İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

28 Aralık 2010 Salı

Kırılma An'ı


27 Aralık akşamı Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği’nin yeni yıl yemeği vardı. Neredeyse iki haftadır katıldığım ilk sosyal aktivite. Her gün dışarıda, gruplarla, toplantılarla, çalışmalarla geçen aylardan sonra Aralık ayı cebren durdurmuştu sanki beni.

13 Aralık’ta Konya’ya dönem başkanı olduğum Fethiye Lions Kulübü ile düzenlemiş olduğumuz gezi için gitmiştim. İki gün içinde Konya’yı dışarıya pek belli etmediğim ama hızla başlayan öksürüğüm ile kendini yine de gösteren halsizliğime rağmen gezmiş, kültür merkezindeki törene hatta Mevlana’ya Gönül Verenler Kurumsal Çalıştayı’nın bir bölümüne kısa da olsa katılmayı başarmıştım. 14 Aralık akşamında ilaca rağmen beni bitkin hissettiren yoğun halsizlik, grup ile beraber Fethiye’ye değil İstanbul’a geri dönmemin doğru olacağını söylemişti. Sanki ucu ucuna yakalanmış bir tren gibi İstanbul’daki evime vardıktan aşağı yukarı bir saat sonra iki gün süre ile yaşam benim için adeta tamamen durdu. Uzun zamandan beri ilk defa hiçbir şey yapmadan, gözlerimi açamadan saatlerce yattım, uyumaya bile imkân vermeyen bir yorgunluk ve kaybolmuşluk hissi ile. Sonra yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Kendime gelmem on gün kadar aldı. Yavaş, çok yavaş. Bu sürede bir eniştem oldukça büyük bir ameliyat olup hastaneden eve çıkmıştı bile. Benim yaşamım ise çok yavaşlamıştı. Zihnim hareket etmek istemeye başladığında bedenim mümkün olmadığını çok açık ve net olarak hissettiriyordu.

Bu hislerimi daha önce yazdım, yaşamın beni durdurduğunu biliyorum. Biliyorum bilmesine de dün akşam profesyonel koç arkadaşlarım ile yeni yıl yemeğinde birlikteyken hem kendi yaşamımı ve bundan sonra yapmak istediklerimi, hem de Konya ile başlayan bu durma sürecinde hepimizin yaşam yollarımızın benzerlik ve farklılıklarını düşünmeden edemedim. Bir yandan uzun süreden beri görmediğim koç dostlar ile sohbet ederken zihnimin bir yanı son yıllarımın bir hesabını çıkarıyordu sanki.

Ben danışmanlık, eğitmenlik ve koçluk yapıyorum. Daha çok kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp üzerine danışmanlık. Bu oldukça geniş bir alan. Yaşama ve insana çok farklı pencerelerden bakmayı gerektiriyor. Bazen bilincin, bazen bilinçaltının, bazen bedenin, bazen ruhun ve enerjinin pençelerinden. Aynı şeye farklı pencerelerden bakmak bir bütünlük hissi verir bana. Bireysel olarak tercih yapmam gerektiğinde enerji penceresinden bakmayı tercih ettiğimi, sanki bütünü oradan daha rahat görebildiğimi fark ederim. Bunun zor yanı gördüklerimi paylaşırken bu açının daha az bilinmesi, daha az kabul görmesi. Daha az tanınan bir penceredir enerji penceresi. Birçok kişinin gözle göremediğinin varlığını ispat etmek yükü ile karşılaşırım bazen. Üzerime almadığım ama benden beklendiğini hissettiğim bir yük. Doğru olduğunu gördüğüm, bildiğim ama henüz çok fazla insanın göremediği bir resmi paylaşmak her zaman kolay değildir.

Görmüyormuş gibi yaparken bulurum kendimi bazen. Ama beni ben yapan görüyor olduğum gerçeğini inkâr kendimi inkâr etmektir. O nedenle, gerekli gördüklerinde sıra dışı bulunmalarına rağmen bildiklerine kendilerini teslim edebilen hocalara hayranlık duyarım. Hesap kitap yapmadan kendileri olabildikleri için. Ben de hesap kitap yapmam kendimi dışarıya anlatmak anlamında. Ancak kendimi frenlediğimi biliyorum, bilerek değil, aniden ve ancak sonrasında farkına varabileceğim şekilde o farklı gözlerimi kapatırım. Bir insana baktığımda genel ruh halini, fiziksel ve ruhsal durumunu, zihnindeki endişeleri veya korkuları biliyor olmak isteyerek yaptığım bir şey değil. Özellikle bir teknik kullanarak yaptığım bir şey değil. Onlarca farklı teknik ile çalıştıktan sonra kendiliğinden gelişen bir şey. Bir insan bakınca gördüğüm bir şey. Bir insanı düşündüğümde hissettiğim bir şey. Hem görüp hem de görmemiş gibi davranmak belki samimi gelmediğinden, bilmiyor gibi farz ederim kendimi. O bilgileri kapatırım. Beş yaşında gözlerim bozulmaya ve uzağı görmemeye başladığımda ailemizde neden kimse gözlük kullanmadığı halde benim kullanmam gerektiğini düşünürdüm. Belki tüm ilkokul yıllarım boyunca düşündüm. Enerji çalışmaları ile tanıştıktan sonra beş yaşında ne olmuştu ki gözlerim bozulmaya başlamıştı diye sormaya başladım. İlk defa aynı yaşta bir diş hekimi ile tanışmıştım. Beş yaş birçok insanın yaşamında bir değişim ve farklılaşma noktası. Yaşadıklarımızın bir kısmı çok önceden yaptığımız seçimler. Tesadüf yok, yaşam rastgele değil. Hepimizin yaşamayı seçtikleri ve planladıkları var. Ruhun seçimlerine yaklaştıkça dış şartlarımız ne olursa olsun tatmin duygusuna sahip oluyoruz. Zihnin seçimleri ise dünyasal başarılar içinde yarım bırakabiliyor bizi. Bir münzevi hayatı sürmemiz gerektiği anlaşılmasın. Ruhunuz zenginlik, iş başarısı ile kendine bir yol seçmişse bu sesi de ne kadar zor olursa olsun dinlemek ve o yolda çalışmak gerekir. Ruhumuz ne diyor, ne istiyor, söylenen değil, senin nereden geldiği önemli. Benim duymaya çalıştığım ses bu.

Danışanlarım ile çalışırken hayatlarında farklı kırılma noktaları kendini gösterir. Ruhun karar aldığı anlardır, bazen yaşamı yukarı çıkaran, bazen derinden sarsarak kapatan. Kırılma noktaları vardır, hepimizin yaşamlarında var. Sorun diye adlandırılan birçok konu bu kırılma anlarının hediyesidir. Çoğu bu yaşamımızdan gelir, kimileri daha eskiden. Bazen de sorunlar üzerimize yüklenen yüklerden gelir. Yaşam sorumlulukları, iş ve aile sorumlulukları önemli yüklerdir. Bir de taşıdığımızın farkında olmadığımız enerjik yükler vardır. Sırtımıza bilerek veya bilmeyerek başka insanların, başka enerjilerin yüklediği yükler. Bu yüklerde sorun diye adlandırdığımız olay ve durumların kaynağıdır birçok zaman. Bu yükleri kaldırmaya başlayınca yaşam açılmaya, renklenmeye ve keyiflenmeye başlar.

Koçluk Derneği’nin yemeğinde koçluk mesleği ile insanlara gelecekteki hedeflerine ulaşmaları için destek olma yolunu seçmiş arkadaşlarım var. Koç olarak bir insana yardım etme yolunu seçmişler. Çoğu bu yola inanmış ve bu yol ile ilerliyorlar. Dünyada kabul görmüş etik kural ve prensiplerle çalışıyor. Çok başarılı arkadaşlar var. Benim koçluk desteği aldığım bir arkadaşım da yemekteydi dün akşam. Görüşmeyeli dört beş hafta olmuştu herhalde. En son bir araya gelişlerimizde bana koçluk yapmıştı. Tekrar netleşme ihtiyacı hissettiğim bir dönemde kendisinden destek rica etmiştim. Danışmanlık ve koçluk yapmak kendimiz üzerinde çalışmayı zorunlu kılar. Karşımıza çıkan her insan, her vaka, o insanların her sorunu danışmanın ve koçun yaşamında bir yerlere dokunur, kapalı ya da kapalı olduğu sanılan eski düşünce ve duygu dosyalarını açıverir. Bir danışmanın, bir koçun karşısındaki insana karşı görevini yerine getirebilmesi kendini karşısındaki insana yüzde yüz verebilmesini gerektirir. Yüzde yüz samimiyetle. Kendini unutarak. Yol olmak diye tarif eder koçlar. Bu duyguları bastırarak yapılamaz; düşünceler zihinden cebren kovulamaz. Yaşam boyu sürecek olsa da bir koç, bir danışman kendi yaşamını didik didik etmek zorundadır; bir nevi arzın merkezine yolculuktur bu.

Her danışanım ile onların dünyasına bir yolculuk yaparım. O kişiye ve duruma dair bilgiler gelir, görüntüler gelir. Dünyasına girerim; girdiğim için yardımcı olabilirim. Her dünya mutlulukları, acıları, başarıları, devleri, melekleri, karabasanları ile gelir. O yüzdende hakkı ile yapılan bir enerji çalışması esasında tonlarca yükün altına girmek hissini verir bazen. Hiçbir şey yapmıyor gibi görünerek tonlarca yükü kaldırmak, selden çamurla dolmuş evleri, mahalleleri, şehirleri temizlemek. İnşaat işleri ile uğraştığım günlerde gerçekten çok çalıştım, çok yoruldum. O işlerinde başka bir güzelliği ve yorgunluğu vardı. Enerji çalışmaları ise bambaşka bir dünya. Ve aynı bilgiye sahip bir insan karşınıza çıkmıyorsa genelde anlaşılmayacak olan bir dünya. Seçimin bedeli bu. Hediyenin bedeli bu. Sorarlar bazen Milli Piyango’dan bilet alsanıza, Sayısal Loto oynasanıza. Bir noktadan sonra enerji diliyle görmenin, duymanın, çalışmanın yolunda başka seçimler karşımıza çıkıyor. Biraz yalnız bir yol. Anlaşılamamayı kabul etmeyi gerektiren, anlaşılmak için çaba göstermeyi bıraktıran. Bırakmak zorunda bırakan. Evet, yürek istemeyi tam bırakamasa da anlaşılmayacağını kesinlikle kabul etmeyi gerektiren bir yol.

Ben enerji çalışmaları yapmayı seçtiğimi zannettim. Enerji aktarımı yapmayı öğrenmek istedim bu doğru. Enerjileri görmeyi, bilgiye ulaşabilmeyi de istedim, bu da doğru. Ancak görebilmenin ne anlama geldiğini ancak görebilmeye başladığımda anladım. O nokta isteyerek olmadı işte, aniden karşıma çıkıverdi. Ve yaşamımın bundan sonra getireceklerini görmeye başladım. Gerçek ile hayal edilen oldukça farklı. Öğrencilerimden ve danışanlarımdan “Biz ne zaman enerjileri görebileceğiz?”, “İnsanların hastalıklarını bilebilmek istiyorum”, “Geleceği bilebilmek istiyorum”, “İnsanların sorunlarını nasıl anlar hale gelebilirim?” gibi yüzlerce soru ile karşılaşıyorum. Bu cümleleri ben de sarf ettim. Zorlamayın, olması gerekiyorsa olacaktır”, “Sabırlı olun” ya da bazen “Bilmek her zaman kolay değildir,” şeklinde cevaplar verirken buluyorum kendimi. Genelde hazır olduklarında bilebileceklerini paylaşıyorum. En gerçek cevap bu sanırım. İstedikleri gerçekleştiğinde karşılarına çıkacak olan sorumluluğu anlatmaya çalışsam da tam olarak yapamadığımı biliyorum. Bilgiye ulaşabilmek büyük bir nimet, ancak yanında ayrılmaz hediyeleri ile geliyor. Yıllar geçtikçe kişilerin enerji çalışmaları yapmaları için daha az ısrarcı olduğumu ve bu yola çıkmak isteyenlerin yolu bulacağına teslim olmayı seçtiğimi görüyorum.

Koçlukta sevdiğim ve esasında enerji çalışmalarımda karşıma çıkan hocalarımın birçoğunun tarzı ile uyan bir yaklaşım var. İnsanın içindeki güce inanmak ve içindeki potansiyeli ortaya çıkmasına destek vermek. Koçun görevi koçluk hizmeti alan kişinin arzuladığı gerçek hedefleri ve istekleri ortaya çıkarması için çalışmak ve bu hedef oluştuktan sonra yine kişinin kendi yoğurt yiyişi ile hedefe ulaşması için destek vermek. Danışmanlık ise akıl veren, yolu gösteren kişi olmak gibi anlamlar içeriyor. Danışmanlığı koçluğa yakın bir tarz ile yapmayı seviyorum. Tarzım tamamen koçluk çizgisinde durmamı zorlaştırdığı için genelde koç kimliğimi çok tanıtmıyorum. Sadece koçluk yaparak yol gösterenlere saygım büyük. Benim gördüğüm resim, yaşamın getirdikleri farklı hareket etmemi gerektiriyor. Bu da benim yolum.

Koç arkadaşlar arasında oturup sohbet ederken, eğitimler, sertifikasyonlar, aşamalar, akreditasyonlar, birçok konu var konuştuğumuz bir koç olarak yetkin olmak yolunda. Birçok koç arkadaşım yaşam için seçtikleri yolda emin adımlarla ilerliyorlar. Ben de bir yandan daha yavaş adımlarla olsa da koçluktan kopamıyorum. Ancak ölçülmesi çok daha zor, elle tam tutulamayan gözle görülemeyenlerin dünyasında çalışırken kendimi kendime ve dünyaya ispat etmenin mümkün olmayacağı gerçeğini tam olarak kabul edemediğimi de görüyorum. Kabullenmekte hala zorlandığımı fark ediyorum.

Benim yaptığım enerji çalışmaları hiç görülemez, hiç bilinemez şeyler değil. Esasında evrende her bilgi, her yapılan, her düşünce, her bilgi, her zaman ulaşılabilir durumda. Benim sizin hakkınızda ne düşündüğümü, benim herhangi bir konudaki düşüncemi bilmeniz, bir işi hakkı ile yapıp yapmadığımı bilmeniz her zaman mümkün. Kinesiyoloji bu bilgiye ulaşmak için çok bilinen tekniklerden bir tanesi mesela. Farklı yollar var. Ama yine de zor. Sokaktan rastgelen çevireceğimiz bir kişinin bana bakarak yetkin olup olmadığımı söylemesi biraz zor. Sonuçlar görmeniz lazım. Ve inanın bizim çalışmalarda bazen sonuçlara bile inanmak zor olur, sonuçların enerji çalışmasından geldiğine inanmak zor olur.

Benim için geriye çok fazla seçenek kalmıyor. Ya her türlü tarifi, etiketi bir kenara bırakıp doğru olduğuna inandığım ölçülemez yolda ilerlemek ya da çoğunluğun kabul edeceği bir sistem içinde yürümek ve gelişmek. Uzun zamandır farkında olduğum bir yol ayrımı bu. Yol uzun zaman önce ayrıldı. Ben bir tanesinde yürürken bakıyorum ayağımın bir tanesi diğer yolun üzerinde de durmaya çalışıyor. Yollar kendi güzergâhlarında ilerledikçe bunu yapmak zorlaşıyor. Ne oradayım, ne buradayım. Peki, neredeyim o zaman?

Koç dostlarım ile konuşurken hepimiz yaşamımızda olan değişimlerden bahsettik. Biz söylemesek de yüzlerimiz değişimleri anlatıyordu sanki. Yaşamımda farklı kırılma anları yaşadım. Bazıları gerçekten bir andı, kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay sürdü. Farklı kırılma anlarıyla dolu yıllar yaşadım. Şimdide bir yeni yılın arifesinde olduğumuz için değil yaşam benim için hazırlamış göründüğü için bir kırılma anındayım. Güvenlik ağları kurmadan, kurmaya ihtiyaç duymadan sadece sevdiğim ipte yürümeyi seçen bir ip cambazı olma zamanı. Güvenlik ağlarının ağırlığının ipte yürümeyi imkânsız kıldığını fark etme zamanı.

Değişim zamanı geldi mi pas geçilemiyor.

Yaşamın sürprizleri, herhalde ben de arzuladığım için, devam ediyor.

Başlarken ve Biterken

Yeniden başlıyorum. Yeniden.

Etrafımdaki onlarca eşya anlatılmayı bekleyen farklı hikâyeleri için bana göz kırpıyor.
Öyle çok şey var ki içimde” diyor Sertap Erener şarkısında. Ben son birkaç yıldır zihnimden geçenleri, yüreğimin istedikleri söylemeye başladım ama henüz başlamış olduğumu hissetmiyorum nedense.

Yeni yıla giriyoruz. Astrologlar yeni yıla dair analizlerini yoğun olarak paylaşmaya başladılar. Gelecek günler neler getirecek bilmek istiyoruz. Bazen sadece merak ettiğimiz için, bazen endişeler içinde olduğumuz için.

Geleceğin bize kendini hiçbir zaman anı gelinceye kadar kendini göstermeyecek olan yanları olacak. Bize kendi yaşamımıza dair göstermedikleri olacak. Başkalarının yaşamlarına dair bilgi edinmemiz eğer o yaşama karışmama niyeti ile hareket edebiliyorsak çok daha kolay olacaktır. Yani ne kadar derin bir görme yetim olsa da kendi yaşamıma dair görüntüler ve bilgiler bana çok daha az gelecektir. Bir sigorta sistemidir bu. Yaşamın ve bilginin sigorta sistemi. Bu kendime dair hiçbir şeyi bilemeyeceğim anlamına gelmesin. Bazen çok net olarak görebilirim ve bilebilirim, ancak karşımdaki kişinin bana olan yakınlığı azaldıkça çok daha net olarak bilgiye ulaşmam mümkün.

2010 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde 2011’de bizleri neler bekliyor diye baktığımızda genel etkiler var olsa da bireysel yaşamlarımızda çok farklı etkiler ile karşılaşmamız mümkün.

İleriye bakmak yerine elimizdeki günü en dolu ve etkin şekilde yaşamaya inandığım için bana ileriye doğru sorulara cevap vermek konusunda çekimse kalıyorum. Bir yanım yapıldığını gördükçe kendimi yapmayarak geride bıraktığıma ve değişmem gerektiğine ikna etmeye hala çalışırken,içime doğru geleni yapmam gerektiğini de inkâr edemiyorum.
Dan Millman sevdiğim bir yazar. "Peaceful Warrior-Dingin Savaşçı" ile dünyaya farklı bir bakış getirdi. Hayatınızın Amacı analizlerinin de çok doğru olduğuna inanıyorum. Kendinizi ve yaşamınızın size sunduğu potansiyelleri keşfetmek için Dan Millman’ı okumanızı mutlaka öneririm. O daha önce sunulmayan bir bilgiyi bizlere sundu. En azından sunulmayan bir açıklık ve samimiyet ile.

Geleceği bilmek esasında kendimizi iyi tanımakla ilgili. Dan Millman doğum tarihlerimizden elde ettiği sayılar ile bu yaşamda deneyimlemek üzere geldiğimiz konuları belirlemiş. Örneğin benim yaşam sayım 8. Dan Millman’ın yaşam sayısının da 8 olduğunu öğrenmek enteresan gelmişti. Benim daha farklı bir numeroloji analiz şeklim var; Dan Millman’ın ki biraz farklı. Yaklaşımlarımızın farklı şeyler söylemiyor. Aynı resmin farklı detaylarını ele alıyor diye tarif edebilirim belki.

Nasuh Mahruki ’nin 2010 yılının Ekim ayında çıkan bir kitabı var: “Kendi Everest’inize Tırmanın”. Güzel yazılmış bir kitap. Kendi gerçeğini paylaşan birçok üstadın yaptığına benzer bir şekilde inandıklarını ve yaşadıklarını paylaşmış Mahruki. Bir öncü olduğu kesin. İsteklerini yaşamak cesareti ile hareket ettiği. Esasında bizi durduran şeyin çoğu zaman yetenek, bilgi veya güç eksikliği değil de, yola hiç çıkmamak, bu cesareti hiç bulamamak olduğunu hatırlatıyor bana Nasuh Mahruki’nin korkusuzluğu. Aradığımız cevap her ne ise esasında buna ulaştıracak yol kendimizi keşfetmekten geçiyor bu doğru. Kendimizi keşfedip, güvenip, bildikçe korkular belki yok olmasalar da bizi durdurma güçlerini yitiriyorlar. Korkusuzluk dediğimiz şey böyle bir şeyler aslında.

Tamamen korkusuz olmak mümkün mü bilmiyorum. Hiç korkmamak mümkün mü bilmiyorum. Ama korkuya rağmen korkunun söyledikleri duyarak, anlayarak, böylece kendini anlayarak yola devam edenleri çok gördüm. Değerine inandığım korkusuzluk bu. Korku karşımıza çıkabilecek bilinen ve bilinmeyenler ile başa çıkma durumumuza dair bir iç değerlendirme sonucu oluşan bir duygu bir anlamda. Ne kadar yeterli olduğuma dair bir değerlendirmenin sonucu. Altından kalkabilir miyim? Her an farkında olmasak da devam eden bir iç diyalog bu. İrili ufaklı olayların üstesinden gelebildikçe korkularda azalıyor. Deneyim kazanmak bu yüzden önemli. Yaşama küçük yaşlardan beri katılan çocuk adım adım bu güveni oluşturuyor. Yaş ilerledikçe zorlaşsa da her yaşta aşabileceğimiz bir engel bu. Korku zihnimizdeki ejderhalar ile savaşın sonucu. Yaklaştıkça ve dokundukça çoğunlukla yok olan ejderhalarla.

Yaşamda huzur, sevgi, başarı ve bireysel doyumu yakalayanların yolu kendi ile yüzleşme yolundan geçiyor. Kimisi doğdu andan itibaren tanışmaya başlıyor, kimisi kırk yaşında bir anda aynayı buluveriyor karşısında ve kendini görmeyi seçene kadar çok ayna kırıyor. Yüzleşmeden sonraki adım gelmiyor. Her zaman seçimle de olmuyor bu belki. Bazen yaşam dediğimiz gizem bizi çekip çıkarıyor takıldığımız çıkmazlardan, haydi, yeter oyalandığın, yola devam zamanı.
Yeni yıla birkaç gün kaldı. 31 Aralık’a gerek yok, her gün bir başlangıç esasında. Ancak zihnimizdeki dönüm noktaları temiz sayfaları çevirmek için bir güç, bir ilham verebiliyor. Berekete açıldığımızı hissetmek için kapı eşiğinde o narı patlamak gerekebilir. Gerektiği için değil, biz seçtiğimiz için. Çoğu zaman.

Kimi zaman da yaşama sadece teslim olmak gerekiyor. Bizden öte, bizim için, bize rağmen çalışanlara. 2011’e girerken yıllardır öğrendiklerimle, bildiklerimle, kimi zaman en kıymetli olduğuna inandığım akışa teslim olmanın gücüne bırakmak istiyorum kendimi.

Akışa bıraktığımda bazen bakıyorum ben sapasağlam duruyorum olduğum yerde. Akış sürüklemiyor beni; akış beni besliyor. Ben bekliyorum ve o yaşamı getiriyor bana.

27 Aralık 2010 Pazartesi

"Atlamak" ya da Sadece Gülümsemek

Norbekov’un çalışmalarını bilmiyor değildim ama tekrar karşıma çıkması birçok defa olduğu gibi yine tesadüflerle oldu. Mirzekarim Norbekov’un ilk okuduğum kitabı “Haddini Bilmez’in Annesinin Nikâhı Nerede Kıyıldı?”ydı. “Aptalın Deneyimi, Aklını Başına Toplamak için Rehber” ise sanırım daha çok sevdiğim bir kitabı.

Norbekov bana dünyanın farklı bir köşesinde yaşayan Jose Silva’yı çağrıştırıyor. Jose Silva Silva Metodu ile zihnimizin ve bilinçaltının gücünü kullanımımıza sunarken Norbekov bedenimizin de bu gücün önemli bir parçası olduğunu bizlere hatırlatıyor.

Ruh, duygu, düşünce, beden … Sağlık ve mutluluk adına neler yapılabileceğini anlatan binlerce hoca, binlerce yazar var. Sağlıklı olmak için, mutlu olmak için, zengin olmak için yapmamız gerekenleri anlatan binlerce hoca. Binlerce teknik, kimileri birbirine çok benzeyen, kimileri bambaşka binlerce teknik.

Benim de karşıma dünyanın farklı köşelerinde, Türkiye’nin farklı köşelerinde onlarca değişik hoca çıktı. Hepsini dinledim. Kimilerini daha uzun süre, kimilerini çok daha kısa. Yüreğime ve ruhuma dokunanlar oldu, samimiyetine pek de inanamadıklarım da. Işıkları binlerce kilometre öteden bana ulaşanlar oldu, yanında ruhumun eziyet çektiğini düşündüklerim de. Ama hepsinden öğrendim, hepsinden çok şey öğrendim.

Hedef belki aynı. Yollar ise çok farklı tatlarda.

Beni yazmaya iten ne diye sorduğumda karşıma çıkan kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp bilgilerini paylaşmanın önemli olduğunu biliyorum. En doğru, en iyi, en güzeli bunlar diyerek değil. Benim karşıma çıkanlar neler oldu, bunu anlatmak istiyorum.
Norbekov çok şey söylüyor. Bir yandan da söylediklerinden sadece birkaç tanesi bile büyük fark yaratmaya yeter. Esasında o da zihin açık olduktan sonra çözümlerim çok basit olduğunu tekrar edip duruyor. Sağlıklı, mutlu ve bereketli bir yaşam için yapabileceğiniz çok basit iki şey var: Gülümsemek ve yürürken, ayakta dururken ve otururken duruşunuzu düzeltmek. Çok basit fakat muazzam etkili iki şey. Bir gün için, sadece bir gün için içinizde gelse de gelmese de gülmeyi, gülümsemeyi deneseniz acaba akşam olduğunda hangi mucizeler ile karşılaşmış olursunuz merak ediyorum. Hele bir de bedeniniz müsaade ediyorsa dik durabiliyorsanız, omuzlarınız geride, göğsünüz dik ve ciğerleriniz hava almaya açık, kim bilir neler hissedersiniz? Söylemek benim denemek sizin elinizde.

Yazmak şükrettiğim şeyleri paylaşmak için önemli bir araç. Kendi yolculuğumu gözlemlemek için de. Farklı kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp konularını ele aldığım 2006-2009 yılları arasında muhtelif gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımdan derlenen beşinci kitabım "Atlamak" 2009 yılının Ekim ayında yayınlandı. Ondan önceki dört kitabımı da seviyorum, sonrasında yayınlanan diğer iki tanesini de. Ancak babamı sıkça hatırladığım bu günlerde, hayatımdaki en kıymetli hocalarımdan biri olan rahmetli babam Sinan Kocasinan’ın yaşama, yapmaya ve kuvvetimizi sahiplenmek için korkusuzca atılmaya dair verdiği dersleri unutmak mümkün değil. “Atlamak” bana babamı hatırlatıyor.

Kitaplarımı okumak isterseniz, D&R kitabevi gibi kitapçılarda bulabileceğiniz gibi, idefix, kitapyurdu, netkitap gibi internet kitap satış sitelerinden de ulaşmanız mümkün.

www.netkitap.com:
http://www.netkitap.com/arabul2.asp?=T%FCm+alanlarda&ad=zeynep+kocasinan
Kuvvetiniz bol olsun.

Sağlık, sevgi, neşe ve bereket dolu günlere…

26 Aralık 2010 Pazar

www.zeynepkocasinan.com

Merhabalar,

Yazılarımı takip edenlerin bildiği gibi www.zeynepkocasinan.com internet adresime girdiğinizde sizleri www.zeynepkocasinan.blogspot.com sitesine yönlendiriyordu.

Aşağı yukarı bir yıldır sorunsuz olarak çalışan websitesi yönlendirme ayarında hayatımda bir aydır baş gösteren birçok teknolojik aksaklık gibi çözemediğimiz bir durum var.

İlgili firmaların kayıtlarında bağlantılar tam ve hatasız olarak görünse de www.zeynepkocasinan.com adresine girdiğinizde site bağlanması gereken blog siteme bir türlü bağlanmıyor. Nedenini henüz bilemiyoruz ama neden olmuyor demek yerine bu kısa bilgi notu ile aktarmak ve paylaşmak istiyorum. Google gibi siteler sayesinde Zeynep Kocasinan ismini girdiğinizde birçok yazıma ve ilgili sitelere ulaşmak çok şükür ki mümkün.

Vardır elbet bir nedeni diyerek sizleri yazılarım için www.zeynepkocasinan.blogspot.com adresine bekliyorum.

Şimdiden yeniyılda sağlık, sevgi ve bereket dolu günler diliyorum.
Sevgiler,
Zeynep Kocasinan

SABIR


Yaşamda en çok sevdiğim şey olduğunu düşündüğüm yazı yazmaktan soğuduğum zamanlar oldu, unuttuğum zamanlar oldu. Eskiden. 2006 yılında beri ise Türkçe ve bazen de İngilizce olmak üzere dergilerde, gazetelerde yazılar yazıyorum. Milliyet Blog sitesinde ve kendi blogspot sitemde düzenli olarak yaşadıklarımı, bana faydası olduğuna inandığım teknikleri ve bilgileri paylaşıyorum. Bunları bugüne kadar beş tane Türkçe ve iki tane İngilizce kitapta derledim. Yazmak benim için önemli. Okunmayı tabii ki istiyorum. Ama fark ettiğim o ki ben yazdıkça yaşamımın bir sonraki sayfasını görebilir hale geliyorum. Yazdıkça sayfalar çevriliyor. Yani öncelikle kendim için yazdığımın farkındayım. Aralık ayının onunda elimdeki birçok dokümanı yitirdim. İstanbul’daki bilgisayarım arızalandığı için yanıma aldığım yedeklemeleri yaptığım hard diskimi kaybettim. Saatlerce aradım, sonrasında Lions kulüplerinin bir toplantısı için İzmir’e ve birkaç gün sonra da Konya’ya bir kulüp gezisi için gittim.

Gittim gitmesine de, önce İzmir’de 11 Aralık Cumartesi sabahı havalimanından çıkarken kar yağışı, Pazar günü ofiste yoğun bir çalışma günü, ertesi sabah Konya’ya başlayan yolculuk aşağı yukarı dört gün içinde uzun yıllardır olmadığı kadar ağır hastalanmama neden oldu. 39 derecelere çıkan ateş ile Konya’dan gezimizin tamamlandığı son günde sabah ilk uçak ile İstanbul’a döndüm. Fethiye’ye gitmeyi isteyen bir yanım vardı ama uzun zamandır hissetmediğim halsizliğim ile kendime bakabileceğimden emin değildim. İstanbul’da gerekirse bana bakabilecek annem vardı. İstanbul’a vardıktan sonra bir iki gün kendimde değildim. Annemi çok üzmemek için çok kısa süreli olarak, ayağa kalkacak hali yakalayabildiğimde üst kata çıkıyor, benim için yaptığı çorbayı içiyor. Tekrar yatıyordum. Tamamlayıcı tıp çalışmaları ile uzun yıllardır önce hobi sonraki yıllarda profesyonel olarak ilgileniyor ve danışmanlık yapıyordum. İlaç kullanmak önerdiğim bir şey değildi. Ancak Konya’ya uçacağım sabah hiçte iyi olmadığımın çok net farkındaydım. Esasında son bir iki haftadır oldukça yorgun olduğumu hissediyor, programımı biraz yavaşlatmakla beraber beni bekleyen farklı işler ile uğraşıyordum. Sanırım iradem ile yapmaya çalıştığım yavaşlama ruhum için pek de yeterli olmamıştı.

Ateşim birkaç gün inmedi. Bir yandan ateşin etkisiyle hiçbir şeyi düşünemeden yatıyor, bir yandan bu hastalık halinin bana söyledikleri karşısında üzülüyordum. Bu kadar yüksek ateş bana içimdeki kızgınlıkları gösteriyordu. Oysa eskiye göre, eski Zeynep’e göre çok daha hoşgörülü ve sevgi dolu değil miydim?
Yaşamın bir soğan gibi katman katman olduğuna dair benzetmeleri birçok hoca yapar. Gerçekten de soğanın merkezine doğru yapılan yolculukta her katman çok farklı olmakla beraber benzerlikler de içerir. Her katmanda çok farklı ama bir önceki katman ile benzerlik taşıyan özellikler vardır. Kendi ruhumu keşfederken bazen aynı görünen ama bambaşka deneyimleri yaşamak maceranın özelliklerinden biri olsa gerek.
Enerji çalışmaları ile birçok kişinin ağrılarının, sıkıntılarının geçmesine yardım edebilirken, bazen bitmeyecek, hatta sonsuz gibi gelen bir enerji ile çalışır ve koşarken, zihnimin yeni sınırlarına tosladığını ve aşmam gereken bir duvar ile karşılaştığımı kalkamayacak halde bir yatakta yatarken çok daha net olarak fark ediyordum. Aralık ayı karşımdaki duvarı gösterdiğinde öncelikle şaşırmış olmakla beraber yaşam maceramın beni biraz çaresiz hissettirmesi bir yandan hoşuma gitmişti. Yapbozun yeni parçaları vardı. Oyun hiçte sıkıcı olmayacaktı.

Akmerkez özellikle İstanbul’da Arnavutköy’e ailecek taşındığımız son 15-16 yıldır çok zaman geçirdiğim bir yer. İstanbul’un yeni modern ve dev çarşılarına göre çok az şeyin bulunduğu ufak bir çarşı. İçi yeni AVM’lere göre, artık AVM kelimesi o kadar çok kullanıyor ki alışveriş merkezleri için ben de kullanmaya başlasam diyorum, eski kalınca yenilediler ama neredeyse bir yılı aşkın süre şantiye gibiydi Akmerkezin içi. Gelen giden oldukça azaldı. 2010 yılının bu son günlerinde bembeyaz yenilenmiş hali ile, dış cephesi hale örtüler ile kaplı garip bir halde olsa da, insanları daha çok çekiyor. Akmerkez enteresan bir yerdir, bir mahalle gibi. Her gittiğinizde gördüğünüz insanlar vardır. Düşünmeden edemem, ben her gittiğimde oradaysa benden çok zaman geçiriyor olmaları gerekir. Gitmek için hep aynı gün ve saatleri seçtiğimizi düşünmek benim tesadüf yaklaşımı bile aşar sanırım. Akmerkez’de sıkça gittiğim iki yer S Cafe ve Starbucks’tır. Eskiden HomeStore’un kafesine de çok giderdim ama sonra siyah bir dekorasyon ile yenilendi ve şimdi tekrar başkalaşsa da ruhum mekândan soğudu sanki.

Başlığı “Sabır” diye koyarken esasında okurken bana sabretmenizi ima etmek istememiştim. Hastalanmaya başladığım günden bu yana geçen iki hafta benim için çok az yaptığım, kitap okumakta bile zorlandığım günler oldu. Son birkaç yıldır pek televizyon seyretmiyorum. Bir yıl kadar önce Digiturk sistemimde bir arıza olmuştu, üç dört ay kadar yaptırmamış ve evde hiç televizyon seyretmemiştim. Televizyonu anneme, akrabalarımıza veya arkadaşlarıma gittiğim zaman onlar seyrediyorsa o zaman seyrediyordum. O dört ay boyunca sonradan çıkan kitaplarım üzerinde çalışmak için zaman bulduğumu şimdi daha net fark ediyorum. Ancak zorlanmıştım. Gerçekten birkaç günde bir televizyon seyretmek isteği bir tiryakinin arayışı gibi kanımda yükseliyordu, sonra dayanabilsem geçiyordu. Elimdeki işe, yazıya, kitaba odaklanıyor ve çok da mutlu oluyordum. Bu yıl birkaç ay önce Digiturk’üm yine arızalandı. Kutuda bir arıza olduğu anlaşılıyordu. Bir süre televizyonu yine açmadım. Sonra sistemi kontrol etmek için açtığımda bir fark ettim ki televizyonun kendi anteni aTV, KanalD ve tabii ki TRT gibi kanalları gösteriyor. Arada bu kanalları seyretmeye başladım. Görüntü süper net değildi, ama zaten televizyonla daimi bir bağım yoktu zaten. Bu son hastalığım sırasında annem sağolsun biraz gözlerimi açmaya başladığımda evde sıkılmamam için Digiturk servisi aramış, birkaç saat içinde geldiler ve tahmin ettiğim gibi Digiturk kutumu değiştirerek beni televizyon dünyası ile buluşturdular.

Sonraki bir hafta hard diskimin ve içindeki binlerce doküman ile birlikte yeni bitirdiğim bir kitabımı da benden koparınca kitap ve yazıdan sanki kaçar bir halde buldum kendimi. Kimi günler geceden sabaha kadar film ve dizi izlerken buldum kendimi. Eskiden severek seyrettiğim NCIS gibi dizileri izlerken, yerli dizileri izlerken. Haber programlarımı, magazin programlarını izlerken. Televizyonun karşısında oturacak halim olmadığı için kanepede uzanarak seyrettiğim programlar yaşamımda pek başka bir şeye yer bırakmıyordu. Unutmuştum, televizyonun insanı hipnotize eden, paralize eden bir yönü vardı. Televizyon açık ise başka bir şey yapma isteği ile harekete geçmek pek de kolay olmuyordu. Beş altı yıldır yayında olduğunu öğrendiğim televizyon evlilik programları ile ise Aralık ayının başında gündüzleri annemi görmek ve dinlenmek için uğradığımda tanışmıştır. Beş altı yıldır yayınlanıyorlarmış, ben ise yeni tanışıyordum. Ancak özellikle Konya’dan döndükten sonra o kadar halsizdim ki zihnimin her türlü gerçeklikten kopmak ve derinlemesine dinlenmek istediğinin farkındaydım.

Beş yıldır neredeyse haftada birkaç yazı hazırlıyorum. Neredeyse her gün birşeyler yazıyorum. Kimileri gündelik yazılar, kimileri bir kitap için, kimileri bir sosyal sorumluluk projesi için. Özellikle son beş yıldır yazmayı ne kadar çok sevdiğimi net olarak keşfettikçe kendimi yazıdan ayırmadım, ayıramadım. Beş yıldan beri beni şaşırtan şekilde son on günde sanki bir daha hiç yazı yazmak istemeyecekmişim gibi bir ruh hali sarmıştı içimi. Beni üzen ve korkutan bir his. İçinden çıkamadığım bir his. Topu topu on gün diyeceksiniz belki ama yazı yazmak nefes almak gibi bir şey oldu benim için son beş yıldır. Nefes almadan yaşanır mı?

Ve ne olduysa dün kötü büyü bozuldu. Öncelikle kalktım Akmerkez’e gittim – şu anda Akmerkez’de olduğuma göre geldim mi demeliyim? – Teknosa’ya uğradım ve bir bilgisayar aldım. Bilgisayarım kurulumunda çıkan garip aksaklıklar ile akşam saat dokuz civarında eve getirebildim bilgisayarı. Masaya koydum, açtım. Kullanmadım ama açtım. Gece saat gece yarısını geçmişti ki televizyonda Konya Sille’yi gösteren bir gezi programına katıldı gözüm ve her ne olduysa yerimden kalktım ve yazmaya başladım. Gece yattığımda saat sabah üçe yaklaşıyordu. Sabah dokuz civarında uyandım, yine bilgisayarımı açtım, gece yazdığım yazıyı düzelttim ve blog sitelerimde yayınladım. Yeni bilgisayarıma tam hakim olmadığım için çektiğim fotoğraflardan yüksek çözünürlükte olanları sitenin bir tanesine ekleyebildim, diğer ebadını küçültmemi gerektiriyordu, yapamadım ve sadece yazıyı yükledim. Zeynep geri döndü, demek geldi içimden ve dudaklarımdan döküldü. “Zeynep geri geldi.”
Zaman zaman oturduğum yerde etrafımdaki görüntülerin netleştiği, sanki ışıkların yandığı, renklerin parlaklaştığı olur. Zaman zaman özellikle enerji çalışmaları ile uğraşmaya başladığımdan beri ruhumun, enerjimin bedenimi yalnız bırakarak başka dünyalara hareket ettiğini hissettiğim olur. Zihnim istediği halde bedenim isteklerime oldukça az cevap verir bu zamanlarda. Nereye gittiğimi ve nereden döndüğümü bilmediğim yolculuklardır bunlar. Bazen ipuçları olsa da çoğunlukla bilinmezleri ile beni şaşırtan yolculuklar.

Bu 26 Aralık günü, parmaklarımın altında yeni Toshiba bilgisayarım, Akmerkez Starbucks’ta otururken geri geldiğimi hissediyorum. Neredeydim bilmiyorum, ama Akmerkez’in iç mekânlarının beyaz yer kaplamalarının, beyaz yuvarlak sütunlarının, beyaz duvar kaplamalarının parmaklığını fark ediyorum, hissediyorum. Bugün dün bilgisayarımı almak için geldiğim iki defadan çok. Kendimi iyi hissetmeye başladığımda dışarı çıkmak için geldiğim altı gün önceden çok. Renkleri tekrar görmeye başlıyorum.

“Bu da geçer, sen mutlu olmaya bak,” diyen hocamın sözleri zihnimde dolanırken yüzümdeki gülümseme Mirzakarim Norbekov önerdiği için değil. Ben gülmeyi zaten seviyorum. Geri dönmeye başladığım için seviniyorum. Söylemek istediğim sözcükleri bulabilmek için zihnimden boşalmak isteyenleri yazmaya sabretmem gerekiyor. Sabır öğrenmekte zorlandığım ama bir o kadar ihtiyacım olan önemli bir ders olarak yanımda gezinmeye devam ediyor.

Bir bakarsınız sabreden derviş muradına ermiş…

KONYA



Bu yıl 17-18 yıldan sonra Konya'ya tekrar gitme şansım oldu. Çocukluğunda annem, babam ve ağabeyimle yaptığımız birkaç yolculukta Konya'dan geçtiğimizi hatırlarım. En son gezim ise üniversiteden Türkiye'ye dönüp babam ile çalışmaya başladıktan sonra olmuştu.

Bir akşam vakti varmıştık Konya'ya. A dını şimdi hatırlayamadığım otelimizin önünde arabamızdan inmiştik. Otelin görevlisi valizlerimizi taşımak için gelmişti. Biz otelin giriş kapısına doğru yürürken babam "Birazdan duyacaklarına şaşırma," demişti. Ve biz henüz otele girmeden önce akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Gerçekten bir anda onlarca camiden okunan ezan sesleri birbiri ile birleşerek farklı bir ses oluşturmuştu sanki. Bir koro. Türkiye'nin dört bir köşesindeki şehirlere, kasabalara, köylere gitmiş olan babam Konya'da ezan seslerinin farklı yükseldiğini biliyordu. Babamın Konya ile eski aile bağları olmasına rağmen Konya bizler için bir memleket olmadı hiç. Akrabamız yoktu bu şehirde. Babamın çok net hatırlayamadığım anıları vardı Konya’da. Konya Hz. Mevlana’nın şehri olarak çok defa karşıma çıksa da yolum çok düşmemişti işte. Babamla gittiğimiz o sefer de bir iş seyahati için yolumuzu oraya düşürmüştü. O günlerde ne Mevlana Müzesi'ne gidebilmiştim ne de cami veya türbe ziyareti yapabilmiştim. Bamya çorbası içtiğimi hatırlamıyorum, etli etmek yemiş olma ihtimalim var ama dedim ya Konya'ya sayılı gün için ve iş nedeni ile gelince bambaşka bir yolculuk yaşamıştım.

Yıllar sonra dönem başkanlığını yaptığım Fethiye Lions Kulübü’nün üyeleri ve misafirleri ile Konya'ya yaptığımız bu yeni yolculuk çok daha farklı olacaktı. Grubumuz Fethiye'den Konya'ya otobüs ile seyahat edecek, bende o günlerde İstanbul'da olduğum için 13 Aralık Pazartesi sabahı İstanbul'dan Konya'ya uçarak gruba katılacaktım. O erken sabah uçağı ile Konya'ya vardığım gün tüm Türkiye birkaç gündür süren soğuk hava dalgasının etkisi altındaydı. O günlerde Türkiye'yi etkisi altına alan hava Fethiye’ye yirmi küsur yıl sonra kar getirdiği gibi Fethiye’den Konya’ya ulaşım yolunun birçok bölümünü de ulaşıma kapatmış ve geçilmesi zorlu bir hale getirmişti. 12 Aralık gecesi Fethiye'den yola çıkması gereken otobüs ancak ertesi sabah 7'de yola çıkabilmişti. Benim uçağımın tarifeye göre kalkış saati de 07:10'du. Zamanında kalkan uçağım Konya'ya vardığında grubumuzun varmasına daha saatler vardı.

Havaş servisi ile Anıt'a gittim, oradan da bir taksi ile kalacağımız Dündar Otel'e. Beni otele götüren taksi şoförü ile konuşurken yıllar önce geldiğim Devlet Su İşleri binalarından bir tanesinin Havaş otobüsünden indiğim durağın tam karşısında olduğunu öğrendim. Konya’dan Fethiye’ye geçmeyi planladığım için elimde iki valiz vardı, ve otobüsten inip taksiye binerken etrafıma pek bakmamıştım. Şehir çok farklı gelmişti. Lions grubu şehre akşama doğru ancak varacaktı ve bu arada ben Konya'da ne yapabilirim diye düşünürken, gezimizi organize eden ve Fethiye'de bir seyahat acentası olan Geçmiş Dönem Başkanlarımızdan Sn. Yonca Döğerli’nin kızı, ve Fethiye Lions Kulübü Kurucu Başkanı Sn. Burcu Gül’ün ablası Sn. Pınar Döğerli Başerkafaoğlu rehberimiz Altan Bey'i aramış ve benimle ilgilenmesini rica etmişti. Son birkaç haftadır başımda dolaşmakta olan aksilikler zinciri sonlanacak mıydı? Şansım geri dönüyordu galiba. O pazartesi günü Konya ile mükemmel bir buluşma günü olacaktı.

Konya'dan İstanbul'a döneli on günü geçti ve gece tam uyumaya hazırlanırken Konya Sille'ye dair bir gezi haberine rastladım. Konya'ya uçakla vardığım sabah rehberimiz beni grubumuz Konya'ya varmış olsa beraber kahvaltı edeceğimiz Sille’deki Sille Konağı'na kahvaltıya götürmüştü. Hatta çıkışta konağı işleten ailenin annesi bir teyze ile fotoğraf çektirmiştim. Tesadüf televizyonda işte tam bu konak vardı ve konağı işletenlerden o teyze konuşuyordu. Esasında açık televizyonun karşısında elimdeki Norbekov kitabını okurken ses kulağıma tanıdık gelmiş ve başımı kitaptan kaldırıp ekrana bakmıştım. İşte o teyze konuşuyordu. Kendine özgü bir konuşma tarzı vardı. Kendisi ile kahvaltı sırasında konuştuğumuzda bana ve rehberimize de bahsettiği pansiyonlarından bahsediyordu televizyonda. Soba ile ısınan, doğal şekilde hazırlanmış köy evi şeklinde düzenlenmiş pansiyonlarından.


Sille'de kayalara oyulmuş bir kiliseyi ve kayalar oyulmuş diğer yapıları, dış restorasyonu tamamlanmış ama henüz açılmamış bir kiliseyi, bir mum atölyesini görme şansım oldu. Kaplumbağa şeklinde yeşil mumlar aldım kendime ve anneme, ve bir de çam ağacı şeklinde mumlar aldım. Aldığım ağaçlar da yeşildi, yeşil ve parıltılı. Hızla geçen 2010 yılının sonları yaklaşıyordu.

Sabah İstanbul'da uçağa binerken uçağa yolcu alımının yapıldığı kapının üzerindeki ekranda Konya Havalimanı'ndaki hava sıcaklığı -17 derece olarak görünüyordu. Sille'nin yenilenmiş sokaklarında yürürken güneş yüzümü biraz ısıtıyor olsa da kat kat giyinmiş olmama rağmen sıcak gelmemişti. Köyün içinde yürürken güneşin değmediği yerlerde buzlara basıp kaymamak için dikkatli olmam gerekmişti. Konya’da birkaç gün öncesinde şehri beyazlatan kar yağışı durmuş ve güneşli bir günle beni karşılamıştı. Ancak hava İstanbul ve Fethiye'deki gibi nemli olmasa da oldukça soğuktu.

Son yıllarım, özellikle son altı ay oldukça yoğun ve hareketli geçmişti. Ancak son haftalarda bilgisayarlarımla çok büyük sorunlar yaşamıştım. Yapmam gereken bir çok iş yarım kalmış, uzun yıllar emek verdiğim çalışmalarımı yitirmiştim. Hele birşeylerin kaybolması hissi ben de büyük huzursuzluk yaratmıştı. Hard disklerim zarar gördü, yedek disklerin kayboldu. Uzun yıllara ait dokümanlarımı, bilgileri ve belgeleri yitirdim.

Hani bir yerlerden belirivermelerini beklemiyorum dersem yalan olur ama kabullenmek zorunda olduğum kayıplar ile karşı karşıyayım. Muhtemelen ortaya çıkmayacaklar. Çok eskiden beri gelen fotoğraf, doküman ve bilgileri yitirdiğim günlerde aynı zamanda yeni tamamladığım bir kitabı da yitirdim. Son bir iki haftadır revizeleri ile uğraştığım, yaptığım ilaveler ile çok güzelleşmeye başladığını düşündüğüm bir kitabı neredeyse yayınevine göndermek üzereyken hem bilgisayarımı hem de yedek hard diskimi kaybettiğim için yitirdim. Düzeltmelerden önceki haliyle içime sinmeyen bir taslağı epostalarımın arasında var, ancak o taslağı tekrar düzeltmeye elim gitmiyor bir türlü. O son birkaç günde yayınevine bir nüsha göndersem mi diye aklıma ne kadar sık geldiğini hatırlıyorum. Kontrol için baskı işlerimi yapan basım grafik firmasına bir nüsha göndersem mi diye onlarca defa aklıma geldiğini de. İşaretlerin ve tesadüflerin, akla gelen düşüncelerin önemini başkalarına bolca anlatıyorum ama bazen koşma halinde yaşarken kendi yaşamıma dair sesleri duymayı unutuyorum. Duyuyorum belki, koşuyorum ya, hani çok uzun zamandır aksaklıkların yaşamımda azalmasına alışmışım ya, sesleri duymanın ve hemen harekete geçmenin önemini bazı konularda atlamaya başlamışım.

Konya'ya gitmeden birkaç gün önce oluyor bunlar. Kitapta birçok farklı şeyden bahsederken bir yandan da eşyalar, anılar, ve yaşamı kabul etmek, olanı kabul etmek üzerine düşüncelerimi de bolca paylaşmıştım. Konya gezisi öncesi bana biraz fazla gelen bir kabul dersi ile karşı karşıya kalmıştım. Son zamanlarda karşıma çıkan en büyük kabul dersi ile. Çok kısa bir süre içinde, sanki bir anda hayatımda ne kadar elektronik alet varsa arızalanmıştı sanki. Elimi attığım bilgisayar arızalanıyordu. Evdeki telefon hattım bile arızalanmıştı. İletişim, hızlı iletişim benim için olmazsa olmaz olmuştu. Fiziksel olarak neredeyse daimi olarak hareket halindeydim ve teknoloji de bu hareketlilik içinde dünya ile bağlantımı sağlıyordu. Sonra sanki teker teker sigorta şalterleri kapanmaya başladı. Birşeyler beni durmaya zorluyordu. Terzi kendi söküğünü dikemez derler ya ben de her ne kadar evrenin mesajlarını duymaya açık olsam da kendime dair mesajlarda bazen ısrarla yanılabiliyorum. ... Belki de yanılmam gerekiyordu kimbilir...


Konya gezisine, gezi öncesi iki üç hafta ve 15 Aralık'ta Konya'dan İstanbul'a döndüğüm günden bugüne anlatılacak çok şey var. Son bir iki yıldır yaşadığım ve alıştığım tempodan çok farklı gelişen bir ay yaşıyorum. Bu günlerin getirdiklerini paylaşmak istiyorum. Ama bu gece televizyonda Sille Konağı'na ve Konya gezimin sabahına tekrar kısacıkta olsa geri gittiğimde yazmak istediğimi fark ettim. Bugün Akmerkez'deki Teknosa mağazasına gidip yeni bir bilgisayar aldım ve o bilgisayardaki Office programının yüklenmesinde de bir problem çıktı ve bilgisayarı ancak altı yedi saat sonra akşam sekiz buçuk civarında teslim alabildim. Güler yüzle ve sabırla bilgisayarımı hazırlayan Teknosa personeli bana gecikmeden dolayı defalarca özür dilediler. Ancak görünüşteki aksaklığın gündüz ve akşam yaptıklarımın yolunu açtığını biliyorum. Yaşamımda aksaklık diye niteliğim şeyler azaldıkça aksaklık diye adlandırdığımız şeylerin nimetlerini unutmaya başlamışım galiba. Görebilirsek yaşamın ipuçları tesadüfler hep bizimle esasında... Kaybettiğim kitabımda yaşamı ve olayları kabul etmeye dair derslerle karşılaştığımdan bahsederken bu dersi öğrendiğimi zannettiğimi ise şimdi fark ediyorum.

Yaklaştığı mıknatısları bozan, hatta bu nedenle dükkânlarına girmemesini rica eden dükkân sahipleri ile karşılaşan bir hocam var. Benim bilgisayarlar ile yaşadığım aksaklıkların enerjimin etkisinden olduğunu düşünmüyor olsam da özellikle son bir ay içinde yaşamın beni durdurmak adına çalışmakta olduğunu görmezden gelemiyorum. Yıllar öncesinde durmam gerektiğinde beni cebren durduran bilek rahatsızlıklarım bu defa yaşamımın ayrılmaz parçası olan teknolojik aletler ile olmadık sıkıntıları karşıma çıkarıyordu. İşin ilginç tarafı bu aksaklıkların ne kadar ters görünseler de benim için faydalı hatta gerekli olduğunu televizyonda Sille Konağı'nı gördüğümde tüm bedenimde tekrar hissediyordum.

13 Aralık günü özel Konya turumda Mevlana Müzesi'ni sonunda ziyaret ettim. Müze'nin girişinde hatların bulunduğu odada, girişte sol taraftaki camın üzerinde annemin ebrusu üzerine yazılmış olan hatı da gördüm. Yıllar önce babamın ve ağabeyimin gördüğü o pencereyi ve üzerindeki eseri görmek bana yeni nasip oluyordu. Annemin ebrularının farklı hattatların ellerinden çıkan eserler ile İstanbul'un adlarını bilmediğim onlarca camiinde yaşadıklarını ise Konya'dan döndükten sonra öğrenecektim.

Macera devam ediyor ve sanırım yüreğim tekrar yazmak istiyor.

30 Kasım 2010 Salı

"Kitaplar Soru Sorar"

Zeynep Kocasinan'ın 7. Kitabı "Kitaplar Soru Sorar" çıktı.

Diğer kitaplarında olduğu gibi www.netkitap.com, www.idefix.com, www.dr.com.tr gibi internet kitap satış sitelerinde ve D&R Kitapevlerinde bulabilirsiniz.


Keyifle okumanız dileğiyle.

26 Ekim 2010 Salı

Şiddetsiz İletişim ve Engelli Olmak


Şiddetsiz İletişim yaklaşımı, diğer adıyla Yürekten İletişim benim için önemli bir iletişim tekniği. Daha derinden bilmeyi istediğim, anlatmayı ve paylaşmayı derinden istediğim bir yaklaşım. Küçüklüğümden beri şiddeti anlamakta zorlandığımı düşünürken annem ilkokul birinci sınıtfa sınıf başkanı olarak bayrak töreninde sıraya girmeyen sınıf arkadaşlarımı biraz şiddet tadı taşıyan yaklaşımlar ile hizaya getirmeye çalıştığımı ilkokulumun tam karşısındaki evimizin salon penceresinden gördüğü zaman ne yapacağını bilemediğini de anlatırdı. Ben tam olarak hatırlıyorum dersem yalan olur. Kimseye vurduğumu hatırlamıyorum, ancak sıraya sokmak için fiziksel dokunuşlarım olması ihtimali var. Yıl 1977. 7 yaşındayım.

Şiddetin farklı şekillerini kırk yaşını doldurmuş Zeynep olarak farklı yerlerde gördüm, yaşadım. Kabul edilmeye başlayan şiddetin belki de ruhun en büyük çaresizliği olduğunu da gördüm, gözlemledim. Özellikle son on yıl içinde eğitmen ve danışman olarak yaptığım özellikle bireysel çalışmalarda şiddetin, fiziksel ve sözel şiddetin ne kadar yaygın olduğunu tekrar tekrar gördüm. Kadınlara ve çocuklara evde ve okulda uygulanan şiddetin ne kadar yaygın olduğunu tekrar tekrar ve tekrar gördüm. Şiddetin ilk aşamalarda söz ile başlayan ısınma aşamaları olduğuna da gördüm. Sevgi dolu sözcüklerin kullanıldığı ortamlarda şiddet doğmuyor. Şiddet gerçekten bir konuşma ve iletişim tarzı ile yaşamda yer buluyor. Bu yüzden benim inancım bireysel ve toplumsal yaşamlarımızda barış ve huzur ortamı istiyorsak, öncelikle bunu dilimizde yaşamaya başlamamız gerekiyor.

Şiddetsiz İletişim’den bahsederken Engellilerin yaşamında şiddetin yeri ne, bu konuyu da düşünmeden geçemiyorum. Ekim ayının başında bu konuda beni düşündüren iki çalışmaya katılma şansım oldu. Ve belki aradan geçen 24-25 gündür bu konu aklımdan çıkmıyor. Yazarsam belki zihnimin içinde dönüp duran sesleri biraz dindirebilirim. Ekim ayının birinci ve ikinci günü İstanbul’da PREP Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği’nin düzenlediği III.Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu’na katıldım. Türkiye’den ve Dünya’dan kıymetli hocaların konuşmacı ve Türkiye’den eğitim kurumlarının ve ilgili STK ve kuruluşların öğretmen ve yetkililerinin panelist olarak katıldıkları sempozyumun odak noktası akran şiddeti olmak üzere okulda şiddetti.

Ben okul hayatımda şiddete maruz kaldım mı diye düşünürken bir kere ilkokul öğretmenimin sanırım sınıftaki diğer arkadaşlarım ile birlikte elime cetvelle vurduğunu ve bir kere de kulağımı çektiğini hatırlıyorum. Herhalde hakkeden bir şey yaptığımı düşünmüyor olmalıyım ki bu iki olayı hala biraz flulaşmaya başlasalarda hatırlarım. İlkokulda başarılı bir öğrenci olarak neredeyse her zaman öğretmenimden aferin almaya, övülmeye ve kutlanmaya alışan küçük Zeynep için iki önemli an.

Şiddetsiz İletişim yaklaşımının penceresinden baktığımda ilkokul yıllarında beni beş yıl sınıf başkanı seçen arkadaşlarımın bir yandan beni zaman zaman gözlük kullandığım için dörtgöz diye çağırdıklarını da hatırlarım. Yani hem ait olma, hem dışarda kalma duygularını zaman zaman yaşadım. Hoşumuza gitmeyen bir isim ile çağrılmış, bundan hoşlanmadığımızı belirtmişsek ve yine de devam etmişse, bu bize uygulanan bir şiddettir. Bu anlamda okul hayatı boyunca kimilerimiz zaman zaman, kimilerimiz sıklıkla şiddete maruz kalıyor. Ben çok güvenli bir okul yaşamı geçirdiğimi düşünürken Şiddetsiz İletişim penceresi ile şiddetin yaşamıma tahminimden erken girdiğini görüyorum.

Şiddetsiz İletişim farkındalık çıtasını oldukça ileriye taşıyor. İstenilmeden verilen bir tavsiyenin de şiddet tadı taşıdığını aktarıyor. Senin bir şeyler yapmanı salık veriyorsam, sen bunu benden talep etmediysen, senin - dediğimi yapmazsan - eksik olduğunu düşünüyor, kabul ediyor ve ifade ediyor oluyorum. Bunu yapmaya iznim var mı?

Oooh böylekonuşmaya zaman mı var diye geçiyor bazen içimden. Bunları yaz da insanların bununla mı uğraşayacağız dediğini gör, diye geçiriyor içimdeki seslerden biri. Diğer bir tanesi insan yapabilir, şiddetten vazgeçebilir, bu öğrenilmiş bir şey, farkında değiliz, farkında olsak yapmayız, yaz yaz, diyor. Hayatımdan ve kelimelerimden şiddeti tamamen çıkarmayı henüz başaramamış Zeynep olarak, bunu yapabilmek adına yazmak istiyorum. Gerçekten karşısındaki her insana sevgi ile yaklaşabilen, sevgi ile dinleyebilen ve yargılamadan kabul ederek karşılayan insanlar gördüm. Varlar. Böyle insanlar var. Ben orada değilim, her zaman değilim. Belki davranış olarak orada kalmayı başarıyorum. İçimdeki sesler her zaman şiddetsizlikte değil. Ve bazen kelimelerimde de şiddetin tadı, kokusu var. Oluyor bazen. Her geçen gün azalıyor, ama var. Sıfır değil.

Okul Ruh Sağlığı Sempozyumunun son günü akşamüstü yapılan panelin konuşmacılarından bir tanesi Down Türkiye-Tomurcuk Vakfı’dan Sevgili Gün Osborn’du. Gün’ün down sendromlu bir oğlu var ve o bu perspektiften okuldaki şiddet konusu ile ilgili görüşlerini paylaşıyordu.

Benim için en etkileyici noktalardan biri down sendromlu ailelere okullarda bu çocukların kaynaştırma sınıflarında yer alarak kendi çocukları ile birlikte okumasını istemeyen ailelerin uyguladıkları sözel şiddet ve baskıydı . Sağlıklı çocukların ailelerinin down sendromlu çocukların ailelerine uyguladıkları baskı. Sonraki günlerde engelli ailelerine “normal” olarak adlandırdığımız kişilerin ve ailelerin uyguladıkları şiddete dair bir çok örnek karşıma çıkacaktı. İşte bu yüzden benceTürkiye sokaklarında down sendromlu çocukları görmüyoruz.

Doğrusu ben Okul Ruh Sağlığı Sempozyumunun ertesi gününe denk gelen 3 Ekim 2010 Pazar gününe kadar İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde hiç down sendromlu çocuk veya büyük görmemiştim. 40 yaşıma kadar hiç. O güne kadar hiç. O Pazar günü Down Türkiye’nin gerçekleştirdiği 1. Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü’ne katıldım. Farklı yaşlardan down sendromlular ve aileleri ile bu konuyu önemli bulan kişilerle Galatasaray Lisesi’nin önünden Tünel’e ve oradan geri yürüdük. O güne kadar bu caddede hiç down sendromlu birini görmemişken, şimdi özellikle down sendromlu çocukları ve bebekleri ile gelmiş ailelere yaratılan bu alanda var olmanın tadını aldım. Bu alana, bu özgür var olma alanına ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu gördüm.

Siz bugüne kadar sokakta ailesi ile rahatça yürüyen, bir lokantada, kafede oturan kaç down sendromlu çocuk ya da büyük gördünüz?

Şiddetsiz İletişim ve engelli olmak üzerine düşünüyorum. Tesadüfler günleri ve olayları arka arkaya getiriyor sanki benim için. Uluslararası Lions Kulüpleri için Ekim ayında önemli bir gün var: 8 Ekim Lions Dünya Hizmet Günü. İkiyüzü aşkın ülkedeki tüm Lions Kulüpleri özellikle o gün ve o hafta topluma hizmet aktiviteleri gerçekleştiriyor. Dönem Başkanı olduğum Fethiye Lions Kulübü olarak bizlerde kişisel gelişim adıma konferans çalışmaları yapmak istedik. 8 Ekim günü için adı “Kişisel Gelişim için Farkındalık-Değişim-Dönüşüm” olan bir çalışma hazırladık. Bu çalışmada ben Şiddetsiz İletişim'i anlatacaktım. 8 Ekim arifesinde İstanbul’da Ekim ayının başında yaşadığım üç gün bana şiddet ve yaşam adına çok şey düşündürdü. Belki daha önce aklıma gelmeyen, engellilerin yaşamında şiddetin yerini de.

Ben engelli değilim. Evet, beş yaşımdan beri gözlük kullanıyorum ve 6 derece miyopum. Görme engelli değilim genelde bu kelimeyi kullandığımız anlamda, ama bir şeyi görememek, okuyamamak, gözlüğüm yoksa insanları tanıyamamak, fark edememek ne, biliyorum. İşitme engelli değilim. Ancak rahmetli babamın bir kulağı hiç duymazdı. Diğer kulağı da zaman içerisinde duyma yetisini yüzde seksen kadar yitirdi. Ancak babam için işitme engelli ifadesini hiç kullanmadık. Zaman içerisinde yitirilen bu yetiyi sonradan kullandığını fark ettiğim dudak okuma alışkanlığı ile hissettirmemişti babam. Duyan kulağının üzerine yatarak uyuduğunda babamı seslenerek uyandırmanın mümkün olmadığını ise ilkokul yıllarımda erken keşfedecektim.

Fiziksel engelli de diyemem kendime ancak lisede bir koşu yarışmasında ilk defa hayatıma giren ve sonra zaman zaman yaşamımda kendini gösteren ayak bileklerimdeki incinmeler, burkulmalar, lif kopmaları ve benzer problemler, koltuk değneği ve baston ile yürümek zorunda olmanın, tuvalete gitmek, giyinmek ve yıkanmak gibi ana ihtiyaçların karşılanmasının ne kadar zor olabileceğini aylarca deneyimletti bana. Bu engellerin yaşamı ne kadar zorlaştırabildiğini biliyorum. Tadını aldım. Böyle yaşadığım aylar ve haftalar oldu. Bir dönem sık sık tekrar etse de yine de geçici şartlardı benim için. Yine de tadını aldım. Tek başına ihtiyaçlarımı karşılayamamanın zorluğunu hissettim, yaşadım.

Ekim ayı Dünya Göz Nuru Günü’nün kutlandığı bir ay. Görme engeline dikkat çeken ve önlenebilir görme kaybına dikkat çeken bir gün. Farkındalık yaratmak adına önemli bir gün. Peki, özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar, trafikte şoförlerin birbirlerine “Kör müsün, görmüyor musun?” diye bağırdıklarına şahit olduğunuz mu? Benim bir akşam Fethiye’de başıma geldi. İki arkadaşımı almış Japonca dersimize gidiyorum. Daha önce kullanmadığım bir ara yoldan ana yola çıkıyordum. Esasında oldukça yavaş da gidiyordum, ışıkların yanıp sönerek geçit verdiği bir döner kavşakta sağ taraftan gelmekte olan aracı gerçekten yanımdaki arkadaşlarım beni uyarana kadar görmedim. Yirmi bir yıllık ehliyetli hayatımda bundan onaltı onyedi yıl önce yaşanmış ve far kırılması ile bitmiş ufak bir çarpışma dışında kazam yok. Araç ile ilgili arkadaşlarım beni uyarınca ve fark edince hemen fren yaptım; diğer araç geçti; ancak muhtemelen korkmuş olmalı ki diğer aracın sürücüsü biraz ileride durdu, aracının kapısını açtı ve bana yüksek sesle bağırdı, “Görmüyor musun, .... ?

Gerçekten görmemiştim. Ancak zihnim atlatılan kazayı düşünmek yerine sonrasında sarfedilen sözleri düşünüyordu. “Görmüyor musun, kör müsün?” cümlesini son bir iki hafta içinde farklı ortamlarda ne kadar sık duymuştum. Düşünmeden edemedim, ailesinde görme engelli olan bir kişi bu kelimeleri kullanır mıydı? Sözlerin getirdiği etkiyi hissedebilmek için o kelimelerin özelimizde bir şeylere dokunuyor olması şart mıydı?

Şiddetsiz İletişim geliştirilmiş bir iletişim yaklaşımı. Sağlıklı ve sevgi dolu iletişime dair tek teknik değil, çok farklı yaklaşımlar var. Şiddetsiz İletişim barışın, sevgi ve saygının kelimelerimizde hayat bulması gerektiğini hatırlatan bir yaklaşım olduğu ve bir yol haritası gösterdiği için kıymetli benim için.

...

Ve biliyorum ki her ne söylüyorsam, öncelikle kendim duymaya ve hatırlamaya ihtiyaç duyduğum için...

17 Ekim 2010 Pazar

Refleksoloji'nin Kurucularından Dwight Byers Londra'daydı




Refleksoloji olarak bilinen tamamlayıcı tıp dalını oluşturan ve dünyada tanınmasını sağlayan Eunice Ingham'ın yeğeni, Refleksoloji'nin öncülerinden ve IIR International Institute of Reflexology'nin başkanı Dwight Byers Londra'daydı. ABD'nin Florida Eyaletinde yaşayan Byers'ın bu ziyaretini kaçırmak istemedim ve Londra'daki eğitimine katıldım. IIR UK Direktörü ve hocam Hagar Basis'te bizlerleydi.

Londra, Lancaster Gate, Columbia Hotel'de düzenlenen Proficiency Training çalışmasına ağırlıklı olarak İngiltere'nin farklı bölgelerinden refleksoloji uzmanları katıldı.

Refleksoloji'nin bir bilim dalı olarak oluşmasında Eunice Ingham ile büyük rol oynayan Dwight Byers 60 yılı aşkın bir süredir bu dala emek veriyor. Heyecanı ve enerjisi gerçekten görülmeye değer.

Refleksoloji Türkiye'de daha az tanınmakla birlikte özellikle İngiltere'de ve dünyada iyi bilinen ve kullanılan bir tamamlayıcı tıp metodu. IIR "Orijinal Ingham Metodu" ile Refleksoloji uzmanı yetiştiren dünyadaki en tanınmış refleksoloji okulu.



Daha fazla bilgi için:

13 Ekim 2010 Çarşamba

Sinan Kocasinan

Sabah Dalaman Havalimanı’nın CIP Salonuna girdiğimde uçağın kalkmasına uzunca bir zaman vardı. Fethiye’den yola çıkan Havaş Servisi her nedense oldukça erken varmıştı Dalaman’a. Serviste de oldukça az sayıda yolcu vardı. Uçak ise ben gece internet üzerinden check-in işlemimi yapıp koltuğumu seçerken oldukça dolu görünüyordu.

Salı günü yoğun bir gün olmuştu. Epostalarımı kontrol edememiştim. Uçağın kalkışına kadar geçirmem gereken bir saati aşkın bir zamanım vardı. Bir yandan da Japonca çalışıyordum. Bir hafta sonra yapacağım Japonca dersinde neleri anlatsam diye düşünüyor ve kitaplarımı karıştırıyordum. Dönem başkanlığını yaptığım Fethiye Lions Kulübü olarak "2010 Türkiye'de Japonya Yılı" etkinliği olarak Japonca kursu açmıştık. Japonca öğretmeni de bendim.

Babamı bu sabah bu kadar net olarak hatırlamayı beklemiyordum. Esasından bir yandan babamı hiçbir zaman tam olarak aklımdan ve yüreğimden uzak tutuyor değilim, ama yaşam telaşları ile devam ediyor...

Kendi başıma oturmuş yazı çizi işlerimle uğrayaşacaktım. Düşüncem buydu.

Derken CIP Salonu’nun işletmecisi ile karşılaştım. Harika iki kızı olan bu beyi simaen Dalaman Havalimanı’ndan bilirdim. Sonradan ailesi ile ise tesadüfen tanışmıştım Fethiye’de. Bu sabah da kendisini görünce hal hatır sordum; eşine selam gönderdim ve tekrar kitaplarıma döndüm. Döndüm dönmesine de oturduğum koltuğun hemen arkasında bu beyin yolculardan biri ile ayakta yapmakta olduğu sohbete kulağım kaydı. İster istemez kaydı, çünkü Fethiye bölgesine yakın bir barajdan bahsediyorlardı. Bana çok yakın olmalarına rağmen duyamıyordum ama sanki her baraj kelimesini kullandıklarında kulaklarımda ses yükseliyordu. Belli ki yolcu inşaatla ilgili bir kişiydi. Bir yandan kitabımı okumaya çalışıyordum ama hemen arkamda yapılmakta olan sohbeti duymaktan alıkoyamıyordum kendimi.

En sonunda dayanamadım, koltuğumdan kalktım ve geri dönerek onlara “Barajlardan bahsediyorsunuz, kendimi sizleri dinlemekten alamadım, benim babam da uzun yıllar baraj inşaatları yapmıştı,” dedim. Sonrada inşaat mühendisi olduğunu öğrendiğim bey “Babanızın adı nedir?” diye sordu. “Sinan Kocasinan, belki duymuşsunuzdur ismini,” dedim. Aldığım cevap beni bile şaşırttı. “Ben Sinan Kocasinan’la konuşmuş biriyim,” diye söze başladı ve benim çocukluk yıllarımda babamın yaptığı bir inşaat işi zamanı Karayolları Genel Müdürlüğü’nde çalıştığını, o zamanki şantiye şeflerimizden birinin üniversite’den arkadaşı olduğunu paylaştı. Babamın o 1970’lerin başlarında yaptığı işle ilgili olarak anlattığı hikayeler vardı. Bu mühendis bey bana babamla konuşmalarını aktarırken babamın benimle zaman zaman o döneme dair paylaştığı düşünce ve deneyimlerinin aynısı, neredeyse aynı kelimeler ile anlatması bana o an sanki babamı dinlediğim hissini verdi. O bey babama sorular sormuş. Aldığı cevaplar babamın demek ki samimi görüş ve hisleriymiş ki 20 yıl sonra 1990’larda ben o dönemi dinlerken aynı deneyimleri duymuştum.

Babamın İstanbul'da yüzde elli indirim ile aldığı bir işten bahsediyorduk. "Sinan beyin bu işine kadar bu, Türkiye'de görülmemiş bir şeydi," dedi Mühendis Bey. "Sinan Bey'e sordum, siz bu indirimle dalga mı geçiyorsunuz?" diye. Babam bildiğim cevabı veriyor "Dört skreyperim var, bir de pusher dozerim, amortismanları dolu, operatörlerimizi çıkaramam, bakmam lazım, bu iş ile 2 milyon lira olan sabit masraflarımı dörtyüzbine kadar indirebilirim, bu işi bunun için aldım." Yüzde elli indirim ile aldığı bu işin babamı çok zorladığını ve yorduğunu duymuştum. İstanbul'daki bu işi almak istemesinin bir nedeni de şantiyelerde olduğu için çok az görebildiği ailesi ile daha çok zaman geçirmekti; işin ağır şartları bizleri İstanbul'da da hasret bıraktı. Esasında babama olan hasretim ancak yıllar sonra ben kendisi ile çalışmaya başlayıp ikimiz işte beraber zaman geçirmeye başlayınca biraz azalacaktı.

Bir yandan konuşuyordum, bir yandan zihnim babamın üniversiteye girdiği 1945 yılından beri yaptığı inşaat işlerine gitti. Babamın yaşamında bahsettiğimiz kesit ise onun aşağı yukarı benim yaşlarımda olduğu yıllarıydı. Kırklarının başındayken babam Türkiye’de bilinen bir inşaat müteahhiti olmayı başarmıştı.

Babam 2004 yılının sonbaharında aramızdan ayrıldı. Ayrıldı ayrılmasına da yaşama dair kendisine sormayı istediğim bir çok soruyu cevapsız bırakarak gitti. Kendine özgü kişiliği ile hep doğru olduğuna inandıklarını yaptı. Çok çalıştı, gerçekten çok çalıştı. Kazanmak için değil yapmak ve ortaya çıkarmak için çalıştı. Dünyada yaptığımız işi hakkıyla yaparsak fark yaratabileceğimize inanıyordu belki de. Yapmak için yaratılmış bir insandı. Ölümüne kadar hiç durmadı. “Rahat diğer tarafta evladım,” derdi.

Yağmurla başlayan ama berraklaşan bu İstanbul akşamında bu çok zeki ve çok çalışkan adamı özlememek imkansız. Değeri belki tam anlaşılmayan, Türkiye’yi Türkiye yapan isimsiz kahramanlardan biriydi o. Ve bu akşamki kelimelerim duygularımı pek de iyi anlatamıyor. Olur bazen...

Her zaman içimde taşıdığım ve söyleyebileceğim bir kaç şey tabii ki var.

Çok teşekkür ederim Babacığım. Bana yüreğimin getirdiklerini yapmayı deneme gücü verdiğin için, bu imkanı yaşamını çocuklarına adayarak sağladığın için. Bana öğrettiklerini ve bıraktıklarını ne kadar doğru kullanabildiğimi bilmiyorum. İçim rahat diyemem. Ama deniyorum.

Hakkın ödenmez Babacığım. Nur içinde yat. Ruhun şad olsun.

8 Ekim 2010 Cuma

Kişisel Gelişim için "Farkındalık-Değişim-Dönüşüm" Konferansı





2010-2011 dönemi başkanlığını yapmakta olduğum Fethiye Lions Kulübü'nün 8 Ekim Lions Dünya Hizmet Günü çalışması olarak gerçekleştirdiği ve Şiddetsiz İletişim konusu ile konuşmacı olarak katıldığım Kişisel Gelişim için "Farkındalık-Değişim-Dönüşüm" konulu konferans-panel çalışması Fethiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası Konferans Salonu'nda 8 Ekim 2010 tarihinde gerçekleştirildi.

Diğer konuşmacılarımız Profesyonel Koç Sn. Naci Demiral'a ve Fethiye Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Psikoloji Bilim Uzmanı, Terapist Sn. Deniz Kader Şarlak'a katılımları ve destekleri için teşekkür ediyorum.

Konferans/Panel çalışmamıza katılarak bizi onurlandıran Fethiye İlçe Emniyet Müdürümüz Sn. İbrahim Saffet Koçer'e, Zabıta Müdürümüz Sn. Halime Ok'a, FETAV Müdürü Sn. Dilek Dinçer'e, Altı Nokta Körler Derneği Fethiye Şubesi Başkanı Sn. Mehmet Üstün'e, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlerimize, Esnaf ve Sanatkarlar Odasına, katılan öğretmenlere, rehber öğretmenlere ve tüm Fethiye'lilere gösterdikleri büyük ilgiye ve şiddeti hayatımızdan çıkarmak ve yaşamlarımızda bireysel sorumluluklarımızı almak adına çıktığımız bu yolda zaman ayırdıkları ve destek verdikleri için yürekten teşekkür ederim.

3 Ekim 2010 Pazar

"1.Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü" yapıldı.

--Ekim ayı DOWN FARKINDALIK AYI--









Ekim ayı Dünya'da "Down Sendromu Farkındalık Ayı" olarak kutlanıyor.


Zeynep Kocasinan dönem başkanı olduğu Fethiye Lions Kulübü adına İstanbul'da, Down Turkiye-Tomurcuk Vakfı tarafından organize edilen "1.Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü"ne katıldı.


Beyoglu Galatasaray ile Tünel arasında gerçekleştirilen yürüyüşe Down Sendromlu gençler, çocuklar, aileler ve farklı dernek ve kurumlardan yüzlerce kişi katıldı.


Down Türkiye yetkililerini, Sn. Gün Osborn'u ve görev alan tüm gönüllüleri yürekten kutluyoruz.


Daha fazla bilgi için:
www.downturkiye.com











2 Ekim 2010 Cumartesi

III. Okul Ruh Sağlığı Sempozyumunun 2. Günü




Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği (PREP) tarafından düzenlenen III. Uluslararası Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu'nun 2. gününde Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sungur, Tel Aviv Üniversitesi'nden Dr. Tamie Ronen ve Dr. Michael Rosenbaum konferans konuşmacıları olarak yer aldılar.

Down Türkiye'den Sn. Gün Osborn'un da katıldığı Forumlara farklı okul ve kurumlardan konuşmacılar katıldılar.

PREP Derneğine, Sempozyum Başkanı Prof. Dr. Yankı Yazgan'a, Dr. Meltem Kora'ya ve tüm ekiplerine tekrar bu kıymetli çalışma ve buluşma için yürekten teşekkürler.

PREP Derneği hakkında daha fazla bilgi için:



1 Ekim 2010 Cuma

III.Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu


Psikolojik Rehabilitasyon ve Eğitim Programları Derneği (PREP) tarafından düzenlenen III. Uluslararası Okul Ruh Sağlığı Sempozyumu İstanbul Barbaros Point Otel'de başladı.


1-2 Ekim 2010 tarihlerinde yapılacak olan Sempozyumun 1. gününde Yale Üniversitesi'nden Dr. Young-Shin Kim ve Dr. Bennett Leventhal konferans konuşmacılarıydılar.


1. Gün forumlarda birçok eğitimci yer aldı. PREP Derneğine bu kıymetli çalışma için yürekten teşekkürler.

Fethiye'de Kişisel Gelişim Konferansı


8 Ekim 2010 tarihinde Fethiye'de, Fethiye Belediyesi Kadın Meclisi, FETAV Vakfı ve Fethiye Lions Kulübü'nün ortak çalışması ile KİŞİSEL GELİŞİM için "FARKINDALIK-DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜM" KONFERANSI düzenlenecektir.

Konuşmacılar, Endüstri Mühendisi, Eğitmen Ln. Zeynep Kocasinan, Psikoloji Bilim Uzmanı, Terapist Deniz Kader Şarlak ve Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği'nden Profesyonel Koç ve NLP Master Naci Demiral.

Konferans Fethiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası Konferans Salonu'nda 8 Ekim 2010 Cuma günü Saat 16:00'da başlayacak.

Tüm Fethiyelileri bu konferansta görmek onur ve mutluluk verecektir.