gerekiyordu, sonrasında olanları babama anlatacaktım.


Ben odamda ofis görevlimizin getirdiği çayımı yudumlayarak zihnen işlere geri dönebilmek için masamdaki dosyaları karıştırırken ofisimizin kapısı çalındı, sonra bir defa daha.  Ofisin ön bölümdeki muhasebe odasından binada Yöneticimiz olan beyin ve aşağıdaki toplantıya katılan bir başka komşumuzun sesleri geliyordu.  


Beş dakika sonra muhasebe müdürümüz yanıma geldi. “Zeynep Hanım, aşağıda neler olmuş öyle, iyi misiniz,” dedi.  Yöneticimiz ve komşumuz tüm mal sahipleri adına yaşananları anlatmaya ve özür dilemeye gelmişlerdi.  “Mümkünse sizinle de konuşmak istiyorlar,” dedi. Ben de derin bir nefes aldım ve yanlarına gittim.  


O sırada muhasebe müdürümüz yaşanları anlatmak için babamın yanına gitmişti.


Ben iki beyle ile sohbet ederken babam yanımızda geldi.  Yüzündeki ifadeden çok kızgın ama daha da çok, üzgün olduğu belli oluyordu ama Yöneticimiz ile komşumuza hoşgeldiniz dedikten sonra onları sadece dinledi, konu hakkında bir yorum yapmadı, bir şey söylemedi.  


“Zeynep Hanım sakinliğinizi iyi korudunuz,” diyordu Yöneticimiz.  Ters bir şey söylemediğimi ve yapmadığımı biliyordum ama bu defa onlar yaşananları üzüntü ile babama aktarırken sahne gözümün önünde tekrar tekrar canlanıyordu.  Neyi hatalı yapmış olduğumu bilemiyordum.   Babamın ise ağzını bıçak açmıyordu.  


Misafirlerimizi uğurladıktan sanırım iki saat kadar sonra kapı tekrar çaldı.  Genelde bizim ofisimizde odalarımızın kapıları açık olarak çalıştığımız için o günlerde kullandığımız ofisimizinde içinde genelde konuşmalar az da olsa duyulurdu. Yani kapı çaldığında kargo firmasından mı geldiler, yedek parça firmasının temsilcisi mi uğradı,  kimsenin bana bir şey söylemesine gerek olmazdı. Bu defa ise kapı çalmıştı, kapı açılmıştı ama ne bir ses duyuluyordu, ne de kapı tekrar kapanmıştı.  


Herhalde yine aradan bir on dakika gelmiş olmalıydı ki muhasebe müdürümüz yine yanıma geldi.  “Zeynep Hanım,” dedi, “…. Bey geldi.  Birşey söylemeden geldi karşıma oturdu, öylece de oturuyor, sanırım sizden özür dilemek istiyor.”  


Ne yapmak uygun bilmiyordum.  O sırada odamın kapısına gelmiş olan babama baktım. Canı sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi dudaklarını büzüştürdü, durdu, ve kısaca “Sen bilirsin kızım,” dedi.


Odamdan muhasebe odasına doğru koridorda yürürken uzaktaki koltukta, muhtemelen 100,120 kg olan kapı gibi kocaman bir adam başı önüne eğilmiş şekilde oturuyordu.  İlk defa o an kendi fiziksel özelliklerimi fark ettim.  Boyum 158 cm’di ve 52 kiloydum.  Özrünü dinlemek için yanına gitmekte olduğum adam neredeyse iki katımdı.  Bana salladığı yumruk bedenime değmemişti ama yırtarak üzerime savurduğu kağıtların parçalarını saçlarımdan silkelemem gerekmişti.


Babamın zihnime kazınan sözleri vardır.  “Ağabeyin okumayabilir ama sen okumak zorundasın, kimseye muhtaç olmamalısın,” bunlardan biridir.  Baban kendi kırmızı çizgilerini bana çok küçük yaşlarımdan itibaren ısrarla telkin etmişti. Rahmetli Babam Sinan Kocasinan’ı bugün yine şükranla anıyorum.  Galiba bu nefes aldığım sürece devam edecek.  


Benim ya da annemin herhangi bir başarımız da, babamın yüzündeki mutluluğu ömür boyu hatırlayacağım.  O ilk defa o gün fark ettiğim babamın yüzündeki üzüntü ifadesini de. Sevdiğine zarar verilmesinden öte bir üzüntü vardı yüzünde.  Sanırım öncesinde ve sonrasında neden hep güçlü olmam için çalıştığını daha iyi anlamamı sağladı o ifade.


Kadınların korunması, kuvvetlenmesi, ilerlemesi erkeklerin katkıları ve destekleri ile mümkün.   Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınının güçlenmesi için verdiği özel mücadele ile Türkiye’de ve Dünya’da kadınlar tarihinde muazzam bir fark yaratıyor.


Bunları yazmak aklına nerden geldi derseniz eğer esasında itiraf etmeliyim sabahki telefon konuşmasından sonra değil.  Tweeter’da İstanbul Vali’sinin trafikte yaşanan zorbalık ile ilgili haberini gördükten sonra Arnavutköy çarşısında uğradığımız peynircimizden çıkarken.  


Doğrusu alışverişleri görevlimiz yaptığı ve ben pek uğramadığım için pek de  sohbet etmediğim bu peynircimiz ile konuşurken aslında Fethiye’de yaşadığımı paylaşınca, o da Fethiye’ye çok gittiğinden bahsetti. 


Meğerse Fethiye Spor Kulübünün de başkanlığını yapan bir dostumuzun çocukluk arkadaşıymış.  Fethiye Spor’dan bahsettik biraz.  Fenerbahçe ile oynadığı maça geldi söz. O anda o maçta “Yüce Atatürk” yazısı ile futbolcuların sahada durdukları o kısa sahne gözlerimin önüne geldi. Ne kadar etkilenmiştik.


Devam etti peynircimiz.  “Ben Fenerbahçe ile oynanan maçta da ordaydım, “dedi. “Futbolcuların tshirtlerini kaldırıp Yüce Atatürk yazdıklarında oradaydım.  O anı hiçbir zaman unutmayacağım.”


Bir anda anlayamadığım bir nedenle gözlerimin dolduğunu fark ettim.  Ve garip olan, karşımda duran mahallemizin esnafı peynircimizin de gözleri dolu dolu olmuştu.  


Bir yüce insan işte ufacık bir anı ile bile kalplerimize derinden dokunabiliyordu.

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Japonya'ya Teşekkür




Bugün bir teşekkür daha etmek istiyorum. Esasında birkaç kişiye.

Yaşadığımız Pandemi süreci, yüreğimize gelen teşekkürleri söylemenin önemini bana farklı şekilde hatırlatıyor. Geleceğin belirsizliğini biraz daha yoğun olarak hissettiğimiz bu günler, söylemek istediklerimizi söylemeyi, en azından bana, daha çok hatırlatıyor.

Japonya'ya yaptığım seyahatlerin en az iki tanesi Wakayama Lions Kulübü Üyesi, Değerli Türk Dostu Sayın Lion Seiji Mukaiyama'nın Türk-Japon Dostluğu adına düzenlediği konserler nedeniyleydi. 2010 yılında Ooshima Adası'na ve oradaki şehitliğe ziyaretim ise, başka bir nedenle Japonya'da bulunduğum bir gezide, Sayın Mukaiyama'nın daveti ve evsahipliğe ile geçirdiğim bir günde gerçekleşmişti.

Sayın Mukaiyama, Lions MD118 Konseyimiz ve Lions 118R Yönetim Çevremiz ile ortak çalışmaları ile 2010 ve 2011 yıllarıda İstanbul'da ve İzmir'de iki Türk-Japon Dostluk konseri de düzenledi. Bu konserlerin masraflarını karşılamakla kalmadı, Japonya'daki konserlerinde olduğu gibi Türkiye'deki konserlerininde de gelirlerini Türk Lions Ailemize bağışladı. 

Japonya'da 2020 yılının Temmuz ayında düzenlediği ilk Türk-Japon Dostluk konserinin gelirini, üyesi olmaktan onur ve mutluluk duyduğum Muğla Fethiye Lions Kulübümüze bağışlamıştı. Biz de bu bağış ile AKUT Fethiye Ekibi ile ortak bir çalışma yaparak bazı gerekli cihazların teminini sağlamıştık.

Sayın Lion Seiji Mukaiyama, detaylara verdiği önem, titiz çalışma şekli, ince düşünceli yaklaşımı, zerafeti, nezaketi, Türk-Japon dostluğuna inancı, bana ve Türk Lions Ailemize verdiği ve gösterdiği değer ve bunu yaptığı çalışmaların her alanına yansıtması ile bana her zaman ilham veriyor. Kendisi ile Japonya'yı farklı boyutları ile tanırken belki yaşama dair de çok şey öğrendim diyebilirim. Kendisine her zaman müteşekkir olacağım. 

11 Mart 2011 tarihinde Tōhoku bölgesinde yaşanan 9 büyüklüğündeki Büyük Japonya Depreminde, Japonya'nın içme suyu bulma konusunda bir sorun yaşadığını öğrenince, Antalya Lions Kulüplerimizin temin ettiği ve gönderimini organize ettiği içme suyunun Japonya'da dağıtılmasında köprü oldu. 

Bu vesile ile, 2010-2011 döneminde Antalya Lions Kulübü'nün başkanlığını yapan Sayın Lion Feridun Uyar'a ve Antalya Falez Lions Kulübü'nün başkanlığını yapan Sayın Lion Cengiz Halil Candurmaz'a da, tüm emeği geçenler ile birlikte tekrar teşekkür ediyorum. Anlamlı bir çalışma yapmamıza ve bize her zaman destek olan Japonya'ya, belki manevi değeri önemli olan bir katkı sağlama şansı yarattılar. Japon Lions Ailesi de bu değerli destek nedeni ile kendilerine 2011 yılında takdir ve teşekkür belgeleri takdim etmişlerdi.

Tabii tüm bu organizasyonların ve çalışmaların yapılabilmesi için dil bariyerini aşabilmek gerekiyordu. Son on yıldır ara ara devam ederek ve son on ayda da daha sıkı bir program ile öğrenmeye devam etmeye çalışsam da, Japonca gibi bir dili öğrenmek kolay değil. Bu teması kurabilmemiz, on yılı aşkın bir süredir devam eden çalışmaları sürdürebilmemiz, çok değerli bir Türk, Japonya'da öğretim görevlisi olarak bulunan ve yaşayan Sayın Halit Mizrakli sayesinde olabildi. Sayın Mızraklı disiplinli ve özverili yaklaşımı, çalışkanlığı, bilgisi ve tecrübesi ile sadece iletişimde önemli bir köprü olmakla kalmadı, bir çok organizasyonun çok önemli aşamlarını organize ve koordine etti. Kendisine yürekten teşekkür ediyorum. Türk-Japon Dostluğuna, Türk Lions ve Japon Lions Ailelerine katkısı gerçekten çok büyük. 

Ve şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Japon arkadaşlarım Sayın Halit Mızraklı Kardeşim ile tanıştıklarında, Sayın Mızraklı'nın Japonca'sının kendi Japoncalarınından bile iyi olduğunu söylemişlerdi. Diliyorum bu Değerli Kardeşimin yolu her zaman iyiliklerle açık olur.

Eğer Pandemi süreci yaşanmıyor olsaydı Mayıs ayında Sayın Seiji Mukaiyama'nın üyesi olduğu Wakayama Lions Kulübü'nün 60. Kuruluş Yıl Dönümü kutlamalarına katılmak için Japonya'da olacaktık. Yaşamın bizler için farklı planları varmış. Bununla birlikte, başta Sayın Seiji Mukaiyama ve Sayın Halit Mızraklı olmak üzere, farklı kampanyalar ile Türk Lions Ailemize destek gönderen tüm Japon Lionlara, tüm Japon Lions Yönetim Çevrelerine tekrar yürekten teşekkür ediyorum. Diliyorum ki gösterdikleri dostluk ve dayanışma onları daha da kuvvetlendirsin.

Yürekten sevgilerimle.


5 Ağustos 2020 Çarşamba

Acının Eşiği


Beyrut’a hiç gitmedim.  


Beyrut’u sanırım ilk defa dört, beş yaşlarındayken kısa bir tatilden döndüklerinde annem ve babamdan dinlemiştim.  İkisi de hayran olarak dönmüşlerdi.  


İsmini doğru hatırlamıyor olabilirim ama sanırım Casino du Liban’da seyrettikleri bir showdan bahsetmişlerdi. Sahnede uçaklar ve filler olduğundan. 


Sonra, bundan çok kısa bir süre sonra, iç savaş başlayıp Beyrut zarar görmeye, adeta yıkılmaya başladığında her ikisinin de bu şehir için üzüldüğüne şahit olmuştum.  Uzun yıllar süren savaş ile ilgili neredeyse her haberde annemin içinin sızladığını fark etmiştim.   


Çok güzel bir şehirdi, diye tekrar ederdi.  Annem Beyrut’tan sonra Paris’e gittiğinde, Paris’in farklı göründüğünü, mesela Beyrut’taki Dior mağazasının vitrinin Paris’tekinden mukayese kabul etmeyecek kadar güzel ve etkileyici düzenlenmiş olduğunu gibi detayları da anlatırdı.


2019 yılının Mart ayında Lions Kulüpleri Birliğimizin Akdeniz Konferansı Beyrut’ta yapılmıştı ve esasında benim gitmem gerekiyordu. Hatta, o dönemde Lions’un bir uluslararası yarışmasında Liderlik alanında New Voice, Yeni Ses olarak seçildiğim için Uluslararası Başkanımızın da orada beni takdim etmek için katılmamı rica ettiğini de iletmişlerdi ama mümkün olmadı.   


Şimdi dünden beri gelen haberler ile Beyrut’un yaşadığı ve muhtemelen henüz tam boyutunu idrak edemediğimiz liman patlamasının, bu şehre, Lübnan’a ve insanlarına neler yaşatacağını da tahmin etmemiz mümkün değil.


Haberi televizyonda görür görmez, bilgisayarımın başına geçtim ve Lübnanlı arkadaşlarımın sosyal medya paylaşımlarına baktım.  Sayfalarında bir haber olmadığını görünce bu defa kendilerine özel mesaj yazdım.  Yanıtları gelmeye başladıkça rahatlarken Beyrut’ta yaşananın boyutları ortaya çıkmaya başlıyordu.  


İlerleyen saatlerde akmaya başlayan görüntülerin çoğuna bakamadım.  Birkaç tanesinden sonra Beyrut ile ilgili videoları seyretmeye gönlüm elvermedi.  Yerli, yabancı haber kanallarından akan haberler pek umutlu görünmüyordu. 


Görmediğim bu şehir ve insanları için yüreğim sızlamaya, ya da daha doğrusu, sanki göğsümün ortasına bir taş konulmuş ve bastırılıyormuş gibi değişik bir baskı hissi gelmeye başladı üzerime.  Özellikle annemin çocukluluğumda duyduğum sözleri geldi kulağıma. Ve annem dün de haberleri seyrederken benzer şeyler söylüyordu.


Twitter’da akan haberleri görmezden gelmeye çalışırken gözüme Sayın Elfin Tataroğlu’nun kısa paylaşımı takıldı.  Belki de bu söz yüreğimde tanımadığım bu şehir için hissettiğim ağırlığın nedenini anlatıyordu:


“Kentlerin bir acı eşiği olsa Beyrut bunu çoktan aşmış olurdu. Bu kadar acı yeter…”



Başsağlığı, kuvvet ve sabır diliyorum Lübnan’a ve Beyrut’a.  Huzur dolu güzel günlere ulaşacak gücü bulabilmeleri dileğiyle.

3 Ağustos 2020 Pazartesi

"Şimdi Sensiz Nasıl Yapacağım..." Ya Da Devam Etmemizi Ne Sağlıyor?

İlkokuldayken beni öğrenmeye iten, öğrenmeyi sevdiren neydi bilmiyorum ama 1990 yılında karma eğitime geçen ve adı Üsküdar Amerikan Lisesi olan okulum Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde, öğretmenlerimiz kadar sınıf arkadaşlarımın öğrenme isteğinin beni de kendimi geliştirmek için isteklendirdiğinin farkındayım.

Büyüdüğümüz ortamın ve bu ortamdaki bizi besleyen yapıcı rekabet ve yoldaşlığın gelişimimize etkilerini daha iyi anlamak istiyorum.

Esasında pandemiden bir süre önce sporcuların hayatları ile ilgili yapmaya başladığım bir çalışma ile, koçlarının da bakış açısı ve yaklaşımlarıyla şekillenen kendini geliştirme adanmışlığını inceliyorum.  Sakatlıklarla birlikte ve sakatlıklara rağmen devam etmelerini sağlayan etkenleri.  Ve, olumlu örneklerin buna etkisini. 

Yakınımızdaki örnekler,  tarihteki örnekler, bizim de yapabileceğimize inandıran örnekler.  Zorlukların aşılabileceğine inanmamızı sağlayan, zorlukları aşmak için gayret etmemizi sağlayan örnekler.

Neler ve kimler bize destek veriyor?  

Çok geniş bir konu.  Sonucu nereye varır bilmiyorum ama bunu araştırıyor olmanın beni geliştirdiği kesin. 

Çocukluğumda ya da gençlik yıllarımda sporun hiçbir dalı ile mesela amatör lisanslı olacak kadar ilgilenmedim.  İlk spor lisansımı kırklı yaşlarımda karate öğrenirken aldım.  

O nedenle, bedenimin sınırlarını ya da beynimin bedenime hükmetmesinin sınırlarını yeni yeni tanıyorum. Antremanda bir adım daha atacak halim kalmadığını düşündüğümde en az yirmi tekme daha atabildiğimi, gücüm sıfırlandı dediğimde elli şınav ve elli mekik çekebildiğimi, antreman sonrası şimdi arabamı kullanıp nasıl eve gideceğim dediğimde ve bir şekilde güç toplayıp eve vardığında nasıl iyi hissettiğime hayret ettiğim karate antremanlarım ile deneyimlemeye başladım.  Bu üç, beş yıllık yeni bir bilgi benim için ve bunu öğrenmek konusunda yolun başındayım.

Ya da dayanılmaz görünen kas ağrılarım bir sonraki karate antremanına kadar geçtiğinde antrenmana giderken duyduğum mutluluk belki sporcuların hissettiklerinin neler olabileceğini en azından hayal edebilmemi sağlıyor.  Araştırmaya çalıştığım konu ile biraz da olsa bağlantı kurmamı kolaylaştırıyor.

Bu anlamda Karate’ye, ve beni karate ile bir anlamda tanıştıran önce kuzenim Erdoğan Aydın’a ve tabii ki yönlendirdiği Değerli Hocam Sayın Ömer Habeş’e çok teşekkürler.  

İkisi de, kırk yaşına kadar spor salonunda spor yapmak dışında düzenli bir spor yapmamışsın, bu yaşta karate mi öğrenilir demediler.  İstiyorsan neden olmasın, dediler, teşvik ettiler, yüreklendirdiler.  Ve Sayın Ömer Habeş Hocam, yıllar içinde, hoşgörüsü ve biliyorum ki beni teşvik etmek arzusu ile kahverengi kuşağımı takdim ettiğinde sporun neden her insanın yaşamında mutlaka olması gerektiğini, belki biraz geç olsa da anlamaya başladığı hissettim.  



Bilmediğimiz bir tadı almak ve sonrasında onu canımızın çekmesi gibi, bir şeylerin yoksunluğunu ancak tadını biliyorsak hissedebiliyoruz.  Özleyebilmek için sevebilmek, isteyebilmek için tanımak, arayabilmek için varlığını bilebilmek gerekiyor.

Esasında babamın tenis ve güreş ile uzun süre ilgilendiğini ve her ikisini de omuzundan sakatlanınca bıraktığını, rahmetli Yusuf İzzettin dedemin ve Mahmure Babaannemin kayak yaptıklarını biliyorum. Ve tabii ki yaşadıkları dönem nedeni ile iki dedemin ve babamın da ata iyi bindiklerini de biliyorum.  Benim ise çocukluk ilgi alanlarım kitap, yazı, matematik, müzik oldu. Kimbilir belki sonraki yıllarda yaşamımı oldukça etkileyecek olan vertigonun kaynağı olan kulağımdaki hassasiyet nedeniyle spor konusunda daha çekimser kaldım. Genelde.  

Rollerblade’i çok sevmeme rağmen ne paten kayarken, ne kayak öğrenirken rahat edememiştim. Koşu takımındayken ayak bileklerim sakatlanmış ve sonra tenis oynarken bir lifimi koparınca ve iyileştikten sonra arka arkaya iki bileğimde de incinmeler devam edince, fizik tedaviler faydalı olmuş olsa da, bir daha tenis de oynamak içimden pek gelmemişti.   Herhalde yüzmenin hayatım boyunca bazen kışları da devam eden şekilde yaptığım tek kesintisiz spor ve hareket olduğunu söyleyebilirim.

Bunu söylerken Karate öğrenmeye başladığım günler aklıma geliyor.  Vertigo ilaçlarımı neredeyse alınabilecek en yüksek dozlarda alırken, yani başımın çok kötü döndüğü ve yaşamımı alt üst ettiği bir dönemin ilaçlarla normalleşmeye başladığı bir dönemde başlamıştım Karate’ye.  Yapma derler diye kimseye söylemek istememiştim.  O nedenle, doktor da olan kuzenim Erdoğan dışında Karete’ye başladığımı neredeyse kimse uzun süre bilmemişti.

Sporcuların hayatını araştırırken daha çok farkettiğim şeylerden biri, çevresinde benzer bir sporcu olmadığı halde başarılı olabilenler olsa da,  aynı koç ile aynı ortamda çalışan genç sporcuların gruplar halinde daha çok başarılı olabildiklerini görüyoruz.  Bir salondan, bir Kulüpten birçok yıldız sporcu çıkması gibi.

Bazen de, bir ülkede, daha önce çok ilgi görmeyen bir sporda başarılı bir kaç sporcu çıkmasından sonra o sporun o ülkenin gençleri arasında nasıl kalıcı olarak popüler olabildiğini ve hatta o ülkenin o spor dalında dünyada bir merkez haline gelebildiğini görebiliyoruz. Birkaç sporcunun yarattığı enerji muazzam bir yol açabiliyor.

Bunları koçların başarısına bağlamak mümkün. Ve tabii ki sporcuların yaptıkları spordan keyif almaları, yapmayı istemeleri gerekiyor.  Yetenek belki işin olmazsa olmazı ve o yeteneğini birilerinin de keşfetmiş olması gerekiyor ama yetenek yapılan şeye duyulan ilgi, istek ve sevgi ile yerini buluyor.  İyi yaptığımız şeyi sevme eğilimimiz var; bununla birlikte, yetenek başarıyı garantilemiyor.

İlgi alanımızı benzer hisseden insanlar ile paylaşmak bizi teşvik ediyor.  Ben de Karate dojomuzda bunun tadını biraz aldım diyebilirim.  Mesela resim yapanlar da resim atölyelerinde bunu hissedeler aslında.  Kalabalık bir resim atölyesinde kısıtlı bir çalışma alanında başkaları ile birlikte çalışmak kendi atölyemizde çok daha geniş bir mekanda tek başımıza rahat rahat çalışmaktan daha verimli ve başarılı olabiliyor.  Ben tek başıma resim yapmayı da çok severim ama sporda olduğu gibi resim yaparken de etkileşim, örnekleme, ilham alabilmek bizi teşvik ediyor, geliştiriyor, verimliliğimizi artırabiliyor.

Sporcuların yaşamlarını incelerken, yeteneklerini keşfedenlerin, koçların, onları doğru koçlar ile buluşturanların büyük katkıları var.  Bununla birlikte, Türkiye’de daha az örnek bulabilmekle birlikte, yabancı sporcular ile yapılan röportajlarda, basın toplantılarındaki konuşmalarında, sporcuların, beraber çalıştıkları arkadaşlarından nasıl ilham aldıklarını ve yapıcı bir rekabet ortamı sağlandıysa, kendilerini geliştirmeye ve çalışmaya nasıl motive olabildiklerini görebiliyoruz.

Bugün beni bu konuda bir şeyler yazmaya iten şey aslında Twitter’da karşıma çıkan kısacık bir video oldu.  Tüm bunları hatırlatan ve düşündüren.  Bir sporcu başka bir sporcuya sarılıp ağlıyordu.  



Aslında yıllardır takip ettiğim bu iki sporcu altı yıl gibi bir süre aynı koç ile çalışan, dünya şampiyonaları ve olimpiyatlarda birincilik mücadelesinde birbirlerine önemli rakip olan iki sporcuydu.  

Videoda, olimpiyat şampiyonu olan sporcu aynı olimpiyatlarda üçüncü olan sporcuya sarılıp ağlıyordu.   Nedeni ise beni de şaşırtmıştı.  

İkinci olimpiyat altın madalyasını biraz önce almış ve dalında 66 yıldır yakalanamamış olan büyük bir başarıyı elde etmiş olan sporcu, az önce yıllardır aynı koç ile birlikte antreman yaptığı arkadaşının sporu bırakma kararı aldığını öğrenmişti.  

Videoda göz yaşları içindeki iki olimpiyat altın madalyalı şampiyonun kısık sesle söylediği şu sözler duyuluyordu:  “Şimdi sensiz nasıl yapacağım…” 

Beni etkileyen bir şey de, yıllarca müsabakalarda, farklı ülkelerden oldukları için ülkelerini de en iyi şekilde temsile etmek için, güçlerini sonuna kadar kullanarak azimle mücadele eden, Türkçe’de ezeli rekabet dediğimiz bir kazanma ve başarma arzusu ile yarışan bu iki sporcunun, onca yıl müsabaka dışında dost olabilmeleri ve dostluklarını bu baskı altında bile koruyabilmiş olmalarıydı.  

Dünya şampiyonu ünvanını birkaç kez birbirlerinden alıp verdiklerine şahit olmuştum.  Her ikisinin yüzünde de şampiyonluğu kaybetmiş olmaktan duydukları büyük üzüntüyü ama mesela madalya seramonisinde arkadaşlarının şampiyon olmasından gerçekten mutlu olabildiklerini, kalpten gelen bir samimiyet ve sevinç ile kutlayabildiklerine şahit olmuştum.  Aynı yolu seçen insanların dayanışmasının ve yoldaşlığının güzelliğini görmemi de sağlamışlardı doğrusu. 

Düşünmeden edemiyorum. Gerçek bir şampiyon olmak kazanırken olduğu kadar kaybederken de yaptıklarımızla belli oluyordu galiba.

Ve, sağlıklı bir rekabet, bizi sevgi ve başarı ile ileri götürebilen çok yapıcı, adeta sihirli bir güç olabiliyordu.


Bu konuda yazılacak çok şey var.  Biraz daha araştırmam, biraz daha bilgi toplamam gerekiyor.

Sadece, 
bugün için söylemek istediğim, 
yürüdüğümüz yolda, 
her nereye gitmek istiyorsak,  
ilham alabileceğimiz,
sevgi dolu yoldaşlarımız çok olsun.