İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Ne İstersin Bugün? Bir Havlu Ya da Biraz Gözyaşı?


Bizi nelerin mutlu edebildiğinin kesin bir tarifi yok.  Olmadık zamanlarda olmadık şeylerin mutlu edebildiği oluyor.  Ya da beklenen zamanlarda beklenmedik şeyler mutlu edebiliyor.

Bazen bir mesaj, bazen bir eposta.

Bazen mesaj daha beklenmedik şekilde geliyor, mesela, Fethiye’de bir gece, evet gece, posta kutuma bakmam için bir mesaj geliyor ve posta kutusunun içinde arkadaşlarımın benim için, kimilerini tek tek, kimilerini grup olarak çektikleri doğumgünü kutlama videolarından hazırladıkları videoyu buluyorum bir zarfın içinde.  Onların mesajlarını seyrederken mani olamadığım gözyaşları o yılki en kıymetli hediyelerimden oluyor.

Başka bir yıl, başka bir gün, yine Fethiye’deki evime bir kargo paketi geliyor.  Paketi açınca, fotoğraflarımdan hazırlanmış resimli kitap buluyorum.  Hayatımın benim için çok kıymetli anlarının, sanki her fotoğrafın beni nereye götüreceği biliniyormuş gibi seçildiği resimlere bakarken bu defa, nasıl yani  bunu da mı seçmiş, bunu da mı seçmiş, diyorum.   

Doğum günü hediyeleri ile yüzümdeki gülümsemelerin uzun zaman küçülmediği zamanlar oluyor. Mesela, doğum günü hediyelerimin beni tatlı şekilde şaşırtanının havlular olması beni şaşırtabiliyor.  Gelen bir paketi açıyorsunuz ve içinden farklı boylarda beyaz havlular çıkıyor.  Ben beyaz rengi çok severim ve evet hediye edilecekse beyaz havlu edilmesi çok normal diyorum ama bu havlular öyle bildiğiniz beyaz havlulardan değil. Bu beyaz havlularda, çok hoşuma giden bir font ile ve kırmızı ipliklerle işlenmiş bir yazı ile, İngilizce kitaplarımın adlarından biri olan, “Image Being Lucky - Şanslı Olduğunu Hayal Et” yazıyor.  Ve o kitabın adını koyarken o kapağı görenlerin, o kitabı okuyanların hissetmesini arzu ettiğim şans enerjisi enteresan şekilde bana dönüyor.  Ve devamlı olarak kullanmaya kıyamasam da, arada kullanarak yaşamıma kattığım havlularda bana ulaşıyor.

*

Önce, aa güzel, hoş bir doğum günü hediyesi bir masa saati deyip açtığınız hediyedeki küçük masa saatinin, aslında sizi sahip olduğunuz için havalara uçuran kaptanlık belgenizi kutlama hediyesi olduğunu fark ediyorsunuz.  Dümen şeklindeki saati bir dümen gibi çevirebildiğinizi fark ediyorsunuz. Ve o hediyenin yeri İstanbul’daki elektronik piyanonuzun üstü oluyor.  İstanbul’da piyano çalışırken, kendinizi Fethiye’de, Şövalye Adası’na giderken kullandığınız küçük beyaz, ve tesadüf bu ya, yazıları kırmızı renkli, 5 metrelik ufak bir teknede hayal edebiliyorsunuz.  Saçlarınız rüzgarda uçuşup dudaklarınız üzerinize sıçrayan damlaların tuzu ile hafifçe ıslanırken.

Bugünlerde yaşama, yaşadığıma, hayatımdaki insanlara şükrettiğim her anı hatırlamak istiyorum.  Çok net hatırlayabildiklerimin yanında flulaşmaya başladığını hissettiklerime daha da farklı tutunmak istiyorum.  

*

Yaşamın zenginliği yaşadığımız, bize yaşatılan duyguların yoğunluğu ile mi çoğalıyor?

Mesela, bir yılbaşı günü, bir 31 Aralık’ta,  babamın çok hasta olduğu, hastanede olduğu bir günde mutluluktan ağlayacağımı söyleseler ve bunun babamla hiç ama hiç ilgisi olmayan bir nedenle olduğunu söyleseler tabii ki inanmazdım. O yılbaşında, çok sevdiğimiz iki arkadaşımız bizde kalıyordu.  Babam ise rahatsızdı.  Zorlu bir operasyon geçirmişti.  Yoğun bakımdan çıkacak duruma gelmiş ve o yılbaşı gecesi, nedense benim ısrarla rica etmem nedeni ile hastanenin bakımına ek olarak odada benimle kalacak ek bir özel hemşire ile yoğun bakım dışındaki ilk geceyi geçirecektik.  

Türkiye’nin en iyi hastanelerinden birinde neden ek bir hemşirenin o gece benimle birlikte olmasını istediğimi inanın bilmiyorum.  Ama hastanenin de nedense kırmadığı bu belki de anlamsız talep gecenin ilerleyen saatlerinde olmadık şekilde işimize yarıyor,  babamın bir anda, bir anda kötüleşen nefes almasına hastanenin hızla müdahale etmesini sağlayarak, babamın yaşama bir süre daha devam etmesini sağlıyordu.

Ama muhtemelen tahmin ettiğiniz gibi bahsedeceğim hediyem babamın hayata tutunması değil. Sonrasından, çok şükür o geceyi atlattık, babam kurtuldu, dedim ama o gece babamın hastane odasında yanında olabilmek yerine onu yoğunbakıma göndermek benim için en büyük üzüntülerden biriydi. Odasından yoğunbakıma götürmek için geldiklerinde kalbimin acıdığını hissetmiştim.  Şarkılarda bolca geçen o sözlerin gerçekte bir karşılığı vardı.

O 31 Aralık gecesi, geceyi babamla geçirmek yerine eve döndüm.  Çok ağlamış mıydım, yoksa o gece bana emanet edilen babamı koruyamamış olduğuma dair o garip his ile kafam karışık mıydı ya da güçlü durmaya mı çalışıyordum, emin değilim. Hatırlamıyorum ama babamı yoğun bakıma götürmek için almaya geldiklerinde hissettiğim ve odanın kapısında çıkarırlarken kalbimde hissettiğim acıyı, bir şey batırılmışcasına can yakan o hissi hatırlıyorum.  

Gece misafilerimin kaldığı evime geri dönmüştüm.  Hayatımda geçirdiğim en kötü yılbaşı herhalde bu olmalıydı.  

Sabah uyandım.  Detayları biraz flu ama salonun sol tarafında bir çam ağacı duruyordu.  Bir an yanlış mı görüyorum diye anlamak istercesine baktığımı hatırlıyorum.  Sonra arkadaşım Muki eşine ve o zamanlarda evli olduğum için benim eşime seslendi.  Şuna benzer bir şeyler söyledi: “Ben size söylemiştim bu ağacı kurmamız gerekiyor, diye. Bakın iyi ki kurmuşuz.  Zeynep geldi eve gördü işte,” diyordu.  

Tatlı ışıkları ile o yılbaşı ağacı, hayatımın en kötü gecelerinden birinin sabahında, yeni bir yılın ilk gününde, kendiliğinden kocaman bir gülümseme yaymıştı yüzüme.  Dışarıda hava güneşli miydi, bulutlu muydu, bilmek için geçmişteki hava durumlarına bakmam lazım ama, içimin aydınlandığını, çok sevdiğim bir sarı ışığın içimden dışarıya yayılmaya başladığı hissini hatırlıyorum.  İşin doğrusu, arkadaşım Muhterem bana sürpriz olması için bir yılbaşı ağacı kurmak istiyor ama erkekler, Zeynep zaten hastanede olacak, kimbilir kaç gün orada olur, diye onun bu isteğini anlamlı bulmamışlardı ama azmin elinden kurtulmamış ve Muki’nin beni mutlu edeceğini düşündüğü için kurmak istediği çam ağacı, amacına tam da zamanında ulaşmıştı.

*

Başkalarına anlamsız gelse de, içinizden gelen ve bir şeyleri yapmanızı ısrarla söyleyen sesi dinlemenizi öneririm.  Bu hissi dinleyenlerin bana yaşattıkları özel anlar,  bana, içimden gelen ses sayesinde hissettirebildiğim mutlulukların rehberi oldu.   Başka bir yılbaşı gecesi, kendimi babamın uzun zaman kaldığı o hastanenin yoğun bakımına bir yılbaşı pastası götürürken buldum mesela.  O yoğun bakımın kapısından, adeta ufak bir çocuk gibi zıplar gibi adımlarla, içimde tatlı bir sevinçle, kalbimde teşekkürle ayrıldığımı.  Ve o yoğun bakıma yeni yıl ziyaretleri İstanbul’da geçirdiğim yeni yıllarda uzun süre devam etti.  Bunu bir süredir unutmuş olduğumu bugün fark ediyorum.

*

Teşekkür listem çok uzun.  Düşündükçe beni mutlu etmek için yapılan onlarca, yüzlerce jest geliyor aklıma.  Bizi mutlu edenler bunun bizde yarattığı bitmeyen dalgaları biliyorlar mı acaba?  Bir “Seyhan Hanna” macerasını yaşatan arkadaşlarım mesela, o iki direkli, otuzdokuz metrelik zarif guletin bana hala rüya gibi geldiğini ve o Fethiye gecesinde o güzel teknenin ön kısmında koşan Zeynep’in hala kendini kırlarda koşan Heidi gibi hissettiğini biliyorlar mı acaba?  

Başka bir yere gidecekken, yani bana öyle demişlerdi, bir arkadaşın unuttuğu bir şeyi almak için uğradığımızı sandığım ve yıllar içinde hala en beğendiğim tekne olan Seyhan Hanna’nın mumlar yakılarak hazırlanmış masası ve mutlu yıllar şarkısı ile karşılanacak, arkadaşlarımın kendilerinin yaparak hazırladıkları nefis yemeklerle, çiçeklerle, aldıkları kolye ve bileziğim ile, söylediğimiz şarkılar, kahkahalar ile  o gece hayatımın en unutulmazlarından biri olacaktı. 

İşin enteresan tarafı, o gün rahatsızlanmıştım ve arkadaşlarımın, haydi en azından birlikte bir yemeğe gidelim ricalarını, telefonda, ben iyi değilim diyerek durdurmak için çok çaba sarfetmiştim.  O dakikalarda ise teknede, o gün Fethiye’de çok yağmurlu bir gün olduğu için, başka bir ekip tekneyi hazırlamak için yoğun bir hazırlık içinde uğraşıp duruyor olmalıydı.  Aralarında yaptıkları konuşmaların bazılarını sonradan paylaştılar ama o benim gelmeyeyim diyip durduğum bir iki saatlik sürede, onları kimbilir ne kadar yormuş olmalıyım. 

Ve, Fethiye Körfezi’nde her zaman kolaylıkla tanıdığım Seyhan Hanna, her gördüğümde sevginin sembolü olmaya devam edecek benim için.

*

Bu günlerin çoğuna ait duygularımı muhtemelen biryerlere yazmışımdır ama o defterler şimdi nerededir, Fethiye’deki ya da İstanbul’daki hangi depodaki hangi kutunun içindedir şu an için hiçbir fikrim yok.  İçimde bir süredir eski günlüklerimi okumak için bir istek uyanıyor.  Hissettiklerimizi duygular sıcakken kaydetmenin, içimizde yükseldikleri anda yazmanın önemini ve değerini fark ediyorum.

Mesela dün, bir kuzenim aile WhatsApp grubumuza bir fotoğraf gönderdi. Esasında doğum günüm olduğu için beni kutluyor ve yaşamındaki yerimi paylaşıyordu.  Bu fotoğrafı da mesajının ardından paylaşmıştı.  Yazdığı mesajı beni çok duygulandırsa da gönderdiği fotoğraf da beni bambaşka bir diyara ışınlamıştı.  O fotoğrafta, çerçevelenmiş, elle yazılmış ve boya kalemleri ile renklendirilmiş bir mektup vardı.

Tabii ki fotoğrafı görür görmez ne olduğunu biliyordum.  Kuzenim Reyhan’a, İstanbul’dan Ankara’ya tayin olduğunda, annemin evinde kaldığı iki küsur yıldan sonra anne babasının evine dönmek için teyzemin ve eniştemin onu almaya geldiği gün, bir diploma gibi rülo yaparak ve sanırım bir kurdela ile bağlayarak verdiğim, bir şiir gibi yazmış bir mektup vardı o çerçevenin içinde.

Reyhan’dan o mektubu ayrıldıktan sonra okumasını istemiştim.  Ve onu çok mutlu ettiğini ilk defa yoldan ettikleri telefon ile öğrenmiştim. O mektubu yazdığım ve verdiğim için ben inanılmaz çok mutlu olmuştum.  Yüreğimdeki o yoğun heyecan ve mutluluk hissi hatırladığım kadarı ile onların Ankara’ya yaptıkları 4-5 saatlik yolculuk boyunca, onlar Ankara’ya varana kadar sürmüştü. 

O günden onsekiz yıl kadar sonra, dün, o çerçevenin fotoğrafını büyüterek o mektubumu tekrar okudum.  Mektubun bir yarısını okumak için bilgisayarımı ters çevirmem gerekti, çünkü iki ayrı bölümden oluşan mektubun ikinci yarısını kağıdı ters tutarak yazmıştım.  O günlerde 23 yaşında olan Reyhan, daha önce 3 yaşındayken yine annemlerde bir süre kalmıştı ve o 3 yaşındaki Reyhan’a da hediye olması için bu mektubu küçük bir çocuğun yapacağına benzer desenler ve resimler ile süslemeye çalışmıştım, ve mektup içerik olarak iki bölüme ayrılabilecek bir özellik taşıdığı için, biraz da küçük Reyhan’ı hatırlamak için mektubu, sayfasının sonuna geldiğini fark eden bir çocuğun yapabileceği gibi kağıdın kalan yerlerine ters çevirerek yazmış gibi yazarak devam etmiştim.

Mektubun ikinci bölümdeki birkaç satırı okurken neden yazı yazmak istediğimin yanıtı olduğunu düşündüğüm birkaç cümle ile karşılaşmıştım. 
Şöyle diyordum:

“… 
Tabii ki bu kadar net hatırlamayacağız bu anları zamanla,
Bu dakikalar eklenecek ve
Ait olacaklar sadece yaşanan an’lar kervanına,
…”

*

Dün doğumgünümdü.  Ailemin ve Türkiye’nin ve Dünya’nın farklı köşelerinde yaşayan farklı arkadaşlarımın sesini duyduğum, mesajlarını aldığım, iyi ki hayatımdalar dediğim bir gün yaşadım.  Esasında bir gün öncesinden başlayarak, anılarda, yaşananlarda, dostluklarda gezinmeye başlamıştım.  Geçmişe, iyi ki o günleri yaşamışım diye bakabilmek güzel bir his.  Geriye baktığımız kimi anlardaki zorlukları hatırlasak da, geçmiş, en azından bana, genelde güzel duygular ile geri geliyor.  

Geçmişin beni mutlulukla havalara uçuran, sevinçten ağlatan, nefesim kesilinceye kadar koşturan, tarifi kolay ve tarifi zor yüzlerce an ve anısı geçti aklımdan dün. Kimilerini konuştuğum arkadaşlarım ile konuşurken hatırladık, kimileri onların başka bir sözlerinin çağrışımları ile koştu geldi.  Sevgiyi paylaştığımız, güzel olanları hatırladığımız, çok ama çok mutlu hissettiğim bir gün oluyordu bu 22 Mayıs.  Korona günlerinde, sevdiklerimizin oldukları yerde iyi olmalarını dilediğimiz bu günde, kimseden uzak hissetmedim,  yapmayı çok istediğim kucaklaşmaların eksikliğini de hissetmedim doğrusu.

Ta ki,

Ta ki, kapı çalıncaya kadar.

*

Esasında kapının çalacağını biliyordum. 

Yani öncesinde telefon gelmişti, ve binanın alt kapı ziline de basıldığında kapıyı biz açtık.  Kapının çalışı sürprizdi diyemem ama içinde bir sürpriz saklıydı işte.  

Binanın kapı zili çaldı, düğmeye bastık ve açtık. Sonra belki iki, iki buçuk aydır onu korumaya çalıştığımız için apartman dairemizin kapısını kimseye açmayan annem kapıyı açtı. 8, 9 haftadır, İstanbul'da yakalandığım sokağa çıkma kısıtlamalarında kaldığım annemin evinde,  o görev benim görevimdi.  Eh, kapımızı çok da çalan olmamıştı aslında, belki günde sadece bir iki defa. 

Annem dairenin kapısını açtı ve gelen kişinin binanın merdivenlerinden ikinci kata çıkmasını beklemeye başladık. Bir süre önce otomatik olarak yanmak üzere programlanan apartman merdiven ışıkları bizim katta yanmaya başladığında, yeğenim merdivenin başında görünmüştü.  Yüzünde beyaz bir maske, uzun açık saçlarının bir kısmı arkada toplanmış, beyaz bir sweatshirt, siyah pantalon ve beyaz ayakkabıları ve gülen gözleri ile Melisa karşımızda duruyordu.

14-20 yaş gençlere bu dönemdeki ikinci defa sokağa çıkma izni bu Cuma günü, 22 Mayıs’ta verilmişti.  O gün bugüne denk gelmişti.

Apartmanın içinde, kapımızın önünde duran Melisa’nın elinde sarı ve mor renkli çiçeklerden hazırlanmış kocaman bu buket duruyordu.  “Doğum günün kutlu olsun Halacım,” dedi gülen gözleri ile.  Maskesinin içinde gözlerindeki gülüşün parçası olan gülümsemeyi görmeden görmek mümkün oluyordu.

Uzandım, buketi aldım.

Sonra annem, ben, o,  birbirimize bakıp, gülüp durmaya devam ettik uzunca bir süre. 80 yaşını birkaç ay sonra tamamlayacak olan annemi düşünüp sarılmadık, dokunmadık birbirimize.  Keşke şöyle omuza, koluna dokunsaymışım yeğenimin, dedim sonra ama, o an aklına gelmemişti.  O gittikten birkaç saat sonra, aniden aklıma geldi. Ah, dedim, nasıl aklıma gelmedi.  O an için, birbirimizi böyle yakından görüyor olmak bile o kadar harika gelmişti ki.

O an için birbirimizi, onu, maskesinin arkasından bile olsa görmek çok mutlu etmişti bizi.  Birbirimize dokunamadan, karşılıklı olarak kucaklaşır gibi yaparak kucaklaşmak bile çok ama çok mutlu etmişti bizi.  Yine, sevinçten uçuyorduk işte.  Ağlamadık. Doğrusu ağlayamayacak kadar neşeli bir mutluluktu bu karşılaşma.  Ağlamaları sonraya, o anı tekrar hatırlayarak hissettiğimiz gecenin ilerleyen saatlerine sakladık.

Babamı kaybettiğimde değil ama  birkaç yıl sonra babamı kucakladığım bir zaman ağabeyimin çekmiş olduğu bir fotoğrafı gördüğümde babamı kucaklamayı ne kadar özlediğimi hatırlamıştım.   

Dün, korona günlerinde zaman zaman televizyonlarda gördüğümüz, sağlık görevlilerimizin çocukları ile yaşadıkları anları da içeren bazı sahnelerin ne anlama geldiğini ilk defa hissettiğim, yaşayabileceğimi hiç aklımdan geçirmediğim, kapının önünde geçen bir tahminen beş dakika yaşadım.

Tarifi zor bir boyut, bir katman, bir anlamda da yaşamın ağır çekimde yaşandığı hissini veren, bir değişim, bir yol ayrımı, değişik bir farkına varma anı oldu yaşamımın içinde.  His o kadar farklı ki şu anda bile tanımlamakta zorlanıyorum. Doğrusu nasıl geçeceğini fazlası ile bildiğim bir günü yaşayacağımdan eminken, duygularım beni  sabahtan beri farklı bir tura çıkarmışken, adını ve tadını bilmediğim bir duygu ile karşı karşıya olduğumu hissediyorum.  Bu duygunun bir adı varsa eğer, bunu shinrinyoku, tsundoku ya da natsukashii gibi ifadelerde, birçok düşünce, duygu ve kavramı bir kelime ile anlatmayı başaran Japonlar koymuş olmalıydı.  Uzaktan sevmek bir anlamda onların uzmanlık alanı da sayılırdı.

Adlandıramadığım ve ruhumda nereye dokunduğunu bilemediğim duygular ile bana bilinmedik bir şeyler yaşadım.  Bir beş dakika, artık elli yaşında oldum, büyüdüm, derken, tekrar büyüttü beni. 


*
Bu sabah evimizde, goblen desenli büyükçe bir vazonun içinde, sarı ve mor renkli çiçeklerden kocaman bir buket duruyor. Doğum günümü gösteren gününü de söylüyor mu bilmiyorum ama bu buket bana tam da Mayıs ayı diyor.

Mutluluğun tarifini yapmak kolay değil ama, mutlu olmanın tarifinde, düşünülmek yatıyor.

*

Son olarak, bu yazı ile paylaştığım fotoğrafa gelince.  Esasında bu fotoğrafı izinsiz aldım.

Fethiye'de yaşayan kuzenim Erdoğan bugün paylaşmış.  O zaman sanırım bunu dün doğum günümde, Şövalye Adası'nda, günbatımında çekmiş olmalı.  Ve resimden anladığım kadarı ile Ece Boutique Otel'in yemek bölümünün üstündeki teraslardan birinden çekilmiş olmalı.

Hayatımın yeni tamamladığım 50 yılının hatırlayabildiğim dönemlerine ait beni derinden etkileyen birkaç manzarasından biridir Erdoğan'ın kaydettiği manzara. Çektiğini tahmin ettiğim yerden, her fırsat bulduğumda, bıkmadan usanmadan bakmak için koştum günün o saatlerinde o manzaraya.   Bana üzerinde yaşadığımız Dünya'nın parçası olduğumu ve bir o kadar da bambaşka bir Dünya'da olduğumu da hissettiren bir manzaradır o.  Dünyanın neresinde olursam olayım görmeyi özlediğim sihirli bir manzara.  

Dedim ya, bu fotoğrafı izinsiz aldım.  Eh, Erdoğan'cım, artık bu da bana 50. yıl doğum günü hediyesi olsun, olmaz mı?

...

Sevgiyle kalın ve ruhunuzu aydınlatan gökkuşaklarıyla.

23 Mayıs 2020
Arnavutköy

22 Mayıs 2020 Cuma

Reyhan Kaya'dan, Teşekkürler Rey

"Ben ailemizin şanslı kuzenlerindenim 💫 en azından kendimi öyle hissediyorum çünkü tüm ağabeylerimle ve ablalarımla teyzelerimle ve eniştelerimle hem güzel hem keyifli tamam bazen stresli de olsa (yok bisiklet ile kamyonet altında kalmalar, yok Sevinç Teyzemlerde bütün süs eşyalarını tuzla buz etmeler, yok Silivri’deki evin camını Dayımla oynarken çatlatmalar 🙈😆) beni ben yapan anılar yaşamış ve kendime saklayabilmişim ♥️😘 çok şükür kısıtlı zamanlarda da olsa Alp de yaşıyabildiği için çok şanslı 🍀 (Nihal Ablamın evinin balkonuna Alp’e havuz yapması 🙏🏻 Erdoğan Ağabeylerin evde bizimki Efe’yle Ada’yı azdırmaya çalışırken peşinden koşup Oğlum bunlar alışık köpekler değil deyip bir yandan da Handan Ablamın İspanya’dan özel getirdiği sopaları Alp’in alıp Efeyle Adaya yakalamaları için savurmasını engellemeye çalışması 😆) çoğu küçük yaşlarımdan aklımda ama genç kızlık dönemimin önemli bir kısmında Zeynep Ablam var. 1996 yılı hayatımın ilk yurt dışı seyahatini paylaşırken beni İngilizce konuşmak için cesaretlendirdiği andan, bir yıl yaz akşamı Sultanahmet tarafında polis çevirmesine takıldığımızdaki polisin beni turist zannetmesine, bana sabırla şuanki mesleğimin temellerini oluşturan bilgiyi düzeni disiplini öğretmesine kadar ♥️ Daha nice nice mutlu sağlıklı keyifli anılarımızın çoğalmasına! İyki doğdun iyiki varsın Zeynep Ablacım 🙏🏻♥️💫🥳🥂🎂"

21 Mayıs 2020 Perşembe

49, 50


Otuz yaşıma girdiğim doğum günümü çok hatırlamıyorum. En yoğun çalıştığım zamanlardan biriydi. Muhtemelen arkadaşlarım ile kutlamışsızdır.

Kırk yaşıma girdiğim günleri daha net hatılıyorum. Ama iyi ya da kötü anlamda, otuzlu yıllarımı tamamlayıp kırk yaşıma geldiğim için özel bir anlamı olduğunu söyleyemem. O yılı hayatımda önemli olan bazı olaylar ile hatırlıyorum daha çok. Mesela, doğum günümden kısa bir süre önce Japonya’ya gidip dönmüş olmam ile. O yıl yaptığım Japonya seyahatinin benim için özel olma nedenlerinden biri Kushimoto’yu ve oradaki Türk Şehitliğini ziyaret etmiş olmamdı.

Yılları, yaşları, olayları bize hatırlatanlar, yaşananların yoğunluğu, değeri ya da üzerimizdeki etkisi ile belirleniyor bir yandan.  Hafıza sanki duygular ile yazılıyor.

Dedim ya, esasında yirmili yıllara geçişimi de dahil etmeliyim, herhangi bir onlu yıl dönümümü çok hatırlamıyorum.  Herhangi bir yaşımı kutlamak ile ilgili özel bir isteğim olmadı. Çalışarak geçirdiğim doğum günlerim olduğu kadar özel kutlamalarla dolu doğum günlerim de oldu.  Bir doğum günümü uçakta kutladım. Atlantik aşırı bir uçuşta, ki okul yıllarımda olduğu için bir anlamda mecburen o gün uçmak durumda kalmıştım. Yolculuğu birlikte yaptığım ve çok sevdiğim okul arkadaşım Beril sayesinde, o gün hayatımdaki en keyifli günler arasına girmişti. Gökyüzünde pastalı, şampanyalı, Danimarkalı hosteslerin doğum günü şarkısı söylediği çok şirin ve neşeli bir kutlama olmuştu.  

Sonra ne olduysa, 2019 yılının sanırım Eylül ayının sonlarıydı, Fethiye’de, Şövalye Adası’nda, kuzenlerim Handan ve Erdoğan’ın işlettiği Ada Restaurant’ın Fethiye’ye bakan bölümünde, Fethiye’de her zaman sanki kocaman bir ışık topunun yükseltmek olduğu hissini veren ayın doğuşunun altında yemeğimizi yerken, birden 2020 yılının Mayıs ayında 49. Yaşımı tamamlayacağımı ve 50 yaşıma gireceğimi fark ettim.  İçime farklı bir mutluluk hissi geldi.  Bu dünyada 50 yılı, yarım asırı tamamlamış olacaktım.

Yanımda oturan Kuzenimin eşi Handan’a döndüm. “ Handan’cığım, gelecek sene doğum günümde burada bir parti yapalım mı?” 

Esasında 2019 Eylül ayındaki o güne  ve o gün hissettiklerime dair belki biraz arka plan bilgisi vermem gerekiyor.  Daha önceki yıllarda iş programımdaki yoğunluk, son üç dört yılda ise Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği ve Türk Lions Federasyonumuz ile yaptığımız çalışmalar nedeni ile Fethiye’de çok az zaman geçirebilmiştim.  2018-2019 döneminde, yurtiçi ve yurtdışı seyahatler derken, İzmir’de, Federasyon merkezimizde olmam gereken zamanlar derken, bir yılda tam tamına 15 gün Fethiye’ye olabilmiştim. Fethiye’yi ve Fethiye’deki arkadaşlarımı, orada olmayı çok ama çok özlemiştim.  Fethiye’yi çok sevdiğimi her zaman biliyordum ama bir yeri bu kadar çok özleyebileceğimi ben de tahmin etmemiştim.  Benim için ailemi, arkadaşlarımı, dostlarımı Fethiye’ye davet etmek, onlarla yaşamı Fethiye’de paylaşmak her zaman özel bir anlam taşıyor. En sevdiğim yerde sevdiklerimle olmanın farklı bir enerjisi olduğunu düşündüm hep. 

İşte o nedenle, 50. yaşımda, Fethiye’den, Türkiye’den ve yurtdışından arkadaşlarım ile Fethiye’de iki, üç günlük bir buluşma hayal ettim.  Yemek masasında hemen takvime bakmıştık Handan ile. 22 Mayıs Cuma gününe geliyordu. Yani gelebilenlerle Cuma’dan Pazar’a, ya da belki Perşembe’den Pazar’a bir Fethiye, Şövalye Adası programı yapabilirdik.

O an, kendimi, Şövalye Adası’nın Şat Burnu’na yakın olan bir tepesindeki Ada Restaurant’ta arkadaşlarım ile hayal ettiğimi hatırlıyorum.  Beyaz örtüleri ile hazırlanmış olan masaları, ikramların bir kısmının konulduğu servis masalarını, fondaki müziği.  22 Mayıs’ta ayın ne durumda olacağına bakmak o akşam aklıma gelmemişti, ama o gece orada olmasını istediğim onlarca insanın yüzünü, o terasta dolaştıklarını bir film seyreder gibi gördüğümü de çok net hatırlıyorum.

“Handan,” dedim, “bugüne kadar hiç böyle bir şeyi istemek, bu kadar ay öncesinden planlamak hiç aklıma gelmedi, ama bu defa istiyorum gerçekten.  Ne kadar güzel olur.”

“Neden olmasın,” dedi Handan. “Yaparız Zeynep, çok güzel olur”.

*

Ve hayatımda ilk defa, dokuz ay öncesinden, Mayıs ayında Fethiye’de bir doğum günü kutlamayı hayal ettim. Hatta, Fethiye’de benden bir gün önce doğan bir arkadaşım ile birlikte kutlamayı da hayal ederek.

Uzaktan gelecek olan akadaşlarımı davet etmeye başladım.  Bir kısmını ise Şubat, Mart ayı gibi davet ederim, diyordum.  50 yaşında dokuz ay öncesinden doğum günü kutlama hazırlıklarına başlamak ve davet etmek biraz garip olacaktı galiba.   İşin özünde, son bir iki yıldır sevdiğim arkadaşlarım ile zaman geçirebilmeyi tahmin edebileceğimden çok özlemiştim ve benim için özel olan insanların, ailemin biraya gelebilecek olması ihtimali beni heyecanlandırmıştı. Kuzenlerimin Şövalye Adası’nda bir butik otelleri olması da bu buluşmayı keyifli bir şekilde organize etme imkanı verecekti. O günler için bazı odaları Eylül, Ekim ayından ayırmıştık.

2020 yılına girdiğimizde, Ocak ayında Japonya’dan bir mesaj aldım.  Esasında tesadüf bu ya, Japoncamı biraz daha düzgün hale getirmek için Ekim ayından itibaren tekrar derslerime başlamıştım.  Ocak ayında gelen mesajı okuduğumda yüzüme hakim olması zor bir gülümseme yayılmıştı. Yine çok özlediğim ve bir süredir gidemediğim Japonya’ya 2020 yılında tekrar gitmek için bir plan yapayım derken, Japonya’ya gitmek için bir davet almıştım. Sokakta yürürken okuduğum bu mesaj ile, kalbimden yükselen alev alev bir heyecanla uçarak yürüdüğümü hatırlıyorum.  Ve, yine tesadüf bu ya, bu davetin tarihi yine Mayıs ayına, doğum günümden önceki günlere denk gelecekti.  Japonya’ya yedi defa gittim. Bunların iki defası hariç diğer hepsinde tesadüfen Mayıs ayında gitmek nasip oldu.  Her seyahat birinden keyifli ve tadı damağımda kalarak.

*

Japonya’yı tarif edilmesi zor bir şekilde seviyorum.  Esasında çocuklukta ve gençlik yıllarımda birçok genç gibi benim de hayalim Amerika’yı görmek ve Amerika’da okumaktı. Cornell Üniversitesi’nin bana verdiği burs sayesinde, belki aksi takdirde bu maceraya pek de istekli olmayan ailemden izin koparmayı başarmıştım.  Amerika bana çok şey öğretti. O yılların şartları ile evden uzak olmak ve orada yaşamak çok da kolay bir süreç değildi.  Dil ya da Türk olmam ile bir ilgisi yok.  Evden uzakta yeni bir yaşam ve kendini keşfetme sürecinin doğal zorlukları belki de. Yine de beni ben yapan en büyük şanslarımdan biridir o dönem.

Yine de, bugün bana, Amerika mı, Japonya mı diye sorarsanız, ya da nereye gitmeyi tercih edersin diye, tereddütsüz olarak Japonya, derim.  Ve şimdiki aklım olsaydı,  Japonya ile tanışmaya başladığım 2007, 2008 yıllarında şu anki istekliliğim ile Japonca çalışırdım.

Ve yine de, hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir.

Japonya gezisi için bana iletilen ve Türkiye’den birkaç kişinin daha davetli olduğu bu programın bazı tarihleri belliydi, ancak dönüş tarihini benim belirleyebileceğim söyleniyordu.  Hazır Japonya’ya gitmişken, çok özlediğim birkaç kişi ve birkaç yeri görmek, özellikle Kyoto’ya ve Shiga Bölgesine, ve özellikle de çok sevdiğim Miho Müzesi’ni görmenin hayalleri, Şövalye Adası’nda geziden arkadaşlarımın görüntüsü gibi hızla, gözümün önünde belirmeye başlamıştı.  Ne kadar güzel bir ön-doğum günü hediyesi olacaktı bana.  Bu davetin zamanlaması ne kadar anlamlı olmuştu.

Japonya seyahatinin bitiminde benim dönüş yapmak istediğim Osaka’dan Türkiye’ye önce 19 Mayıs’ta dönmek istedim ama o gün uçuş yoktu. 20 Mayıs’ta Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu, ziyaret etmek istediğim birkaç yer için bana bir gün daha verecekti.  Bu sözde aksaklık bile bir hediye gibiydi.  

21 Mayıs’ta da, yani bugün, İstanbul’dan Fethiye’ye gitmeyi planlamıştım.  Perşembe gününden Şövalye Adası’na geçebilecek ve çoğu muhtemelen Cuma sabahı gelecek olan misafirlerimi karşılayabilecektim.   Japonya’ya gitmeden önce Fethiye’de hazırlıklarımı yapar, öyle giderim, dönüşte de bir sorun olmaz diyordum.

*

Eh, sizlerin de çok iyi bildiği gibi işler öyle olmadı.

Japonya’ya gitmek bir yana, hem ilgilenmem gereken işlerimiz, hem annemi de yalnız bırakmamak adına Japonya davetini aldığım günden beri olduğum İstanbul’dan pandemi ile birlikte Fethiye’ye bile gitmek nasip olmadı.

Ben nasibe inanırım.

Rahmetli babam inşaat ihalelerine girmeden önce hatırlatırdı. “Kızım bazen işi altın diye alırsın birden toprak olur.  İşi toprak diye alırsın altın olur.  Nasip,” derdi.  Bilime, hesaplamaya, hazırlanmaya, araştırmaya inanan ve olmazları oldurmak için sonuna kadar çalışan babamın beraber çalıştıkça keşfettiğim değişlik bir kader inancı vardı. Tanrı sevgisi ve inancından da gelen. Hiç kaderci bir insan olmadan, kadere, kısmete ve yaşamın getireceklerine çok dillendirmeden teslim olmayı da içeren bir kader inancı. 

Önce ben Mayıs ayına kadar iyileşmesini umduğum vertigom nedeni ile gidebilecek miyim derken, bu defa önce Uzak Doğu, sonra Avrupa ve sonra da Türkiye, bir pandemi rüzgarıyla değişen yaşam ile yüzyüze geldi.  

İçinden geçmekte olduğumuz süreci ve bize etkilerini zaman içinde göreceğiz.

*

Bu satırları yazdığım 21 Mayıs’ın bu öğle saatlerinde, aslında İstanbul’da bir masanın başından ziyade, Şövalye Adası’nda, muhtemelen Ece Boutique Otel’in balkonlarından birinde oturuyor ve denize, Kızılada’ya ya da Çalış’a bakıyor olacağımı hayal ediyordum.  

Hayatta birçok hayalimin gerçekleştiği oldu. Ama bir o kadarının da gerçekleşmediği de.  

Onuruma düzenlenen gecelere gidemediğim oldu.  Valizlerim kapıda, mesela Güney Amerika’ya gidecekken, biletimi yakıp kendimi Malatya’ya giden bir uçakta bulduğum da oldu.  Mesela, koltuk değneği ile şantiyeye gittiğim de oldu; başka bir zaman, başka bir yerde aynı bileğim nedeni ile günlerce yatağımdan kalmadığım da.  Bazen irademin, zihnimin, bedenimin gücü karşılaştığım zorluklara rağmen aklımda olanı yapmama izin verdi; bazen ne kadar çok istesem de, kendimi perişan etsem de, hiçbir şey değişmedi. 

Birbirine çok benzeyen bu durumların arasındaki farkı anlamakla çok uğraştım.  Benzer emek, benzer gayret, benzer inanç, benzer isteklilik bazen yolu açıyor, bazen ise bekle, dur, yapamazsın, diyordu.

Ve garip olan, bazen sonrasında, durmanın ne kadar doğru olduğunu, yerine göre devam etmenin doğru olduğu kadar önemli ve gerekli olduğunu, kavrıyordum.

Babamın kaderciliğini anlamaya çalışırken, gerçekten kaderci olmak için, elimizden geleni sonuna kadar yapmanın ne olduğunu anlamak gerektiğini fark ettim.  Beyninizin, bedeninizin, iradenizin, benliğinizin size imkan tanıdığı sınırlar ile karşılaşıyorsanız eğer, yaşamın akışındaki başka bir elin, başka bir gücün varlığı ile karşılaşıyorsunuz sanırım.  Yaşamın ve hayatın anlamı da o karşılaşma ile belirginleşebiliyor, netleşebiliyor, ya da nasıl daha iyi ifade etmeli bilmiyorum, anlamını idrak etmeye başlıyoruz belki de.

Bugün 49 yaşımın son günü.  Bugün nedeni ile yaşlanmış hissetmiyorum.  Değişmekte olduğumun son birkaç yıldır farkındayım.  Son yıllarda, daha çok,  büyüdüğümü düşünüyorum. Çocukluğun ömüre yayılan ne çok aşaması varmış.  

*

Yaşamdan öğrendiğimin daha çok farkındayım.  Ve benim için gerçekten değerli olanların.

Bu 21 Mayıs’ta ve tabii ki doğum günüm olan 22 Mayıs’ta en çok ailemi, arkadaşlarımı dolu dolu kucaklamayı hayal ediyordum.  Tek tek ve tekrar tekrar.  Sevdiklerime bir teşekkür partisi olarak hayal etmiştim doğum günümü.  Esasında dokuz ay öncesinden planlamak istememizin nedeni biraz da buydu.

Yaşamıma anlam katan, kendimi keşfetmemi sağlayan, beni anlayan, güvenen, inanan ve seven bu çok sevdiğim insanlara, onları da mutlu edecek, bir teşekkür buluşması organize etmekti hayalimiz.

Nasip olmadı.

Belki şimdi bu teşekkürü evrene onlara ulaşması için sunmak gerek.  

Başta bu yaşamı yaşama şansı veren annem ve babama, ve bu yaşam yolundan birlikte geçtiğim herkese.  Yaşamıma değen herkes ile şekillendi bu 50 yıl.  Keşkeler, pişmanlıklar galiba tahmin ettiğimden az.  İyi, kötü, güzel, çirkin dediklerimizin hepsi için derin bir şükür var kalbimde. 

Teşekkür ederim. Hepinize ve herşeye.


Sevgiyle kalın.  Geçmişten, geleceğe, nefes aldığımız her güne şükürle.

17 Mayıs 2020 Pazar

Sen Olsan Ne Yapardın?

Yaşam kadar spor da iyiliğe olan inancımızı tazeleyen anlar ile dolu.

Bunlardan bir tanesi 2006 Turin yani Torino Kış Olimpiyatlarından.

Torino Kış Olimpiyatları, benim ilgilendiğim buz pateni yarışmaları için ilginç bir yıl olmuştu ve bugün büyük hayranlık ile takip edilen Japon erkek patenci Yuzuru Hanyu gibi bir çok genci de oldukça etkileyen ve sporculuk yaşamları adına fark yaratan bir olimpiyattı.

Artistik patinajda kadınlarda Japonya’dan Shinzuka Arakawa’nın altın madalyayı almasının buz pateni tarihine etkisi sonradan ortaya çıkacaktı.  Japonya’nın Sendai şehrinden olan Arakawa, aynı şehirden genç patencilerden Yuzuru Hanyu’ya örnek olacak ve Hanyu 2014 ve 2018 yıllarında iki defa olimpiyat altın madalyası alarak dünyanın gelmiş geçmiş belki de en iyi patencisi sayılan biri olacaktı.  Sendai şehri 2011 yılındaki büyük Japonya depreminde en çok zarar gören şehirlerden biriydi.

Genç yaşında teknik ve artistik özellikleri ile efsaneleşen genç Japon patenci Yuzuru Hanyu’nun Yuzuru Hanyu olmasındaki en büyük etkenlerden biri, yine büyük hayranı olduğu Rus erkek patenci Evgeni Plushenko’nun da Torino’da erkekler kategorisinde Olimpiyat altınının sahibi olmasıydı.  Çocuk Hanyu’nun, o olimpiyat ile birlikte saçlarını bile Plushenko’nunki gibi kestirdiğini biliyoruz.

Sporcular hayatlarımızda çok farklı şekilde izler bırakabiliyor.  Olmadık bir hikaye olmadık bir şekilde karşımıza çıkabiliyor.

Ama paylaşacağım bu hikaye buzpatenine dair değil.

Olay kros kayağı yarışmaları sırasında geçiyor.  Kanadalı sporcu Sara Renner önde giderken aniden batonlarından bir tanesi kırılıyor. Kros kayakta, tek baton ile yarışa devam etmek, batonlardan destek alamamak oldukça büyük bir dezavantaj.  Finlandiya, İsveç ve Norveçli sporcuların kendisini geçmesi ile Renner’in madalya kazanma hayali ise boşa çıkacak gibi görünüyor. Kanada geriye düşüyor.

İşte tam o sırada çok enteresan bir şey oluyor.  Norveç kros kayak takımının direktörü Bjornar Haakensmoen Kanadalı Renner’in yanına yaklaşıyor ve kendi batonlarından bir tanesini ona veriyor.  

Herkesin hayret ile seyrettiği bu sahne sonrasında, arada açılan farkı neredeyse tamamen kapatmayı başaran Kanadalı sporcu, takım arkadaşı ile birlikte birinciden çok az bir farkla ülkesi için, Kanada için olimpiyatlarda ikinciliği alıyor.  

Yardım eden direktörün ülkesi olan Norveç ise, müsabakayı madalya alamadan, 4. sırada tamamlıyor.

Müsabakadan sonra sorulara Norveçli Direktör Haakensmoen şu şekilde yanıt veriyor:  “Bu müsabaka ve tüm müsabakalar bir mücadele olmalı.  Bu mücadelenin sonucuna kayaklar karar veriyor olmamalı.”

Tabii, hikayenin bir sonraki aşaması da var.  Bilenler bilir Kanada’nın akçaağaç şurubu çok meşhurdur. Dünya’daki en iyisi olduğu bile söylenir.  Ve ben de Toronto’ya ilk gittiğimde, bolca akçaağaç şurubu alarak Türkiye’ye geri dönmüştüm.  Olimpiyatlarda yaşanan bu olay Kanadalıları çok etkiliyor, ve olimpiyatlardan sonra Kanadalılar, şükranlarını ifade etmek için Norveçli takım direktörü Haakensmoen’e hediyeler gönderiyorlar.  Ve bu hediyeler arasında beş ton, yalnış duymadınız, beş ton akçaağaç şurubu da var.

Olimpiyat Komitesi bu haberi “Sporda yardım bazen beklenmedik yerden gelir” başlığı ile paylaşmıştı.  

Benim için ise bu haberin anlamı daha farklı. Benim için bu haber, insanın özünde olan iyiliğe olan inancımı tazeliyor.

Yol

İş hayatında, babam dışında gerçek anlamda bir patronum olmadı.  İşe başladığım günden vefat ettiği neredeyse günü gününe tam 12 yıldan sonra başka bir şirkette ya da bir amir ile de çalışmadım. O nedenle, patronlar ve amirler ile çalışmak konusunda çok tecrübeli olduğum söylenemez.

Diğer yandan, ilk işe başladığım günden özellikle kırk yaşıma gelene kadar geçen 18 yıllık sürede, çok insanın çok işini yaptım.  İşe başladığımda, babam, ne kadar dünyanın ünlü üniversitelerinden birinden mezun olmuş olsam da, işin sahada öğrenilmesi gerektiğine ve tecrübenin değerine inanan bir insan olarak benim her işi yapmamı istedi. Ve evet bu zaman zaman, bu iş için görevli başka bir çalışanımız olsa da, fotokopi çekmeyi, bazı metinleri daktilo etmeyi, ki Allah’tan bunu işe başlar başlamaz aldırmayı başardığım bilgisayarımızda yapabiliyordum, ya da onunla görüşmeye gelen misafirlere ne içeceklerini sormayı ve ikram etmeyi de içerebiliyordu.

Üniversiteden mezun olup, ve bir de dış dünyayı gördüğü için kendini pek bilgili ve pek de becerili sanan bir çok genç gibi ben de işe başladığımda farklı şeyler hayal ediyordum muhtemelen. Babam ise, Türkiye’ye döndüğüm günün ertesi sabahında başlayan şok iş terapisi ile bir yandan ayaklarımı yere bastırmaya ve bir şekilde beni kendime getirmeye çalışıyordu muhtemelen.

Bu basit, hani o zamanlarda bile ortaokulda okuyan bir çocuğun yerine göre yerine getirebileceği bu sıradan işleri yaparken, zaman zaman babam, benim için ayrılan ve onunkinden daha büyük çalışma odamdaki masama okumam için bir dosya bırakıyordu. Bazen mesela aynı gün, birkaç defa daha odama sessizce gelip büyükçe masamın sağ üst bölümüne bir iki dosya daha bırakıyordu. Bir şey söylemeden.  Bu bunlara bir bak, oku, demek olmalıydı.  İlk birkaç defa, bunlarla ne yapacağım, diye sormuştum sanıyorum ama cevap vermemişti.  Yıllar içinde çok daha iyi öğrenecektim. Kestirme yanıtlar, kısa özet cevaplar,  hazır olarak sunulmuş bilgi paketleri babamın öğretme tarzı edildi. O daha farklı bir öğrenme şekline inanıyordu ve ilk başlarda, tamam belki uzun bir süre, şikayet etsem de, o öğretme ve öğrenme şekli bana çok ama çok uyuyordu.

Aradan geçen zamanın detaylarını tam hatırlamıyorum ama ben işe başladıktan sonra sanırım üç ay kadar geçmişti.  Babam beni odasına çağırdı, masasının önündeki iskemleye oturmam için işaret etti, bir konuyu anlattı, konunun detaylarının üzerinden geçti, ilgili yazışmaları anlattı, sonra da benim az önce temize çekerek getirdiğim yazıyı bana tekrar uzattı.  Tekrar okumamı istedi. Yazıyı okudum. Herhalde bir yerde bir yazım hatası yaptım, babam düzelttirecek herhalde, dedim. Son haftalarda zamanımın büyük bir kısmı babamın yazmam için verdiği yazıları düzeltmekle geçiyordu. İşe başladığım ilk günlerde elle yazdığı yazıları daktilo etmemi isterken son haftalarda konuyu ve ilgili dokümanları vererek yazıyı benim yazmayı istiyordu ama aynı yazıyı defalarca tekrar tekrar yazmaktan bunalmaya başlamıştım.  

Elimdeki birkaç sayfalık yazıyı okudum. Bir şey göremedim. Sonra sayfaları ileri geri çevirerek birkaç defa daha baktım.  Doğrusu ne hata yaptığımı bulamıyordum.  Bu sürede babamın sessizce yerinde oturduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.  Başımı kaldırdığımda açık mavi renkli gözleri ile bana bakmakta olduğunu fark etmiştim.  Bana bir şey söyleyecekti ama yüzünde farklı bir ifade vardı.  

“Kızım,” dedi, “şimdi senin şu şu bankanın genel müdür yardımcısına girerek, bu konuyu görüşmeni istiyorum.”  Babam konuşuyordu, ben duyduklarımı anladığımdan emin değildim.  İlk reaksiyon olarak, “Babacım, ben nasıl giderim?” dediğimi hatırlıyorum.  Bu arada iş hayatım boyunca, ofiste, babama Sinan Bey olarak hitap ettim, o da bana Zeynep Hanım, dedi. Yani kızım, baba gibi kelimeler bizim mesai saatlerindeki diyaloglarımızda çok yer almadı ama işe daha nispeten çok yeni başlamış, çok acemi bir mühendis ve iş insanı olarak, şirketin önemli bir konusunu bir bankanın genel müdür yardımcısı ile konuşabilecek olmak benim için o aşamada çok ama çok uzak bir kavramdı.  Ben yazı yazıyordum, evrak dosyalıyordum, ofiste bununla görevli birkaç kişi olsa da zaman zaman telefonlara yanıt veriyor, fotokopi çekiyordum.  Benim farkında olmadığım bir şey vardı.  Sonrasında gerçek anlamı ile belki de ancak babam vefat ettikten sonra fark edebildiğim bir şey vardı.  Babam gerçekten çok ama çok başarılı bir eğitmendi ve çok kısa denilebilecek bir sürede, hiçbir fikrim olmayan konular konusunda beni bilgilendirme şekli ile, çok hızlı şekilde öğrenmemi sağlamıştı. 


Zaman zaman düşünürüm, 12 yıl birlikte çalıştığım Sinan Kocasinan ile şimdiki aklım ile bir 12 yıl çalışma şansım olsa herhalde bambaşka bir insan olurdum.  

Babam için çalışmak hem çok çok zor, hem de enteresan şekilde keyifliydi.  Çok sevdiği kızı olmanız fark etmezdi, eğer Sinan Kocasinan bir işi beğenmez ise, onu kabul ettirmeniz imkansızdı.  Babamın bir işi beğenme kriterlerinden belki de en önemlisi, elinizden gelenin en iyisini yapmaya sonuna kadar gayret göstermiş olmanızdı.

O, bir işadamı olmasına rağmen, bir işin bitirilmesinden çok, işi yapan kişinin o işi tam ve hakkıyla yapmayı öğrenmiş olmasına daha çok önem verirdi.  Bu onu farklı kılan en önemli özelliklerinden biriydi belki de.

Başta söyledim ya, patronum tek olsa da, hem iş hayatında, hem sosyal çalışmalarda çok insan için çok iş yaptım.  Babamın prensiplerinden olan, boş durmak yerine boşa koşmayı tercih eden bir yaklaşımla, birilerine faydalı olabilmek, bir işlerini tamamlamak ya da çözebilmek bana büyük mutluluk veriyordu.  Bu kimi zaman gece yarılarına kadar, sabahın mesai öncesi erken saatlerinde ya da haftasonu tatillerinde, resmi tatillerde, bayram tatillerinde birileri için birşeyler yapmak, kendim için olmasa da çalışıyor olmak anlamına geliyordu.

İş yapmayı seven biri için işi yapmak genelde işin sonunda alacağınız teşekkür ya da takdirden daha önemlidir.  Ödül o işi başarmış olmak, yapabilmektedir genelde.  Yine de, işi veren kişinin işi yaparken ama belki de en önemlisi iş bittiğindeki yaklaşımı işi yapma arzunuzda çok ama çok büyük bir fark da yaratır.

Elli yaşımı tamamlamakta olduğum bu günlerde biliyorum ki, ne kadar angarya ya da zorlu olsa da, bazı kişilerin bizden yapmamız için bir şeyler rica etmesi bir hediye aldığımız hissini bile verebilir.  Çünkü o işin sonunda, işin bize yükünden çok daha büyük bir manevi ödül bizi eklemektedir.

Bu kavramı kelimeler ile anlatmakta zorlanıyorum galiba.  Acaba nasıl anlatmalı?

Babam çok zorlu, kapasitenizi sonuna kadar kullanmanızı, aklınızın, idrak kapasitenizin ve düşüncenizin sınırlarını zorlamanızı isteyen, bundan azını kabul etmemek için savaşan, yerine göre yorucu, anlaması zor, kendini izah etmek için gayret göstermediği izlenimini veren ama sonrasında bunu sizin gelişiminize imkan vermek için yaptığını ve yanlış anlaşılıyor olmayı da göze alan, aslında çok düşünceli, hassas ve sevgi dolu bir öğretmendi.  Onun, çevresindekileri yetiştirebilmek için yanlış anlaşılmayı, buna kimi zaman içten içe üzülse de, göze alan, başkalarının yaşamına katkı adına bu bedeli göze alan bir adam olduğunu belki öldüğünde bile değil, vefatından 15 yılı aşkın bir süre sonra, bu günlerde anlıyorum.

Babam ile çalışmak çok ödüllendiriciydi. Yaşadığınız zorlu gelen işlerin sonrasında işi öğrendiğinizi fark ettiğiniz sihirli bir an gelirdi. Mesela ilk bir iki yıl boyunca ihale dosyaları hazırlamanız için verilen onlarca sıkıcı işi, işyeri alanlarına, ya da farklı şehirlerdeki işveren resmi dairelerinin ofislerine sıcakta, soğukta, hastayken ya da o haftasonu Türkiye’nin uzak bir yerine seyahat etmek yerine denize girmeyi hayal ederken yaptığınız yorucu, sıkıcı işlerden sonra, bir gün, bir ihalede, ihale zarfları açılırken, o odada müteahhitler arasındaki konuşmaları dinlerken,  genç yaşınıza rağmen, bahsedilen konuları anlamakla kalmayıp, o kişilerin yaptıklarını fark ettiğiniz hataların hiçbirini yapmamış olmaktan öte, öyle bir hatayı yapabilmenin nasıl mümkün olabileceğini düşünürken bulabilirdiniz kendinizi.   Öğrendiğinizin farkında bile olmadan o işi öğrenmişsinizdir ve o anda kendinizi, o ihale salonunda havalara zıplamaktan zor tutarsınız.  Bu o ihaleyi kazandığınız anlamına falan gelmez. Konu o değildir zaten.  İşi öğrenmişsinizdir, ve o noktaya nasıl geldiğiniz hakkında en ufak bir fikriniz yoktur.  Biri sizi ilmek ilmek dokuyarak o hale getirmiştir ve bu çok sihirli bir histir.

Babam ile çalışmanın, babam için bir iş yapmanın belki en önemlisi bahsettiğim öğreticiliği sayılabilir belki ama babamın ve belki de kendisi için iş yapmayı sevdiğim diğer insanların en önemli özelliklerinden biri takdir güçleridir.

Takdir etmek, esasında bizim kültürümüzde de yer alan bir insan yaklaşımı. Bununla birlikte, kalbe işleyen, ruhu ele geçiren, ve gerçekten büyük bir istekle elimizden gelenin en iyisini yapmaya bizi iten takdir bambaşka bir şey.

Bu özel takdir, çok takdir edilmek anlamına gelmiyor.  Çok defa ya da çok özel sözlerle takdir edilmek anlamına gelmiyor. İllaki başka kişilerinin önünde, özel törenlerle ya da özel ödüllerle ödüllendirilmek anlamına da gelmiyor.  Çok defa, çok özel sözlerle, çok özel törenlerle ve çok özel ödüller ile ödüllendirildiğim anlar oldu çocukluğumdan bugüne.  O özel günlerin yaşamımdaki değerini azımsayamam. Çok değerliler ve beni ben yapan anların bazıları o günlerde, o ödüllerde saklı. Bununla birlikte, ruha dokunan ve içimizdeki en iyiyi ortaya çıkaran takdirin çok belirgin özellikleri var.  Sade şekilde ya da bahsettiğimiz ek süsler ile sunulmuş olsun, takdiri farklı kılan temel bazı özellikler var.  Ve hayatımızı anlamlı kılan insanların bu takdiri kullanmakta çok özel yaklaşımları.

Sanırım işe başladıktan sonra dördüncü yılımdı.  Babamla Ankara’da bir ihaleye girecektik.  İstanbul’dan yola çıkmadan önce ihale ile ilgili evraklarımızın çoğunu hazırlamıştık ama babam teklifini sonuçlandırmak için işin yapılacağı araziyi görmek istiyordu.  Araziyi gördükten sonra kaldığımız otele dönecek ve teklifin detaylarını tamamlayacaktık. Bu çok da makul ve normal bir plandı aslında.  Teklifin emin olmadığımız detaylarını boş bırakarak hazırlayabileceğimiz herşeyi hazırlamıştık. Belki birkaç saatlik işimiz olacaktı ama rahatlıkla tamamlayabilecektik. Tabii ki, herşey yolunda gitseydi.

Sabah ilgili resmi daireye gidip bilgileri almış, akabinde araziyi incelemiş, sonra tekrar tekrar daireye giderek bazı konuları netleştirmiş ve akabinde saat 6 civarında otele dönmüştük.  Biraz dinlenip, akşam yemeğimizi yiyecek ve sonrasında da dosyamızı tamamlayacaktık.

Akşam yemeğine inmek için üzerimi değiştirmek için odaya girdiğimde üzerime bir ağırlık çökmeye başladığını hissettim. Sabah İstanbul’dan gelmiştik. Yol ve günün temposu derken biraz yorıulmuş olmam normaldi.  Yemeğe kadar biraz uzanayım dedim.  Otelin yemek salonuna çağırmak için babamla konuştuğumda gözlerimi zor açmıştım.  Pek de iyi hissetmiyordum, hatta kıpırdayacak halim olmadığını fark etmeye başlamıştım.  Bedenimde garip bir sıcaklık ve aynı zamanda derin bir üşüme hali hissediyordum.  Aklıma gelmeyen başıma gelmişti.  Ateşim çıkmıştı ve duruma bakılırsa pek de az değildi.

O akşam ve gece, otelden temin ettiğimiz ateş ölçer ve ateş düşürücü ile 39 derecelerde seyreden bir ateş ile, biraz kendimden geçip biraz çalışarak, araziyi gördükten sonra yapılması gereken düzeltmeleri görünce belki bir iki değil ama üç dört saatte bitirebilecek bir işi tamamlamak sabaha kadar zamanımızı aldı.  Biraz çalışıyor, çalışamayacak hale gelince, biraz kendim biraz babam anlıma, boynuma, kollarıma, eklem yerlerime soğuk kompress yapıyordu. Esasında şimdiki aklım olsa hastaneye giderdim herhalde ama bir şekilde sanırım ikimiz için de elimizdeki işi yarım bırakmak, ihale dosyasını tamamlamamak bir seçenek olarak görünmedi sanırım.  Daha doğrusu, bir aşamada babamın bana sorduğunu hatırlıyorum.  Sonuçta Ankara’da yaşayan eczacı bir teyzem ve eniştem vardı ve ihale bittikten sonra da onları görmeyi planlıyorduk zaten ama, o geceyi nedense o şekilde yaşamıştık.  Şunu da itiraf etmeliyim, ben de durumumu babama olandan daha iyiymiş gibi göstermek için özel bir gayret içinde olmuş olabilirim.  Çok uzun yıllar bunu yaptığımı söylemek zorundayım.

İşte o gecenin sabahında, ihale evraklarımızı tamamladığımızda ve ihale teklif zarfımızı erittiğimiz mum ile mühürleyerek kapattıktan sonra, otel odamızda kısa bir süre sessizlik oldu.  İçimden çok şükür, diye geçirdiğimi hatırlıyorum.  Bana güvenip sadece benimle bu ihaleye gelen babamı yarı yolda bırakmamıştım.  Ama benim, bugün bile aynı sıcaklık ile hatırladığım, ödülüm babamın o tatlı, açık mavi gözleri ile bana bir süre sessizce baktıktan sonra söylediği iki kelimeydi.  “Aferin kızım.”  

Bize takdir edildiğimizi hissettiren belki de en önemli şey samimiyettir.  Yaptığımızın bizim için değerini ve önemini, bizim samimiyetimizi kalpten kavrayan bir insanın, bu gayretimizi kalpten kabulü ve onun için anlamını ve değerini ifade etmesidir.  Kimi zaman bir bakış, kimi zaman küçük içten bir tebessüm, kimi zaman sırtımıza sıcak bir dokunuş, belki kimi zaman bizi de mutlu eden şatafatlı törenler ve ödüller, kimi zaman da kısacık iki kelimedir gerçek takdir.

Ve her zaman en güzel yol, kalpten kalbe gidendir. 

Yakala

İstanbul’da, Arnavutköy’de, yine sokağa çıkma kısıtlaması olan bir Pazar sabahında, erkenciyim. Saat şimdi 8.30 olduğuna göre, oldukça erken uyanmıştım.  Mayıs ayının ortasını geçtik ve günler oldukça uzadı. Sanırım Mayıs ayı benim en sevdiğim ay.  Sadece doğduğum ay olduğu için değil. Günlerin oldukça uzamaya başladığı, havaların ısındığı ama tatlı serinliklerin de olduğu, doğanın renklendiği bu ayı gerçekten çok seviyorum.  Daimi olarak bir Mayıs ayı halinde yaşasam bu kadar sever miydim bilmiyorum ama ruhuma iyi geldiği kesin.

Bu sabah, yine bol rüyalı bir geceden sonra, birden uyandım.  Sevindim de. Çünkü sabahlar benim için her zaman günün en güzel zamanı.  Mesela hep bir Mayıs ayı sabahında yaşasam, ama tabii güzellikler zıddı ya da yoksunluğu ile de anlamını buluyor.  Haydi, vazgeçtim o hayalden.

Sabahlar gerçekten benim en verimli, en istekli, en berrak olduğum zamanlar. Şimdilerde aynı hızda olmasa da, çocukluğumda da, ve sonrasında da, sabah uyandığımda, neredeyse beş dakika içinde tüm hazırlıklarımı yapıp işe gitmek için kapıdan çıkabilecek hale gelebiliyordum.  Genel olarak hızlı olduğumu da söylerler. Bir şeyleri ağır ağır yapabilmek için emek sarfetmem gerekiyor.  Bu sabırsız olduğum anlamına pek de gelmiyor galiba. Zihnimin ve kalbimin beklentileri olarak çok sabırlı olduğumu söyleyemem belki ama sabırsızlıkla hareket etmeyi de seçmem genelde.  “Sabrın sonu selamet,” sözü gelir zaman zaman aklıma.

Covid-19 ile yaşadığımız bugünlerde, ben de birçok insan gibi eskisine nazaran çok daha fazla online ders takip ediyorum.  Korona günlerinden önce kayıt olduklarıma ek olarak bazı yeni derslere yazıldım ve çok ilginç konular ve insanlar karşıma çıkıyor.  Bunlardan bazıları da şefler.  Doğru, korona günleri, biraz ihtiyaçtan, biraz sıkıntıdan, biraz meraktan içimizdeki aşçıları uyandırdı.  Mutfağa girmeyenlerimiz bile,  ben de bir deneyeyim, dedi.  Bu doğru ve açıkçası görevlerim ve yaşam tarzım nedeni ile uzun zamandır yemek yapma fırsatı bulamazken ben de çocukluğumda keyifle yediğim annemin yemeklerinin tadını bu defa kendim yaparak alma şansını buldum. Bu ruhuma iyi geldi. Korona günlerinin bana en büyük hediyesi kesintisiz bir süre annemin yemeklerinin tadını damağımda hissederek çocukluğuma ve ortaokul ve lise yıllarıma gitmek oldu.

Üniversiteyi Amerika’da okuduğum yıllarda ve sonrasında Türkiye’ye dönüp iş hayatına başladıktan sonra çok uzun süre yemek yapma şansım olmadı.  Ailemle yaşarken annemin ya da yardımcılarının yemeklerini yediğim günleri, ofis yemekleri, şantiye yemekleri, otel yemekleri takip etti.  Evde oldukça az yemek yiyebildiğimi söyleyebilirim.  Sonrasında evli olduğum dönemde yine çok az yemek yaptım sanırım. Doğrusu Amerika’dan gelen bir alışkanlık olsa gerek dışarıda yemeyi sevdim.  Esasında annem ve babam da gezmeyi çok severlerdi.  Pazar günleri bir balık lokantasına gitmek babamın İstanbul’da olduğu günlerde önemli ritüellerimizden biriydi. Her ne kadar ağabeyim ve ben bundan zaman zaman şikayet etmiş olsak da, geriye dönüp baktığımda gözümde o sofralarda canlanan görüntüler olduğu için mutluyum.  Balık lokantalarında buluşmak bizim aile ritüellerimizden biridir aslında.  Özellikle ailenin, büyüklerimizin çoğunun yaşadığı İstanbul’da bayram buluşmalarında.  Buluşma noktamız genelde Kireçburnu’ndaki bir lokanta olurdu.  Çok yakın zamana kadar.  Korona nedeni ile kısıtlı kalmaya devam edeceğimiz bu Ramazan Bayramı’nda bu buluşma olmayacak ama gözümde hatırlayabildiğim bir çok bayram olduğu için mutlu hissediyorum.

Elden ele geçirilen meze tabakları, büyüklerin gençlere ikramları, haydi şunu da ye, haydi şunu da tat hatırlatmaları, büyüklerin uzun masanın bir ucundaki sohbetleri, gençlerin masarın diğer ucundaki paylaşımları.

Ve bu bir balık lokantasındaki bayram sofralarında, gözümün önüne gelen bir resim de, yavaş yavaş çocuk olmaktan, ailemizin küçük çocukları ile ilgilenen yetişkin abla ve sonra da büyüklerin oturduğu bölüme geçen yetişkin olmak.

Şunu da söylemeliyim, bizim ailemizde çocuklar her zaman çok değerliydi ve hala da öyle. O nedenle genelde uzun olarak hazırlanan bu masa yerleşimi çocukların ve gençlerin rahat sohbet edebilmesi için bu şekilde olurdu. Bazen de ailenin en küçüklerinden biri büyüklerin yanına alınır ve onunla sohbet edilir, onun da sohbete dahil olması sağlanırdı.  O sofralar her zaman kalbimizi ısıtan, bizi kuvvetli hissettiren, sevgi ile sarmalandığımız ve adeta uçarak eve gittiğimiz buluşmalar olurdu.

Bu bayram yemeği buluşmaları genelde annemin evindeki çay saati ile devam ederdi ve açıkçası evde de birlikte olmak çok güzel olurdu ama o bayram lokanta sohbetleri ve buluşmaları hep özel kalacak.

*

Son yıllarda pek yemek yapamıyordum demiştim.  Üniversiteye gidene kadar ise, ilkokul değil ama ortaokul ve lise yıllarımda çok yemek yaptım.  Börekler, çörekler, kekler, kurabiyeler, pizzalar, tartlar en başarılı olduklarımdı. Çeşit çeşit yapardım ama evde akşam yemeklerimizi tam menü ile hazırladığım da olurdu.  Okulu çok seven bir öğrenciydim ve günlerimin büyük bölümü ders çalışmakla geçerdi ama sanırım yemek yapmanınn ruha iyi gelebilen bir terapi  olduğunu o günlerde kimse bana söylemeden ve hatta yap bile demeden, kendim bir şekilde isteyerek seçmiştim.  O kadar güzel yemek yaptıktan sonra çok uzun süre yemek yapmamış olmam beni de şaşartıyor ama sanırım bunun nedeni liseden sonra 4,5 yıl kadar Amerika’da yaşamış olmam.  O yaşa göre uzun bir süre.  

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Amerika’da yemekler belki pek güzel değil diye biliriz ama okuduğum Cornell Üniversitesi’nin yemekhane yemekleri gerçekten müthişti. Beni hayrete düşürmüştü.  Cornell’de bir deyim vardı, “Freshmen fifteeen, 1. Sınıf Öğrencisinin 15’i”.  Bu deyimin çıkma nedeni, Cornell’e gelen birinci sınıf öğrencilerinin bu güzel yemekler nedeni ile genelde 15 pound, yani 7-8 kilo alıyor olmasıydı. Bu arada, ben kilo almadım.  Tam tersi o günlerde kendimi şişman saydığım 58 kg’dan 47 kg’a düştüm.  Ama yemekler nedeni ile değil. Kampüsün farklı bölümlerindeki yemekhanelerde sınırsız olarak yemek yeme hakkımız olduğu için, neredeyse durmadan yememe rağmen, kampüs çok büyük olduğu ve derslerimin sınıfları kampüsün sanki bilinçli olarak en zıt köşelerine yerleştirildiği için, yürümekten ve hareketten.   Benim bedenimin yemeği kısıtlayarak değil hareket ederek kilo verdiğini Cornell’deki ilk iki yılım bana öğretti.

İşte, Korona günlerinde, çok uzun bir aradan sonra, ben de çok yemek yaptım.  Açıkçası Korona günleri öncesinde, Lions Federasyonumuzdaki görevim nedeni ile birkaç yıl, neredeyse yılın 10-11 ayı, İzmir’de bir otelde yaşamıştım. Ve o dönemde, neredeyse her akşam başka bir otelde ya da lokantada yapılan toplantılar nedeni ile otel ve lokanta menüleri benim klasiğim olmuştu.  

Türkiye’de ve yurtdışında olduğumda da farklı ülkelerin yemeklerini denemeyi ve yemeyi çok severim.  Favorim ise Japon yemekleri.  Mesela sushi kadar miso çorbasını canım çeker benim.  Sade pilav ile Japon turşusu yemek mutlu eder beni.  Ve hele Japonya’da yediklerime benzer bir Japon tatlısı bulabilmişsem eğer tatlı bir keyif adeta bedenimde dolaşır.

O nedenle, dışarıda belki yenilebilecek her türlü farklı yemeği yıllarca denemiş olduğum için, benim Korona günlerindeki yemek tercihim, lise yıllarımdan beri pek yeme fırsatı bulamadığım annemin yemeklerini yapmak oldu.  Korona dönemine annemi ziyaret ettiğim günlerde İstanbul’da yakalandığım için bu tariflerin üzerinden annemle geçme şansım da oldu.  Bugünlere özel yeni bir yemek defteri açtık.  Annemin Türk Klasikleri. :) 

Bu yemekleri yaparken, zaman zaman internetten farklı şeflerin, mesela Refika Şefin ya da Arda Şefin bu yemekleri nasıl yaptığına da baktım. Refika Şef'in bizim yemek yapma tarzımıza daha yakın bir yaklaşımı olduğu fark ederek farklı tarifleri de inceledim. Ama denemekten ziyade annemin tarifleri ile karşılaştırmak ve farklarına bakmak için.  Mesela, annemin ailesinin büyükleri Kesriye’den, Kastoriya’dan geldikleri için onların yemek yapma tarzı, mesela bir Adana’dan, Çankırı’dan, Taşköprü’den ya da Muğla’dan farklı. Yine mesela, yemekler daha beyazdır bizde.  Salçası azdır. Bazen hiç kullanmayız.

İşte, bir yandan yemek yapar, bir yandan kayıt olduğum edebiyat ve dil üzerine online derslerimi takip ederken, biraz da açıkçası yeğenimin katkısı ile, birkaç yabancı hocanın online yemek kurslarını takip eder oldum.  Youtube’da seyredebileceğimi belki binlerce tarif ve binlerce şef videosu var ama bir şefin kayıtlı öğrencilerine verdiği bir dersi izlemek de enterasan oluyormuş.  Bir iki derse katılırım derken, kendimi bu dersler çok güzelmiş derken buldum.

Ama daha enteresanı, bu şeflerin bazılarından hiç de hoşlanmadığımı ve tarzlarını sevmediğimi düşünürken, bazılarının derslerinde kendimi notlar alırken buldum. Ama yemek yapmaya dair değil, bireysel yaşama, kişisel gelişime dair notlar.  Hani çalıişma masanızın bir köşesinde önemli bir hatırlatma olarak her zaman görmek isteyeceğiniz ya da yatağınızın başucunda her sabah görmek isteyeceğiniz notlar.

Ben yemek üzerine yeni birşeyler göreyim derken, bir alanda ustalaşmış, bir alanda Dünya’da en iyilerden biri olmuş bir kişinin başarısının tesadüf olmadığına bir kere daha şahit oluyordum.  Gerçek başarı, bir konudaki beceri birikiminin ötesinde bir şeydi. Ustalık, sadece ustanın kendi alanındaki gelişmişliğinden öte, deneyimleri ile süzdüğü yaşam bakış açısı ile o işi yapmasından gelen bir zerafet, çok zoru çok kolay görünen bir şekilde yapabilme yetisi olarak yansımasıydı.  Aşçılara, Ustam deriz genelde ama bu kelime belki daha iyi yaşamak, daha iyi öğrenmek, daha iyi insan olmak adına  daha öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylüyor.

Kendimce iyi yaptığım bazı işler ve uzunca bir süre emek verdiğim için bana Hocam, Ustam diyenler zaman zaman oluyor. Henüz oralarda olduğumu sanmıyorum ama bu sözleri her duyduğumda, benim ustam ve hocam olarak kabul ettiğim insanlar aklıma geliyor.  Öğretmenlerim. Anaokulundan bu güne. Şanslılardandım ki genelde ehil ve becerikli, güzel kalpli, özverili, kendini bilen öğretmenler ve eğitmenler karşıma çıktı. Bazen ustalar ile öğrenebilmeyi herkesin yaşadığı bir durum bile sandım. Oysa, ne özel bir hediyeymiş.

Bugünlerde uzun yazıyorum.  Eskiden belki bu anlattıklarımı üç, dört parçaya bölerdim ama bugünlerde böyle geliyor ve olanı olduğu gibi kabul ediyorum.

Tüm bunlara nereden geldim.  İşte bu sabah erken uyandığımda, birkaç hocanın dersini dinledim. Bir tanesinin sözü çok hoşuma gitti. “If you think it touches you, capture it.”  Mealen şöyle tercüme edeyim, “Eğer seni etkiliyorsa, sana dokunuyorsa, onu yakala, kaydet, sakla.”  

Bu cümleyi duyunca nedense kaydı durdurdum, bu cümleyi defterime yazdım ve yatak odamın açık penceresinden gelen kuş seslerini dinleyerek düşüncelere daldım.  Ve o cümle sayesinde, şimdi bu sıcak, serin Mayıs sabahının duygu ve düşünceleri, bugünlerden bir anı olarak bu satırlarda benim için korunuyor olacak.

Mutlu günler dileğiyle. Sevgiyle kalın.

17 Mayıs 2020
Arnavutköy, Beşiktaş, İstanbul