Dilimizde, yüreğimizde, yapmayı seçtiklerimizde sevgi ve barış olsun.
Yüce Yaradan nefes verdikçe umut vardır.
Umudu kucaklamanın en güzel yolu da elimizden geleni en iyi şekilde yapmak belki de. Her ne ise yapabildiğimiz. Yapamayacaklarımız için şikayet etmeden yapabileceklerimize odaklanmak.
İşimizi hakkı ile yapmak. Elimizde fırsat olduğunda başkalarının hakkını korumak. İyi yapılanları fark etmek ve takdirimizi ifade etmek.
Bir çocuğa destek olmak, bir kitap daha okumayı seçmek, spor yapan bir genci teşvik etmek, üşenmeden o plastik ve cam şişeleri geri dönüşüm kutusuna atmak. Olduğumuz yeri bulduğumuzdan daha iyi halde bırakmak.
...
Umut her zaman vardır. Umudu en güzel ateşleyen şey birşeyler yapmaktır.
Yeni günler umutlarımızı haklı çıkarsın.
25 Ağustos 2016 Perşembe
Kalp Kırılınca
Kırılan kalbi onarmak her zaman mümkün olmuyor.
Yine de, bizdeki izlerini yaşanmışlığın, yaşamaya, sevmeye, kendimizi başkalarının şefkat ve merhametine açma cesaretimizin onurlu izleri olarak görmek de mümkün.
O zaman bir yaradan çok, yaşamın benzeri olmayan bir hediyesi olabiliyorlar bizlere.
Yine de, bizdeki izlerini yaşanmışlığın, yaşamaya, sevmeye, kendimizi başkalarının şefkat ve merhametine açma cesaretimizin onurlu izleri olarak görmek de mümkün.
O zaman bir yaradan çok, yaşamın benzeri olmayan bir hediyesi olabiliyorlar bizlere.
Dokuz Kehanet
"Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet", "Dokuz Kehanet".

•
Okumadıysanız mutlaka öneririm.
Ve okuduysanız, yine de dünden beri kendime önerdiğim gibi, kaçıncı defa olursa olsun tekrar gözden geçirin, derim.
Enerji, duygular, insanlar arasındaki bağlar, bağlantılar, birbirimize etkilerimiz, kuvvetimizi alanlar, kuvvetimizi verdiklerimiz, yaşama ve bakış açısına dair seçimlerimiz. Şu enteresan enerji dünyası.
Ne kadar sade, ne kadar açık anlatıyor James Redfield.
Bazen öyle bir dalga gelir ki üzerimize, bir an için yer gök karışır. İşte o zaman güvenilir pusulalardan biri olur "Dokuz Kehanet".
Ve, James Redfield'in kehanetler serisindeki tüm kitapları keşfetmeye değer. Hayatımızdaki dalgaları keşfetmek, anlamak ve onlarla keyifle yaşamak için.

•
Okumadıysanız mutlaka öneririm.
Ve okuduysanız, yine de dünden beri kendime önerdiğim gibi, kaçıncı defa olursa olsun tekrar gözden geçirin, derim.
Enerji, duygular, insanlar arasındaki bağlar, bağlantılar, birbirimize etkilerimiz, kuvvetimizi alanlar, kuvvetimizi verdiklerimiz, yaşama ve bakış açısına dair seçimlerimiz. Şu enteresan enerji dünyası.
Ne kadar sade, ne kadar açık anlatıyor James Redfield.
Bazen öyle bir dalga gelir ki üzerimize, bir an için yer gök karışır. İşte o zaman güvenilir pusulalardan biri olur "Dokuz Kehanet".
Ve, James Redfield'in kehanetler serisindeki tüm kitapları keşfetmeye değer. Hayatımızdaki dalgaları keşfetmek, anlamak ve onlarla keyifle yaşamak için.
23 Ağustos 2016 Salı
Asıl Olan Ne?
Hepimize düşen bir sorumluluk var.
Beraber olduğumuz insanlara enerji mi veriyoruz, yoksa enerjilerini mi alıyoruz?
Olduğumuz mekana ve yere olumlu bir şey mi katıyoruz, yoksa oranın enerjisini mi alıyoruz?
•
Doğa bu konuda çok bonkör.
Ama bizlere bir sorumluluk düşüyor. Rızası olmadan enerjisini aldığımız her insana borçlu kalıyoruz. Evrene borçlu kalıyoruz. Yani kul hakkı denilen şeyin çok farklı boyutları var.
Yaşam bize ne getirirse getirsin, şikayet etmeyi ve yakınmayı seçebiliriz, ki benim de yapmışlığım vardır.
Ya da bunu olumluya çevirmek için ne yapabiliriz diye çözüm arayabiliriz. Ben daha çok bunu yapmayı seçiyorum artık.
•
Bilin ki evrende hiçbir emek karşılıksız kalmaz.
Ve hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Bu sihirli buluşmalara ne katacağımız bizlere kalmış.
Beraber olduğumuz insanlara enerji mi veriyoruz, yoksa enerjilerini mi alıyoruz?
Olduğumuz mekana ve yere olumlu bir şey mi katıyoruz, yoksa oranın enerjisini mi alıyoruz?
•
Doğa bu konuda çok bonkör.
Ama bizlere bir sorumluluk düşüyor. Rızası olmadan enerjisini aldığımız her insana borçlu kalıyoruz. Evrene borçlu kalıyoruz. Yani kul hakkı denilen şeyin çok farklı boyutları var.
Yaşam bize ne getirirse getirsin, şikayet etmeyi ve yakınmayı seçebiliriz, ki benim de yapmışlığım vardır.
Ya da bunu olumluya çevirmek için ne yapabiliriz diye çözüm arayabiliriz. Ben daha çok bunu yapmayı seçiyorum artık.
•
Bilin ki evrende hiçbir emek karşılıksız kalmaz.
Ve hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Bu sihirli buluşmalara ne katacağımız bizlere kalmış.
13 Ağustos 2016 Cumartesi
Olumluya Davet
Önümüzdeki birkaç gün boyunca yaşamımıza olumlu cümleleri almayı hatırlasak. Bizi kuvvetlendiren, zihnimizi berraklaştıran, olumluyu görmeyi ve şükretmeyi hatırlatan cümleleri.Mesela, karşıma çıkanlar:
- Aldığım kararların doğruluğuna güveniyorum. Huzurluyum.
- Hayatta kendi yolumu çizmek en doğal hakkım. Güvendeyim. Özgürüm.
- Kendimi özgürce, kolaylıkla, sevgiyle ifade ediyorum. Yaratıcılığımı kullanıyorum. Değişmeye hazırım.
*
Siz hangi farklı cümleleri kullanmak istersiniz?
Sizi kuvvetlendirecek cümleler hangileri olur?
Olumlu düşünmenize destek verecek cümleler hangileri?
Yapıcı cümleleri oluşturmanın en kolay yolu, zaten kolaylıkla aklımıza gelen olumsuz düşünceleri olumlu cümlelerle ifade etmektir, diyor birçok Hoca. Zihnimizdeki zorluklar şifamız olsun.
*
Sevgilerimle.
7 Ağustos 2016 Pazar
Babam
İstanbul’daki resim atölyemi 2004 yılının 17 Aralık günü
açmıştım.
Babamın vefatından tam 3 ay sonra.
Esasında onun yokluğunda kendim için bir şeyler yapmayı
seçiyor olmaktan biraz suçluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. Bununla birlikte,
babam Sinan Kocasinan’ı tanıyor onlarından çok iyi bildiği gibi insanın hep
kendini aşması gerektiğine inanan bu adamın hayatı, çevresindeki insanları
belki onların fark edemediği ama bir şekilde kendisinin görmeyi başardığı en
üst potansiyellerine ulaştırmaya çalışmakla geçmişti. Mühendis olarak. İşveren
olarak. Ağabey olarak. Dost olarak. Baba olarak. Vazgeçmeyen bir azimle. Değişik bir
mütevazılık, heyecan, inanç ve sabırla.
Ve kimi zaman sırf bu nedenle belki yanlış anlaşılmayı ve
bir süre için de olsa sevilmemeyi göze alarak. Çünkü sonunda, çoğu insan onun
ne demek istediğini, kendileri için ne yapmak istediğini anlarlardı. Dediklerinin kendi iyiliği için değil,
onların iyiliği için, doğru olan olduğu için olduğunu anlamak, kabul etmek
kolay olmazdı. Tıpkı vefatından sonra
taziyeye gelen üst kademedeki yönetici ve bürokratların bana sanki bir itiraf
gibi ısrarla “Sinan Ağabey haklıymış,” demeleri gibi.
Babam aferin bekleyen bir adam değildi. Belli ki
çocukluğunda da, gençliğinde de kuvvetli gözlem yeteneği ile takip ettiği
yaşamın doğrularını keşfetmek ve o yolda ilerlemek gibi bir amacı
sahiplenmişti. Ben doğmadan çok önce
öldükleri için rahmetli babaannemin ve dedemin bundaki etkileri ne kadardı
bilmiyorum. Ama 1927 doğumlu olan babam da, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında
doğan o neslin çocuklarında olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmayı başarmış
bir neslin azminin hayat bulduğunu söylemek mümkün olabilirdi. Ondaki o muazzam vazgeçmeme azminin beni
etkileyen yönü bu azmi kendi çıkarına olan şeyler için değil, doğru olduğuna
inandığı şeyler için kullanmasıydı.
Babam doğruları savunmak konusunda hiçbir zaman korkmadı.
Cesur kalmayı ve mücadeleye etmeyi başardı.
Yaşam zaman zaman onu bu nedenle çok yıprattı. Maddi, manevi, zorladı. Ama vazgeçirmeyi başaramadı. Sorgulamayı belki son nefesine kadar
bırakmayan bu ufak tefek sarışın mavi gözlü adam, yaşamındaki tüm kayıp, yenilgi
ve yaralara rağmen gerçekten asil bir şekilde savaştı.
*
Babamdan en çok ne öğrendim diye düşünüyorum. Onu en çok hangi özellikleri ile tarif
edebilirim?
Çalışkanlık, sabır ve sebat.
Babamın vazgeçtiğini görmedim. Vazgeçtiğini hiç görmedim. Sadece vefatından birkaç gün önce, “Babacığım
siz bu rahatsızlıkları aşabilirsiniz,” dediğimde, o meşhur yarım tebessümü ile
bana mavi gözleriyle bakıp güldüğünde vücudumdan bir ürpermenin geçtiğini
hatırlıyorum. Bu defa, bu defa artık
vazgeçiyordu galiba.
*
Babam bir Cuma günü vefat etti ve bir 17 Eylül günü toprağa
verdik. Çalışma temposu nedeni ile Pazartesi günü ofise gittiğimde yaşama adapte
olmakta zorlanıyordum. Ve nasıl oldu ise
resim yapmaya başladım. Ofisimizde on
iki yıllık iş hayatımda neredeyse hiç yapmadığım gibi müzik açtım. Ruh halime
uyan bir şarkı seçtim ve o şarkıyı tekrara ayarlayarak çalarken resim
yaptım. 7 resim. 1 metreye 1,20 metre 7
tuvale. Beyaz ve mavinin tonları ile. Ve
çok çok az pembe, kırmızı kullanarak.
Yedinci resim bittiğinde ben de artık içimdekilerin o an için
tükendiğini hissediyordum.
Bu kaç saat sürdü ve o şarkı kaç defa çaldı gerçekten hiç
bilmiyorum.
Yıllardır resim yapıyordum ama o gün benim resimle buluşmamda bir devrim yarattı. O günden sonra yaşamımda daha önce yapmadığım
gibi, bir hamlede çok uzun süre resim yapabildiğim zamanlar açılacaktı. Yaptığım resimlerin ebatları büyüyecekti.
Babamın ölümü ile yaşamımda resimle ilgili sanki değişik bir
kapı açılmıştı.
*
O ofisimde resimle geçen Pazartesi gününden, o 19 Eylül 2004
gününden sonra neredeyse her gün resim yapmaya başladım. Gece, gündüz, işten bulabildiğim
her fırsatta.
Ve işte bu nereden geldiği belli olmayan yoğun akım bir anda
kendi resim atölyemi açma kararını verdirdi. 17 Aralık 2004 tarihi de yaşamımdaki milatlardan
biri oldu.
Evime kendi yaptığım resimleri asmaya kendi resim atölyemi
açtıktan sonra başladım. Çok sayıda
sergi açtım. Yazı yazmanın benim için
çok değerli olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum ama resim yapmaya olan
tutkumun yoğunluğunu babamı toprağa verdikten iki gün sonra keşfettim.
*
Bugün 7 Ağustos.
Babam Sinan Kocasinan’ın doğum günü.
Ve ben mutluyum.
Doğumuyla, ölümüyle, bana verdiği nefesle bende yaşamaya
devam ediyor babam.
Bugün, belki bir babadan daha çok, her gün kıymetini daha
çok keşfettiğim hep özlenecek bir hoca olarak.
4 Ağustos 2016 Perşembe
Karate Sen Bize Neler Söylüyorsun?
Geçen yıl, hatta tarihini net olarak söylemem gerekirse, 31
Ağustos 2015 Pazartesi günü, bana, takriben bir yıl sonra, Fethiye’de biri Türk
diğeri İskoç iki Karate Dünya Şampiyonunun yanında oturacağımı, turuncu kuşakla
Karate yapan biri olarak onlara tercüme yapacağımı ve en önemlisi
konuştuklarının benim için anlamlı gelmeye başlayacağını söyleseler tabii ki
inanmazdım.
Oysa 2016 yılında, Fethiye’de nispeten daha az sıcak bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamın Karate antrenmanından çıkmış,
hocalarımızın yanındaki taburede otururken halime şaşıyordum. Dojo’daki misafir
hoca İskoçyalı Alistair Mitchell’e antrenmanda tercüme yaparak antrenman
yapmıştım. Ben, Zeynep. Çocukluğumdan beri sevdiğim Karate’yi, hocalarımızın
hemfikir olduğum tarifine göre henüz anlamaya başlamaktan bile uzak olmama
rağmen, yapmaya başlamıştım işte.
Yumruk atıyordum. Farklı tekmeleri atmaya başlamıştım.
Mesela mawashi geri tekmelerinde bacaklarımı daha önce hiç yapamadığım kadar yukarıya
kaldırmayı başarıyordum. Bildiğim
tekniklerin isimlerinin listesi uzamaya başlamıştı. Karate’nin ‘Do’ denilen
yolunun varlığını algılamaya başlıyordum.
Karate’nin Karate olarak Dünya’da duyulmasını sağlayan Üstat
Funakoshi’nin kitaplarını okuyor, Hocam Ömer Habeş’in paylaşımlarını dikkatle
dinliyordum. Karate’nin beni
güçlendirdiğini, bunu yaparken sakinleştirdiğini görüyordum.
Benim hayatımda, geçen yılın 31 Ağustos günü Karate denilen
yepyeni bir sayfa açıldı. O günden beri neredeyse her gün yaşamımda Karate
olduğu için şükrediyorum.
*
3 Ağustos akşamı Shihan Ömer Habeş ve Shihan Alistair
Mitchell’e tercüme yaparken yine kendimi bir film sahnesinin içinde
hissettim. Bu kendilerine yaptığım ilk
tercüme değildi. Shihan Alistair
Mitchell bu yıl Mayıs ayında Fethiye’ye geldiğinde birkaç defa antrenmanda ve
antrenman dışında tercüme yapma şansım olmuştu.
Ağustos ayındaki bu yeni ziyaretlerinde ise son iki antrenmanımızdan
sonra iki hoca uzun uzun sohbet ediyor ve bu bana tercüme ederken Karate dünyasının
gizemli kapılarından içeri bakma şansı veriyordu.
Karate dünyasının kapılarından içeri
girebilmek için zamana ihtiyacım vardı belki ama ömürlerini Karate’ye vermiş
iki Karateciyi dinlemek, onların birbirleri ile yaptıkları derin sohbetin bir
anlamda parçası olmak muazzam bir şanstı.
Bir yandan tercüme yaparken, diğer yandan kendimi belki hiç olmadığı
kadar şanslı hissediyordum. Bir film
seyrediyor gibiydim ve o filme sanki
filmin sahnelerinin içinden seyrediyor gibi yakındım.
*
Hocalar neler konuştular?
Öncelikle birbirini çok iyi anlayan iki insandılar. İki ayrı dili konuşmalarına, dinleri,
milletleri farklı olmasına rağmen birbirini çok iyi anladıkları anlaşılan iki
insandılar. Ülkelerini en üst seviyede
temsil etmiş, madalyalar, Dünya Şampiyonluğu kazanmış iki sporcuydular ama her
ikisinin de neredeyse her tercüme ettiğim konuşmalarında söyledikleri bir şey
vardı. Onlar Karate sporcusu değillerdi. Onlar Karateciydiler. Karate yapan
insandılar. Bu ayrımı anlamak onları
anlayabilmek için çok ama çok önemli bir detaydı.
Hoca olarak, eğitmen olarak en büyük üzüntüsünün
öğrencilerinin onlarla çalıştıktan sonra ayrılması, Karateyi bırakması veya
başka biri ile çalışmaya devam etmesi olduğunu söyledi Ömer Hoca. "Üzülüyor insan," dedi. Öz babasını bırakıp üvey babası ile olmaya
gitmek gibidir bu hoca değişiklikleri diye anlattı. Bu yolun ilerlemeyi
yavaşlatabildiğini. Ve sonra baba evlat
kavuşulsa da bir kırgınlığın, kalp kırıklığının yaşanabildiğini. Shihan Mitchell de benzer şeyler
hissediyordu. Her öğrenciyi kazanmanın
mümkün olmadığını ve bunun umudu ile çalıştıklarını.
İyi hoca olmanın tarifini yaparken iyi insan olmanın önemli
olduğunu söyledi Ömer Hoca. Alistair
Hoca, iyi insan olmaya çalışıyorum, deniyoruz, diye vurguladı defalarca. İyi
hoca kendi hocasını geçmeli ve kendisini geçecek öğrenciler yetiştirmeli,
dediler. Bunu arzuladıklarını,
hedeflediklerini söylediler. İyi hoca
olmak zordu. İyi öğrenci bulmak belki
ondan daha zordu.
Ömer Hocamız 3 Ağustos akşamı antrenmanın sonunda daha önce
birkaç defa söylediği bir şeyi tekrarlamıştı. "Aranızdan belki çok azı Karate’ye devam edecek. Bin kişiden bir kişi belki devam edecek. Ve o kişi belki söylediklerimi bir gün
başkalarına anlatacak," demişti. Öğretmen
olarak verilen onca emeği alanların çoğu Karate yolunu bırakacaktı.
O zaman emekler boşa mı gidiyordu?
“Emekler hiçbir zaman boşa gitmez,” dedi Ömer Hoca. Alistair Hoca kendi yaşamından bir hikayeyi paylaşmıştı. 15-20 yıl kadar önce bir arkadaşının öğrencileri olan iki genç onun Dojo’suna gelmişlerdi. 14, 15 yaşında iki delikanlı. Biri Karate’yi benimsemiş, asker olarak kendine iyi bir kariyer yapmış ve güzel bir aile kurmuştu. Diğer genç ise, o dönemlerde alkol, uyuşturucu ve çetelere karışarak yaşamını bozmuştu. Alistair Hoca, “Onu kaybettik, demiştim” diye anlattı. “Bu çocuğu kaybettik, dedim.”
Aradan yıllar geçiyor bir gün Facebook’ta Alistair Hoca’ya
bir mesaj geliyor. O kaybedilen
çocuktan. Hocam ben şu kişiyim diye kendini tanıtıyor. Bu genç adam üç, dört yıl gerçekten hayatında
çok karanlık ve ters şeyler yaptığı bir dönem yaşıyor. Sonra onsekiz yaşına geldiğinde bir anda
Karate’yi hatırlıyor. Karate ile
yaptıklarını, Karate’nin hocalarından öğrendiği yaşam prensiplerini. Ve ben böyle devam etmeyeceğim, hayatımı
düzelteceğim, diyor. Japonya’ya
taşınıyor, Japon bir hanım ile evleniyor, Karate ile yakından ilgileniyor, Hoca
oluyor, kendi Dojosunu açıyor ve çocukları şampiyon olarak yetiştiriyor.
Alistair Hoca’yı en çok etkileyen nokta,
şimdi otuzlu yaşlarındaki bu genç adamın, “Hayatımı Karate kurtardı,
dediklerinizi, öğrettiklerinizi hatırladım, hayatımı düzelttim, teşekkür ederim,”
demesi. Yıllar sonra onu bulup bunu
söylemesi. “Onu kaybettiğimizi düşünmüştüm,”
diye anlattı Alistair Hoca. “Ama
kaybetmemişiz. Başarmışız.” Ömer Hoca da yaşamında buna benzer çok örnek
olduğunu ekliyordu.
Gençleri, çocukları iyi insan yapmak, gelişmelerini
sağlamak, onlara iyi örnek olmak belli ki onların ortak hedefi. Bu şefkatli ve
sakin savaşçıların yaşamlarında o kadar çok deneyim var ki. Alistair Hoca o
sakin tebessümü ile, “Biz öğrenmek için çok mücadele verdik. Bilgimizi, otuz
yılda öğrendiklerimizi yeni nesillere aktarma şansımız olsa da onlar bizim
kaybettiğimiz zamanı kaybetmeseler,” diyordu.
“Biz deneme yanılma yoluyla öğrendik,” diyordu Ömer Hoca. “Tüm teknikleri, bilgileri bir anda
alabileceğim bir kişi yoktu ki”, diye anlatıyordu. “Dünyada birkaç iyi hoca
vardı ve bizim onlarla bir araya gelme şansımız yoktu.”
Bir telefondan dünyadaki Karate bilgisine ulaşmanın artık
mümkün olduğunu paylaşıyorlardı. “Kötü
Karate için artık mazeret yok,” diyordu Alistair Hoca. Gerçekten onların yaşadıkları şartlarda bu
kadar başarılı olmak, Karate’yi onların başardığı şekilde doğru yaşamak ve
doğru yapmak için gerçekten çok emek vermiş olmalıydılar.
*
Ömer Hocamın hayatıyla ilgili önemli bir anıyı da bu akşam
ilk defa dinleme şansım oldu. Alistair Hoca’ya anlatırken. Esasında iyi insan olmaktan, iyilik
yapmaktan, başkalarını, özellikle öğrencilerini kötü örneklerden uzak
tutmaktan, iyiye doğru yöneltmeye çalışmaktan bahsediyorlardı. Yol göstermekten
ve öğrencinin o yolu kendinin yürümesi gerektiğinden. İşte sohbet öyle bir
noktaya geldi ki Ömer Hocamızın Almanya’da kaldığı on yıl boyunca haftasonları
yaptığı Karate seminerlerinin ücretlerini Almanya içinde ve Afrika’da farklı
ihtiyaç sahiplerine yardım için kullandığını, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının rehabilitasyonu için çalıştığını, çok farklı millet ve ihtiyaçtaki insanlara
yıllarca yardım ettiğini öğreniyorduk.
“Ben ırkçılığı bilmiyordum ama Almanya’da
bunu gördüm. O yüzden seminerlerimde hep, Dünya’da hiçbir Karateci ırkçı
değildir, diye bir başlık kullanırdım," diye anlatıyor.
Ömer Hoca Almanya’da bir Türk olarak ırkçılığı çok farklı
şekillerde görüyor ve yaşıyor. Bu
tecrübe ile kendi yardımlarında, kendi çalışmalarında bunu ortadan kaldırmak
için özel bir gayret gösteriyor. Çok farklı kesimlere yardım ediyor.
Öyle ki, bir gün çalıştırdığı takımın olduğu eyaletin polis
müdürü kendisini arıyor ve Alman Cumhurbaşkanından bir mektubu olduğunu haber
veriyor. Zaten arkadaşı ve öğrencisi olan polis müdürü kendisine resmi bir
ziyaret yapıyor ve üç ay sonra kendisinin Alman Cumhurbaşkanı tarafından Bonn’a,
Alman Parlamentosuna davet edildiğini ileten mektubu ulaştırıyor. İlgili eyaletin milletvekilleri ile belirtilen
tarihte Bonn’a gidiyor Ömer Hoca. Meclis
Başkanı kendisini karşılıyor. Orada
mecliste konuşuyor. Irkçı bir
gazetecinin üzücü sorularına da maruz kalıyor. Salondaki kimi kişilerin
alkışladığı üzücü bir soruya. Ama “Biz
Karateciler hızlı düşmek zorundayız,” diye hatırlatarak o gazeteciye verdiği
cevapla Meclis salonundakilerin kendisini ayakta alkışladıklarını paylaşıyor.
Soru gerçekten üzücü bir soru. Gazeteci şöyle soruyor, “Bir Müslüman olarak
Usame Bin Ladin’in yaşattığı vahşete üzülmüyor musunuz?” İnsanlara farklı sosyal hizmetleri nedeni ile
Alman Meclisine davet edilmiş bir kişiye dini nedeni ile bu soruyu sormak nasıl
bir düşüncedir. Ama bu soru soruluyor. Ömer Hoca bahsettiği hızlı düşünme ile şu
yanıtı veriyor, “Hitler'in milyonlarca kişiye yaşattığı vahşete sizin bir
Hristiyan olarak çok üzüldüğünüz gibi ben de aynı şekilde üzülüyorum. Evet, çok üzülüyorum,” diyor. Meclis
salonunda beş saniyelik kısa bir sessizlikten sonra tüm salon kendisini ayakta
alkışlıyor.
*
Fethiye’de, geçtiğimiz günlere göre nispeten daha az sıcak
bir 3 Ağustos akşamında, Ömer Habeş Hocamızın Dojo’sundaki Karate antrenmanımız
sonrasında, iki Dünya Şampiyonuna tercümanlık yaptım ben.
Birbirini çok iyi anlayan, birbirine gerçekten saygı duyan, bunu
söyledikleri kadar gözlerinden yansıyan söylenmeyen sözleriyle de anlatan, çok
benzer yaşam maceralarını kendi özgün hikayeleri ile yaşayan, örnek alma
şansına kavuştuğum bu iki iyi ve değerli insanı tanıdığım için kendimi
gerçekten ama gerçekten şanslı hissediyorum.
31 Temmuz 2016 Pazar
"Bu Halde Ne Yapmalı?"
26 Temmuz 2016 tarihinde yazdığım "Bu Halde Ne Yapmalı?" başlıklı yazı Lions Relife online dergisinde yer almıştı.
Özel Facebook sayfamda paylaştığım bu yazıyı, burada da paylaşmak istedim.
Yürekten saygı ve sevgilerimle.
26 Temmuz 2016 Salı
Bu Halde Ne Yapmalı?
Bir kitap fanatiği olduğumu inkâr edemem.
Kitaplara garip bir bağımlılığım var ve bunun
Japonca’da tsundoku diye bilinen bir
adı olduğunu da keşfettikten sonra kitaplarla bu bağ mı, bağımlılık mı
dersiniz, bu durumun sadece bana özgü olmadığını keşfetmekle birlikte, bu
ilişkide her iki tarafı da özgürleştirmem gerekiyor galiba. Bunda kitaplarımı koyacak yer bulmak
konusunda gerçekten ama gerçekten zorluk yaşıyor olmamın da etkisi var. Evimde,
arabamda, ofislerimde, el çantamda, sırt çantamda, salonda, yatak odasında,
mutfakta, kitaplar üzerime üzerime geliyor adeta. Tamam, tamam, ofislerimdeki durum daha vahim
evime göre ama bir sorun ile karşı karşıyayım işte.
Bu sorunu yaşayan tek kişi değilim ve tabii kitap
almaktan ve biriktirmekten vazgeçememek olarak tarif edebileceğimiz bu duruma
Japonların bir kelime yaratmış olması beni iyi hissettiriyor. Japonya’yı seviyorum ve bazen gerçekten kimi
Japon dostlarımın beni kimi Türk tanıdıklarıma göre çok daha iyi anladıklarını
hissediyorum. Tsundoku, yani kitap almaktan ve biriktirmekten vazgeçmeme
kavramından dolayı değil tabii ki.
Tsundoku’yu Japon arkadaşlarıma hiç anlatmadım. Sadece onların yaşama ve insana, kimi zaman
çok katı da denilebilecek prensiplerle, değişik bir saygı kavramı ile
yaklaşmaları yerine göre enteresan bir huzur veriyor bana. Japonlara güveniyorum ve Japonya’da, bu
memleketin dilini hala tam olarak çözememiş olsam da, güvende hissediyorum.
En son kitaplarımı Japonya’da aldım. Osaka’da kaldığım Hilton Osaka Oteli’nin
hemen bitişiğinde altı yedi katlı, her katında sadece beş altı dükkanın olduğu
bir alışveriş merkezi vardı. Bir akşam orada dolaşırken çıkmadığım bir katında
bir kitabevi olduğunu gördüm.
O katta sadece o kitabevi vardı. Neredeyse tamamı Japonca kitaplardan oluşan
kitapçıda uzun süre oyalandım. Bildiğim
hiragana ve katakana Japon alfabesi ile başlıklarda kitapların adlarını çözmeye
çalışmak gibi anlamsız denemelere bile girdim. Kanji denilen Japonca’nın ana yazım
işaretlerini bilmeden kitapçıda satılan bir kitabın herhangi bir bölümünü
okuyabilmek gibi bir ihtimal yoktu ki.
Şimdi aklıma geliyor, çocuk kitapları bölümüne bakabilirdim belki.
Japonca kitapların arasında dolaşarak belki
biyolojideki osmoz benzeri bir süreçle Japoncamı ilerletmek gibi bir arzum var
mıydı bilmem ama yanımda bir Japon arkadaşım olmadan Japonya’da bir kitapçıdaki
bu ilk yalnız keşfim beni iyi hissettirmişti.
Yani ben Japonca’dan ürkmüyordum artık.
2016 yılının Haziran ayının 19’unda başlayan bu son Japonya yolcuğumda,
bu altıncı Japonya seyahatimde, artık Japonca’dan korkmadığımı fark ettim. Yani
başka bir deyişle daha önce, onca kuvvetli Japonca öğrenme isteğime ve
gayretime rağmen, korktuğumu ve belki de işte tam o nedenle, mehter marşı gibi
iki ileri bir geri, bir türlü kalıcı olarak yol alamadığımı.
O akşam kendime Japonca bir kitap alamamıştım ama
kitapçının küçükte olsa İngilizce kitaplar bölümünden iki tanesi Japonya’da
savaşçının yolu olarak bilinen ve samurayların yaşam felsefesini anlatan
bushido üzerine olmak üzere beş tane kitap almayı yine başarmıştım. Valizimde zaten yer olmadığını bilmeme rağmen
almadan geçememiştim. Tamam, yeni çıkan
ve çok satanlardan, Türkiye’de belki bulmam zor olabilir diye, yeni çıkan
bireysel gelişim kitaplarından iki tane almıştım. Yani muhtemelen Türkiye’de bulurdum veya
amazon.com’dan internetten sipariş edebilirdim ama. Ve bir tane de Karate üzerine bir kitap aldım
o akşam. Çocukluğumdan beri ilgi duyduğum ve özellikle son bir yıldır hayatımda
ayrı bir yeri olan Karate üzerine bir kitap almadan Japonya’dan dönülmezdi
değil mi?
Osaka’daki kitapçıdaki o akşam değil ama 4 Temmuz
sabahı Türkiye’ye dönüş yolculuğu için valizimi yaparken çocukluğumdan beri
garip bir tutku gibi bir şey olan kitaplar ile ilişkimi yeniden ele almaya
karar verdim. Yanımda zaten dört beş
tane kitap getirmiştim Türkiye’den.
Katıldığımız eğitimlerden ve toplantılardan birçok doküman çantalarıma
eklenmişti. Şimdi beş kitap daha. Hem de bazıları kalın ciltli kapaklı. Ah,
Zeynep, yine yaptın yapacağını, demiştim.
Tamam, Japonya’da alışveriş yapmamıştım.
Bu defa birkaç çok küçük hediyelik eşya, Kyoto’daki Kiyomizudera gibi
sevdiğim bazı tapınak ve mabedlerden muska gibi minik şeyler almak dışında pek alışveriş
yapmamıştım. Eşya fazlalığı istemiyordum.
Ama kitaplar? O konuda kendime hâkim
olamamıştım. Esasında beş kitap neydi ki aslında, dedim kendime ama Türkiye'den Japonya'ya iki haftalık bir seyahate giderken götürdüğüm ve orada aldığım
toplam 10 kitap valizimdeki en çok yeri kaplıyordu. Notları, dosyaları ve defterlerimi
saymıyorum.
Kitaplar ile ilişkimi değiştirmek için bir şey
yapmam gerekiyordu galiba. İnsan kırkaltı yaşında da olsa hayatta her zaman
yeniliklere yer var değil mi?
*
Son Japonya yolculuğumdan sonra kendime kitap satın
alma yasağı koyduğumu itiraf etmeliyim. Yani takriben üç küsur haftadır kitap
satın almadım ve bu benim için yeni bir şey.
Gazete satın almak dışında sadece bir dergi satın
aldım. Son birkaç yıldır her ay alıp
okumayı ve içindeki tariflerden bazılarını denemeyi sevdiğim Sofra dergisinin Temmuz sayısını.
Kitap satın almamanın değişik bir etkisi
vardır. Yani yine itiraf etmeliyim bu
ilk defa deneyimlediğim bir his değil. Ben kitap satın alma orucunu daha önce
de denedim. Denedim denemesine ama bu konuda bir haftadan daha uzun bir süre
başarılı olmadım. Bu defa niyetim ciddi.
Yani ciddi ciddi karar verdim bu defa.
Etrafımda benimle birlikte ve bana rağmen var olmaya çalışan bu kitap
kalabalığının bana ne söylemek istediğini anlamaya gerçekten gayret edeceğim bu
defa.
Son yıllarda yeni kitap alma hızımda bir yavaşlama
olmaya başlamıştı. Ve daha önce okuduğum
bazı kitapları tekrar okuma isteğimin çoğaldığını fark ediyordum. Mesela büyük bir iştahla Şibumi’yi tekrar okumak istemiştim.
Ayn Rand’ı da mesela. Mesela Hayatın
Kaynağı’nı, The Fountainhead’i. Oğuz Atay’ı mesela. Mesela Sait Faik’in tüm hikâyelerini
tekrar tekrar okumayı.
Bazen yirmi, yirmi beş yıl önce okuduğum kitapları,
bazen ortaokul lisede okuduğum romanları, bazen son on yılda okumaya ağırlık
verdiğim bireysel gelişim ve ruhsal konulardaki kitapları. Okuduğum kitapları tekrar
okuma isteğim beni mutlu ediyordu aslında. Çok sevdiğim bir filmi tekrar
seyredebilenlerdenim ben. Kitaplarda bu
ayrı bir tat alıyor.
Kendi yazdığım kitaplar dâhil, her kitabın yeniden
okunduğunda yeni bir kitaba dönüşebildiğini biliyorum. Tamam, belki her kitap böyle olmasa da her
okunuşta yeniden can bulan çok kitap var.
Bu da bu geri dönüşleri benim için gizemli kılıyor.
*
Türkiye’de son iki hafta içinde yaşadıklarımız ile
hayat çok farklı bir hal içinde. Üzüntü,
keder, korku, telaş, ümitsizlik, ve bir yandan insan ruhunun nefes almak gibi
doğasından gelen küçük şeylerden alınan mutluluk, dostluklardan akan sevgi,
arkadaşlıkların ruhumuza akıttığı neşe.
Farklı dalgalar bedenlerimizde, ruhlarımızda çarpışıp duruyor.
Böyle bir halde yaşam pek normal ve pek anormal şekilde
devam ederken ne yapmalı?
…
İşte bu ruh halinde hiçbir şey yapmak istemezken, bu
sırada verdiğim Reiki dersleri sırasında heyecanımı, isteğimi o saatler
içinde canlandırmayı nasılsa başarırken, en çok yapmayı sevdiğim şey olan yazı
yazmayı istemezken, yapmadığımda nefes alamadığımı hissettiğim yazı yazmayı
istemezken, yaşama sevincimi tekrar nasıl kazanacaktım ben?
…
Fethiye’de şehirdeki ve Ada’daki kitaplarımı
karıştırmayı deniyordum. Oradan bir umut
ışığı çıkar mıydı bana? Ayn Rand’ın
esasında bugünlerde, tam da bugünlerde bana göre dediğim “İhtiyacımız olan
Felsefe” kitabını en az beş defa okumaya başlamaya çalışmama rağmen okuyamadım.
Doğan Cüceloğlu’nun “Mış gibi Yaşamları”
ilerlemiyordu bir türlü.
Kişisel gelişim dünyasının annesi, her okuyuşta ruha
umut verdiğini düşündüğüm Louise Hay’ler bile ağır geliyordu. “İnsanın Anlam Arayışı”, Halide Edip, deniyordum, deniyordum da, bu halimde neyi
okumayı başarabileceğimi bulamıyordum.
Her kitaptan birkaç sayfa okurken kitaplar biriktikleri yerlerden
çıkıp yemek masalarımın üzerinde okunma zorluğu yaşatan kitaplar yığını
oluşturmaya başlıyorlardı.
Ta ki, ta ki, o kitabı buluncaya kadar.
Onbir günlük ruh halimde beni, kelimelerimi çözen
kitabı buluncaya kadar.
Benim travma şifacım, beklenmedik bir şekilde
Semahat Arsel’in Divan Oteli’nin kırkıncı yılı için hazırlattığı “Eskimeyen
Tatlar, Türk Mutfak Kültürü” kitabı oldu.
Bir yemek kitabı. Farklı bir
yemek kitabı.
Bu kitabı lütfen basit bir yemek kitabı olarak kabul
etmeyin. Satın aldığım günü çok iyi
hatırladığım kitaplardan biri olan "Eskimeyen Tatlar"ı aradan geçen onküsur yıl boyunca, hep elimin altında bir yerlerde kendini göstermesine rağmen, hiç
okumamıştım. Sayfalarını karıştırdığım
ve çok kısa paragraflarını okuduğum ve içindeki fotoğraflara bakmışlığım vardı
ama okumamıştım. Oysa Divan Oteli,
Taksim’deki Divan Pub çocukluğumda ailecek yediğimiz bir çok özel yemeğin
hatırasını taşıyordu.
Bu kitap benim için babam, annem, ağabeyim Yaman,
İstanbul ve özel aile akşamları ve günleri adına o kadar farklı anıları
uyandırıyordu ki. Sadece hazırlanış
nedeni ile. Mesela, Japonya’ya gitmeden
önce Ramazan’da ailecek iftara gittiğimiz Bebek’teki Divan Brasserie’nin bu yaz
tadilata gireceğini ve kapalı olacağını öğrendiğimde üzülmüştüm. Dışarıda yemek yemek veya ille de orada yemek
yemek meraklısı olduğumdan değil. Divan
kelimesi beni hep Taksim’deki Divan Oteli’ndeki çocukluk anılarıma götürdüğü
için belki.
Belki o otelin alt katındaki Divan Pastanesi’ne nice
bayram çikolatalarını almaya babamla ben gittiğim için. Pastane çalışanı hanımların aldığımız hediye
çikolataların paketlerinin kurdelelerini özenle bağlayışlarını dikkatle ve
zevkle seyrettiğimi hatırlarım. Yıllar sonra bu hissi, Japonya’ya ilk gidişimde, Kyoto’da bir
alışveriş merkezinde, sade lacivert döpiyes ve beyaz gömleği ile pek tertipli
duran Japon satış görevlisi hanımın, anneme anneler günü hediyesi olarak
aldığım yelpazenin paketinin kurdelesini özenle ve sanki şefkatli dokunuşlarla bağlayışını
seyrederken almıştım.
Annem de Divan’ın yemeklerini beğenir. Klasik Türk mutfağının tatlarını Divan Oteli’nin
lokantalarında bulmak mümkündür genelde.
Hani son Ramazan iftarında Divan’ın o klasik güllacının sade lezzetinin
Antep fıstığı çorbası, Antep fıstığı muhallebisine dönmesi ile bozulduğunu ve o
naif file badem tadını aradığımızı söylemem gerekse de.
Ne çok uzattım ben lafı. Gelelim sadede.
Canım hiçbir şey yapmak istemediğimde, bundan altı,
yedi yıl kadar önce İskoçya’da Findhorn Ekoköyü’nde kaldığımda keşfettiğim bir
şey yaparım. Ellerim ile bir
şeyler.
Orada öğrenmiştim ki Dünya’da yapılan araştırmalara
göre elleri ile bir şeyler yapanlar, çalışanlar Dünya’daki araştırmalarda mutlu
olduklarını daha çok ifade eden insanlarmış.
Mesela doktorlar arasında cerrahlar.
Yani ücretleri, imkânlarından öte cerrahların ellerini daha farklı
şekilde devamlı kullanıyor olmalarının işlerinden aldıkları mutluluğu ve doyumu
yükselttiği fark edilmiş.
Örgü örmek, dikiş dikmek, bahçe ile uğraşmak, tahta
oymak, seramik yapmak, ve belki de bir nebze yazı yazmak, adını koyamadığımız
bir şekilde doyuruyor olabilir bizi.
Şimdi itiraz edenleriniz olabilir, ve sanırım ben de
eskiden itiraz edebilirdim, ama yemek yapmak da esasında en büyük mutluluklardan
biri olabiliyor. Bir kurabiye hamurunu
yoğurmak, şekillendirmek, o tepsiye dizmek ve pişerken yaydığı kokunun evi
doldurduğunu görmek. Yeni tarifleri
denerken çıkacak sonucu bir yandan zaten başından beri hissetmek ve bir yandan
merakla beklemek.
İşte Ada’daki evimin deposundaki kitapların arasından çıkan, İstanbul’daki evimi kapattığımda oradaki evimin
kütüphanesinden bu depodaki kitaplar arasında karışan “Eskimeyen Tatlar”, bende
hem oradaki yemek tarihini okuma isteği ile kelimelerle aramdaki çekişmeyi
ortadan kaldırdı, hem de daha önce nasıl yapmayı düşünmediğime hayret ettirerek
bu kitaptaki tüm tarifleri teker teker deneme isteği uyandırdı. Mezeleri,
çorbaları, et yemeklerini, tatlıları.
Neden yapmamışım bugüne kadar, dedim.
Türk Mutfağının klasiklerini Divan vesilesi ile gelen tariflerle
denemek.
*
Osaka’da 30 Haziran 2016 akşamı o aklımda hep
kalacak olan kitapçıda aldığım son kitaplardan sonra, kitap satın alma orucuma
devam etmeye kararlıyım. En azından
elimdeki kitapların bana yaşattığı bu yoğun yer darlığının bana söylediklerini
anlamayı başarana kadar.
Bu sürede hangi kitapları okumaya yüreğim izin verecek
bunu henüz bilmiyorum. Aklım ve yüreğim fazlası ile karışık ve ben artık
duygularına rağmen yaşama hiçbir şey olmamışçasına devam edebilenlerden
değilim. Bununla birlikte “Eskimeyen
Tatlar”ın bana hatırlattığı izden ilerleyeceğim. Tatların, lezzetlerin
yaşamımızı nasıl zenginleştirebileceğini, keyiflendirebileceğini, geçmiş kadar
geleceği de keşfetmemizi sağlayabileceğini hissederek.
Eğer sizde yoksa “Eskimeyen Tatlar”ı almaya ve
içindeki tarifleri denemeye ne dersiniz?
Ya da, başka seçenekler olsa da, tarifleri ile az
yanıltan Sofra dergisinin eski veya yeni, herhangi bir sayısından denemediğiniz
bir tarifi keşfetmeye?
Yaşamda bazen hava, Fethiye’nin sıcak ve nemli
havasının ötesinde ağır ve dayanılmaz olabilirken, yine Güzel Fethiye gibi, bir
gün doğumu, bir gün batımı, Fethiye Körfezi’nden gelen beklenmedik serin bir
rüzgârın saçlarımızı karıştırırken bizi tebessüm ettirmesi gibi, bir şeyler
hayata taze bir can üfleyebiliyor.
Yemeklerin tatlarının rüzgârı da yüreklerimizi, ruhumuzu serinletebilir
belki.
Labels:
Ayn Rand,
bushido,
Divan,
Divan Pastanesi,
Eskimeyen Tatlar,
İhtiyacımız Olan Felsefe,
Japonca,
Japonya,
kitap,
Mutfak,
Osaka,
Oteli,
Sofra,
şifa,
tsundoku,
Türk,
Yaman,
yazı yazmak,
yemek,
Zeynep Kocasinan
17 Temmuz 2016 Pazar
Cumhuriyetimiz En Değerli Emanetimiz, En Değerli Varlığımız
Türkiye Cumhuriyeti olarak zorlu bir dönemden, zorlu bir sınavdan geçiyoruz.
Diliyorum, Demokrasi, Adalet, Saygı, Sevgi, Milli Birlik, olması gerektiği gibi, bu özgür günlerimizin gelmesi için ömürlerini feda edenlerin ruhlarına da saygı ile, her zaman bu vatan topraklarımızda hakim kalır.
İnanıyorum ki, Cumhuriyetimizin kurulması ve korunması için ömürlerini veren milyonlara olan borcumuzun bu emaneti korumak olduğunu Türk Milleti olarak çok iyi biliyoruz. Bunu da hakkıyla her zaman yapacağız.
Her gün olduğu gibi Türk olmaktan, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşı olmaktan gurur duymaya, bu güzel ülke için çalışmaya, hizmet etmeye devam edeceğiz.
"Yurt'ta Barış, Dünya'da Barış"a tüm benliğimizle inanarak.
Labels:
Atatürk,
Dünyada Barış,
Kemal,
Mustafa,
Türkiye Cumhuriyeti,
Yurtta Barış,
Zeynep Kocasinan
15 Temmuz 2016 Cuma
Değer mi?
Bu akşam uzun bir aradan sonra Fethiye’de Karate
antrenmanına katıldım. Fethiye’de 15
Temmuz’un sıcağı ve antrenmanın yoğunluğu ile karate kıyafetimin her santimetre
karesinin sırılsıklam olduğu antrenmanın sonunda, Değerli Hocam Shihan Ömer
Habeş, kimi antrenmanların bitiminde yaptığı gibi kısa bir konuşma yaptı.
Bayrağımıza sorumluluğumuzdan, inançlarıma, inandıklarımıza
sahip çıkmamız gerektiğinden bahsetti.
Bunu her zamanki, o Dünya Şampiyonu Karateci kimliği ile çok örtüştüğünü
düşündüğüm sakin, huzur ve dingin duruşu, sakin ve içinde gülümseme taşıyan
sesi ile yaptı. 90 dakika boyunca
gerçekten kan ter içinde kalmış olan sınıf sessizlik içinde onu dinliyordu. Antrenmanın belki ilk yirmi dakikasından
sırılsıklam olan kıyafetimin kolları ile yüzümdeki teri artık rahatlıkla
silemiyordum ama sınıfta önümdeki sıradaki iki sınıf arkadaşlarımın da
kıyafetlerinin sırılsıklam olduğu gördüm.
Ben birkaç aydır antrenmanlara düzenli gelemiyordum. Onlar çok daha
düzenli katılabiliyorlardı ama onların da durumu benden çok farklı değildi
anlaşılan.
Ömer Hoca “Yaşam kısa,” dedi. “Kırmaya, üzmeye değmez.” Yüzünde çok doğal huzurlu bir tebessüm
vardı. Bunun ona özgü bir doğal bir hal
olduğunu öğrenmiştik artık. Devam etti. “Yarın burada olup olmayacağımız belli
değil. Birbirimizin kıymetini bilelim.
Birbirimizin kıymetini bilmiyorsak,
hayatta neyin kıymeti var.”
*
Bir süredir Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği’nin 99.
Uluslararası Konvansiyonu için Japonya’daydım.
Ağırlıklı olarak Fukuoka şehrindeydim. Akabinde Hiroşima, Osaka, Kyoto
ve Tokyo’ya da gitme şansım oldu ama toplantılarımız Fukuoka’daydı. Japonya’dan ayrılmadan önce İstanbul’da,
Atatürk Havalimanı’nda gerçekleştirilen saldırının haberini aldık. O günden
beri başta Lions Kulübü Üyesi dostlarım olmak üzere Dünya’nın birçok yerindeki
arkadaşlarımdan taziye mesajları, geçmiş olsun mesajları aldım. Almaya devam ediyorken dün gece Fransa’nın
Nice şehrindeki saldırının haberini aldık.
Dünya’da insanın nefret ve ateşle imtihanı devam ediyor. Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle
İmtihanı” benim en sevdiğim romanlardan birinin. Kurtuluş Savaşımızı, o günler savaşın içine
girerek yaşamayı seçmiş bir kadının gözünden görmek, yaşamak değerli gelir
bana. Halide Edip Adıvar’ın mezun olduğum Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden
mezun olmuş olması onun paylaşımlarını galiba biraz daha sahici kılıyor benim için. Tanımıyor olsam da farklı bir
tanıdıklık hissi ile okuyorum Halide Edip Adıvar’ı.
Savaşı yaşamış nesillerden çok uzak değiliz. Türkiye II. Dünya Savaşı’nı Avrupa gibi
yaşamadı belki ama bizler I. Dünya Savaşı’nı yaşamış, Kurtuluş Savaşı’nı
yaşamış büyüklerimizin çocuklarıyız, torunlarıyız ya da torun
çocuklarıyız. Savaşlarda yaşananlar
bizler için anlatılan hikâyelerden öte gerçek.
Ailemin insandan nefret etmek gibi bir yaklaşımı yoktur, yani insana
saygı önemlidir bizler için. Bununla birlikte, özellikle Babamın kendi
babasının anlattıklarından kimi toplumlar hakkında çekinceleri vardı. Balkan
Savaşları ile başlayan süreç, Dedemin Suriye’de, farklı cephelerdeki
savaşlardaki görevleri sırasında karşılaştığı farklı milletlerden askerler ve
siviller ile temaslarında yaşadıkları, o kişilerin Türk askerlerine
davranışları ve yaptıkları, kimi toplumlar hakkında kalıcı izlenimler
oluşturmuştu. Birebir yaşadıklarından
kaynaklanan bu izlenimlerini oğluna zaman zaman anlatmıştı.
Savaşın o gerçek ağırlığını yaşayanların daha adil ve daha
hoşgörülü olduklarını düşünüyorum bazen.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, ömrünü, sağlığını, varlığını, her
şeyini adadığı ülkesi ve milleti için yaptığı o savaşlardan sonra “Yurt’ta
Barış, Dünya’da Barış” diyebilmesi en acıyı görmüş olmasından. Derinlemesine
yaşamış olmasından. Kurtuluş Savaşı
denilen Türk Milletinin o mucizevi kurtuluş sürecinin mesuliyetini taşıyan bir
asker, bir kumandan, bir insan olarak nasıl yaşanır bunu anlamayı halen
başaramıyorum. İnsan üstü bir ruh olmak
lazım. Ve bu muazzam sorumluluk ve acı
yüklü süreci yaşadıktan sonra insana, cana, ve canların feda edildiği ülküye
saygı yaşamın tamamına saygıya dönüşüyor adeta.
Savaş ruhunu bırakıp sanata, kalkınmaya, insanın gelişimine doğru bir
hedef için yol gösteriyor Mustafa Kemal Atatürk. Onun varlığı, onun bizler için ömrünü
adayarak yaptıkları beni kıymetli hissettiriyor.
*
Bu akşam Fethiye’de aklımda çok şey dolaşıyor. Şefkat ve sevecenlikle her yaştaki
öğrencisine yaklaşan Avrupa ve Dünya Şampiyonu Karate Hocam Sayın Ömer Habeş,
kuvvetin ve başarının esas anlamının mütevazıce inandığını yapmak olduğunu
gösteriyor. Fransa’da yaşanan ve
ülkelerin politikaları ile ilgili olumlu olumsuz görüşlerin uçuştuğu ortamda,
sayılar ile ifade edilen o her bir canı düşünüyorum. Atatürk Havalimanı’ndan kaybettiğimiz her
canda olduğu gibi. Yıllardır verdiğimiz
her şehitte olduğu gibi. Bundan kısa bir
süre önce İstanbul’da sabah gazeteyi okurken şehitlerimiz için verilen, daha
önce gördüğüm onlarca ilandan bir tanesine daha bakarken, isimlerine ve
fotoğraflarına dikkat etmeye çalışıyorum o toplu ilandaki her şehidimizin. Her biriniz benim için önemlisiniz demek
istiyorum kendimce. 5 şehit, 7 şehit, 1
şehit. Sayılarla düşünmek
istemiyorum. Herkesin birilerinin canı,
ruhu, kıymetlisi, yoldaşı, evladı, komşusu olduğu bilerek.
Ülkeler, politikalar, savaşlar. Nefrete inanmayı seçemem. Hakların korunmasına, adalete
inanıyorum. Ülkemin korunması benim
birinci önceliğim bunu da inkâr edemem. Bununla birlikte sadece Fethiye’deki
arkadaşlarımı, komşularımı, sevdiklerimi değil, sadece Ailemi değil, sadece iş
arkadaşlarımı değil, sadece görev yaptığım derneklerdeki arkadaşlarımı
değil, yüreği insan sevgisi, dostluk ve
kardeşlik duygusu ile atan herkesi sevmek istiyorum ben. Ne kadar safça gelse de biz insanların
birbirimize sahip çıkmak, birlikte birbirimizi yükselterek var olmak için
geldiğimize inanıyorum ben. Ve yolun bir aşamasında bunu seçip seçmeme kararını
verdiğimize de.
Bu gece, Sayın Ömer Habeş Hocamın Karate Dojo’sundan, Karate
salonundan kan ter içinde çıkmış araba ile eve gelirken kafamda yankılanan
sözleri rehberim olmaya devam etsin diyorum.
“Birbirimizin kıymetini bilmiyorsak, hayatta neyin kıymeti
var.”
Labels:
Atatürk,
Barış,
Fethiye,
Halide Edip Adıvar,
Japonya,
Karate,
Kemal,
Kurtuluş Savaşı,
Lions,
Mustafa,
Ömer Habeş,
sevgi,
Shihan,
Zeynep Kocasinan
7 Temmuz 2016 Perşembe
Teşekkürler Japonya, Seni Seviyorum Türkiye

Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği'nin Fukuoka şehrinde yapılan 99. Uluslararası Konvansiyonu için MD 118 Çoğul Yönetim Çevremizin Seçilmiş Genel Yönetmenleri ve Türk Heyetimiz ile birlikte bir süredir Japonya'daydık.
Ramazan Bayramımızda Türkiye'ye kavuşmak mümkün oldu.
Yaşadığımız her an, her an'ı, bir çanın adeta sonsuza uzanan tınıları gibi kalbimizi, ruhumuzu dönüştürüyor.
Teşekkürler Japonya. Teşekkürler Lions.
Ve seni seviyorum Türkiye.
Sağlık, huzur, mutluluk, sevgi dolu aydınlık günler dileğiyle, Bayramımız kutlu olsun.
Labels:
Birliği,
Fukuoka,
Japonya,
Konvansiyon,
Kulüp,
Lions,
Türkiye,
uluslararası,
Zeynep Kocasinan
17 Haziran 2016 Cuma
Çıtkırıldım
Bazen beklenmedik bir anda duyduğumuz bir kelime birçok
anıyı, olayı hafızamızda bir anda saklı oldukları o bilinmez yerlerden çıkarıp
önümüzde capcanlı görüntüler olarak getirebiliyor. Capcanlı. Bir kelime ile.
Sözlerin, kelimelerin hayatlarımızdaki yapıcı ve yıkıcı
güçlerine inanıyorum. Kelimeleri olumluya yormanın önemine de.
Tabi bazı kelimeler anlamları ve enerjileri nedeni ile ne
yaparsak yapalım olumlu kuvvete o kadar çabuk dönüşemiyor. Genelde.
Yani, “kötü” kelimesi ile barışmak belki mümkün ama “kötüsün”
cümleciğine dönüştüğünde, o enerjinin dalgasının bedenimizi ve ruhumuzu
dövmesini engellemek o kadar kolay değil.
Kelimeler gerçekten güçlü. Bazen sihirli.
Kelimelerin duyduğumuzdaki etkileri farklı. Okuduğumuzda
yarattıkları dalgalar da bambaşka. Orada
da gizemli bir dünya var. Kelimeler
kimilerimiz için yazıda ayrı bir hayat buluyor.
Yazı yazmak esasında mide bulantısı gibi bir duygu ile
başlar. Ben de öyle başlıyor. Oturup
yazı yazayım diyerek yazı yazamıyorum ben.
Bir mide bulantısı başlıyor adeta.
Bazen çok güzel, bazen çok üzüntü veren bir “şey”le başlıyor. Bir olay,
bir görüntü, bir kelime.
Ve getirdikleri düşünce ve duygular sadece beynimde değil
bedenimde dolaşmaya başlıyor. Önce kendimi, gerçekten neredeysem, evde, ofiste,
genelde volta atarken buluyorum. Dolaşırken. Dolaştığımı bir süre sonra fark etmiş oluyorum. Bakıyorum o duygu ile oturamaz,
duramaz olmuşum.
Bazen o olayın hemen anında olmaz bu hal. Mesela bir toplantının ortasındayımdır o
sırada, veya havalimanında uçağa binmek üzereyimdir veya olay bir alışveriş
merkezinde gözümün önünde cereyan etmiştir veya bir otelde, takside,
minibüste. Bazen fark etmem bu mide
bulantısının daha önce yaşanmış o anlar nedeni ile olduğunu.
Semptomlarda genelde, genelde evime geldiğimde, o zaman
kendini belli etmeye başlar. Yazıp içimden atmak istediğim bir şey vardır.
Yazıp içimden atmam gereken bir şey vardır.
Ve ortam müsait olduğunda içimdeki Zeynep sinyal verir. Şimdi içinden
atma zamanın olabilir, diye.
İşte bir bakarım evin içinde volta atıyorum. Sonraki adım bellidir. Muhtemelen zaten açık olan bilgisayarımın
başına geçerim ve yazarım. Bitene kadar.
*
İşte dün duyduğum bir kelime bu sabah, dünden beri ben fark
etmeden kafamın içinde saklı yerlerinden tekrar gün yüzüne çıkardıklarını
boşaltmamı ister gibi. Bu akıma çok
fazla direnemeyeceğim.
Bugünlerde Orhan Pamuk’un 2006 yılında Nobel Ödülü’nü
alırken yaptığı “Babamın Bavulu” konuşmasının birkaç yazısıyla birlikte yer
aldığı “Babamın Bavulu” kitabını tekrar okuyorum. İlk defasında gözü yaşlarla
okuduğum bu kitabı sanırım beşinci defa okuyorum. Ve bugünlerde yine tesadüfen Annemin evinde
karşıma çıkan George Orwell’in, Penguin Kitapları’nın 20 kitaplık Great Ideas-Harika Fikirler serisinde
yer alan kitabı “Why I Write – Neden
Yazıyorum”unu da okuyorum. Onları okuyor olmamın bu sabah duyduğum bu mide
bulantısı ile ne kadar ilgisi var bilmiyorum ama bu iki yazarın kelimelerinin bu
üzerimdeki hal ve karışıklık duygusu ile kalmak yerine yazmayı seçme isteğimi kuvvetlendirdiklerini
söylemek zorundayım.
*
Bir kelime demiştik. Bazen bir kelime yetiyor.
Benim için bugün bu kelime çıtkırıldım.
Anlamını bilmediğimden tabii ki değil ama mide bulantımın
nedenini anlayınca, çıtkırıldım kelimesi ile yüzleşebilmek için, bu kelimenin
bende dokunduğu yerleri anlayabilmek için, genelde yapmayı sevdiğim gibi Türk
Dil Kurumu’nun internet sitesine girdim ve anlamına tekrar baktım.
Çıtkırıldım kelimesi sanırım benim ağzımdan hiç
çıkmamıştı. Hiç söylememiştim. Bu kelimeyi bugüne kadar yazdığımdan da emin
değildim. Bugünlerde popüler olan “Lugat365 Bazı Kelimeler Çok Güzel” kitabında
yer alan ve daha çok dedelerimizin (rahmetli babamın), ninelerimizin dillerinde
yeri olan 365 kelimenin çoğunu kullanmışken çıtkırıldım nedense benin lugatımda yer
almamıştı.
Türk Dil Kurumu çıtkırıldım
sıfatı için “Aşırı incelik, dayanıksızlık ve çekingenlik gösteren (kimse),”
diyor.
Çıtkırıldım benim lügatımda yer almamıştı ama, bu sabah
kafamın ve kalbimin içinde dolaşanlar, bu kelime veya bu kelimenin bende asıl çağrıştırdığı
zayıflık, fiziksel veya ruhsal olarak zayıf olma hali ile ilgili bir isyan
başlatıyordu.
Çıtkırıldım kelimesinin daha önce ağzımdan çıkmadığını
söylemiştim. O kelimeyi söylemiş olarak
bu yazıyı yazabilmek için mutfakta çayını koymakta olan anneme seslendim. Birkaç gün sonra Japonya’ya gidecek olduğum
için evimde yani Fethiye’de değil İstanbul’da annemin misafiri olma şansını
yaşadığım günlerden birindeydim. Belki
de bu yazıyı yazabilmek için olabileceğim en doğru yerde.
Kelimelerin
dudaklarımdan dökülmesine izin verdim.
-
“Anne ben
çıtkırıldım mıyım?”
-
“Nereden geldi şimdi bu aklına?” dedi
Annem.
Önce yanıt
vermedim, sonra “Yo, öylemesine,” falan gibi en anlamsız cevaplarımdan birini
verdim. Bir kelimenin, o kelimenin beni
saatlerdir rahat bırakmadığını söylemedim. O kendine göre çıtkırıldımın ne olduğunu tarif
etmeye geçmişti ve sorumu fazlası ile anlamsız bulduğunu ve arkasındaki
düşünceyi de tam çözemediğini fark etmemek mümkün değildi ama sanki konuyu
kurcalamaması gerektiğini de annelik önsezileri ile hissetmişti sanki. Oraya
girmedi.
Annelik duygularından bahsedince, annelik şefkatli ile çocukluğumdan
beri beni canımı düşünmemekle adeta suçlayan, yapılması gerekenler için kendimi
fazla zorladığımı ve yorduğumu, canımı gereksiz üzdüğümü söyleyip duran Anneme çıtkırıldım
kelimesi ile bugün yaşadığım mücadeleyi anlatmam zor olabilirdi. Ona ‘canını üzmek’ ifadesinin ne anlama geldiğini
anlamaya başladığımı söyleyebilirdim aslında.
Yaşamımda canımı düşünmediğim konusunda annemi haklı
çıkaracak fazla örnek vardı. Yerine göre
fazlası ile gereksiz cesaretle kendi bedenimi ve ruhunu lüzumsuzca yorduğum
zamanlar çok fazla olmuştu. Toz alerjisi için ilaçlar ile şantiyelere gitmeler,
burkuk bilekler ile araba kullanmalar, iş seyahatlerine kaçmalar, ateşli ateşli
evden ofise kaçmalar. Sorumluluk
hissimin dozunun kaçtığını söyleyip durmuş, sonra bana söz geçiremeyince bu
konuda kötü örnek olmakla babamı tatlılıkla suçlar olmuştu. Bu konuda haksız da
değildi belki. Ama beni etkileyen babamı örnek almam mı yoksa genlerden gelen
bir davranış bozukluğu muydu bundan tam emin değilim doğrusu.
Yıllarca yerine göre bedenime rağmen, ağrılara rağmen,
yorgunluklara rağmen, bireysel isteklerime rağmen hep çalışmaya, mücadele
etmeye devam etmeyi seçmiştim. Doğru olanı yapmak, yapılması gerekeni yapmak,
aileme, çevreme, işime, topluma sorumluluklarımı hani tabir yerindeyse kanımın
son damlasına kadar yerine getirmek gibi değişik bir görev bilinci ile yaşadığımı
itiraf etmek zorundayım. Böyle bir inanç ile.
Yaşamımın belki ilk otuz yılını böyle tarif etmem mümkün.
Son onbeş yıl içindeyse, adım adım, bu ‘rağmen’lerle
yaşamanın doğru bir yol olmadığını keşfetmeye başladım. Adım adım. Bu on beş yılda, bedenimin, kalbimin ve
ruhumun bana adeta boyun eğişi ile ilerlemenin yaşamak için doğru olmadığına
karar verdim. Kendimi düşünmeyi bir seçenek olarak dikkate almadan yaşamayı
bırakmaya karar verdim.
Beni yakından tanıyanlar bilirler, maddiyat benim için
hayatta hiçbir zaman öncelik olmadı. Yani çok çalıştıysam bu öncelikle
sorumluluklar nedeni ile oldu. Kendimden çok başkalarına karşı hissettiğim
sorumluluklar. Sonra kendimi düşünmenin
sorumsuzluk olmadığı kavramı ile barıştım.
Bana iyi gelen davranışlarında başkaları için de iyi olabileceğine. Şu
meşhur “kazan-kazan” tabirinin doğru olabileceğini keşfetmeye başladım.
İstediğim şeyi yapmanın başkalarına da iyi gelebileceğine. Mesela en basiti, çocukluktan beri en çok
yapmayı sevdiğim şeyi yaptığımda, yazı yazdığımda, bana yazılarımın onlara ne
kadar iyi geldiğini, şifa olduğunu, moral verdiğini, umut verdiğini söyleyen
insanlar ile karşılaşabildiğimi keşfettim.
Bu sabah kendimi İstanbul’da, Arnavutköy’de, annemin evinde
volta atarken yakaladığım an aklımdan geçen anıyı fark ettim. Rahmetli babamla
Ankara’da bir oteldeyiz. Kayseri’den,
bir karayolları inşaat işinin ihalesine girmeden önce iş yerini görüp Ankara’ya
gelmişiz. Ertesi gün ihale var Karayolları Genel Müdürlüğü’nde. Gündüz ateşlenmeye başlamışım ve ihale
dosyasını tamamlamamız gerekiyor. Ateşim düşmek yerine çıkmaya devam ediyor,
aldığım ateş düşürücüler sadece o prospektüsteki süreleri kadar etki gösteriyor
ve ateşim 39, 39,5 dereceler gibi riskli bölgelerde gezinmeye devam ediyor. Oteldeki havluları ıslatıp vücudumu soğutmaya
çalışıyorum.
Bir yandan otel odasında
babamla ihale dosyasını hazırlamaya çalışıyoruz. Gözlerim kararmaya başladığında havlular ile
kendimi soğutarak ateşimi düşürmeye çalışıyorum. Benden 43 yaş büyük babamdan pek bir destek
talep istemem mümkün değil ama o da bana “Zeynep, kızım, ne yapalım, iyi
misin?” diye soruyor. Ben bir yandan ne olacak halim diyorum ama ertesi gün
ihale var ve her zaman yapmayı seçtiğim şeyi yapmayı seçiyorum ve “İyiyim
Babacığım,” diyorum. “İdare ederim,” diyorum. İdare ediyorum da. Yani en azından
havale geçirmeden ertesi sabahı ediyorum. Arada bazen on dakika, bazen yarım
saat uzanıyorum ve kalkıp ihale dosyası üzerinde babamla çalışmaya devam
ediyoruz. Ertesi gün ihaleye de
giriyoruz. İş bizim üzerimizde kalmıyor o ayrı.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve “Bu hata” diyorum. Böyle
davranmak hatalı. Canıma yazık, ruhuma
yazık. Onlarca, böyle onlarca olay var
hayatımda. Kendimi bildim bileli zayıflığı,
zayıf olma halini kabul etmemek adına, hastayım demedim, yorgunum demenim,
üzgünüm demedim. Yıllarca demedim.
Gerçekten yıllarca. Şimdi düşününce, rahmetli babam 77 yaşında vefat etti ve
belki o neredeyse hayatı boyunca demedi ama ben de son on beş yılda azalan
dozlarda olmak üzere, halim ne olursa olsun söylemedim. Söylememeyi seçtim.
O yıllarda annemin iyi olup olmadığını anlamak için
davranışlarımı kontrol ettiğini, halimi gözlerimden anlamaya çalıştığını bilirim. Hasta olduğumu söylemezdim, üzgün olduğumu
söylemezdim, takatim kalmadığını söylemezdim. Bunu saklamak için uğraşırdım
adeta. Mesele benim meselemdi, başkasını
yormaya ve üzmeye gerek yoktu ki. Rahmetli babamın ve annemin rahatsızlıkları
nedeni ile onları üzebilecek veya onlara ek bir yük getirebilecek bir durum
yaratmamak önceliğimdi.
Sonra yıllar, yaşananlar, kitaplarımı yazmaya iten hikâyeler,
bana kendimi düşünmeyi öğretmeye başladı. Kendimi düşünmemin şart olduğunu.
İsteklerimi dikkate almam gerektiğini. Kendimi korumanın, kendimi düşünmenin
bencillik değil sağlıklı bir şart olduğunu.
Kendimi düşünmemin ve korumanın başkalarını düşünmeme, başkalarını
korumama mani olmadığını.
Yavaş yavaş, ki bu konuda hala biraz yol almam gerektiğini
söylüyor annem, hastaysam hasta olduğumu söyleme başladım. İyi hissetmiyorsam
bunu söylemeyi, canım acıyorsa bunu paylaşmayı, üzgünsem beni üzen duyguları
ifade etmeyi seçmeye başladım. Kendim
olmayı ifadelerimde daha şeffaf ve açık olarak yaşamayı seçmeye başladım.
Özellikle de son bir yıldır bu konuda daha net bir niyetim var. Kendime rağmen bir şeyleri yapmak artık benim
için bir seçenek değil. Sorumluluk bilincimin azaldığını söyleyemem. Sadece
kendime eziyet etmemek konusunda kararlıyım.
Kuvvetin ve zayıflığın ne anlama geldiğini daha sağlıklı olarak
kavrıyorum. Çok şükür.
İşte bu nedenle, belki yaşamım boyunca kendimle verdiğim bu
zorlu iç mücadele nedeni ile geçirdiğim bir rahatsızlıktan sonra dinlenmeye
karar verdiğimde, bunu seçtiğimde, beni çok sevdiğini çok iyi bildiğim bir
tanıdığımın bir espri olarak, belki aslında haydi kendini bırakma, haydi
toparlan, sen güçlüsün, demek isteyerek “Ben sana bundan sonra çıtkırıldım
diyeceğim,” demesi enteresan bir çınlama yaptı ruhumda ve bedenimde.
Ben, neredeyse küveze girme sınırında, iki kilo beşyüz gram
doğmuşum. Çocukluğum kilo olarak hep zayıf
bir çocuk olarak geçmişti ama ufak tefek olmam, zayıf olmam hiç dikkate
almadığım bir özelliğim olmuştu. Kız çocuğu olmam beni etkilememişti. Korkusuz değildim ama korkularımı yok sayarak
çıtkırıldım olmamak, kız olmama rağmen, ufak tefek olmama rağmen güçlü olmak ve
kalmak hep birinci önceliğim olmuştu.
Kendi başımın çaresine bakmak hedefim olmuştu.
İşte çıtkırıldım kelimesi kırkaltı yaşımı dolduralı
neredeyse bir ay olurken yaşamda kendimi yıllarca ne kadar zora koştuğumu
hatırlattı. Çok şükür yaşamda daha
dengeli olmayı seçtiğimi. Bir insanı
tanımanın, kendimizi tanımakta zorlanırken, o kadar kolay olmadığını. Ve en çok
da kelimelerin o dev gücünü.
Eyvallah demek lazım belki çıtkırıldım denilen Zeynep’e,
güçlü olmaya çalışana olduğu kadar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








