12 Ocak 2011 Çarşamba
London
First I was in Fethiye for our regular Fethiye Loins Club meeting. During the first weekend we hosted regional meetings for Lions Clubs on the cities of Mugla and Antalya. Our District Governor Lion Mr. Nasuhi Ondersev and Vice District Governors Mr. Ahmet Asir and Ms. Canan Banu Dundar were also in Fethiye. We was quite an honur to have so many Lions Clubs' members in our town.
You probably know by now that I love taking pictures. Yet, caught up in the excitement of the events I forgot to take my camera with me, therefore I have no pictures fron the meetings or our dinner in the evening. I hope that our members and our guests will send me some to share.
I left Fethiye on Sunday evening to go to London to attend my reflexology course. I try to plan events and my schedule and for some reason I find events lined up back to back. This was true for Lions Clubs meetings and the course in London.
I will be leaving London in about five hours and I am glad that I came.
London is a city that I feel quite confortable in. I usually fly in with Turkish Airline to Terminal 3 at Heathrow Airport. I usually take a train down to Paddington, Heathrow Express or Heathrow Connect depending on the times of the train. Sometimes I request a driver to pick me up from the airport depending on my energy.
For the last two years I stay at the same hotel in London. I come to this city for so many different reasons that I guess I like to keep somethings constants in my trips. Yet in the last ten or moe stays I have always stayed in different rooms, maybe once in the same room. I did not request this specially, but I did not ask for the same rooms either. It is nice to stay at a hotel with many original painting on almost all of the walls of the building and a piano near the reception area. I never played the piano though, I do not think I am good enough to play publicly at a hotel.
My reflexology course with Mrs. Hagar Basis for IIR Internationa Institute of Reflexology London was very good. I love this technique and I love the way Hagar teaches it. Reflexology is a very effective technique for my ailments and it is a shame that it is not well known in Turkey. Also there are many people who call themselves reflexologists after a weekend workshop. If you would like to learn more about reflexology, check out the IIR websites.
I am flying back to Turkey with a night flight because I will be attending a training camp for four days starting tomorrow morning. My flight will arrive in Istanbul at around 5-5:30 am and I need to be in a class by 10 am at a location a few hours drive from my home in Istanbul. I did not plan it this way. It is the way it is.
I am happy to complete the two hurdles without trouble and I hope I can complete the camp successfully. It is an important and precious training for me. I will write about it later on.
It is almosy 5:50 pm and it is dark in London now. Although there are about five hours to my flight, I guess it is time to get moving. I feel tired to go sight seeing. I would like to go to airport and do some reading and relaxing there.
I was in Northeastern London at a Buddist center for my reflexology course. During lunch we went to a small restaurant called The Muse. The waiter's accent made me think that he could be Turkish, but I did not ask. Later on I heard him speak Turkish with someone in the open kitchen. It turns out the bistro was owned by a Turkish and a French guy and our waiter was a friend of the Turkish owner, helping out his friend at times. The portions were a little small and may be the prices were a little high, but it was a nice, pleasant, friendly place, with a more French apperance than Turkish.
I bought a singing bowl from the Buddist center. In Istanbul and in Fethiye I have bowls that I had bought from Japan and Findhorn Ecovillage in Scotland.
Apart from Turkey, the US has been the country that I have stayed longest in since I went to college there for four year. The UK follows it. I had been to different parts of the UK, but London has always been my city. It is a city that everytime I leave, I feel I will be coming back again.
With lots of love to you all.
Have a wonderful 2011.
6 Ocak 2011 Perşembe
İsraf

Ocak’ın ilk haftasında bile ne kadar soğuk olursa olsun sıcak Fethiye. Bugün araba ile gideceğim yerlere bir hırka ve atkı giyerek çıkıverdim. Tamam biraz yürüyecektim ama mont giymeye ihtiyaç duymadım. Fethiye kış günlerinde binalar soğuk olur. Özellikle dağlar nedeni ile evlerin çok güneş almadığı semtlerde. Birçok evde ısınma tertibatı yoktur. Klima ile ısınmaya çalışır evler. Bunun nedeni müteahhitler esasında. Yazlık olarak ev almak isteyenlere evlerini pazarlamak istedikleri için kışları pek düşünmüyor. Isınma için döşenecek tesisat bir maliyettir ne de olsa. Ben Fethiye’deki evimde bu sıkıntıyı yaşıyorum. Bitirilmiş bir binada ısınma konusunu çözmek o kadar kolay değil. Hele enerjiyi tasarruflu kullanacak bir şekilde çözmek çok daha zor.
Evimde yatılımda büyük sorun. Binanın müteahhitti inşaatta çok iyi malzeme kullandığını söylüyor ama aynı katta komşumda olan müteahhit beyin personeli ile biraz yüksek sesle yaptığı konuşmaları kelime kelime rahatlıkla duyuyorum. Ses yalıtımı konusunda belli ki sonuç başarılı değil.
Çatı katında çok özel ahşap ile tavan kaplaması kaptıklarını daireye baktığım günlerde övünerek anlatmışları. Maalesef aradan geçen üç dört yılda tavan o kadar çok defa su aldı ki lambriler kabardı, karardı. Hani ahşap kaplamamış olsalar tamiri çok daha kolay olacak. Üç yılda eski yüzlü oldu çıktı. Bina devlete okul bina müteahhitliği yapan bir firmanın, üstelik şantiye şefliğini bir inşaat mühendisinin yaptığı bir bina. Binanın ana yapısı sağlamdır diye düşünmek ve inanmak istiyorum ancak ses ve ısı yalıtımı adına sonuç pek başarılı değil. Doğramalar çift cam olmasına rağmen muhtemelen bağlantılarında bir sıkıntı var ki elektrikler kesilirde klimalar çalışmaz ise hızla soğumaya başlıyor ev. Çatı’dan da büyük ısı kaybı olduğunu fark ediyorum. Dışarının sesleri evin içinde gibi çatı katında. Evin karşısındaki ilköğretim okulunun bayrak töreni sırasında İstiklal Marşı’nı sanki evin içinde okuyor çocuklar. Yalıtım dedim ya içler acısı durumda.
Binanın müteahhiti bunu bilerek mi yaptı? Kasten oturanlara zarar vereyim diye yapmamıştır. Kendi de aynı binana mülk sahibi. Ama mühendislik olarak başarılı bir hizmet vermedikleri kesin.
Kabahat biraz da bende. Daireyi görünce, bir de bahar vaktiydi, güzel geldi, aldım. Yeni bir Fethiyeli olduğum ve kışları Fethiye’de yaşamaya alışkın olmadığım için evin kış şartlarını hayal edemedim. Doğduğumdan beri İstanbul’da kaloriferli dairelerde yaşamaya alışmışım. Kestiremedim.
Çevre konularına eğildikçe evin yalıtım sıkıntısı içimi acıtır oldu. Türkiye’de milyonlarca yalıtımı doğru yapılmamış ev var. Kim bilir ne kadar çok enerji kaybediyoruz? Kim bilir o israf edilen enerji ile neler yapılabilir?
Ocak ayının ikinci haftası Enerji Tasarrufu Haftası. Evlerimde Türkiye’nin kaderini paylaşıyorum. Kısa vadede apartman dairemde ne yapabilirim bilmiyorum. Yalıtım yapılacaksa buna bütün bina maliklerinin karar vermesi gerekiyor ve daha dört yıllık bir binada bunu yapmak için gereken masrafı karşılamakta kolay değil.
Yaptığım ve sizlerinde kolaylıkla yapabileceği bir şey var ama. Enerji tasarrufu adına hepimiz ortak hareket edersek fark yaratabilecek bir şey. Elektrikli ve elektronik aletlerin hayatımıza girmesi ile evlerimiz, işyerlerimiz birçok alet ile doldu. Televizyonlar, müzik setleri, bilgisayarlar. Aletler fişe takılı olarak bekliyor. Kullanıma hazır. Ancak bir elektronik alet “stand-by” konumu dediğimiz elektrik aldığı ancak tam kullanımda olmadığı konumda da elektrik harcıyor. Klimalarda stand-by’da bekliyor genelde. Sadece ülkemizde bile milyonlarca evde bu aletler her saniye elektrik çekiyor. Bir evin elektrik faturasında bunun etkisini ölçmek belki zor ama, yüzbin, bir milyon televizyonun stand-by’da çektiği elektriği düşünün. Boşa harcıyoruz. Fişe takılı aletlerde elektrik çekiyor, ısı yaratıyor. Bilgisayarlarımız açık olarak fişe takılı saatlerce, günlerce açık bekliyor bazen. Hani bir eposta gelirse, biri mesaj atarsa duyup, görüp cevap verelim diye. Telefon şarj aletlerimiz fişe takılı bekliyor, biz telefonlarımızı takıp çıkarıyoruz, fişi çıkarmak bazen aklımıza gelmiyor, aradan günler geçiyor.
Türkiye’de enerji tasarrufu adına yapılabilecek çok şey var. Var da gelin biz en kolay ve basit olanlarından başlayalım. İki şey. Hepimiz hayatımıza katabilir ve uygulayabilirsek fark yaratacak iki şey:
1- Elektrikli ve elektronik aletleri kullanmadığımızda tamamen kapatalım. Stand-by konumunda tutmayalım. O küçük kırmızı ışık görünmesin. Düğmesine basarak kapatalım aleti. O kırmızı ışığı kapatmak için gerekeni yapalım. Dünyanın henüz kıymetini tam idrak etmediği ama kaybetme riski ile karşı karşıya kalmakta olduğu enerji stoklarını boşa harcamayalım.
2- Aletleri kullanmadığımız zaman fişten çekelim. Fişteki alet kullanmasak da az da olsa elektrik çekmeye devam eder. Sizlerinde mutlaka fark ettiği gibi alet ısınır. Hepsi değil ama bir çoğu. Elektrik uzatma kabloları vardır, kırmızı ışıklı düğmeli. Kullanmadığınız zaman kapatın o kırmızı ışık yanan düğmeyi. O düğmelerden onbinlerce, yüzbinlercesi bir yerlerde yanıyor olduğunda harcanan enerji ile kaç köy, kasaba, şehir aydınlanır acaba?
2011 yılında, Enerji Tasarrufu Haftası’nda gelin bu iki şeyi alışkanlıklarımızın arasına katarak devam edelim yaşama. Sonra bir tane daha, ve bir tane daha. Bakarsınız bir süre sonra tüm kaçakların önünü tutmaya başlamışız. Bakarsınız bir gün biz insanoğulları kendimiz ile gurur duyarak yaşamaya başlamışız. Biz Dünya’dan, Dünya bizden memnun. Kim bilir… belki o günleri de görmek bizlere nasip olur…
2 Ocak 2011 Pazar
Bitmeyen Öğrencilik ve Zihne Takılan Basit Sorular

40 yaşımı doldurdum. Ne yaşlı olduğumu düşünüyorum ne de genç. Adlandıramadığım bir yaştayım. Bazen beş yaşında hissediyorum, bazen çok fazla yaşamış ve göreceklerimi görmüş gibi.
Yaşamımın büyük bir bölümü öğrencilik ile geçti. Yanlış anlaşılmasın üniversiteyi bitirir bitirmez iş hayatım başladı ama öğrenci olmayı hiç bırakmadım.
Altı yaşında anaokuluna giderek başlayan okul yıllarım, ilkokuldan sonra ortaokul, lise ve üniversitede aldığım mühendislik eğitimi ile ana hatları ile son buldu. Ama işimle ilgili olsun olmasın eğitimler almaya devam ettim. İnşaat işimizde çalışmaya başladıktan sonra İstanbul Üniversitesi’nin açtığı dış ticaret kursuna, muhasebe kurslarına gittim. Türkiye’nin tek düzen hesap planına geçtiği yıllarda işimizde muhasebe konularını da sağlam bilgi ile öğrenmek istemiştim. Akşamları ve hafta sonları farklı kurslara gittim. Aile şirketi yönetimi ile ilgili eğitimlere katıldım. Hobi olarak bir resim atölyesinde resim çalışmaya başladım. İspanyolca öğrenmek için kursa gittim, Fransızca öğrenmek için bir süre ders aldım. İlkokuldan sonra otuz beş yaşından sonra önce İstanbul’da, sonra kısa bir süre Fethiye’de piyano dersi aldım. Şimdilerde kendi başıma çalışmaya devam ediyorum.
Kişisel gelişim, tamamlayıcı tıp ve koçluk ile ilgilenmeye başlayınca, son on küsur yılda aldığım eğitim, katıldığım seminerlerin sayısını takip edemez oldum. Önceleri sertifikalarımı bir yerde topluyordum, sonra İstanbul, Fethiye, ev, ofis derken dört bir köşeye dağıldılar sertifikalarım. Artık mesleki diyebileceğim onlarca tekniğin eğitimini aldım. Birkaç yıl önce hayatıma Japonya’nın girmesi ile Japonca öğrenmeye başladım. Dans etmeyi öğrenmek istiyorum. Yetmiyor. Yeni bir şeyler gördüğümde öğrenmek ve yapmak için büyük bir arzu duyuyorum. Genelde bir işe başlamak konusunda çok çok iyiyim. Sonucunu getirmek ve tamamlamak konusunda onlu, yirmili yaşlarıma göre daha zayıf olduğumu düşünmeye başladım. Eskiden başladığım her şeyi başarı ile tamamlardım. Şimdilerde daha farklı yaklaşıyorum sanki sonuçlara.
Bu kadar çok eğitime katılmaya ihtiyacım olmadığını çok söyledi arkadaşlarımın bir kısmı ve ailem. “Artık eğitim alma,” diyen hocalarım da oldu. “Yeterlisin,” dediler, “eğitim almana gerek yok. Artık öğrenmeyi bırak ve yapmaya bak.” Bir yandan boş durmuyordum, öğrendiklerimi uyguluyordum, bir yandan mesai gibi öğrenmeye devam ediyordum. İş ve öğrenme sanki yaşamımda eşit bölünmüş zaman alıyordu. “Artık eğitim almayı bırak,” sözünü o kadar çok duymaya başlamıştım ki ben de haklı olabilirler mi diyerek soruyordum artık kendime. Tek yaşadığım ve çoluk çocuk olmadığı için istediğim gibi hareket etme özgürlüğüne sahiptim. Eğitim için Londra’ya gitmen gerekiyor deseler gidebilirdim. Japonya’ya gitmenin doğru olacağını hissediyorsan atlayıp iki haftalığına gidebilirdim. Tabii bazen gerçekleşmesi için yaşamında müsaade etmesi gerekiyordu, ama genelde arzuların yönünde hareket edebilme özgürlüğü yaşamım bana verdi, özellikle son beş altı yılda.
Aynı anda çok şeyi yapmayı denediğim için kendimi hatalı görmeye başladım. Fazla şey yapınca her birini arzu ettiğim kadar iyi yapmaya vakit olmuyordu. Bazı konularda daha yavaş ilerlemem gerekiyor. Oysa etrafımda bir konuya odaklanmayı başaran arkadaşlarım beraber çalışmaya başladığımız bir konuda hızla ilerliyorlardı. Ben zaman ayırabildiğim hızda, yani çok daha yavaş ilerliyordum. Onların hızı ile kendi hızımı karşılaştırma yoluna gittiğimde, evet kıyaslıyordum, kendimi yavaş buluyordum. Ben yoksa maymun iştahlı mıydım?
Belki son bir yıldır kendime kızmaya başladığımı fark ettim. Bir yandan danışmanlık ve eğitmenlik yapıyor, çalışıyor, diğer yandan eğitimler almaya devam ediyordum; parçası olduğum dernek ve grupların, özellikle üyesi olduğum Fethiye Lions Kulübü ve bağlı bulunduğumuz Lions Yönetim Çevresi’nin faaliyetlerine katılmaya zaman ayırmaya gayret ediyordum. İyi gidiyordu ama şöyle dört dörtlük diyemem. Yoğun, hareketli, verimli, biraz eksik ve yarım kalan. Sonuçlar güzel olsa da zihnimde işle ilgili, dernekle ilgili aynı çalışmalarda kullanılabilecek ama zaman yetmediği için uygulamadığım detaylar vardı. Mutluydum, ancak bana söylenen sözleri kulaklarımdan tam olarak silemiyordum. “Çok fazla şey yapıyorsun, çok eğitim alıyorsun, sadeleşmen lazım, böyle gitmez, dur, dinlen.” Yeni eğitimler aldığım ve hala da almayı istediğim için kendime gerçekten kızmaya başlamıştım. Kendime zarar mı vermeye çalışıyordum? Zihni olumsuz düşünceler dünyasında bırakırsanız evrende ışık hızı ile olmadık yerlere seyahat etmeye başlar. Çok mutluydum, çok keyifliydim, yorulmuş olmak da mutlu hissettiriyordu bir yandan, Ama itiraf etmek zorundayım, o sesler ve bana getirdiği düşünceler de içimdeydi. Aynı anda farklı şeyleri yapmaya çalışarak kendimi yavaşlattığımı düşünmeye başladım. Çok iyi giden onlarca işe ve projeye rağmen kendimi başarısızlığa mı götürmeye çalışıyorum gibi soruları bile sormaya başladım. Koşarken sesi yükselmeye başlayan sorulardı bunlar.
Kasım ayının sonunda ne olduysa oldu birden yaşam beni aniden ve hızla durdurmaya başladı. Bilgisayarlarım bozuluyor, dikkatinizi çekerim çoğul eki kullanıyorum, telefonlar, hard diskler, arabalar, internet siteleri, internet bağlantıları, yazıcılar, hayatımda hızlı yaşamda çalışmamı ve dünya ile irtibatımı sağlayan elektronik kendini kapatıyordu, çalışma ve iletişim dünyam dağılıyordu. Dört hafta kadar da pek toparlanmadı. Bu arada bu satırları yazdığıma göre tünelin sonundan ışığın göründüğünü söyleyebilirim. Kendimi aniden çok yorgun hissetmeye başlamıştım, yapılması gereken acil işler nedeni ile yurtdışı seyahatlerimi, Türkiye içi seyahatlerimi ardı ardına iptal etmek zorunda kalmıştım. Neredeyse bir ay boyunca ne planladıysam farklı bir şekilde gelişti, sonuçlandı. Hayatın zaman zaman getirdiği yeniliklere açığımdır ama hangi uçağa bilet aldıysam, bir tanesi dışında, hepsini değiştirmek zorunda kaldım. Tek değiştirmediğim beni Konya’ya Hz. Mevlana ziyaretine götüren biletti. Ama Konya’dan dönüşüm de hiç planladığım gibi olmadı. Son bir yıla göre ani ve hızlı değişen, farklı günler.
Doğal olarak zihnimdeki sesler daha da yükseldi. “Sen durmadın, bak yaşam seni durdurdu.” Bu doğruydu. Yaşam gerçekten beni elindeki her imkân ile durdurmuştu. Zarar vermemişti, aksaklıklardan zarar gördüm dersem yalan olur, ama durdurmuştu. İstediklerimi hayata istediğim hızda geçirmeme hiçbir şekilde imkân vermemişti.
Yaşam beni durdurmuştu da, neden durdurmuştu?
İlk reaksiyonum bana söylendiği gibi ben yaşamımı sadeleştirmediğim için yaşamın benim için sadeleştirdiğiydi. Arada hastalanarak yatağa da düştüğüm ve gerçekten hiçbir şey yapamadığım günlerden sonraki sakin günlerde bu durmanın yaşamıma bakmam de için bir işaret olduğunu görüyordum. Belki gösterdiği şey bu defa ilk aklıma gelen şey olmayabilirdi. Bir soru sorduğumuzda genelde içimize doğan ilk cevap en doğru cevaptır. Tabii cevabın yüreğimizden gelmesi gerekir, başkalarının kulağımızda yankılanan seslerinden değil.
Yaşamın, evrenin, Yaradan’ın, bizi seven ve koruyan varlıkların, yaşayan veya kaybettiğimiz büyüklerimizin, sevdiklerimizin bizlere hep seslendiğini düşünürüm. Duysak da duymasak da bizimle konuştuklarını. Farklı bir seslenme. Sevinç, heyecan, yürek kıpırtısı gibi farklı bir dil konuşuyor Evren. Evrenin sesi duygularımızın anteni ile güzel duyuluyor.
Yaşamımda aynı anda çok şeyin olması ve bitmeyen eğitimler belki üç yıldır süren ama Aralık ayının son günlerinde yüreğimi sıkıştırmaya başlayan bir konu. İdi. Bu hisleri netleştirmem gerekiyordu. Beni rahatsız ediyordu. Böyle gitmezdi canım. Hep ders çalış, hep bir şeyleri öğrenmeye çalış. Karar almak gerekiyordu artık. Sadeleşmek gerekiyordu. Bunun doğru olacağını kabul etmek istiyordum. Kabul etmeyi de ciddi olarak denemeye başlamıştım.
Ta ki 31 Aralık 2010 gününe kadar.
Yurtdışındaki bir hocamı aradım yeni yıl için. Özellikle zihnimde son birkaç gündür gece gündüz kendini hatırlatan bir konuyu konuşmamızın sonunda hızlı bir şekilde açtım. Belki konuşmaya değmeyecek kadar basit ama netleştirmem gereken bir konuydu. Yaşamın acil ve zorlu konuları yanında ne kadar basit bir konu. Kendimi eleştirmeye başladığım için artık sağlıklı değerlendiremediğim bir konu oluyordu. Konunun aklımı bu kadar meşgul ediyor olması da hoşuma gitmiyordu.
Sordum: “Ben devamlı eğitimler alıyorum. Bunların bir kısmını hızla tamamlıyorum, bir kısmında daha yavaş ilerliyorum, tamamlanmayı bekleyen yarım yada henüz bitmemiş eğitimlerim var, başlayıp tamamlamadığım eğitimler var. Hep bir eğitim, hep bir eğitim. Ve ufukta da varlar. Artık yeter diyerek tüm eğitimleri bıraksam mı?” diye sordum. “Öğrencilik yeter mi artık? Yaptıklarım ile hatalı mı davranıyorum?”
Telefonda kısa bir sessizlik oldu.
Hocam sakin sesi ile tane tane konuşmaya başladı. “Buna başladığım birçok şeyi yarım bırakıyorum diyebilirsin. … Ya da birçok farklı şeye dokunuyorum diyebilirsin. … Senin farklı şeyleri denemen gerekiyor. … Aradığını bulmak için senin dokunman gerekiyor, sen de bunu yapıyorsun. Burada yarım olan ne?”
Çevremde ruhuma ayna olan insanlar olduğu için şükrediyorum.
Olmadık şeyleri dert edebilir hale gelebiliyor insan, göz göre göre.
Öğrenmekten güzel bir şey var mı?
Bu yazıyı yazmaya başladığım 1 Ocak sabahından sonra günü 2 Ocak’a bağlayan gece Haber Türk’te Tarihin Arka Odası programına eniştenim erkek kardeşi Prof. Dr. M. Akif Aydın konuk olarak katıldı. Gece yarısından sonra televizyon seyretmek pek âdetim olmadığı ve bolca seyahat ettiğim için daha önce iki üç defa kısmen seyrettiğim bir programdı bu. Akif Hoca’yı programın başından saat sabah dörde kadar televizyonda dinlerken öğrenmek, öğrenci olmak ve fazla eğitim almak gibi konularda söylediklerim benim için uzun bir süredir gerçek olmakla beraber çok anlamsız geldi. Bir hukuk tarihçisi olan Prof. Dr. Akif Aydın’ın muazzam bir hukuk ve tarih bilgisi var. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) tamamlamak üzere olduğu İslam Ansiklopedisi’ndeki çalışmaları ve İstanbul Kadı Sicilleri Projesinin hayata geçmesindeki katkıları çok değerli. Yaptığına gönlünü, ruhunu vererek yapan bir insan. Bir insan bu kadar çok bilgiye sahip olmak için yemeden, içmeden, uyumadan devamlı okusa zaman yetmez diye düşünmeden edemiyorum dinleyince. Akif Ağabey’in “Kadı Sicillerinde İstanbul” adlı kitabı tesadüfen canlı yayınlanan programdan birkaç saat önce elime geçti. İSAM ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının katkıları ile basılan ve 40 cilt olarak tamamlanması planlanan İstanbul Kadı Sicilleri kitapları araştırmacılara yönelik bir çalışma olmakla beraber Prof. Dr. Akif Aydın’ın kitabı bizlerin konu hakkında bilgi edinmek için okuyabileceğimiz bir kıymetli bir kitap. İstanbul’un tarihi dünyasına girmemiz, ruhuna dokunmamız için bize bir kapı açıyor.
…
Steve Jobs’a 18 yaşımdan beri hayranım. Üniversite birinci sınıfta Amerika’da dinlemeye şansına kavuştuğum Jobs’un Facebook’ta Amerika’da ünlü bir üniversitenin mezuniyet töreninde yaptığı bir konuşmayı dinlemiştim. Steve Jobs kendisini evlat edinmiş olan anne babasının ömürleri boyunca biriktirdikleri parayı üniversite eğitimine harcamanın doğru olmadığını hissetmiş, okuldan ayrılmış, ancak üniversitenin kampüsünden ayrılmamış. Arkadaşlarının odalarında yerde yatarak, kola gazoz metal kutularını 5 sent depozito ücretleri için toplanmış ve okulda ilgisini geçen ve o üniversitenin başarılı olduğu kaligrafi konusunda derslere dışarıdan katılmıştı. Dünyada sadece Jobs’un kurduğu Apple’ın değil tüm bilgisayarların kullandığı yazı tiplerini yaratmıştı. Bilgisayar dünyasının yazıya dair dünyası Steve Jobs’un üniversiteyi bırakıp yüreğini çeken kaligrafi derslerine katılması ile oluşmuştu. “Noktaları ileriye doğru bakarak birleştiremezsiniz,” diyordu Steve Jobs. “Onları sadece geriye doğru baktığınızda birleştirebilirsiniz.” Yüreğimizin sesini dinlersek ve sevdiğimiz şeyi yaparsak o noktaların mutlaka birleşeceğini ve yaşadığımıza sonunda şükredeceğimiz günlerin geleceğini paylaşıyordu. Özellikle cesaretle ve inançla yüreğimizin sesini dinlemekten. “Sevdiğiniz şeyi yapmak zorundasınız,” diyordu. “Harika bir iş yapmak için yaptığınız şeye aşık olmalısınız, çok sevmelisiniz.” Ve “Zamanınız az, dogma ile yaşamayın, başkalarının düşünceleri ile yaşamayın,” diyor. “Başkalarının fikirlerinin gürültüsü iç sesinizi duymanıza engel olmasın.”
O konuşmasında çok farklı şeylerden de bahsediyordu Steve Jobs. Farklı zamanlarda dinlediğimde farklı mesajlar alıyorum sanki. Yeni yılın ikinci gününde doğru yanlış diye değerlendirmeler yapmayı bırakıp yüreğimin çektiği şeyleri yaparak yaşamak istiyorum. Zaman kaybetmeden. Belki Fransızcam hiçbir zaman arzu ettiğim seviyeye gelmeyecek, belki hiçbir zaman piyanoyu istediğim kadar iyi çalamayacağım. Belki koçluk mesleğinde en üst yetkinlikleri alamayacağım, belki alabileceğim. Bilmiyorum. Belki Japonca yazı yazacağım günler gelecek, belki konuşma Japoncamı pek de ilerletemeyeceğim. Bilmiyorum. Noktaların izini yüreğimdeki heyecan ile takip edeceğim. Akif Ağabeyi her dinleyişimde içimde artan istekle tarih okumaya devam edeceğim. Noktalardan oluşan resmin beni beklediğini bildiğimi hatırlayacağım.
…
Bu Pazar günü sabahında, saat 04:30’da Ocak ayında olduğumuz için güneşin doğmasına daha çok zaman olsa da hafif hissediyorum. Özgür hissediyorum. 31 Aralık gününden beri hissetmeye başladığım özgürlük hissi ile hafifliyorum. Henüz tam değil. Sistemimin kendimi tam olarak kabul etmeyi de hatırlaması gerekiyor. Arada nasıl da unutmuşum. Duygusal Özgürlük Tekniği EFT çalışmalarında çok kullanılan bir cümle vardır: “Kendimi seviyor, onaylıyor ve kabul ediyorum.” Danışanlarımın, öğrencilerimin kullanmasını önerdiğim bir cümle. Benim kullandığım ama belli ki Zeynep için arkasında yüzde yüz duramadığım bir cümle. Hakkıyla söylenmesi istendiğinde dudaklardan oldukça zor dökülen bir cümle. Huzur, sağlık ve mutluluk için koşulsuz, şartsız kabulü gereken bir cümle. Sanırım benim bu cümleyi daha derinden sahiplenerek söyleme zamanım geldi.
Bundan yirmi yıl önce yaşamımın belki yüzde doksan, doksan beşini işgal eden korkular, kaygılar, endişeler, beni bu yazıya getiren ki gibi basit ama zihnimi meşgul eden sorular şimdilerde yaşamımın belki artık çok küçük bir yüzdesini işgal ediyor. Yine de bir danışman olarak çuvaldızı başkalarına batırmadan önce iğneyi kendime batırdığımdan emin olmak istiyorum. Kendimi kabulde neredeyim? Ruhum ve bedenim o yüzde birlere ikilere bile tahammül etmek istemiyor anlaşılan. Beni durduran sigorta sistemi artık bir iç savaş istemediğini net olarak söylüyor: İstiyorsan yap. Yapmıyorsan istemiyorsun, yola devam et, istediğin şeyi bul. Yap, yap, yap. Yüreğine güven. Boş durma. Kendini ne yeterli gör, ne yetersiz. Sev ve kabul et. Yaşam güzel ve güzel olacak. Sen mutlu olmaya bak, sevdiğin şeyi yap. Senin için başka yolu yok. Çalışmayı, okumayı, öğrenmeyi unutma.
…
Steve Jobs önemli bir şeyi daha hatırlatıyor. Pankreas kanseri ile karşılaştığı zaman yaşadığı şoku ve öleceğimiz gerçeği ile karşılaşmanın yaşamı nasıl da berraklaştırdığını. … Ben artık hastalık ile öğrenmek istemediğimi kesinlikle biliyorum.
…
Beni tam olarak nereye götüreceğini bilmediğim yoldaki ilerleyişim devam ediyor.
Oraya gidebilmek için gereken bitmeyen öğrencilik diyorsa yüreğimin sesi, mutlaka dinlemek gerekiyor.
31 Aralık 2010 Cuma
Piyano'daki Yeni Yıl
Piyanomun üzerinde bu yıl hediye gelen bir kalbin önüne uzanmış bir melek figürü olan bir mumluk, üzerinde beyaz ve mor renkte mumları ile iki küçük şamdan, dünyanın farklı köşelerinden yedi çan duruyor. Bu yedi çan annemin geniş çan koleksiyonu yanında çok küçük. Ben seyahatlerimde kendime çan almak yerine anneme alıyorum.
Yeni yıl için bir fotoğraf seçmek isterken bu görüntü geldi gözümün önüne ve bende fotoğrafını çektim. Piyanonum üzerinde annemin Ankara'dn aldığı ve çok sevdiğim bir Şems-i Tebrizi heykeli, Japonya'da Shumei Vakfı'nın Miho Müzesi'ndan aldığım Miho Jibo Kannon dokuması ve Pegasus heykeline ait iki kartpostal ve Mayıs ayında yine Shumei'nin Japonya'da katıldığım Grand Sampai buluşmasında verilen bir kart da var. Mayıs ayında bana gelen kartın verdiği mesaj yaşamımdaki her adımın benim için bir öğrenme deneyimi olduğu – “Each step is a learning experience for you.” Gerçekten bol öğrenme ve deneyim ile geçen bir yıl oldu Mayıs’dan bugüne 2010 yılı.
Piyanonun üzerinde başka neler var? Hanon piyano parmak egzersizi kitabım, kuzenlerim Reyhan ve Mehmet'in Hawai'den getirdikleri bir kitap ayracı, Japonca Japonca chantlerin ve Üstat Meishusama'nın şiirlerinin yer aldığı Miakarishu kitabım da piyanomun üzerinde duruyor. Piyano öğrenmeye başladığım zaman bana alınan ama kimin tarafından yapıldığını bilmesem de kapağını kapatmak için zorlandığı için bozulmuş olan çocukluğum ve ilk piyanom ile beni bağladığı için önümden ayırmak istemediğim ahşap kutulu Alman yapımı Wittner metronomum da orada. Üzerinde nar figürleri olduğu için aldığım eski Türk çini desenlerini çağrıştıran turkuaz mavi zeminli karton bir kitap ayracı Hawaii’den gelen ahşap kitap ayracının altında duruyor.
Piyanomun üzerindeki son parça bir saat. Bundan birkaç yıl önce, üç ya da dört yıl olmalı, kaptanlık belgemi aldığım yılın sonunda bir dostumun 31 Aralık günü verdiği bir yeni yıl hediyesi. Dümen şeklinde bir saat, ve dikkatinizi çekmek isterim dümeni dönen dümen şeklinde bir saat bu.
40 yaşımı doldurmuş olarak yaşadığım bu 41. Yılbaşında güneşli ve bana mutluluk hissi veren bu 31 Aralık gününde İstanbul’da olmaktan mutluyum. Yeni yıl özel bir buluşma ya da büyük bir parti ile değil sakince karşılamayı planlıyorum. 2010 yılı oldukça hareketli günler, haftalar, aylar getirdi. İstanbul’da olduğum ve yüreğimin sıkışmaya başladığı günlerde piyanomun üzerindeki karta şöyle gülümseyerek baktığım olurdu. “…Her adım bir öğrenme deneyimi…”
Cevaplar

Enerji çalışmaları yapmaya başladığında en çok istediğim şey hocalarımın hepsinin olmasa da birkaç tanesinin yapmayı başardığı gibi kişileri ve durumları okuyabilmekti. Bana başvuran bir kişinin sorunlarını bilebilmek, içinde olduğu durumu bilebilmek, görebilmek. Çok net hatırlarım bir hocam “Bilmek önemli değil, o kişiye yardımcı olabiliyor musun, önemli olan bu,” demişti. Bunu çok düşünmüştüm. O günlerde enerji vermeyi biliyor ama yaptıklarımın etkisini enerji gözüyle tam olarak değerlendirmediğime inanıyordum. Aradan geçen yıllarla kişilerin durumlarını, yaşadıklarını oldukça net olarak bilebilmeye başladım. Yardım etmek için farklı metotlarda öğrendim, öğrenmeye devam ediyorum. Ancak o gün hocamın söylediği şeyi aradan altı yedi yıl geçtikten sonra bugün çok daha iyi anlıyorum.
Bugün benimle görüşmeye gelen bir bey ile konuşurken o kişinin yaşadığı durumu, geçmişten onu bugüne getiren şartları görebiliyordum. İçinde olduğu durumu tarif ediyordu ve benim de gördüğüm resim söylediklerini teyit ediyordu. Yaşadıklarını ve yaşamak istediklerini tarif ediyordu. Arzuladığı resme ulaşabilecek güçte olduğunu da görebiliyordum. İsteği ile o sonuca ulaşmasını engelleyen şeyin ne olduğunu bilmek istiyordu. Bu soruya cevabım yoktu. Görebildiğim farklı nedenler vardı ama tam olarak adlandıramıyordum, o kadar net değildim. Bir ömürde biriktirilen birçok nedenin sonucuyla varılmış olan bir noktayı birkaç saat içinde ulaşmak o kadar kolay değildir. Bilebildiğim bu kişiyi kuvvetlendirirsem, arınmasına ve içinde yaşadığı mekânların arınmasına yardım edersem, cevabı görebilecek ve istediği değişimi yaşayacak hale gelebileceğiydi. Ancak sorusuna net bir cevabım yoktu.
Benimle görüşmeye gelen bu beyefendinin böyle bir beklentisi yoktu ama genelde enerji çalışması yapmaya gelenleri çabuk sonuç görme beklentisi olur. Bir kişi yıllarca bir psikolog ile görüşerek sorunlarına çare aramış olabilir, fiziksel rahatsızlıkları için aylarca, yıllarca doktora gitmiş olabilir, ancak sıkıntıları için tamamlayıcı tıp metotlarını, özellikle ölçümü daha zor olan enerji çalışmalarını denediğinde bir görüşmede çok büyük sonuçlar görmeyi bekleyebiliyor. Yıllarca yaşanan farklı etkilerden oluşmuş bir sıkıntının bazen bir çalışma ile giderilmesi mümkün olur. Bazen gerçekten bu olur. Ancak genelde sorunlar büyük birikimler ile oluştuğundan kişinin sorunları kabul edebilmesi, yerine göre acılardan vazgeçebilmesi bir zaman gerektirir. İnsanı iyileştiren şifacı değil. Şifacı doğru ortamı sağlayabilir, destek sunabilir, yardımcı olabilir, ama kimse kimseyi iyileştiremez. Biz kendimizi iyileştirebiliriz. İyileşmek, daha iyi, daha mutlu olmak bizim kararımızdır. Modern tıp bir araçtır, destekleyici metotlar araçtır. Kimse bizi mutlu edemez, biz mutlu olmayı seçmedikçe başaramaz. Fizik tedavi uygulamalarında bir defa ile ağrılarımızın geçmesini beklemeyiz. Bazen haftada birkaç defa olmak üzere haftalarca, bazen aylarca fizik tedavi seanslarına gideriz. Ben yıllar önce hem sağ hem sol omzumda beni geceleri uyutmayan ağrılarım için fizik tedaviye gitmiştim, ayak bileklerim için de gittim. Birinci seanslarımın sonunda pek bir fark gördüğümü söyleyemem. İki üç ay sonra düzelmeler kendini net olarak göstermeye başlamıştı. O günlerde henüz tamamlayıcı tıp yaklaşımları ile tanışmamıştım.
Enerji çalışmalarında bir kişiyi adım adım kuvvetlendirmek vardır. Genelde hızlı adımlardır, ama kişinin sorununun derinliğine göre her zaman bir defada başarıya ulaşılamaz. Ancak her nedense bu zaman baskısını her zaman hissederim. Kişi elli yaşına gelmiş, yaşamı boyunca onlarca büyük travma yaşamış ve bunun sıkıntıları atmak isterken, üç seans sürecek bi4 çalışmayı çok uzun bulabilmektedir. Böyle bir durumda o kişiyi ikna mı etmeliyim? Kendimce izah edip seçiminde tamamen rahat mı bırakmalıyım? Hangi davranış daha etik? Destek olabilmek adına karara ne kadar karışmam doğru? Bunlar zor sorular. Ben farklı hocalar ile onlarca seans çalışması yaptım. Birinci çalışmadan ikinciye, altıncı çalışmadan yedinciye geçerken yaşadığım gelişimin ne anlama geldiğini biliyorum. Yaşadım. Yaşadım da yanlış anlaşılmadan bunu tavsiye etmek zor. “Ben baştan 10 seans gerekir diyorum randevu aşamasında,” diye bahsetmişti bir dostum. “Sonra ihtiyacına göre azaltıyorum”, demişti. Ancak buna benzer bir şey de içime sinmiyordu. Gerçekten on seansa ihtiyaç duyan az sayıda danışanım oldu. Yedi sekiz çalışma gerçekten büyük fark yaratan çalışmalar oldu deneyimlerime göre. Sonra aşağı yukarı yılda bir çalışmalara devam ederiz genelde. Ya da kişi yaşamında yeni bir değişim yaşadığında, destek arzuladığında.
Bir danışan geldiğinde bazen sorar, “Sıkıntım kaç seansta geçer,” diye. Bu da çok zor bir soru. Bu kişinin genel durumunu ve durumu yaratan sorunları genel olarak görebilirim, yapabileceklerimi de çoğunlukla bilebilirim. Ancak çalışmayı yapmadan ve o kişinin çalışma ile ne yapmak istediğini deneyimlemeden net bir şey söylemem zordur. Benzer durumlara dair geçmiş deneyimlerime dayanarak fikir verebilirim ama kesin olarak söylemem mümkün değildir. Ayak bileğine fizik tedavi uyguladığınız bir kişiyi düşünün. En doğru şekilde uygulama yapıyorsunuz, ama o kişi dinlemek ve doğru egzersizleri yapmak yerine iki seans arasında dikkat etmiyor, düşüyor, ters hareketlerle bileceğini tekrar incitiyor. Kuvvetli bir ağrı ile geliyor. Şimdi uygulama mı başarısız oldu? Gerçekten ne yaşandı? Fiziksel rahatsızlıklarda durum açık olarak belli olduğu için böyle sorunlar daha az yaşanıyor. Düşen düştüğünü biliyor. Enerjik olarak da benzer durumlar yaşanıyor. Kendini olumsuz düşüncelerden, kendisine zarar veren olumsuz insanlar uzak durmasını önerdiğiniz bir kişi kuvvetli hissetmeye başladığı için yaşam enerjisini düşürecek ortamlara giriyor, yaptığınız çalışmanın filizlenmesine fırsat vermiyor, size çalışmanın hiç faydası olmadı gibi bir cümle ile geri geliyor. Ne yaparsınız?
Bu benim de zaman zaman karşılaştığım bir durum. İlk yıllarda böyle bir cümle duyduğumda ben neyi eksik yaptım diye arardım. Neyi eksik yaptım, neden başarılı olmadı. Bu durum ve bana getirdiği başarısızlık ve yeterli olmama duygusu ağırdı. Doğru yaptığıma inanıyordum ancak bana söylenen cümleleri de inkâr edemiyordum. Elimden geleni hakkı ile yaptığımdan emin olma ihtiyacını kuvvetle hissediyordum. Zihnim ve yüreğim bu durumdan rahatsız oluyordu. Uyuyamadığım geceler olduğunu bilirim. Yaptığım çalışma, kişinin yaşamı zihnimde dönüp dururdu. Allah’tan çok uzun zaman geçmeden yaptığım çalışmaları, kişilerin durumlarını çok net olarak görebilir hale geldim. Bu bana büyük huzur getirdi. Yapılan her çalışmanın bir faydası var. Kişi yeni bir zorluk ile gelebilir ama en azından eskisinin yükü sırtında değil. Yaptığım çalışmanın kişinin enerjisine etkisini net olarak bilebiliyorum. Kişinin düşmesinin nedenlerini de görebiliyorum. Eksiğim olmadığını biliyorum. Esasında iyileşme, iyi hissetme sorumluluğunun danışanımda olduğunu daha kolay kabul etmeye başladım. “ Yaptığımız çalışma hiç işe yaramadı,” diyerek gelen kişilerin bu cümle ile çok farklı şeyler söylediklerini keşfetmeye başladım. Kimisi “İyileşirsem benimle eskisi kadar ilgilenmeyecekler,” demek istiyordu. Kimisi “Hasta olduğumda yakınmaya ve söz söylemeye hakkım var, kuvvetliyim,” diyordu. Kimisi “Hasta olmasam sosyalleşmem azalacak, doktora gidiyorum, çevremdekiler ziyaret geliyor, yoksa beni yalnız bırakıyorlar,” diyordu. Genelde kurban olmaktan, acı çeken insan olmaktan beslenmeyi seçenler iyileşmeyi istiyor gibi görünmekle beraber, esasında istedikleri “Bunu da denedim, bakın bu bile işe yaramıyor, ben gerçekten bir kurbanım, bana ilgi gösterin,” demek oluyordu. Acınmaktan ve acınma ile gelen ilgiden beslenen var. Enerji çalışmaları bireysel gücümüzü elimize almayı sağlayan ve kişinin hayatının sorumluluğunu almasını gerektiren çalışmalar. Geçmişinin sorumluluğu almak istemeyen birçok kişi özde değil sözde destek alıyor. Çalışmaların faydası olsa bile faydasını kabul edecek bir noktada durmuyorlar.
“İyileşmek istiyorum,” cümlesi ile gelen kimi danışanlarımın esasında yardım almaya tamamen kapalı olduklarını artık net olarak görebiliyorum. Elimden geldiğince durumu ifade etmeye çalışırım ama dedim ya enerji çalışmalarını ispat etmek kolay değildir. Yüreğim yaptığım ile rahat mı? Bir defa da on onbeş yıllık ağrıları, yürekteki katılaşmış korkuları, kimlikleri olmuş nefreti bırakmaları için birkaç saatte yardımcı olamayabilirim. Bazen bir çalışma ile büyük değişimler başlar, bazen yeterli olmaz. Sanırım yaptığım çalışmalarda en çok zorlandığım konu bu. Müteahhitlik yaptığımız yıllarda resmi idarelerde irtibatlarımızda rahmetli babam “En zoru doğru yaptığın işi savunmak zorunda kalmaktır, en zoru kendi işinin yalancısı olmaktır,” derdi. Doğru yaptığın işi anlamaya çok istekli olmayan insanlara anlatmaya ve ispat etmeye çalışmak. “İşi yapmaktan daha zordur bu kızım,” derdi babam. Haklıydı.
Tamamlayıcı tıp çalışmalarında bu daha da zor. Bana bir şey yapıyorsunuz, hemen sonucunu görmüyorum, devam etme cesaretini nereden bulacağım? Ya karşımdaki kişi beni aldatıyorsa? Nasıl ölçeceğim? Zor, sanırım bu zorluk hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmayacak. Bu nedenle tavsiye önemlidir. Ben bir hoca ile çalışmaktan sonuç aldıysam size de önerebilirim. Siz de bana güveniyorsanız aynı yolu deneyebilirsiniz.
Bir kulak ağrısı için bir doktorun ağrının nedenine göre uygulayacağı farklı tedaviler vardır. Bir tamamlayıcı tıp uzmanı doktorun yapacağı uygulamalara ek olarak bir çalışma yaparak bu ağrının o kulakta oluşmasına neden olan faktörleri bularak ortadan kaldırmaya çalışır. Kulakları işitmeyen birinin işitme zorluğu için nedenler vardır. Enerji çalışmalarına göre bu sorunun zihinsel ve enerjik nedenleri de vardır. O organı normal fonksiyonundan farklı çalışmaya iten ne olmuştur? Duymak istemediği şeyler konuşulan ortamlardan çıkması mümkün olmayanların işitme bozuklukları geliştirdikleri gözlemlenmiş. Kişi duymamak adına kulağını duyamaz hale getiriyor.
Hastalıklar rastgele oluşmuyor. Altında yatan nedenler var. Soğuk algınlığı ile yatağa düşüyorsam bunda virüs ya da mikropların etkisi var, ama benim o virüs ve mikroplara karşı düşkün hale getiren şey nedir? Bedenimi ihmal ettiysem, ihmal etmeye iten şeyler nedir? Beden, zihin, yürek, ruh, varlığımızın tüm katmanları beraber varlar, birbirlerinden bağımsız değiller.
Yakınıyor muyum? Yazarken anlaşılamamanın beni üzdüğünü söylemekte olduğumu görüyorum. Bunu söylerken haksızlık etmiş oluyorum. Yapmak, paylaşmak ve anlatmak görevim olmalı. Yaşamda birbirini aldatarak yaşayan o kadar çok insan var ki. Birbirimize güvenmeyi unuttuk. Umut tacirleri o kadar çok ki, kim kime itimat etsin?
Tamamlayıcı tıp metotları modern tıbbın bir alternatifi değil. Kişinin sağlıklı, mutlu ve başarılı olması için, bunları kalıcı olarak elde etmesi için özellikle zihin dünyasını irdeleyen çalışmalar. Ayrıca ruhun ve enerji alanlarımızın durumunu da ele alan çalışmalar. Bazen mucize gibi hızlı sonuç getiren, bazen sabırla uygulanması gereken çalışmalar.
Bir şeyleri tavsiye etmekten çekiniyorum. “Bir çalışmaya başladınız, uygulayıcınız dediği kadar devam edin,” demek istesem de karşınıza çıkacak insanları bilmediğim için diyemiyorum. Yarım bırakılan bir ameliyatın fayda getirmeyeceği gibi yarım bırakılmış çalışmaların sizi sonuç elde etmekten alıkoyabileceğini de söylemem gerekiyor. Sanırım yaptığım yüzlerce başarılı çalışmanın yanında çok kısa kesildiği için tam olarak sonuç vermemiş görünen ve sıkıntıları ile yaşamaya devam eden kişilerin yaşamları zihnimden çıkmıyor. Onlara aklıma geldikçe, buna izin vermişlerse, enerji gönderirim. Kiminin almadıklarını görürüm, kimininse değişimi kabul etmekte zorlandıklarını. Esasında hocalarımın önerilerine tam kulak versem enerji göndermeme izin vermiş olsalar bile karışmamam gerekir. Bu çalışmaları yapmak o kişilerin tercihleridir. Gerçekten istiyorlarsa gelirler. O kişilerin istedikleri sürede sonucun oluşmaması benim bir kabahatim değildir. Belki o sıkıntı ile kalmaları yaşam yollarında beklediklerini karşılarına çıkaracak. İstenildiğinde yardım etmek benim görevim. Bildiklerimi uygulamak sorumluluğum. Tercihin benim olmadığını kabul etmek kalır bana. Ama kolay değil. İstenirse yardım etmek görevi benim, yardımı almak ve kullanmak sorumluluğu danışanımın. İşin aslı bu esasında. Uygulaması söylendiği kadar basit değil.
Bunca uzun söze ne gerek vardı?
Cevapları bilmenin çok da önemli bir şey olmadığını artık biliyorum. Esas olan aldığımız cevaplar ile ne yaptığımız. Cevapları bilmenin işe yaradığı zamanlar var, yetersiz kaldığı zamanlar var. Geçmişe, şimdiye, geleceğe dair cevapları bilebilir hale gelmek için yanıp tutuşanlara bunun o kadar da önemli bir şey olmadığını bir kere daha söylemek istiyorum. Bugününüzün yaşam kalitesini arttırmak için neler yapabilirsiniz, buna odaklanın. Sorularınızın asıl cevapları orada yatıyor.
Benim yolculuğum başarılar, başarısızlıklar, mucizeler, çaresizlikler, huzur ve huzursuzluklar ile devam ediyor. Öğrenciliğim hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Yüreğim bugünler için şükrediyor.
29 Aralık 2010 Çarşamba
17

Üniversiteden mezun olduğum yıllarda sorsanız çift sayıları sevdiğimi söylerdim size. Doğum günüm 22’si. 1970 yılında doğmuşum. Lise okul numaram 288’di. İlkokuldaki numaram ise 317. 288 sayısını 317’e göre daha çok sevdiğimi düşünürdüm. O zaman.
Yaşamda birçok şeye bakış açım değiştiği gibi sayılara bakış açımda değişti. Küçüklüğümden beri sayılara ilgim yüksek olmuştu. Okuma yazmayı öğrenmeden çok önce anaokulu günlerimde toplama ve çıkarma işlemlerini yapmaya merakım vardı. Elime kâğıt kalemi alıp büyüklerimin bana verdiği sayıları toplamlarını almak benim için çok eğlenceliydi. Bu beni mühendis olmaya kadar götüren bir merak oldu, ama şimdi geriye dönüp baktığımda sayılar dünyasının berraklığı ve netliği beni çekiyordu belki de. Sayılara olan merakım iş hayatında aile firmamızdaki görevlerimde mühendislik konuları kadar muhasebe konularını da sevmemi sağladı.
Sanırım bundan sekiz yıl kadar önce sayıların bana mesajlar vermeye başladığını fark ettim. Nasıl başladı tam hatırlamıyorum ama sayıların ve bazen de sayılara eşlik eden harflerin bana bir şeyleri işaret ettiğini görmeye başladım. Sokak tabelalarında, araba plakalarında, dergilerde, televizyonda, bilgisayarda, bazen bir kitabın sayfa numarasında. Farklı sayılar farklı şeyler söylüyordu.
Numeroloji, sayı bilimi, diye bir konu olduğunu öğrendiğimde gerçekten ilgimi çekti. Özellikle doğum tarihlerimizin numerolojiye göre değerlendirmelerinin çok yerinde bilgiler verdiğini fark etmeye başladım. Bir günün numerolojiye göre değerlendirmesinin verebildiği bilgileri gördüm. Araştırmaya başladım. Astroloji ve Tarot sayı bilimi ile ilgili olarak karşıma çıktı. Dan Millman’ın yaşam sayısı analizlerinin de değerli bir kaynak olduğunu gördüm.
17 sayısının karşıma çıkması da aşağı yukarı bu günlere denk gelir. Babamın büyük rahatsızlıkları arkada arkaya iki yıl 17 Aralık civarına denk geldi. İki defa hastanede yattı aynı tarihlerde. Bir Eylül ayının 17sinde toprağa verildi. Yeğenim 17 Ocak’ta doğdu. Görüşme için gittiğim bir numeroloji uzmanı ben daha rakamlar ile bu şekilde tanışmazken yaşam sayımın 26’dan 17’ye doğru geçmekte olduğunu söyledi. Dan Millman’ın analizlerine göre yaşam sayımın 26/8 olduğunu sonra öğrendim. Ana yaşam 8 sana çok şey söyledi. Sorularıma, sorunlarıma, kuşkularıma ve aradıklarıma dair. Amerikalı ve Alman hocaların numeroloji yaklaşımları ile tanıştığımda sayıların tıklayınca açılan dev dosyalar gibi ufacık semboller ile dev anlamlar taşıyabildiklerini öğrendim. James Redfield’in kitapları ile yaşamın devamlı bizimle iletişimde olduğunu ve bunu tesadüf ile adlandırdığımız olaylar ile yaparken her zaman işaretlerin etrafımızda olduğunu ve kimi zaman da sayıların o işaretler olduğunu öğrendim.
İstanbul’daki resim atölyemi altı yıl önce 17 Aralık’ta açtım. O günlerde hayatımda henüz Fethiye yoktu. Fethiye’ye, Göcek’e tatil için ve orada yaşayan kuzenimi görmek için gitmişliğim vardı ama ben bir İstanbul’luydum. Resmin atölyemi açtıktan beş altı ay sonra hızla Fethiyeli olmaya başladım. Şimdilerde hem Fethiye’de hem de İstanbul’da eş zamanlı olarak yaşıyorum. Danışmanlık ve eğitim işlerimi her iki şehirde sürdürürken İstanbul’daki resim atölyemde çalışmak oldukça zorlaştı. Altı yıl sonra atölyemi kapatmaya karar verdim. Aralık ayı sonunda İstanbul’daki atölyemi işyeri olarak kapatıyorum. Resim hayatımdaki önemli yerini koruyor, ancak şimdilik resim malzemelerim, boyalarım, tuvallerim Fethiye’de evime ve İstanbul’da Kurtköy civarındaki bahçemize yerleşmiş durumda. Resim atölyemi açmak mühendislik eğitimi almış ve yıllarca müteahhitlik yapmış olduğum için zor gelmişti. Tereddütlerim olmuş ancak bir günde karar vererek birkaç hafta içinde atölyemi bir sergi ile açmıştım. İyi ki de öyle yapmışım. Resim benim hayatımda şükrettiğim şeylerden biri. Atölyem resmin benim için önemini kabul etme anlamını taşıyordu. Sanırım bu açıdan hayatımda önemli bir tarihti 17 Aralık 2004.
Hayatımdan bazı dönemler bazı sayılar sıkça karşıma çıkar. Bir dönem 17 ile bunu çok yaşadım. Bir konuda karar vermem gerektiğinde olmadık yerlerde, olmadık şekillerde 17 sayısı görüyordum. Genelde bir karar verip yine de içimde az ya da çok bir acaba kaldığında. Bir süre 17 benim evrenden teyidim oldu. 17’den önce 123 benim için aynı görevi gördü. Bir ara 42, bir ara 456 ve 321.
Hiçbir sayıyı diğerinden kıymetli saymak gibi özel bir inancım yok. Sadece karşıma çıkan sayıların ortaya çıkış zaman ve şekilleri, bazen içime doğanlar, bazen de numerolojinin bana sayılar ile söyledikleriyle hareket ediyorum.
Çok farklı yerlerde ve şekillerde karşıma çıktı ama bazen de 17 ve 42 sayılarının yan yana geldiği olur. Çok sık olarak saat bakarım ve saatin 17:42 olduğunu görürüm. Nasıl o anda saate bakmayı başarıyorum bilmem ama hala sıkça başıma gelir. Özellikle aklıma birini aramak geldiğinde cep telefonumun ekranında 17:42’yi görmeyi artık çok normal karşılar oldum.
Binaların numaraların, dairelerin, evlerin numaralarının getirdikleri enerjiler olduğunu fark ediyorum. Binanın enerjisi, toprağının enerjisi, evin eşyalarının, ev halkının enerjisi mekâna çok şey katar. Bir evde daha önce yaşayanlar olmuşsa onların enerjilerinin de ayrıldıkları evde etkileri sürebilir. Ama basit bir kapı numarası diyebileceğimiz sayınında o eve etkisi vardır. 5 iyidir, 8 daha iyidir gibi bir şey söyleyemem. Sayıların bir enerjisi var, önemli olan bu enerjinin sizinle uyumlu olması. Ya da bir mesajı var. İyi ya da kötü değil, bir şey söylüyor o eve dair.
Her türlü enerji okumasında olduğu gibi bir sayının hangi anlama geldiğini bilmeniz gerekmiyor. Numeroloji ile ilgilenerek öğrenebilirsiniz ama gerekmiyor. Bir ev kiralamak istediğinizde, bir ev almak istediğinizde yer içinize tam olarak siniyorsa doğru karar vermek üzeresiniz demektir. Enerjimiz etrafımızdaki enerjileri her zaman okur. Her zaman. Ve bize okumasına göre mesajlar verir, özellikle duygularımız ile. Bu işaretleri fark ederek yaşarsak zaten bizim için en olumlu yolda ilerleriz. İşaretlere rağmen farklı yollar seçtiğimizde katılmaya, tökezlemeye ve zorlanmaya başlarız.
Sadece sayı bilimi için değil astrolojiyi gibi içinde olduğumuz duruma ve geleceğe dair bilgi almak için kullandığımız tüm teknikler için böyledir. O teknikler bize bilgi verebilir, ancak bilgiye ulaşmak için hiçbir bilime mutlak ihtiyacımız yoktur. Bu bilimler bilgiye bağlanmamız için bir kanal olabilirler. Ama tek kanal değiller ve mecbur olduğumuz kanallar değiller. Sanırım yaşamı ve geleceği hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlere söyleyebileceğim en net bilgi bu. Enerjinizi ve bilinçaltınız her zaman etrafında neler olup bittiğinin farkında. Yaşam farklı şekillerde size bilgi sunuyor. Bakmak gerekiyor. Hislerimize açık olmak gerekiyor.
Türk kahvesi içtiğimde fincanımı ters çevirip kapattığım olur. Beraber kahve içiyorsak fincanımı kapatarak bakmalarını istediğim birkaç kişi var. Hatta kahve fincanımı kapatmadan bile paylaşımda bulunan arkadaşlarım var. Annem yapar zaman zaman bunu. Kahve vesiledir, kahve aracılığı ile gördüğümüzü düşünürüz, oysa bambaşka bir dinamiktir yaşanan. O kahve fallarından çok net bilgiler aldığım oldu. Zihnimin teyit aradığı o anlarda aradığım, ihtiyaç duyduğum cevaplar geldi. O anlarda o kişilerin bilgiye bağlandıklarını net olarak söyleyebilirim. Kimileri bunun farkında, kimileri değil, ama olan bu. Her kahve falı bakan için söylemiyorum bunu ama hepimizin bilgiye bağlanma gücü olduğunu söyleyebilirim. Kullanmak, kullanabilmek bireysel tercihlerimizin getirdiği yaşama bağlı.
Yeni yıla girerken numerolojiden olmasa da astrolojiden bolca bahsediliyor. 2011 yılının olumlu bir yıl olacağına dair mesajlar var. 2011 benim algıma göre de oldukça olumlu ihtimaller taşıyor. Yaşam her durumda olumlu ihtimalleri içinde taşıyor. 2011’de bu biraz daha çok. 2011 sayısının genel enerjinin getirdiği bir kuvvet ve yaratıcılık enerjisi var. Yaşamı açan iki kuvvetli enerji.
Yeni yılda sizi yaşamınızdaki sayıları gözlemleye davet ediyorum. Kim bilir sayılar, tarihler size neler söylüyor. Yaşamın bu iletişim dilini konuşmaya başladığınızda yaşamı keyiflendiren sürprizlerin arttığını görebilirsiniz. Sayıların dili bakalım size hangi yeni kapıları açacak.
Yolunuz hep açık , keyifli maceralarınız bol olsun.
Yapabileceklerimiz Var
Yaptığım çalışmalarda danışanlarımdan kendilerinin hayat kalitelerini arttırmak için neler yapabileceklerine dair sorular gelir. Düzenli olarak eğitimler veren hocalar var. Benim hem Fethiye hem İstanbul’da yaşıyor olmam ve seyahat programlarım istediğim kadar sık eğitimler düzenlememi engelliyor. Bireysel çalışmalarda kişilerin yaşam kalitelerini yükseltmek için yapabileceklerini paylaşmaya özen gösteririm. Her zaman yapabileceğimiz bir şeyler var. Hele düzenli olarak dikkat edersek yaşam kalitemizi arttıracak olan ipuçları var. Basit ve çok kolay uygulanabilir şeyler. Son günlerde duygu ve düşüncelere dair çok şey yazdım. Artık uygulamalara dair yazma zamanı geldi.
Sadece üç hafta uygulayarak yaşamınızda fark yaratabileceğiz önerileri madde madde yazacağım. Uyguladığım zaman yaşamımı açan, biraz ihmal ettiğimde eksikliğini hemen fark ettiğim uygulamalar. Mutlaka içinden bildikleriniz ve uyguladıklarınız çıkacaktır. Kuru gelmesin ama madde madde yazmak istiyorum. Zeynep’in olmazsa olmazları diyelim.
1- (1) Su için. Su olmazsa hiçbir şey olmaz. Reiki olmaz, ilacın faydası olmaz. Kristallerin, bitki çaylarının, vitaminlerin, brokolinin faydası olmaz. Ne kadar çorba, meyve suyu, yeşil çay içtiğinizin eğer su içmiyorsanız pek önemi yok. Birçoğumuzun çocuklukta çok içtiğimiz için bıktığımız ama faydalı ıhlamurun da tam faydası yok. Ihlamura biraz limon sıkmak belki ya da içine bir dilim limon atmak ıhlamur ile sizi tekrar barıştırabilir belki. Su vücudu besliyor, arındırıyor. Bedenin ve aynı zamanda ruhun var olmasını sağlıyor. Sadece düzenli olarak su içerek, bu sağlık durumunuza göre değişebilmesine rağmen ortalama olarak yedi sekiz bardak su içmeniz gerektiği anlamına geliyor. Hiçbir şey yapamıyorsanız lütfen su için.
2- 2- (2)Gülümseyin. Gülün. Kahkaha atın. Ama gülümseyin. Bir neden olduğu için değil. Üç hafta sadece görev olarak gülümseyin. Her zaman. Üç hafta. Kendiniz için kendinize gülümseyin. Bir üzüntü içindeyken, bir zorluk içindeyken gülümsemek ve gülümsemeye çalışmak suni gelebiliyor. Ama o kadar etkili ki. Ne durumda olursanız olun eğer onbeş yirmi dakika gülümsemeyi başarabilirseniz neredeyse kalıcı olarak enerjiniz değişecek. Hele bunu bir görev gibi üç dört hafta yapma çalıştığınızda sadece sağlığınız düzelmekle kalmayacak yaşama olumlu olarak bakmaya başlayacaksınız. Su içtikten sonra bir şey yapacak isteğiniz varsa bu gülümsemek olsun. Bu kadar basit bir şeyin yaşamınıza hangi mucizeleri getirebileceğini bilseniz bir an durmazsınız inanın. Ve gülmeyi seviyorsanız, lütfen bu özelliğinize sahip çıkan.
Gülen bir toplum değiliz. Amerika’dan Türkiye’ye döndüğüm ilk birkaç yıl gerçekten çevremdekilere göre çok daha fazla güldüğümü fark ediyordum. Bir buçuk yıl kadar Türkiye’ye hiç gelmediğim bir dönem olduğu için döndüğümde çok daha net olarak fark etmiştim. Zaman içinde gülümsememi önce tam olmasa da biraz yitirdim, yaptığım iş güler yüzlü olmaya mani olmasa da ciddi olmamı gerektiriyordu. Zeynep’in kahkahalarına sadece erkeklerin çalıştığı, işverenin kızı bir mühendis olarak çalıştığı inşaat şantiyelerinde, devlet dairelerinde pek yer yoktu. Sonra tekrar gülümsememe sahip çıktım. Başkası için değil kendim için gülümsüyorum. Bazen unutuyorum, fark ettiğim anda gülümsüyorum. Eskiden gülümsemeyi hatırlatan notlar koyuyordum masama, evimin, ofisimin farklı yerlerine. İşe yarıyordu doğrusu. Gülümsemeyi seven bir ailem ve arkadaşlarım var. Eski iş hayatım gülümsemeye daha dar bir alan bırakıyordu dediğim gibi. Artık pek hatırlatmaya gerek kalmıyor. Gülümsemeyi, gülmeyi seviyorum. Yaşama gülmeyi seviyorum. Gülümseme bulaşıcı bir şey. Bana gülen bir insana karşı somurtmam gerçekten zor. Ben gülüyorsam olayları kötü yorumlamam neredeyse mümkün olmuyor. Sevgi ve nefret duygularının aynı anda yaşamasının mümkün olmadığı gibi, sevinç ve üzüntü aynı anda var olamıyor. Biri gidip diğeri gelebilir ama aynı anda var olamıyorlar. Gülümseme ile sevinci davet edin ve sağlık, keyif ve mutluluk sizinle olsun.
3- 3- (3)Yorgun, mutsuz, endişeli iseniz mutlaka duş alın; özellikle akşamları duş alın. Su içmemizin sağladığı faydalara ek olarak bedenimizi ve mekânları arındırmak için muazzam etkili. Sanınız çok sıkıldığında ellerinizi akan suyun altında birkaç dakika tutmak üzerindeki enerjik yükleri hızla temizleyebilir. Bir duş alma şansınız varsa bu tüm bedeni ve enerji alanını temizleyeceği için sizi çok daha iyi hissettirecek. Kirden arınmaktan bahsetmiyorum. Bir saat önce yıkanmış olabilirsiniz ama bir kavda yaşadıysanız, hastanede bulunduysanız, gergin bir toplantı geçirdiyseniz, bir tartışma yaşadıysanız, üzerinizdeki enerjik yükü su ile çok hızlı bir şekilde temizleyebilirsiniz.
Ben Amerika’daki üniversite yıllarımda Amerikalıların genelde yaptığı gibi her sabah duş almaya alıştım. Sabahları duş almak güne taze başlamayı sağlar, ancak genelde gün içinde girdiğimiz her ortam ve bir araya geldiğimiz her insanla enerjik olarak bir etkileşimimiz olur. Genelde enerjisi yüksek ve bizi mutlu eden insanlarla daha az karşılaşırız. Aksaklıklar, tartışmalar, haksızlıklar, sorunlar bitmez. Genelde sıkıntısı olan insanlar ile daha çok karşılaşırız. Kuvvetli isek enerjimizden vererek devam ederiz güne, ama bir yandan onların yükleri ile yüklenmiş ya da enerjimizi onlara vermiş oluruz. Gece bu yükler ile rahat uyumak pek mümkün değildir. Gece yatmadan önce yapılacak bir duş hem uyku kalitenizi arttıracak, hem de üzerinizdeki enerjik yükleri temizleyeceği için sağlığınızı koruyacaktır. Duş alamıyorsanız elinizi yıkayın, ayağınızı yıkan. İslam’daki abdest ve boy abdesti ibadetin gereği olmak tarifi dışında çok etkili arındırıcı uygulamalar. Su, niyet ve sözün gücü ile bizi koruyan bir uygulama.
Rahmetli babam bana “su kuşu” derdi. Ben sabahları duş alma alışkanlığımdan çok vazgeçemedim, ancak buna akşamları aldığım duşları, yorgun, moralsiz, üzgün hissettiğim zamanlarda aldığım duşları ilave ettim. Enerji çalışmalarımdan önce ve sonra yerine göre imkânım varsa duş alırım. Kendim için ve çalışma yapacağım kişi için hazır olmak adına. Su inanılmaz bir şey. Çevreci kimliğim bazen su kullanımı konusunda beni dikkatli olmam konusunda uyarsa da enerjimin ve ruhumun arınma ihtiyacına özen gösterdiğimde çevre adına da faydalı şeyler yapabiliyorum. O gücü, o inancı bulabiliyorum.
4- 4- (4)Evinizi, içinde olduğunuz mekânları tozdan arındırın. Toz özellikle kapalı mekânlarda düşük frekanslı enerjileri barındırabiliyor. Yorgun hissediyorsanız bir bahar temizliği yapma zamanı gelmiş olabilir. Normalde sizi etkilemeyen bir ortam enerjiniz düşükse etkileyebilir. Gözle görünen bir kirlilik olmayabilir ancak ince bir toz katmanı bile sizi desteklemeyen enerjiyi barındırabilir. Kendinizi kuvvetli kılmak adına dikkat etmenin fayda getireceği bir detay olduğu için paylaşmak istedim.
5- 5- (5)Sözün önemli bir gücü var. Dualar, mantralar, olumlamalar sözün gücü ile yaşamlarımıza bizi kuvvetlendiren enerjileri aktarmak için araçlar. Dünyanın her köşesinde sözün gücü farklı şekillerde tüm toplumlar tarafından kullanılıyor. Fatiha Suresi’nin, İhlas Suresi’nin farklı bir kuvveti vardır benim için. Farklı duaların kelimelerinin, seslerinin enerjisi ile beni kuvvetlendirdiğine çok şahit olmuşumdur. Japon kökenli chant’ler var söylediğim, Shumei'nin Amatsunorito'su gibi. Louise Hay ile hayatıma giren olumlamalar sözün gücünü yaşamıma davet etmek için etkili araçlar. Louise Hay’in olumlamalara dair kitapları uzun yıllardır Türkçe’de mevcut. Louise Hay’in bir kitabını almak ve olumlamaları kullanmak kendinize verebileceğiniz en kıymetli hediye olabilir.
Bir olumlama önermem gerekirse “Kendimi seviyor, onaylıyor ve kabul ediyorum” özellikle EFT olarak bilinen Duygusal Özgürlük Tekniği-Emotional Freedom Technique’te çok kullanılan etkin bir olumlama. Sadece bu cümleyi yaşamınıza dâhil etmeniz, kendinize gün içinde farklı zamanlarda mümkünse sesli olarak tekrar etmeniz zihninizdeki, yüreğinizdeki, bedeninizdeki birçok engeli hızla açabilir. Düşüncenin ve niyetin gücü çok etkilidir. Sözün, hele dudaklarımızdan sesli olarak dökülen kelimelerin kuvveti dönüşüm getirebilir.
Bu çok basit beş uygulamayı hayatınıza dâhil ederek büyük fark yaratabilirsiniz. Hele öncelikle üç haftalık bir süre düzenli olarak uygulayarak hayatınızın parçası haline getirmeye başlarsanız. Çok basit ve istikrarlı uygulandığında büyük fark yaratan uygulamalar.
Enerjimizi yüksek tutmak için olmazsa olmazlar listesini paylaşmaya devam edeceğim. Şansınız ve kuvvetiniz hep bol, yaşam yolunuz sevgi ile açık olsun.
28 Aralık 2010 Salı
Kırılma An'ı

27 Aralık akşamı Uluslararası Profesyonel Koçluk Derneği’nin yeni yıl yemeği vardı. Neredeyse iki haftadır katıldığım ilk sosyal aktivite. Her gün dışarıda, gruplarla, toplantılarla, çalışmalarla geçen aylardan sonra Aralık ayı cebren durdurmuştu sanki beni.
13 Aralık’ta Konya’ya dönem başkanı olduğum Fethiye Lions Kulübü ile düzenlemiş olduğumuz gezi için gitmiştim. İki gün içinde Konya’yı dışarıya pek belli etmediğim ama hızla başlayan öksürüğüm ile kendini yine de gösteren halsizliğime rağmen gezmiş, kültür merkezindeki törene hatta Mevlana’ya Gönül Verenler Kurumsal Çalıştayı’nın bir bölümüne kısa da olsa katılmayı başarmıştım. 14 Aralık akşamında ilaca rağmen beni bitkin hissettiren yoğun halsizlik, grup ile beraber Fethiye’ye değil İstanbul’a geri dönmemin doğru olacağını söylemişti. Sanki ucu ucuna yakalanmış bir tren gibi İstanbul’daki evime vardıktan aşağı yukarı bir saat sonra iki gün süre ile yaşam benim için adeta tamamen durdu. Uzun zamandan beri ilk defa hiçbir şey yapmadan, gözlerimi açamadan saatlerce yattım, uyumaya bile imkân vermeyen bir yorgunluk ve kaybolmuşluk hissi ile. Sonra yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Kendime gelmem on gün kadar aldı. Yavaş, çok yavaş. Bu sürede bir eniştem oldukça büyük bir ameliyat olup hastaneden eve çıkmıştı bile. Benim yaşamım ise çok yavaşlamıştı. Zihnim hareket etmek istemeye başladığında bedenim mümkün olmadığını çok açık ve net olarak hissettiriyordu.
Bu hislerimi daha önce yazdım, yaşamın beni durdurduğunu biliyorum. Biliyorum bilmesine de dün akşam profesyonel koç arkadaşlarım ile yeni yıl yemeğinde birlikteyken hem kendi yaşamımı ve bundan sonra yapmak istediklerimi, hem de Konya ile başlayan bu durma sürecinde hepimizin yaşam yollarımızın benzerlik ve farklılıklarını düşünmeden edemedim. Bir yandan uzun süreden beri görmediğim koç dostlar ile sohbet ederken zihnimin bir yanı son yıllarımın bir hesabını çıkarıyordu sanki.
Ben danışmanlık, eğitmenlik ve koçluk yapıyorum. Daha çok kişisel gelişim ve tamamlayıcı tıp üzerine danışmanlık. Bu oldukça geniş bir alan. Yaşama ve insana çok farklı pencerelerden bakmayı gerektiriyor. Bazen bilincin, bazen bilinçaltının, bazen bedenin, bazen ruhun ve enerjinin pençelerinden. Aynı şeye farklı pencerelerden bakmak bir bütünlük hissi verir bana. Bireysel olarak tercih yapmam gerektiğinde enerji penceresinden bakmayı tercih ettiğimi, sanki bütünü oradan daha rahat görebildiğimi fark ederim. Bunun zor yanı gördüklerimi paylaşırken bu açının daha az bilinmesi, daha az kabul görmesi. Daha az tanınan bir penceredir enerji penceresi. Birçok kişinin gözle göremediğinin varlığını ispat etmek yükü ile karşılaşırım bazen. Üzerime almadığım ama benden beklendiğini hissettiğim bir yük. Doğru olduğunu gördüğüm, bildiğim ama henüz çok fazla insanın göremediği bir resmi paylaşmak her zaman kolay değildir.
Görmüyormuş gibi yaparken bulurum kendimi bazen. Ama beni ben yapan görüyor olduğum gerçeğini inkâr kendimi inkâr etmektir. O nedenle, gerekli gördüklerinde sıra dışı bulunmalarına rağmen bildiklerine kendilerini teslim edebilen hocalara hayranlık duyarım. Hesap kitap yapmadan kendileri olabildikleri için. Ben de hesap kitap yapmam kendimi dışarıya anlatmak anlamında. Ancak kendimi frenlediğimi biliyorum, bilerek değil, aniden ve ancak sonrasında farkına varabileceğim şekilde o farklı gözlerimi kapatırım. Bir insana baktığımda genel ruh halini, fiziksel ve ruhsal durumunu, zihnindeki endişeleri veya korkuları biliyor olmak isteyerek yaptığım bir şey değil. Özellikle bir teknik kullanarak yaptığım bir şey değil. Onlarca farklı teknik ile çalıştıktan sonra kendiliğinden gelişen bir şey. Bir insan bakınca gördüğüm bir şey. Bir insanı düşündüğümde hissettiğim bir şey. Hem görüp hem de görmemiş gibi davranmak belki samimi gelmediğinden, bilmiyor gibi farz ederim kendimi. O bilgileri kapatırım. Beş yaşında gözlerim bozulmaya ve uzağı görmemeye başladığımda ailemizde neden kimse gözlük kullanmadığı halde benim kullanmam gerektiğini düşünürdüm. Belki tüm ilkokul yıllarım boyunca düşündüm. Enerji çalışmaları ile tanıştıktan sonra beş yaşında ne olmuştu ki gözlerim bozulmaya başlamıştı diye sormaya başladım. İlk defa aynı yaşta bir diş hekimi ile tanışmıştım. Beş yaş birçok insanın yaşamında bir değişim ve farklılaşma noktası. Yaşadıklarımızın bir kısmı çok önceden yaptığımız seçimler. Tesadüf yok, yaşam rastgele değil. Hepimizin yaşamayı seçtikleri ve planladıkları var. Ruhun seçimlerine yaklaştıkça dış şartlarımız ne olursa olsun tatmin duygusuna sahip oluyoruz. Zihnin seçimleri ise dünyasal başarılar içinde yarım bırakabiliyor bizi. Bir münzevi hayatı sürmemiz gerektiği anlaşılmasın. Ruhunuz zenginlik, iş başarısı ile kendine bir yol seçmişse bu sesi de ne kadar zor olursa olsun dinlemek ve o yolda çalışmak gerekir. Ruhumuz ne diyor, ne istiyor, söylenen değil, senin nereden geldiği önemli. Benim duymaya çalıştığım ses bu.
Danışanlarım ile çalışırken hayatlarında farklı kırılma noktaları kendini gösterir. Ruhun karar aldığı anlardır, bazen yaşamı yukarı çıkaran, bazen derinden sarsarak kapatan. Kırılma noktaları vardır, hepimizin yaşamlarında var. Sorun diye adlandırılan birçok konu bu kırılma anlarının hediyesidir. Çoğu bu yaşamımızdan gelir, kimileri daha eskiden. Bazen de sorunlar üzerimize yüklenen yüklerden gelir. Yaşam sorumlulukları, iş ve aile sorumlulukları önemli yüklerdir. Bir de taşıdığımızın farkında olmadığımız enerjik yükler vardır. Sırtımıza bilerek veya bilmeyerek başka insanların, başka enerjilerin yüklediği yükler. Bu yüklerde sorun diye adlandırdığımız olay ve durumların kaynağıdır birçok zaman. Bu yükleri kaldırmaya başlayınca yaşam açılmaya, renklenmeye ve keyiflenmeye başlar.
Koçluk Derneği’nin yemeğinde koçluk mesleği ile insanlara gelecekteki hedeflerine ulaşmaları için destek olma yolunu seçmiş arkadaşlarım var. Koç olarak bir insana yardım etme yolunu seçmişler. Çoğu bu yola inanmış ve bu yol ile ilerliyorlar. Dünyada kabul görmüş etik kural ve prensiplerle çalışıyor. Çok başarılı arkadaşlar var. Benim koçluk desteği aldığım bir arkadaşım da yemekteydi dün akşam. Görüşmeyeli dört beş hafta olmuştu herhalde. En son bir araya gelişlerimizde bana koçluk yapmıştı. Tekrar netleşme ihtiyacı hissettiğim bir dönemde kendisinden destek rica etmiştim. Danışmanlık ve koçluk yapmak kendimiz üzerinde çalışmayı zorunlu kılar. Karşımıza çıkan her insan, her vaka, o insanların her sorunu danışmanın ve koçun yaşamında bir yerlere dokunur, kapalı ya da kapalı olduğu sanılan eski düşünce ve duygu dosyalarını açıverir. Bir danışmanın, bir koçun karşısındaki insana karşı görevini yerine getirebilmesi kendini karşısındaki insana yüzde yüz verebilmesini gerektirir. Yüzde yüz samimiyetle. Kendini unutarak. Yol olmak diye tarif eder koçlar. Bu duyguları bastırarak yapılamaz; düşünceler zihinden cebren kovulamaz. Yaşam boyu sürecek olsa da bir koç, bir danışman kendi yaşamını didik didik etmek zorundadır; bir nevi arzın merkezine yolculuktur bu.
Her danışanım ile onların dünyasına bir yolculuk yaparım. O kişiye ve duruma dair bilgiler gelir, görüntüler gelir. Dünyasına girerim; girdiğim için yardımcı olabilirim. Her dünya mutlulukları, acıları, başarıları, devleri, melekleri, karabasanları ile gelir. O yüzdende hakkı ile yapılan bir enerji çalışması esasında tonlarca yükün altına girmek hissini verir bazen. Hiçbir şey yapmıyor gibi görünerek tonlarca yükü kaldırmak, selden çamurla dolmuş evleri, mahalleleri, şehirleri temizlemek. İnşaat işleri ile uğraştığım günlerde gerçekten çok çalıştım, çok yoruldum. O işlerinde başka bir güzelliği ve yorgunluğu vardı. Enerji çalışmaları ise bambaşka bir dünya. Ve aynı bilgiye sahip bir insan karşınıza çıkmıyorsa genelde anlaşılmayacak olan bir dünya. Seçimin bedeli bu. Hediyenin bedeli bu. Sorarlar bazen Milli Piyango’dan bilet alsanıza, Sayısal Loto oynasanıza. Bir noktadan sonra enerji diliyle görmenin, duymanın, çalışmanın yolunda başka seçimler karşımıza çıkıyor. Biraz yalnız bir yol. Anlaşılamamayı kabul etmeyi gerektiren, anlaşılmak için çaba göstermeyi bıraktıran. Bırakmak zorunda bırakan. Evet, yürek istemeyi tam bırakamasa da anlaşılmayacağını kesinlikle kabul etmeyi gerektiren bir yol.
Ben enerji çalışmaları yapmayı seçtiğimi zannettim. Enerji aktarımı yapmayı öğrenmek istedim bu doğru. Enerjileri görmeyi, bilgiye ulaşabilmeyi de istedim, bu da doğru. Ancak görebilmenin ne anlama geldiğini ancak görebilmeye başladığımda anladım. O nokta isteyerek olmadı işte, aniden karşıma çıkıverdi. Ve yaşamımın bundan sonra getireceklerini görmeye başladım. Gerçek ile hayal edilen oldukça farklı. Öğrencilerimden ve danışanlarımdan “Biz ne zaman enerjileri görebileceğiz?”, “İnsanların hastalıklarını bilebilmek istiyorum”, “Geleceği bilebilmek istiyorum”, “İnsanların sorunlarını nasıl anlar hale gelebilirim?” gibi yüzlerce soru ile karşılaşıyorum. Bu cümleleri ben de sarf ettim. “Zorlamayın, olması gerekiyorsa olacaktır”, “Sabırlı olun” ya da bazen “Bilmek her zaman kolay değildir,” şeklinde cevaplar verirken buluyorum kendimi. Genelde hazır olduklarında bilebileceklerini paylaşıyorum. En gerçek cevap bu sanırım. İstedikleri gerçekleştiğinde karşılarına çıkacak olan sorumluluğu anlatmaya çalışsam da tam olarak yapamadığımı biliyorum. Bilgiye ulaşabilmek büyük bir nimet, ancak yanında ayrılmaz hediyeleri ile geliyor. Yıllar geçtikçe kişilerin enerji çalışmaları yapmaları için daha az ısrarcı olduğumu ve bu yola çıkmak isteyenlerin yolu bulacağına teslim olmayı seçtiğimi görüyorum.
Koçlukta sevdiğim ve esasında enerji çalışmalarımda karşıma çıkan hocalarımın birçoğunun tarzı ile uyan bir yaklaşım var. İnsanın içindeki güce inanmak ve içindeki potansiyeli ortaya çıkmasına destek vermek. Koçun görevi koçluk hizmeti alan kişinin arzuladığı gerçek hedefleri ve istekleri ortaya çıkarması için çalışmak ve bu hedef oluştuktan sonra yine kişinin kendi yoğurt yiyişi ile hedefe ulaşması için destek vermek. Danışmanlık ise akıl veren, yolu gösteren kişi olmak gibi anlamlar içeriyor. Danışmanlığı koçluğa yakın bir tarz ile yapmayı seviyorum. Tarzım tamamen koçluk çizgisinde durmamı zorlaştırdığı için genelde koç kimliğimi çok tanıtmıyorum. Sadece koçluk yaparak yol gösterenlere saygım büyük. Benim gördüğüm resim, yaşamın getirdikleri farklı hareket etmemi gerektiriyor. Bu da benim yolum.
Koç arkadaşlar arasında oturup sohbet ederken, eğitimler, sertifikasyonlar, aşamalar, akreditasyonlar, birçok konu var konuştuğumuz bir koç olarak yetkin olmak yolunda. Birçok koç arkadaşım yaşam için seçtikleri yolda emin adımlarla ilerliyorlar. Ben de bir yandan daha yavaş adımlarla olsa da koçluktan kopamıyorum. Ancak ölçülmesi çok daha zor, elle tam tutulamayan gözle görülemeyenlerin dünyasında çalışırken kendimi kendime ve dünyaya ispat etmenin mümkün olmayacağı gerçeğini tam olarak kabul edemediğimi de görüyorum. Kabullenmekte hala zorlandığımı fark ediyorum.
Benim yaptığım enerji çalışmaları hiç görülemez, hiç bilinemez şeyler değil. Esasında evrende her bilgi, her yapılan, her düşünce, her bilgi, her zaman ulaşılabilir durumda. Benim sizin hakkınızda ne düşündüğümü, benim herhangi bir konudaki düşüncemi bilmeniz, bir işi hakkı ile yapıp yapmadığımı bilmeniz her zaman mümkün. Kinesiyoloji bu bilgiye ulaşmak için çok bilinen tekniklerden bir tanesi mesela. Farklı yollar var. Ama yine de zor. Sokaktan rastgelen çevireceğimiz bir kişinin bana bakarak yetkin olup olmadığımı söylemesi biraz zor. Sonuçlar görmeniz lazım. Ve inanın bizim çalışmalarda bazen sonuçlara bile inanmak zor olur, sonuçların enerji çalışmasından geldiğine inanmak zor olur.
Benim için geriye çok fazla seçenek kalmıyor. Ya her türlü tarifi, etiketi bir kenara bırakıp doğru olduğuna inandığım ölçülemez yolda ilerlemek ya da çoğunluğun kabul edeceği bir sistem içinde yürümek ve gelişmek. Uzun zamandır farkında olduğum bir yol ayrımı bu. Yol uzun zaman önce ayrıldı. Ben bir tanesinde yürürken bakıyorum ayağımın bir tanesi diğer yolun üzerinde de durmaya çalışıyor. Yollar kendi güzergâhlarında ilerledikçe bunu yapmak zorlaşıyor. Ne oradayım, ne buradayım. Peki, neredeyim o zaman?
Koç dostlarım ile konuşurken hepimiz yaşamımızda olan değişimlerden bahsettik. Biz söylemesek de yüzlerimiz değişimleri anlatıyordu sanki. Yaşamımda farklı kırılma anları yaşadım. Bazıları gerçekten bir andı, kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay sürdü. Farklı kırılma anlarıyla dolu yıllar yaşadım. Şimdide bir yeni yılın arifesinde olduğumuz için değil yaşam benim için hazırlamış göründüğü için bir kırılma anındayım. Güvenlik ağları kurmadan, kurmaya ihtiyaç duymadan sadece sevdiğim ipte yürümeyi seçen bir ip cambazı olma zamanı. Güvenlik ağlarının ağırlığının ipte yürümeyi imkânsız kıldığını fark etme zamanı.
Değişim zamanı geldi mi pas geçilemiyor.
Yaşamın sürprizleri, herhalde ben de arzuladığım için, devam ediyor.

