İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

25 Mart 2012 Pazar

1.Ulusal Koçluk Konferansımız ve Sir John Whitmore’u Sevmek


2012 yılının Mart ayında, İstanbul’da, Türkiye’de yapılan ilk Ulusal Koçluk Konferansı’nda bir ‘Sir’i daha yakından tanıma şansına kavuştum.  Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde hazırlık sınıfına başladığım yıllardan itibaren erkek öğretmenlerime, yurtdışında tanıdığın yaşlı veya protokol mensubu kişilere sir diye hitap ettiğim olmuştu.  Koçluk Konferansının açılış konuşmacısı Sir John Whitmore dünyada koçluğun gelişmesinde emeği olan dört beş kişiden biri olarak biliniyor. Üyesi olduğum Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği tarafından Türkiye için önemli bir ilk olan koçluk konferansına açılış konuşmasını yapmak üzere davet edilmiş.
Sir John’un nelerden bahsedeceğini doğrusu düşünmemiştim ancak konuşmaya başladığında söylediklerine duymayı düşüneceklerimden farklı bulmakla birlikte kendisine neden ‘Sir’ unvanının verildiğini anladığımı düşünmeden edemedim. Bu unvan boşuna verilmiyordu anlaşılan. 

*

Koçların neredeyse %75’inin kadın olduğundan bahsederek söze girdi Sir Whitmore.  Gözlerim ortalarında oturduğum konferans salonunda gezindi.  Konferans katılımcıları arasında bu aradan sanki çok daha yüksekti.  Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’deki koçların %75’i kadındı ve Dünya’da da bu oran %69-63 arasındaydı.  Dünyadaki koçların en az üçte ikisi kadındı. “Kadınları sorunları ve soruları konuşmaya daha açıklar ve bir şeyi çözmek için farklı seçenekleri konuşmaya, değerlendirmeye daha açıklar,” diyordu Sir John.  Ona göre erkekler farklı seçenekleri ve alternatifleri düşünmeye daha kapalıydılar.

İyi bir koçun yapacağı gibi sorular sorarak devam edeceğini söyledi Sir John.  “Sizi biraz zorlayacağım,” dedi.  “Zorlandığımız da (esasından o ‘challenged’ kelimesini kullandı ve bu kelimeyi tercüme etmekte her zaman ben zorlanırım), karşımıza bizi zorlayan, bize meydan okuyan şartlar ve durumlar çıktığında, düşünmeye başlarız.  Daha çok düşünmeye başlarız,” diye devam etti.

Hiçbirimiz ne gerçektir, ne doğrudur bilmiyoruz,” dedi. “Çünkü hepimiz dünyayı kendi yaşam hikayelerimizin penceresinden görüyoruz.”  Deneyimlerimiz olaylara yüklediğimiz anlamları belirliyor.
Her bireyin farklılığını, farklı olma hakkını ve istediği her şeyi başaracak güce sahip olduğunu kabul ederek yola çıkmak, doğru yanlış güzel çirkin demeden özgür bir alan içinde insana ve yaşama bakmak koçluğun olmazsa olmazı.  Kolay mı?  Hiç kolay değil.  Ancak koçluğun dünyaya önerdiği ve koçların önce kendilerine sonra müşterilerinde yaşatmaya çalıştıkları ana pencere, ana yaklaşım bu.

*

Koçluğun meslek değişiklerinde, kariyer değişikliklerinde, önemli kararlardan ve değişimlerden önce kullanılabilecek bir destek olduğu söylenilir.  Koçluk daha çok şirketlerde, başarılı ve liderlik pozisyonlarına yükselen, farklı ve zorlu görevlere atanacak kişilere destek olmak için kullanılan (ve gerçekten daha çok büyük kurumsal şirketlerin yöneticileri ve liderleri için sağladıkları) bir insan kaynakları hizmeti olarak bilinir.  Bireysel olarak koçluk hizmeti alan kişiler vardır ama dünyada da Türkiye’de de koçluk daha çok kurumların bütçe ayırabildiği bir hizmet.  Bizde Türkiye’de çokça duyulan ‘öğrenci koçluğu’ çalışmalarının çoğu koçluk olmaktan öte ağırlıklı olarak ders desteği ve biraz da motivasyon çalışmalarıdır.  Dünyada kabul gören standartlara göre uygulanan koçluk ise çok daha özel bir çalışmadır. Bireyin, çocuğun, öğrencinin isteklerini netleştirmesine, hedefler belirlemesine ve hedeflerine doğru yol almasına destek veren birebir, birey ile koçun beraber yürüttüğü bir çalışmadır. Konferans boyunca farklı şirketlerin insan kaynakları yöneticileri koçluğun ne olduğunu doğru anlamanın ve anlatmanın üzerinde o kadar çok durdular ki.  Özetle bir danışmanlık olmadığını, akıl verme olmadığını hatırlatmalıyım.  Kişinin kendi isteklerini belirleme ve kendi cevaplarını bulmasına destek olan bir metod, bir yaklaşım.

Sir John Whitmore ikiyüzelli civarında koç ve büyük şirketin temsilcisinin kendisini dinlemek için heyecanla beklediği konuşmasının başındaki üç beş cümleden sonra “Biz koçluğa yeterince erken başlamıyoruz,” dedi. “Biz koçluğa çocuklarda, onlar iki üç yaşındayken başlamalıyız.”  İki üç yaş mı? Hmmm.

Ve devam etti. “Çocuklara ne yemek istersin diye sormuyoruz.  Çocuklara hangi oyunları oynamak istersin diye sormuyoruz.  Onun yerine anne babalar çocuklarına ne yapmaları gerektiğini söyleyip duruyorlar.  Sorun burada.” Ve Sir John İngiltere’de, konferanstan iki gün önce, 20 Mart tarihinde yayınlanan bir araştırmadan bahsetti.   Araştırmaya göre çocuklar eğer kendileri istedikleri zaman yemek yemelerine müsaade edilirse, yaşamda çok daha başarılı oluyorlarmış.  Başarı okulda, üniversitede, iş yaşamında, yaşamın tüm alanlarında kendini gösteriyormuş.  Uzun süreli bu araştırmanın sonuçları çok yeni yayınlanmış.  Yaşamın ana öğesi olan yemeği, gıdayı ne zaman alacağına karar verme hakkı olan, bu kontrole erken yaştan sahip olabilen çocuk yaşamı boyunca başarılı oluyormuş.  Çocukların birey olarak yetişkinler kadar hakkı olduğuna inanan bir aileden ve görüşten geliyorum.  Yaptığım kişisel gelişim çalışmalarındaki takip ettiğim ekoller çocukların özgürleşmesi ve özgün kuvvetlerini bulmaları üzerine.  Kavram ve bilgi hiç yabancı değil.  Ama benim için Ulusal Koçluk Konferansı’nda iş dünyasının önemli liderleri ve yöneticilerinin önünde söylenmiş olması çok önemli.  Benim için bu farklı dünyaların buluşması.  Birkaç yıl önce İskoçya’da, Findhorn Ekolojik Köyü’nde bir meditasyonda yaşamımda dahil olduğum ve çalışmalar yaptığım farklı grupların, çalışmaların, STK’ların bağımsız çemberler halindeyken, kendi özgün renklerini koruyarak olimpiyat halkaları gibi birleştiklerini görmüştüm. Sanki o birleşme ile hepsi aydınlanmış ve içlerinde dolaşan bir akım başlatmıştı.  Sir John Whitmore’u dinlerken gözümün önüne aynı halkalar gelmeye başlamıştı.  Renkleri aydınlanıyor ve kuvvetleniyordu.

Yemek tabakları ile çocuklarının arkasından koşan anneler geliyor gözümün önüne.  “Tabağındakileri bitirmeden sofradan kalkamazsın,” diyen anneler.  “Yemeğin arkadan ağlar,” diyen anneler.  Kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp çalışmalarım nedeni ile Sir John’un söyledikleri bana tabii ki yabancı değildi ama bir Ulusal Koçluk Konferansı’nda bunların söyleniyor olması bana ne kadar büyük bir mutluluk vermişti.  

Gülümsemekte olduğumu fark ettim.  “Anne babalar koçluk öğrenmeli.  Çocuklarına sorular sormalı,” diyordu Sir John.  Otuzlu, kırklı, ellili yaşlarımızda evde ve iş hayatında yaşadığımız birçok sorunun temeli esasında çok küçük yaşlarda atılıyordu.

Eğitim sisteminin değişmesi gerekiyor,” diye devam etti Sir John.  “Talimat vermek yerine koçluk modeline geçilmesi gerekiyor. Okulların değişmesi gerekiyor.  İş hayatının, şirketlerin değişmesi gerekiyor.” Sir John Whitmore’un oldukça dobra ve açık sözlü olduğunu söylemek zorundayım.  Yıllardır Büyük Britanya’nın ve Dünyanın farklı bölgelerinde yaptığı çalışmalar belli ki inançlarını netleştirmiş ve inandıklarını da söylemek istiyor.  Zorlamıyor ama o kadar net ve açık ifade ediyor ki etkilenmemek mümkün değil.  İçimden “Çok güzel, çok güzel” deyip durduğumu fark ediyordum.

*

Dünyada üst kademelerde iyi liderlik göremiyoruz,” dedi Sir John.  Bu konuda söyleyeceği farklı şeyler vardı.  İstanbul’da, Balmumcu’da, Point Otel’in ikinci bodrum katında oldukça iyi döşenmiş, kırmızı dinleyici koltukları toplantı katılımcılarına enerji katan, neredeyse tamamı dolu olan toplantı salonunda çıt çıkmıyordu.  Önünde gökkuşağı renklerini içeren koçluk konferansının logosunun da yer aldığı konferans afişi asılı olan kürsüden konuşan Sir John Whitmore, iddialı olmayan ama çok iddialı, bir söylev tadı taşıyan ama yüreğimin her hücresine sinen konuşmasını yaparken, notlarımı yanımdaki defterim yerine beyaz çizgili not kartlarıma yazmaya karar vermiştim.  Geçtiğimiz Ekim ayında Hollanda’daki Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği Avrupa Forumu sırasında satın aldığımı hatırladığım bu beyaz kartlara.  Kartların şeffaf paketini sabah salona girdiğimde uzun bir sıranın koridor kenarındaki yerime oturur oturmaz açmıştım.  Tesadüf bu ya evdeki altmış yetmiş tükenmez kalem arasından yine aynı Lions Avrupa Forumu’nda, Maastricht’te satın aldığım, dışı lacivert ve sarı renklerde ve lacivert mürekkepli tükenmez kalemi yanıma almıştım. Sir John Whitmore’u dinlerken bir yandan da notlar alıyordum.  Ben bir konuşmacıyı not alırken çok daha iyi dinleyebiliyorum; ancak neden bilmem notlarımı yazarken bir yandan da kürsüdeki Sir Whitmore’un yüzünü görmek istedim. Bazen sadece ses yetmiyordu mesajı almam için.

İnsan becerilerimizi yitirdik,” dedi Sir John.  Teknolojini yaşamımıza girdiği seviyenin insan ilişkilerinde yarattığı aşılması zor olan mesafelere de değindi.  Gençler için heyecan verici olan bilgisayar, internet ve değişim dünyasının zaman kazandırmaktan çok zamanı ziyan ettiren özelliğinin iş yaşamı kadar ikili ilişkileri de zorladığını vurguladı. 

Aynı oda içinde birbiri ile sms mesajları ile sohbet eden gençlik dünyanın tümümün yeni gerçekliğiydi.  Ben internet, telefon, facebook, twitter dünyaları ile haşır neşirdim.  Bazen telefon etmeye zaman bulamadığımda kısa bir cep telefonu mesajı, sms atmayı çok daha kolay buluyordum.  Epostalar ile detaylı bilgi iletmeyi ve almayı ve bunu koşturmacalar içinde ne zaman fırsat bulursam yapabilmeyi seviyordum.  Uyku tutmadıysa gecenin ikisinde üçünde ya da bir konferansın kahve molası sırasında iPadimden mesela.  Telefon görüşmeleri çok daha uzun zaman alıyor gibi geliyordu.  Peki, o telefonun ve bilgisayarın ekranında beliren kelimeler sesin yerini tutabiliyor muydu gerçekten?  Sir Whitmore teknolojiyi yadsımıyordu ama yaşamakta olduğumuz değişimi, yaşamda ve iş hayatında ne kadar farklı alışkanlıklar ile bir araya geldiğimizi vurgulamak gerektiğine inanıyordu.

Lions Geçmiş Dönem Uluslararası Direktörlerimizden Sayın Lion Nesim Levi’nin kuşaklar arası iletişim ile ilgili bir sunumu geldi aklıma dinlerken.  Üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneğimizin 2010-2011 Dönemi Başkanlığını yapmadan önce 2010 yılının Nisan ayında başkan adayları için düzenlenen bir eğitim kampına katılmıştım.  Kampın son gününün sabahında dinlemiştim Sayın Nesim Levi’yi.  Görüş sahibi üstatlar başarı için, huzur için, mutluluk için, hizmet edebilmek için bütünleşmemiz gerektiği ve bu yüzden eleştirmeden, kınamadan, yargılamadan birbirimizi anlamamız gerektiğini anlatıyorlardı.  Evet, iyi kötü haklı haksız yoktu.  “Eskiden öğrendiklerimizi unutmamız, silmemiz gerekiyor,” dedi Sir Whitmore, “We need to unlearn.”

Öğrendiklerimizi silmek, unutmak, bilgileri sıfırlamak…

Yaşamda doğru olduğuna inandığımız, inandırıldığımız birçok şey öğreniyoruz,” dedi Sir John. “Eskiyi unutmamız gerekiyor. Öncelikle eski bilgileri silmemiz gerekiyor; yoksa içimizde bir kavga başlar. Eskiyi silmezsek bir tarafımız eskiyi savunmaya başlar. “  Sir John Whitmore verdiği iki günlük bir seminerin en başında bir buçuk saat kadar bir süreyi eski bilgilerimizi silmeye ayırdığını vurguladı.  Doğrularına inandıklarımızı bir süre için bile olsa kenara bıraka bilmenin gerekliliğini. Yeniye yer açmadan bir çalışma yapmanın anlamsızlığından bahsetti.  Denememiz gerektiğinden.

Lider olarak kendimizi, işimizi, ülkemizi düşünerek gerçek bir lider olamayız,” dedi.  “Tüm dünyayı düşünerek, tüm dünyanın iyiliğini düşünerek hareket etmemiz gerekiyor.  Yarışmayı bırakmalıyız; ortak hareket etmeyi, beraberce hareket etmeye ihtiyacımız var,” diye devam etti. “Sadece ülkemizi düşünmek yetmez, dünyayı düşünmek zorundayız.


Dünyanın bütününü düşünmeden hangi işi yapıyor olursak olalım düşünce olarak, niyet olarak, enerji olarak iyi bir liderlik yapmak Sir Whitmore’a göre mümkün değildi.  Dünyanın birçok önemli şirket ve vakfına danışmanlık yapan, yazıları ve yaptıkları ile koçluk alanında temellerini atan bu üstadın etik değerleri her şeyin üzerinde tutması yüreğimde farklı bir heyecan uyandırmıştı.  İçine kendimi kaptırdığım birçok konuşmada olduğu gibi aklıma farklı düşünceler geliyordu.  İskoçya’daki Findhorn Ekoköyü’nü  yine düşünmeden edemedim.  Bu konuşma sırasında aklım ve ruhum bu ekolojik köye ve orada yapılan çalışmalara ne kadar sık gidip gelmişti. “Esas yapmamız gereken dünyayı korumak,” diyordu Sir John.  Findhorn’da, Japonya’da ruhsal ve enerji çalışmaları yaptığım gruplarında, çevre gruplarımızda hep bunları konuşuyorduk.  İş dünyasının öncelikleri ise dünyanın, Toprak Anamızın ihtiyaçları ile her zaman örtüşmüyordu. Örtüşmeye başlaması gerektiğini, örtüşmek zorunda olduğu hepimizin fark etme zamanı gelip geçiyordu.  Biz ilk Ulusal Koçluk Konferansımızda koçluğu tanıtmak ve ilerletmekten öte koçluğun bize hatırlattığı bütüncül dünya yaklaşımını konuşarak başlıyorduk. “Ne kadar güzel,” diyordum içimden, “Ne kadar güzel.”

*

Sir John koçluğu konuşmayı bir yana bırakarak IPCC’den, karbon emisyonlarını düşürmemiz gerektiğinden, son 15 yılda %25 artan karbon emisyonlarını 2050 yılında kadar %80 azatlama mesuliyetinin altından nasıl kalkacağımızı sorguluyor. “Biz bu konuda beraberce çalışmaya dün başlamalıydık,” diyor.  Yüreğimi bir heyecan ve mutluluk sarıyor.  Bir koçluk konferansında dünyadaki çok ünlü bir isim bunları konuşmayı seçiyordu.  Mutlu hissediyordum.  Dünyayı düşünmedikten sonra yaptıklarımız neye yarardı?  “Her ne yapıyorsak,” diyordu Sir Whitmore, “herkesin iyiliği için olmalı.” …  Sadece ailemin değil, sadece Fethiye’nin değil, sadece Türkiye’nin değil, sadece eğitmenlik danışmanlık işimin değil.  Herkesin iyiliği için.  Kendim için her ne yapıyorsam, yaparken başkasına zarar vermemeliyim.  Esas ölçek bu olmalıydı.  Yoksa, yoksa Yaradan’ın, Evren’in, bir başkasının bizi cezalandırmasına gerek yok, yarattığımız kötü doğa şartları, acımasız yaşam koşullarından kaçamıyoruz ki zaten.  Bir etme bulma dünyası içindeydik.  Niyetlerimizin sonuçları da, yaptıklarımızın sonuçları da bizi buluyordu sonunda.  Saklanabileceğimiz bir köşe yoktu, biz var olduğunu sanıp dursakta.  

Ah, Sir John, yüreğim için ne kadar doğru zamanda geldiniz.  Öğrendiğim, inandığım ne çok şey bir araya geldi bu konuşma sırasında.  Onlarca hocamın sesini duydum, rahmetli babamın sesini duydum. Bu iddiasız ama iddialı ve kuvvetli konuşma Sir Whitmore’un sakin ama kuvvetli ses tonu ile kalbimde yankılanıyordu.  Bu mesleklerden olan dostlarım alınmasınlar ama o kadar çok defa söyledi ki paylaşmak zorundayım, “Ben bankalara ve ilaç firmalarına danışmanlık yapmıyorum, onlara koçluk vermiyorum,” diyor Sir Whitmore.  “O firmalarda çalışan iyi insanlar vardır, ben en yukarıdaki liderlerinin daha çok kendilerini düşündüklerini görüyorum,” diyor.  Bu sektörlerin liderleri ve yöneticileri ile yaşadığı bazı örnekleri paylaşıyor. “İnsanoğlu kömür ve petrol ile elde ettiği yeni ve sınırsız sandığı enerji kaynakları ile mühendislik ile her şeyi aşabileceğine, kontrol edebileceğine inandı,” diyor. “Tüm eğitim sistemi buna odaklandı,” diye devam ediyor. “Kömür, petrol dünyanın ana parasıydı.  Biz faiz ile geçinmek yerine ana paramızı sanki sonu yokmuş gibi harcamaya başladık. Dünyamızı tükettik. Mühendisliği, bilgiyi kazanırken, bilgeliği yitirdik. Gücümüzü doğru kullanmayı unuttuk.” 

Şimdi de mühendislik mi dediniz Sir John? Ben mühendisim, rahmetli babam mühendisti, ağabeyim mühendis. Biz yıllarca inşaat işleri yaptık. Mühendislik mi diyorsunuz Sir Whitmore? Siz sanki benim yapbozumun parçalarının nasıl bir araya geldiğini anlatıyorsunuz.  Yaşamın beni inanmaya getirdiği noktayı, oraya giderken geçtiğim yolu özetliyorsunuz.  Fethiye geliyor gözümün önüne.  Bir an için sesler silikleşiyor, Fethiye’yi saran tepeleri karlı dağlar gözümün önüne geliyor.  Birkaç gün önce güneşli bir Fethiye sabahında Babadağ’ın ve Mendos’un zirvesindeki karın ne zaman eriyeceğini düşündüğümü hatırlıyorum.  Doğanın sesini İstanbul’dan çok Fethiye’de duyabiliyorum. Sizi seviyorum Sir John Whitmore.  Sizi çok yeni tanıyorum ama sizi seviyorum.

Dünyanın önemli spor koçlarından da biri olan Sir Whitmore bir sporcunun başarılı olabilmesi için başaracağına inanması ve olumlu düşüncelerde olması gerektiğini hatırlatıyor.  Başarısız olmaktan korkan bir sporcunun başarılı olmasının mümkün olmadığını vurguluyor. “Peki,” diyor, “korku yaratan, çalışanlarını korku ile kontrol eden iş dünyasının bu şekilde başarılı olması nasıl mümkün olabilir?”
Mükemmellik için korku hislerinden güven hissine dönmemiz şart,” diyor, “we need to move from fear to trust.” Ve koçluğun iş hayatında güven ortamını yaratmak için bir yönetim tarzı olarak elimizdeki en etkin yaklaşım olduğunu ifade ediyor.  Değişime açık olmadan, korkulardan özgürleşmeden, özgün olmadan, kendimizi tanımadan ve kendimize ve dünyaya dürüst olmadan, yola çıkılamayacağını anlatıyor.  “Siz kimsiniz?” diyor, “Who are you?” İşte, onu keşfedip o olun, diyor.  Yolumuz bu olmalı, diyor ve dünyadaki yollar içinde koçluğun çocuklarda, ebeveynlerinde, iş yaşamında, sosyal yaşamda, dünyanın bir ferdi olarak bizi kendimiz ile buluşturan en iyi yol olduğuna inanıyor. Bu sayede yaşamın yaşamaya değer hale getireceğine inanıyor.  Yaşamın dünyaya ve tüm insanlara saygı, sevgi, özgürlük ve özgünlükle yaşanması gerektiğine inanıyor Sir John Whitmore.


Sizi seviyorum Sir John Whitmore.  Bir saat on beş dakikaya ne kadar çok şey sığdırdınız. Aktarabildiklerim ve henüz paylaşamadıklarımla.  Kendime “Ben çok mu safım, çok mu hayalciyim,” derken, siz bana “Yola devam,” diyorsunuz.  Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.

Ve bu güzel konferansı organize eden, yollarımızı buluşturan, kavuşturan Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneğimize ve International Coach Federation ICF Uluslararası Koç Federasyonu Türkiye Şubesi’ne de yürekten teşekkürler. İyi ki varsınız.

12 Mart 2012 Pazartesi

Sevgi Kalkanı

 Yaşamımın son yıllarının büyük bir bölümü seyahatlerle geçiyor.  Türkiye'de daha çok İstanbul, İzmir, Antalya, Ankara ve tabii ki Fethiye yolumun durakları oluyor.  Bu haftasonu da, Marmaris'te kıymetli dostum Ayşegül Özen ve eşi Toros Özen ile birlikteydim. Bu kısa ziyaret beni mutlu etmekten öte fark ediyorum ki kuvvetlendirdi.

Kendimizi kuvvetlendirmek için, kendimize ve başkalarına faydalı olmak, destek adına yapabileceğim çok şey var.  Yüzlerce farklı teknik var.  Birçoğunu ben de biliyorum, kullanıyorum ve öğretiyorum. Kitaplarım ve yazılarım ile paylaşıyorum.

Ancak bize destek veren dostlar ve onların sevgisi belki de tüm öğrenebildiklerimizden kuvvetli bir kalkan ile bizi koruyor.

Bize kalkan olan ve kalkan olacağımız dostlara...

Sağlık, sevgi ve bereket dolu günler sizinle olsun.

24 Ocak 2012 Salı


Üsküdar Amerikan Lisesi'nden Yetişenler Derneğimize, yeni çıkan kitaplarım "Kitaplar Soru Sorar" ve "Doğru Yanlış Güzel Çirkin, Findhorn'da Sürdürülebilir Yaşam Macerası" isimli son kitaplarıma internet sitelerinde ve Dernek Facebook sayfalarında yer verdikleri için yürekten teşekkürler.

Bu güzel ailenin parçası olmaktan gurur duyuyorum.

İnternet Sayfası: http://www.ualyetder.org/includes/haberler.asp?user_level=1

Facebook Sayfası: https://www.facebook.com/UALYETDER

17 Ocak 2012 Salı

Kushimoto Belediye Başkanına Şükran




Sayın Katsumasa Tashima ile ilk defa Japon Wakayama Lions Kulübü üyesi Sayın Lion Seiji Mukaiyama sayesinde 2010 yılının Mayıs ayında Kushimoto'da tanışmıştım. 

Daha sonra 2011 yılının Ağustos ayında tekrar görme şansına kavuştum. 

Gerçekten Türkleri seven ve yürekten sayan bir insan. Enerjik ve çalışkan bir Belediye Başkanı. 

Ben de bu haber vesilesi ile kendisine tekrar şükranlarımı sunuyorum.

Haberi görerek paylaşan İzmir Karşıyaka Lions Kulübü Geçen Dönem Başkanı Sn. Ln. Turgut Bırık'a teşekkürler.


http://webtv.hurriyet.com.tr/2/27015/0/1/japon-baskan-dan-turklere-buyuk-saygi.aspx

16 Ocak 2012 Pazartesi

Karlı Bir İstanbul Gününde “Başarılı Yaşlanma ve Alzheimer Korkusu”


Uluslararası Lions Dernekleri 118-T Yönetim Çevresi’nin 14 Ocak 2012 Cumartesi günü Sarıyer Belediye Başkanlığı ve Alzheimer Vakfı ile birlikte düzenleyeceği, Lions Alzheimer Projesi kapsamındaki “Demans Alzheimer Semineri”nin duyurusunu gördüğümde o günlerde İstanbul’da olacağım için, katılma fırsatım belki olur, diye geçirmiştim içimden.  Sarıyer İstanbul’daki evime yakın sayılırdı.  İstanbul’un mesafelerine göre yakın en azından.

Seminerin bir gün öncesinde Türkiye’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ve Ordinaryüs lakaplı efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis’in vefatı ile ilgili haberler Türkiye’yi sarsmıştı.  İnandıkları doğrular ile yaşamı seçen insanların ruhlarımıza, yüreklere farklı bir dokunuşları var.  Bu haberlerin ertesi günü, yağmurlu ve soğuk bir Cumartesi öğleninde Alzheimer seminerini dinlemek için Boğaz’ın sahil yolundan Sarıyer’e doğru ilerlerken ailelerimizden kaybettiklerimiz ile kişisel tarihimizin de önemli bir kısmı kaybettiğimizi düşünmeden edemedim.

Alzheimer yaşlılıkta görülen bir hastalıktı.  Babamı düşünmeden edemedim.  Bu hastalık ile ilgisi olduğu için değil.  Sevdiklerimizi kaybetmenin acısı üzerine düşünceler geçtiği için belki.  Alzheimer hastalığı sevdiklerimizi yaşarken kaybetmemize neden olan bir hastalıktı.

Salona vardığımda ise sıcak sahlep ikramı ile karşıladı Lions MD 118-T Yönetim Çevresi’nin görevli Lionları.  Hüzün hissi yerini dostluğa bırakmıştı.
Seminerin iki kıymetli konuşmacısı vardı.  Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Geriatri Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ahmet Turan Işık ve uzmanlık tezini Alzheimer ve Parkinson hastalarının nöropsikolojik ve elektrofizyolojik değerlendirmeleri üzerine yazmış olan Nörolog Dr. Gülüstü Kaptanoğlu.  Yurt içinde ve yurt dışında Alzheimer ve Demans üzerine farklı çalışmalar yapmış olan bu iki hekim yaşlılar, yaşlı yakınları, bunama üzerinde çalışma yapan iki hekimde herhalde en çok ihtiyaç duyulan saygı, sabır ve şefkatli yaklaşımı yaşıyorlardı.  Seminerin iki saati aşan süresi boyunca bu dingin ve sabırlı yaklaşımlarını hiç yitirmediler.  Ben anneme ve aile büyüklerimize yeterince sabırla yaklaşıyor muyum diye kendimi sorgularken yakaladım birkaç defa.

Bundan bir ay kadar önce, 16 Aralık’ta, Fethiye’de, üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneği tarafından organize edilen, Türkiye Alzheimer Derneği Mersin Şubesi Başkanı Sayın Selami Gedik’in bir konuşmasını dinlemiştim.  Alzheimer’a dair ilk bilgilenmem o gün başlamıştı.  Çok ama çok yeni bir konuydu benim için.  Daha fazla bilgi sahibi olmak için elle tutulur bir nedenim de yoktu. Yaptığım kişisel gelişim veya eğitim çalışmalarında bir demans hastası ya da hasta yakını ile de çalışma yapmamıştım.  Şimdi düşününce bu beni biraz şaşırtıyor.  Farklı nedenlerle karşıma çıkan yüzlerce hastalık hakkında fikrim vardı ama Alzheimer bunların arasında değildi.

Bu soğuk ve yağmurlu İstanbul öğleninde Sarıyer’deki salon doluydu. Bu seminerin ne kadar yerinde bir çalışma olduğunu seminer başladıktan daha sonra anlayacaktım.

Konuşmacılar anlatımlarına başlamadan önce dinleyicilere bir seminerden çok bir sohbet toplantısı yapmak istediklerini, öncelikle dinleyicilerin sorularını dinlemek istediklerini ve sunumlarını ve aktarımlarını bu sorulara göre yapacaklarını aktardılar.  Tüm sorulara yanıt verdiklerinden emin olmak istiyorlardı.   Toplantının başlığını ortaklaşa “Başarılı Yaşlanma ve Alzheimer’dan Korkmamak” olarak koymuşlardı.  Gelen sorulardan Alzheimerlı bir hastaya bakmanın zorluklarını daha iyi anlamaya başlıyordum. Ve sanırım hasta yakınlarında aynı hastalığı yaşama korkusu oluşuyordu.

Benim sorum yoktu.   Alzheimer hastalığını tanımıyordum.  Ben bu hastalığı Lions’ın 2011-2012 Dönemi için tüm Türkiye’de uyguladığı Lions Alzheimer Projesi sayesinde öğrenmeye başlamıştım.  Ailemizde hiç Alzheimer hastası olmamıştı. Rahmetli anneannem ömrünün son yıllarında yaşlılık emareleri göstermişti ama öğrenmeye başladığım yeni bilgilere göre onun yaşadıklarının Alzheimer’la pek ilgisi yoktu.

Alzheimer hastaları eskiyi hatırlıyorlardı ama bir saat önce yaptıklarını, on dakika önce yaptıklarını unutabiliyorlardı.  16 Aralık’ta Fethiye’de yapılan toplantıda buna dair bir bilgi hatırlıyordum.  İlk giren son çıkar prensibi.  Hasta en son öğrendiği şeyleri genelde en erken unutuyordu.  “Az önce ilaçlarını alıp almadığını hatırlamıyor ama torunlarının isimlerini hatırlıyor,” diye paylaştı bir hasta yakını.  Benzer paylaşımlar çoktu.  Eskiyi çok iyi hatırlayan bir kişinin, bir hafta öncesini, bir gün öncesini, bir saat öncesini hatırlamamasını hasta yakınları anlayamıyordu.  Eski daha zor hatırlanmaz mıydı?  Oysa Alzheimer hastalığının bulgularından biriydi bu. 

Yaşlılıkla ilgili sağlık sorunları dünyada artıyordu çünkü dünya nüfusu yaşlanıyordu.  Doç. Dr. Ahmet Turan Işık’ın paylaşımlarına göre 2050 yılında Avrupa nüfusunun yüzde yirmi beşinin altmış beş yaşın üzerinde olması bekleniyordu. 2011 yılının Mayıs ayında yayınlanan bir Geriatri Kongresi’nin basın toplantısında Türkiye'de 50 yıl önce 50 olan ortalama yaşam süresinin günümüzde, 73,8'e uzadığı bildirilmişti.

Demans kelimesinin bunama anlamına geldiği, Alzheimer’ın bir demans şekli olduğu ilk paylaşımlar arasındaydı.  Bir beyin tümörü iyi huylu da olsa demans benzeri bir tablo ortaya çıkarabiliyordu.  Başa alınan her travma bir risk faktörü olabiliyordu.  Ancak çocuklukta yaşana fiziksel baş travmalarının yaralı bir beyin yarattığı söylense de çocukluktaki hızlı fiziksel yenilenme nedeni ile sorun yaşanmayabileceğini de aktarıyorlardı.

Başarılı yaşlanma nedir sorusuna, her işini kendi yapabilen ve tecrübelerini başkana aktarabilen insan olmak şeklinde bir tarif yaptılar.  Tüm soruları, tüm konuları Sayın Işık ve Sayın Kaptanoğlu bir ekip olarak ele aldılar ve yanıtladır.  Gösterdikleri sabırlı, şefkat ve ilgi dolu yaklaşım gerçekten etkileyiciydi.  Tüm soruları aynı önemi vererek yanıtlıyorlardı.

Yıkanmak Alzheimer hastalarında bir sorun olabiliyordu.  Bu hastalar idrar kaçırma sorunu da yaşayabiliyorlardı.  Doktorlarımız bunun hastalığın ilerlemesinin doğal bir sonucu olduğunu, nasıl nezle olan bir kişinin burnunun akmasını doğal karşılıyorsak, bunu da doğal karşılamamız gerektiğini vurguladılar.  Bu hastalığın normal bir davranışıydı.  Bu bir hastalıktı.  Anlaşılıyordu ki bu konu hasta yakınlarının kabul etmekte zorlandıkları ya da utandıkları bir konuydu.  Bu konudaki paylaşımları dinlerken aldıkları cevaplar ile ailelerin rahatladıklarını görüyordum.   Başka ailelerin de aynı sorunlar ile uğraşmakta olduğunu da görüyorlardı.  Hastalığı daha yakından tanıyorlardı.  Tanırsak, bilirsek huzur bulabilirdik.  Bunu hissetmiştim dinlerken Alzheimerlı hastalar ile iletişimde doğruluktan ayrılmamak gerekiyordu.  Hastalar unutkanlık yaşadıkları için ölen bir kişinin yaşadığını zannedebiliyorlardı mesela.  Kimi aileler hasta ile o kişi yaşıyormuş gibi sohbeti sorun yaratmadan sürdürmeyi seçiyorlardı ama bir nokta da hasta kendine gelebiliyor ve neden bana yalan söylüyorsunuz, o öldü diyebiliyorlardı.  Neden böyle bir şey yaşandığını merak etmişti bir aile.  Doğrudan şaşmayın,” dedi Sayın Kaptanoğlu.  Yalan söylemeyin.  Hastalar her an aynı seviyede unutkanlık yaşamıyorlardı.  Ancak hastaları sinirlendirecek bir şekilde itiraz edilmemesi  de gerekiyordu.  Doktorlarımız böyle bir durumda konuyu değiştirmeyi önerdiler.  

Alzheimer hastaları çabuk sinirlenebiliyorlardı.  Çabuk ajite olabiliyorlardı.  Ancak birkaç saat sonra hastaya bahsettiğiniz kişinin hayatta olmadığını bir şekilde söylemek gerekir,” dedi Dr. Gülüstü Kaptanoğlu. “Mesela uzun zamandır kabristana gitmedik, ziyaret mi etsek?” diye konuyu açabilirsiniz diye bir öneri getirdi.  Hastayı üzmeden, kırmadan, sinirlenmeden doğruları söylemenin yolunu bulmak gerekiyordu.  Muhtemelen kolay değildi ama bu net cevap yine birçok aileyi çok rahatlatmış göründü.  Birçoğu hasta ile onun yarattığı hayali gerçeklerle konuşuyorlardı ve ikiliklerden, hatalı şeyler söylemekten rahatsız oluyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı.  Doğrudan şaşmayın,” diye tekrar etti Sayın Kaptanoğlu.

Gece uyanan Alzheimer hastalarının halüsinasyon diye tanımlanabilecek şeyler söylediklerini paylaştı bazı hasta yakınları.  Bunun nedeni demanslı hastanın derin uykudan aniden uyandığı için rüya ile yaşamı karıştırmasından kaynaklanabileceğini ve genelde normal karşılanması gerektiğini ilettiler.

Her Alzheimer hastası için kişiye özel tedaviler belirlenmesi gerektiğini iletirken her demanslı hastanın bir anlamda bir anneye ihtiyaç duyduğunu da ilettiler.  Şefkat, ilgi ve sabırla yaklaşacak bir anne.  Kadınların bu bakım görevini erkeklere göre daha iyi yapabildiklerini de ilettiler.  Alzheimerlı bir hasta annesinden sürekli şefkat gören ve büyümek istemeyen bir çocuk gibidir dediler.  Fethiye’deki konuşmada Sn. Selami Gedik’in 13 yıldır annesine baktığını paylaştığını hatırladım bunları dinlerken.

Demanslı hastalara bakmanın paylaşılmış demans denilen bir sürecin yaşanmasına neden olduğundan da bahsedildi.  Bir hasta yakını “Alzheimer hastalarına bakanlar daha çok mu Alzheimer’a yakalanıyor?” diye sormuştu.  “Siz farz edin gözlüğünüzü unuttunuz.  Hasta yakını olmayan bir kişi bunun üzerinde durmazken Alzheimer’ı bilen bir kişi, yoksa ben de mi hasta oluyorum, diyerek endişelenebilir,” diye cevap verdi Dr. Gülüstü Kaptanoğlu. 

Korunmak için ne yapılabilir?  Sorunların bir kısmı da bu konuya aitti.  Sağlıklı dengeli beslenme, egzersiz ve sosyal yaşamın içinde olmak Alzheimer’a karşı koruyan bir yaşam tarzını tarif ediyor.  Tüm ilave besin takviyelerinin bilinç olarak alınması gerektiğini ve gerekli tahlil ve ölçümler yapılmadan alınacak gıda takviyelerinin karaciğer toksititesi ve kanama gibi şikayetler doğurabileceğini özellikle vurguladılar.
Sayın Doç. Dr. Ahmet Turan Işık sayesinde geriatri konusunu daha iyi anlama şansına kavuştuk.    Egzersizin sağlıklı yaşam için ne kadar önemli olduğu belki aşikar ancak yürümenin Alzheimer’ı önlemek için çok önemli olduğunu yine de vurgulamaya gerek var belki. Yerim dar, yenim dar demeden nerede fırsat olursa yürümeyi öneriyor Sayın Işık. 

Ve demansın tedavisinin bir anlamda yalnızlığın tedavisi olduğunu da paylaşıyor hekimlerimiz.
Sosyalleşmenin ne kadar önemli olduğunu seminer boyunca vurguladılar.  “Bir dizi seyredip dedikodusu yapmak da bir zihinsel aktivitedir,” diye paylaştılar. Erken evredeki bir demans hastasının ergene benzediğini.  İnadın hastada ters tepebileceğini de.  “Israr etmeyin ama bezdirmeden hatırlatın,” diye tarif etti Dr. Gülüstü Kaptanoğlu.  Alzhmeimer hastalarının bir çoğu anlaşılan uyku sorunları yaşıyor.  Sık uyanıyorlar, derin uyuyamıyorlar ve biraz da bu nedenle sinirli oluyorlar, düşünceleri net olmuyor.  Uyku uyumayan insanın aklının başında olamayacağını hatırlatıyorlar.  Uykusuz kaldığımda gerçekten ne kadar da huzursuz ve hatta huysuz olabildiğimi düşünmeden edemiyorum.  Gündüzleri hep bir uyku halinde olan hastaların bir çoğunun geceleri uyuyamadıkları için bitkin olduklarını ve hastayı takip eden hekimin verebileceği bir uyku ilacı ile sorunun giderebileceğini aktarıyorlar.  Ancak Alzheimerlı hastalarda ilaç kullanımı konusunda çok dikkatli olunması gerektiğini de vurguluyorlar.
Her unutkanlığın Alzheimer’dan kaynaklanmadığını da bilmek gerekiyor.  Tiroit hastalıkları dikkat eksikliğine yol açabiliyormuş.  Genç yaşlarda yaşanan depresyon bir demans nedeni olabiliyormuş.
Alzheimer seminerinde o kadar çok bilgi paylaşıldı ki.  Ama benim için en doyurucu yönü dinleyicilerin hepsinin sorularının dikkate alınması ve teker teker cevaplanmasıydı.  Hasta yakınları için belki en hassas tavsiye “Siz kendiniz için ne isterdiniz, sevdiğiniz için onu yapın,” ifadesiydi.



Sarıyer Belediye Başkanlığı o Cumartesi günü Evlendirme Dairesi Salonu’nu bu seminer için tahsis etmiş.  Konuyla çok ilgili olduklarını farklı şekillerde gösterdiler. Sağ olsunlar. 

Alzheimer’ı tanımaya devam ediyorum.  Tüm hastalara şifa ve hasta yakınlarına kuvvet ve sağlık diliyorum.  Uluslararası Lions 118-T Yönetim Çevresine,  Dönem Genel Yönetmeni Sayın Lion Nuray Marçak’a, 1. Bölge Lions Kulüplerine, Yaşlılar ve Alzheimer Komite Başkanı Sn. Ln. Zeynep Arslan Gezgin’e,  Aykü Sn. Ln. Nursen Çelikel’e, 1.Bölge Kulüpleri Başkanı Sn. Ln. Ayşen Ağma’ya, Sarıyer Belediye Başkanlığı’na, Alzheimer Vakfı’na ve değerli hekimlerimize bu kıymetli seminer çalışması için yürekten teşekkürler.


İki saati aşkın bir süre sonra Sarıyer’den ayrılırken dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. İstanbul kışın en soğuk günlerinden birini yaşıyordu.  Arabama gidene kadar yağan karla ıslanmamak için renkli büyük şemsiyemi açtım.  İçimde tarifi zor bir huzur hissi vardı.

5 Ocak 2012 Perşembe

Sızı...

Yüreğimin sızladığı günlerden birindeyim.  

Üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü'nün Değerli Büyüklerinden Sezer Arı Teyzemin Eşi Tatlı Yaşar Amcam Hakkın rahmetine kavuşmuş dün gece.  

Uzaktayım.  

Ne Sezer Teyzemin ne Yaşar Amcamın yanında olabileceğim toprağa verileceği bu gün.  

Tüm Arı Ailesinin, dostlarının, Fethiyelilerin, Fethiye'nin başı sağ olsun.  Allah sabır ve kuvvet versin.

Nur içinde yat Sevgili Yaşar Amcam...

2 Ocak 2012 Pazartesi

Danışmanlık ve Koçluk Ücret Bilgilendirmesi

Zeynep Kocasinan'ın bireysel danışmanlık ve koçluk seans ücreti 200 TL +KDV'dir.
Seans süreleri çalışmanın içeriğine göre 60 ila 90 dakika arasındadır.

1 Ocak 2012 Pazar

Garip Bir Tesadüf ya da Kader?

Japonya ile yollarımın kesişmesi o kadar uzun bir tesadüfler zincirinin eseri ki.

Japonya Wakayama Lions Kulübü üyesi Sayın Seiji Mukaiyama ile tanışmam ve sonrasında bizi Türkiye'de ve Japonya'da bekleyen olaylar bu uzun zincirin parçalarından bazıları.

Uluslararası Lions Kulüplerinin LION isminde bir dergileri var. Bu dergi 22 dilde yayınlanıyor. İngilizce olarak yayınlanan LION Dergisi Ocak 2012 ayı sayısında Sayın Mukaiyama ile olan hikayemin bir kısmına yer verdi. Başlık olarak "Garip Bir Tesadüf ya da Kader - Strange Coincidence or Fate?" cümlesini kullanmışlar.

Japonya kaderimde vardı, olmazsa olmazdı, bunu biliyorum. Yolu aydınlatan işaretleri gösterenlere şükrediyorum. LION Dergisi'ne de hikayemizi paylaştığı için teşekkür ediyorum. Japonya benim için çok kıymetli. Sadece sevgi, şefkat dolu, saygılı, dürüst, olgun ve mütevazı, çalışkan ve iyiliksever Japon dostlarım olduğu için değil. Japonya'yı tam da anlayamadığım nedenlerle seviyorum. Bitmemiş olmasını dilediğim bu hikayenin bana getireceklerini umutla bekliyorum.

Japonya'nın Wakayama Eyaletindeki Ooshima Adası'ndaki şehitlikte yatan, Ertuğrul Fırkateyni kazasında yaşamını yitiren tüm şehitlerimizin, oradan kurtulmayı başararak dönen ve Hakkın rahmetine kavuşmuş tüm denizcilerimizin ruhları şad olsun. Onları ziyaret etmiş olmak yaşamımı hayal edemeyeceğim kadar değiştirdi...

LION Dergisi Ocak 2012 Ayı Sayısı Linki: http://mydigimag.rrd.com/publication/?i=93169&p=43

31 Aralık 2011 Cumartesi

Mutlu Yıllar... Happy New Year...

21 Aralık 2011 Çarşamba


Edwin Markham'dan:
"Başkalarının hayatlarına gönderdiklerimiz kendi hayatımıza geri gelir."

Olumlamalardan...

Bugün önemli bir ameliyat olan ve ağrı ile mücadele etmekte olan kıymetli bir dostumun yanındaydım. Ona tüm kalbimle şifa dilerken, Louise Hay'in ağrıya dair bir onaylamasını daha paylaşmak istiyorum: "Geçmişi sevgiyle serbest bırakıyorum. Onlar da özgür, ben de özgürüm. Yüreğimde her şey olması gerektiği gibi iyi; kalbim şimdi huzurlu ve iyi."

17 Aralık 2011 Cumartesi

Gün ve Gece

O gün bu gündür,



Yaradan'ın şefkatine kavuşanların ruhları


dinleyenler için konuşur,



Korkunun perdeleri


yüreklerden usulca kalkar...


16 Aralık 2011 Cuma

Alzheimer'ın Fethiye'de Düşündürdükleri

Dışarıda yeni başlayan sağanak yağmur Fethiye Belediyesi Kültür Merkezi’nin çatısını dövmeye başladığında Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Mersin Şubesi Başkanı Sn. Selami Gedik’in Alzheimer Konferansı başlayalı ancak on, on beş dakika olmuştu. Sayın Selami Gedik, üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneği’nin Kurucu Başkanı Sayın Lion Burcu Döğerli Gül’ün ve eşinin yakın dostuymuş. Türkiye’deki Lions Yönetim Çevreleri 2011-2012 Dönemi için Alzheimer Hastalığını yıl boyunca Türkiye’nin tamamında ele almaya karar vermişlerdi. Fethiye Lions Kulübü olarak bizler de Burcu Hanım’ın katkıları ile Fethiye’de bir konferans organize etmeyi planlamıştık.

Uzun bir süre park yeri aradıktan sonra Uğur Mumcu Parkı’nın içinde otoparkta Kültür Merkezi’ne oldukça uzak bir noktada arabamı park ederek, hızla salona gitmiştim. İçeri girdiğimde ışıklar söndürülmüştü. Sahnede konuğumuz takdim ediliyordu. Hemen müsait bulduğum bir yere oturdum. Not defterimi çıkarmak üzere çantamı açtığımda dün döndüğüm Antalya seyahatimde not defterlerimi bilgisayarımın çantasına koyduğumu hatırladım. Salonda biraz ışık yapacaktı ama telefonumun not defterine not almaktan başka şansım yoktu.

Annemin, babamın ve ailemizde ben dahil birçok kişinin rahatsızlıkları nedeni ile birçok farklı hastalık ile aşinaydım. Danışmanlık ve koçluk çalışmaları sırasında da bir çok kişi rahatsızlıkları paylaşırlardı. Mühendis olmama rağmen hastalık ve tıbbi terimler dağarcığım oldukça genişti. Öyle ki özellikle rahmetli babamın hastane girişleri yaparken hastalıklarını sıralamaya başladığımda kaydı yapan personel istinasız olarak sağlık personeli veya hemşire olup olmadığımı sorarlardı. Alzheimer kelimesinin ise bu dağarcıkta yeri olmamıştı. Bu konferans neredeyse hiçbir fikrim olmayan bu hastalık konusunda bilgi sahibi olmayı sağlayacaktı.

Salon oldukça doluydu. Fethiye Sağlık Meslek Yüksekokulu’ndan öğrenciler de konferansı dinlemeye gelmişlerdi. Sahne dışında karanlık olan salona baktığımda her yaş grubundan insan bulunduğunu fark ettim. Belki de normalde böyle bir havada dışarı çıkmayacak olan yaşlılar da gelmişlerdi. Selami Bey’in konusunu iyi bilen, Türkiye’de bu konudaki önemli isimlerden olduğunu söylemişlerdi.

Geçmiş Dönem Başkanlarımızdan biri bana Selami Bey’in doktor olduğunu aktarmıştı ama konuşmanın başında Selami Bey “Alzheimer konusunu çok iyi bildiğim için beni doktor sanırlar ama ben işletmeyiciyim,” diyerek konuya açıklık getirdi. Aklım rahmetli babamın anlattığı bir hikayeye gitti. Yıllar önce babam bir firmanın baraj inşaatı şantiyesini ziyaret ediyor. Baraj inşaatları inşaat makineleri ile yapılan inşaatlar oldukları için makinelerin bakımı, işletilmesi işin çok önemli bir parçasıdır. Bu tarz inşaatlarda inşaatın başındaki ve genelde inşaat mühendisi olan bir şantiye şefinin yanında bir de makine şefi vardır. Tüm makinelerin alım, bakım, tamir, kullanım ve işletimlerini takip eden, makine operatörleri, formenler, yağcılar, tamirciler, kısaca tüm personelden, makinelerin en üst sorumlusu. Kimilerine göre inşaat şantiyelerinin en zorlu görevlerini yapan kişilerdir makine şefleri. Özellikle baraj inşaatları gibi yolun bittiği bir dağ başında en yakın ilçeden, bazen en yakın köyden kilometrelerde uzakta şantiyeyi çalışır durumda tutmak için muazzam bir çalışma gerektirir. Şantiye şefleri ve makine şefleri şantiyelerin tanrıları gibidir. Emirleri demiri keser ve olmazı oldururlar.

Ne diyordum. Evet, babam şantiyeye ziyarete gidiyor. Makine atölyesine de uğruyor. Makine şefi tertemiz bembeyaz bir önlük ile kendisini karşılıyor. Babam kendisine inşaatta kullandıkları makineler, makinelerde işin özelliğine göre yaptıkları modifikasyonlar ve bunun gibi birçok özel konuda sorular soruyor. Makine şefinin bilgisi babamı çok etkiliyor ve mezun olduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’nin büyük bir hayranı olan babam “İTÜ’lü müsünüz?” diye soruyor. “Hayır,” cevabını veriyor şef hafif bir tebessümle. “O zaman ODTÜ mezunusunuz?” diyor babam. Makine şefi birkaç saniye duruyor, “Sinan Bey, ben Çapa mezunuyum,” diyor.

Karşısındaki, hayranlık uyandıracak kalan bilgili makine şefinin tıp doktoru olmuş olması babamın asla unutmadığı bir deneyim oluyor. Bu ve bunun gibi kim bilir kaç deneyim yaşamış olmalı ki “Diploma önemli değildir,” derdi babam. “Diploma bir kağıt parçasıdır. Ne bildiğin, esas önemli olan odur.

Ağabeyin okumasa da olur ama kızım sen mutlaka okumalı ve meslek sahibi olmalısın,” derdi babam. İlkokul yıllarımda bunu söylediğini hatırlarım. O İTÜ’den İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun olmuştu. Okumanın önemine inanırdı.

Bilginin ne kadar farklı şekillerde edinilebileceğine dair beraber çalıştığımız yıllarda paylaştığı yüzlerce hikayenin bazıları zihnimde çok net; bazıları ise flulaşıyor.

İşte Fethiye Kültür Merkezi Salonu’nda Selami Bey’i dinlemeye başladığımda aklıma gelen hikayeleri bir kenara bırakıp tekrar onun anlattıklarına odaklanıyor. “Alzheimer, Dün Bugün Yarın” olarak isimlendirmiş konferansını Sn. Selami Gedik. Ve Alzheimer üzerinde çalışmaya annesine 13 yıl önce Alzheimer hastalığı teşhisi konulması ile başlamış. 13 yıldır annesine o bakıyormuş. Annesinin aynı şeyi defalarca tekrar tekrar sorduğunu fark etmesi ve bir gün evdeki buzdolabının içinde konulmuş olan kaşık ve çatalları görmesi ile başlıyor annesinin teşhis süresi. Önce evdeki yardımcı hanımın yanlışlıkla buzdolabına çatal bıçakları koyduğunu sanırken, annesinin evdeki farklı eşyaları çok farklı yerlerde saklamaya başladığını keşfediyorlar o gün. “Bir cumartesi günüydü,” diye paylaşıyor Sn. Selami Gedik. O pazartesi günü yapılan bir yazılı test ve MR çekimleri ile annesine Alzheimer teşhisi konuluyor ve Alzheimerlıların dünyasını keşfetmeye başlıyor.

Annesinin hastalığını 1. Evrede yakalamışlar. Alzheimer hastalığı 7 evreden oluşuyormuş en son safhasına kadar. Ve bir hasta bir evrede bir ay ile üç yıl arasında kalabiliyormuş. Evrelerin ilerlemesini yavaşlatmak hastanın ömrünü uzatmak mümkün oluyor. “Bunu duyduğum da mutlu olmuştum,” diyor Sn. Selami Gedik, “Annemi hemen kaybedeceğim korkum hafiflemişti.”

Alzheimer’in genetik bir yönünün olduğunun düşülmesine rağmen bunamanın yaşlanma ile gelen doğal bir sonuç olmadığını paylaşıyor Selami Bey. “İhtiyarlık insan kendini yaşlı hissettiğinde başlar,” diyor. Pasteur’un kuduz aşısını 60 yaşında bulduğunu paylaşıyor. Mimar Sinan’ın kıymetli eserlerini 70 yaşından sonra vermeye başladığını.

Alzheimer’a dair bir çok veri paylaştı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde her 69 saniye de bir Alzheimer teşhisi konuluyormuş. Türkiye’de farklı çalışmalara göre 250 bin ila 300 bin arası Alzheimer Hastası olduğu tahmin edilmekle birlikte sadece 15 bin hasta tedavi altındaymış. Hastalarından takriben yüzde beşi tedavi görüyor anlamına geliyor bu.

Alzheimer’i önlemek için en çok yürümeyi öneriyor Sn. Selami Gedik. Kardiovasküler kondisyonu sağlayan faaliyetleri öneriyor. Ayrıca daha fazla eğitim almış, yüksek mesleksel başarı sağlamış ve mental-zihinsel stimülasyon ile yaşayan kişiler bu hastalık daha az görülüyormuş. Aşırı zihinsel ve fiziksel yorgunluklar tetikleyici olabiliyormuş. “Dinlenmek gereklidir,” diyor Sayın Gedik. Sonra yıllarda Fethiye ve İstanbul arasında yaptığım, Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerine yapıp durduğum seyahatlerim geliyor aklıma. Kendimi çok yoruyor olabilir miyim? Kulağım tekrar Sn. Selami Gedik’in sözlerine odaklanıyor. “Aşırı diyet de risk yaratır,” diyor.

Alzheimer’lı hastaların zaman zaman evden kaçabildiklerini, aşırı saldırgan ataklar yaşayabildiklerini, kaybolduklarında söylemek istedikleri kelimeleri hatırlayamadıkları için evlerini tarif edemediklerini, dertlerini anlatamadıklarını paylaşıyor. Kişi kelimeleri hatırlayamıyor çünkü bu hastalık nedeni ile beyindeki kıvrımlar derinleşiyor, beyin küçülüyor, beta amyloid proteini plaklaşarak hücreler arası iletişimi kesiyormuş.

Beyin bir yandan endüstri mühendisliği eğitimim sırasında öğrendiğim bir sistem ile bilgileri yitirmeye başlıyor. “Last In First Out.” Son giren ilk çıkar. O nedenle yakın geçmişi hatırlamayan bir hasta çocukluk anılarını tüm detayları ile hatırlayabiliyor. Selami Bey’in annesi kendi babasını hatırlıyormuş ama Selami Bey’in babasını ancak bahsi başka bir kişi açtığında hatırlıyor ve bahsediyormuş.

Alzheimer’a dair söylenebilecek o kadar çok şey var ki. Geçmişte farklı akıl hastalıkları ile karıştırılabilen bu hastalığın işaretlerinden bazıları tekrar eden sorular, eşya kullanma becerisinin azalması, basit matematik işlemlerini yapma becerisinin yitirilmesi ve yer ve zamanı karıştırmak. Alzheimer hastaları, hastalık başladığında normal yaşamlarındaki karakterlerden zıt karakter özellikleri gösterebiliyorlar. Çok sakin olan bir kişi çok sinirli olabiliyor. Bir yakınınızın Alzheimer olabileceğini düşünüyorsanız bir nörologa başvurmanız gerekiyor. Daha önce bahsettiğim gibi yazılı bir test ve MR çekimi ile teşhis konulabiliyor. Beta amyloid plakları MR’da görülebiliyor.


Ben hastalıkları zihinsel nedenleri de olduğuna inananlardanım. Korkuların, inançların, düşüncelerin bedenimizi de şekillendirdiğine. Zihinsel düşünceler ile hastalıkları eşleştirmede dünyadaki en ünlü isim Louise L. Hay. O Alzheimer Hastalığı'nın yaşamı terk etme arzusu ve hayatı olduğu gibi kabul edememekten kaynaklandığına inanıyor ve bu düşüncelerden, bu hastalıktan uzaklaşmak adına şu olumlamayı öneriyor: "Her şey doğru zaman ve mekan sıralaması içinde gelişiyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyor."

Ve 16 Aralık 2011 tarihinde, Fethiye Belediyesi Konferans Salonu’nda verilen bu önemli konferansın organizasyonu için üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Dönem Başkanı Sn. Ln. Seniha Öztürk’e, kıymetli katkıları için Kurucu Başkanımız Sn. Ln. Burcu Döğerli Gül’e, Kurucu Üyemiz ve Geçmiş Dönem Bölge Başkanlarımızdan Sn. Ln. Yonca Döğerli’ye ve katkıda bulunan üyelerimize sadece Fethiye Lions Kulübüm ve Lions MD118-R Yönetim Çevremiz adına değil, tüm Fethiye adına yürekten teşekkürler.

Sağlık, mutluluk, bereket ve huzur dolu bir ömür dileklerimle.

"Mevlana, Aşkın Kitabı"ndan...

Coleman Barks'ın derlediği "Mevlana Aşkın Kitabı"ndan, Sayfa 59:

Su Çarkı


Dostlar, bir arada kalın.

Dağılıp uyumayın.

Dostluğumuz uyanık kalmaktan

yapılmıştır.

Su çarkı suyu kabul ediyor

ve dönüp onu veriyor,

ağlayarak.

Bu şekilde bahçede kalıyor,

Oysa başka bir yuvarlaklık

kuru dere yatağında yuvarlanıp

ne istediğini düşündüğü şeyi arıyor.

Burada kal, her anla titreyerek,

bir cıva damlası gibi.


15 Aralık 2011 Perşembe

Yaralar...

Bundan bir kaç gün önce sabah yediye on kala uyandığımda, Alanya'da kaldığım otelin penceresinden dışarı baktım. Gün limanın ardından ufukta yeni doğmaktaydı. Bir süre güneşin yavaş yavaş yükselişini seyrettim. Limandan ağır ağır çıkan küçük tekneler vardı. Limanda dalgakıranın içindeki deniz çok sakindi. Uçan kuşların deniz üzerindeki yansımalarını ilk defa bu kadar net olarak gördüğümü düşündüm. Alanya'da çok güzel bir sabah doğuyordu.

Yıllar sonra ilk defa Alanya'daydım. Üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü Derneği'nin ait olduğu Lions MD 118-R Yönetim Çevresi Federasyonu'na bağlı Alanya Lions Kulübü'nün 2011-2012 Dönemi Genel Yönetmen Ziyareti'ne katılmak üzere bir önceki gece Alanya'ya gelmiştim. Ve sabah kısa bir Alanya turundan sonra öğlen Antalya'da bir toplantıya katılmak üzere İzmir'den gelen Genel Yönetmenimiz ve Kabine Üyeleri ile yola çıkacaktım. Ancak içimde özlediğim bir sakinlik vardı. Deniz sakindi. Kuşlar sakin. Tekneler sakin. Ruhum huzurlu.

Sonraki iki günü Antalya'da geçirdim. Çok keyifli toplantılar oluyordu. Benim için tanıdıkları görmek, yeni kişiler ile tanışmak önemlidir; bana mutluluk verir. Antalya'daki Lions Kulüplerindeki dostlarımı görebildiğim için çok mutluydum. Çok mutlu. Ta ki Çarşamba günü öğlen bir ilköğretim okulundaki Antalya Lions Kulübü tarafından yaptırılan Atatürk büstünün açılışından sonra gittiğimiz lokantada cep telefonum çalana kadar.

*

Hep bir seyahat halinde olduğum için cep telefonum benim dünya ile irtibat kapımdır. Eğitim ve danışmanlık çalışmalarım için bazen kapatmak zorunda kalsam da cep telefonum hayatımın olmazsa olmazı. Bir yandan çok uzun bir görüşme yaptığım zaman kulağımın ağrıdığını hissettiren bu cihaz şu an için daimi olarak yer değiştirdiğim için alternatif geliştirmem mümkün olmayan bir şey.

Telefon çaldığında arayan kıymetli bir dostumdu. Genelde yaşama olumlu bakmaya özen gösteren bu kişinin beni hal hatır sormak için aradığını düşünmüştüm telefonu açarken. Aktardıkları ruh halimi öyle hızlı değiştirdi ki sofradakilerden izin isteyerek kalktım. Dinlediklerimin yüzümdeki etkisini saklamam mümkün olmayabilirdi. Bir toplantıda yaşadıklarını paylaşıyordu. Belli ki çok üzülmüştü.

...

Duyduklarım beni de üzmüştü. Tekrar masaya dönüp yemeğime devam ettim. Masadakiler beni merak etmişlerdi. Tatlıları bitirmişler, çay kahvelerini içiyorlardı. Ben yokken gelen tabağımdaki tandır telefon görüşmesi sırasında soğumasına rağmen yumuşak ve lezzetliydi. İştahım kapanmıştı ama tabağımda ve servis tabaklarında benim için ayrılmış olan yemekleri yememiş olmak istemiyordum.

Yemekten sonra akşam bizi bekleyen programına hazırlanmak üzere heyetle birlikte otelime döndüm.

*

Telefonda aldığım haberin bana düşündürdükleri ise bugün Antalya'dan Fethiye'ye otobüs yolculuğunda kendilerini hatırlattılar. Son 24 saatte beynimde, ruhumda dolaşıp duran duygu ve düşünceler yerlerine oturmaya başladılar. Yolculuğun ilk yarısında 1 numaralı koltuğumdan gözlerim dışarıyı seyretti; gönlüm duygularımın hikayesini dinledi. Dolu ama normalden çok daha sessiz olan otobüsün içinde sıcak ve güneşli bir Aralık ayı gününde içimde bir sohbet devam etti durdu.

*

Benim için önemli bir gün olan Hz. Mevlana'nın ölüm yıl dönümüne iki gün kaldı ve yaşam beni sevgi, şefkat, paylaşım, acı ve şiddet üzerine düşündürüyor.

Yaşamda beni incitenlerin, geçmişte fazlası ile incitildiğini ve ezildiğini fark etmek içimdeki üzüntüyü genelde dönüştürür. Yine de şiddetin ne çok rengi, ne çok tonu olduğunu görmeye devam ettiğimi de fark ediyorum.

Yıllardır gözlemlediğim kadarı ile şiddetin tadını bilmeyen biri genelde şiddet uygulamıyor. Şiddeti yaşayan bir çok kişi güçlerini ellerine aldıklarında, şiddet uygulamaktan tüm şartlarda kaçınırken, kimileri de yaşadıkları şiddeti yaşatmayı seçiyor.

Şiddet fiziksel olabilir, sözel olabilir ya da bence uygulananı en derinden yaralayan şekli ile psikolojik şiddet olabilir. Şiddet özellikle bu şekli ile okulda var, evde var, işte var, sosyal yaşamda var. Kadın, erkek, zengin, fakir, eğitimli, eğitimsiz, başarılı, işsiz, her kesimde her türlü şiddet her zaman var. Ama yine de en sinsi olanı ve ruhu ve kalbi korumanın en zor olanı psikolojik şiddet. Nereden geldiği belli olmayan ve fark edemediğimiz için kendimizi koruyamadığımız bir tokat gibi insanı yıkabiliyor.

Esasında şiddet her zaman her iki tarafı da yaralar. Uygulayanı da, uygulananı da. Biliyorum ki canı acıtılmamış bir kişi başkalarının canını acıtamaz. Başkasını acıtan esasında içindeki korku ve acılarla henüz tam yüzleşememiş ve bunu başkalarını korkutarak bastırmaya çalışan bir ruhtur.

Ruhun sesini duymak ve gerçeklerimiz ile yüzleşmek hiçbirimiz için kolay değil.

Bilmek anlamayı sağlıyor da, üzülmeye her zaman engel olamıyor.

Üzülüyorum.

Üzülmenin de bir seçim olduğunun farkında olarak yapıcı olmayan bu duyguda uzun süre kalmak istemiyorum.

*

Hz. Mevlana'nın ruhu ile bağlandığımız bu günler, bizi acıtanların acılarının temizlenmesini dileme zamanı.

Biz kendi yaralarımızı iyileştirebiliriz belki ama yaralı kalanlar yaralamaya devam edecekler.

Biz onlar için iyileşmeyi seçemeyiz. Bu bizim kararımız değil. Kader yolunda onlar seçmek zorunda.

Ama dua edebiliriz.

Dileyebiliriz.

Sevgiyi seçmelerini.

Yaralarını görme cesaretine kavuşmalarını.

...

Günleriniz sevgi ve ışık dolu olsun.

1 Aralık 2011 Perşembe

Aralık Ayı'nın Meleği: Netlik

Dönüşüm Oyunu'nun yaratıcıları Joy Drake ve Kathy Tyler, Aralık ayında "Netlik-Clarity" Meleğinin enerjisi ile çalışmamızı öneriyorlar.

Kasım Ayı'nda "Uyanış-Awakening" Meleği'nin enerjisi ile çalıştıysanız, o enerjiyi yaşamınıza davet ettiyseniz, şimdi teşekkür ile serbest bırakın ve "Netlik" Meleğini davet edin.

Yaşamınızın netlik, açıklık ve berraklık enerjileri ile açılması dileklerimle.

1 Kasım 2011 Salı

Kasım Ayı Meleği - Angel for November


Joy Drake ve Kathy Tyler'dan Kasım Ayının Meleği:

UYANIŞ

Daha önce çalışma yaptığınız tüm Melekleri teşekkürle serbest bırakın ve "Uyanış"ı sizi desteklemesi için yaşamınıza davet edin.

Yaşamınızın hep bereket ile dolu olsun.


***

The Angel for November, from Joy Drake and Kathy Tyler is:

AWAKENING

Release all of the Angels that you have worked with so far and invite "Awakening" to support in the month of November.

Wishing you many blessings.