İnternet Sitesi

www.zeynepkocasinan.com
çevre koruma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevre koruma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2009 Perşembe

Organik Organik

Son yıllarda yaptığım gıda alışverişlerinde aldığım ürünlerin organik olmasına özen gösteriyorum. Süt alıyorsam Türkiye’nin neresinde olursam Türkiye’nin organik süt satan tek büyük firması Pınar’ın organik sütünü alıyorum. Artık birçok büyük markette rahatlıkla bulunan Tema’nın ve diğer firmalarının organik bakliyat ürünlerini alıyorum. Bulabilirsem organik yumurta almaya da özen gösteriyorum. İki yıldır pirinçlerini Samsun’da Japon Shumei Vakfı’nın desteğiyle Shumei Doğal Tarım metodu ile üretim yapan bir çiftçiden alıyorum.

İstanbul’da yaz aylarında kendi sebzelerimizi yetiştirdiğimiz bir aile bahçemiz var. Domates, kabak, patlıcan gibi sebzeleri organik olarak yetiştiriyoruz. Biz de Samsun’daki çiftçi gibi Shumei Doğal Tarım metodu ile üretiyoruz. Japon Shumei’nin İstanbul’daki Merkezindeki arkadaşlarımdan destek alıyoruz. Kimyevi gübre ve tarım ilacı kullanmıyoruz. İşlerimizin yoğunluğundan bir nevi hobi olarak yaptığımız bu üretim için organik tarım sertifikası alma girişimi yapmadık, ama benim özellikle arzu ettiğim şeylerden biri. Yaptığımız doğal üretimin resmi olarak da belgelenmesi bence önemli bir şey. En azından yapılabildiğinin sağlıklı olarak duyurulabilmesi için. Organik üretim ve Shumei Doğal Tarım yaklaşımlarının tanıtılabilmesi için.
Organik üretim doğal ve sağlıklı beslenme açısından doğru bilinmesinin çok önemli olduğuna inandığım bir yaklaşım ve bence çok önemli bir konu.

Organik bir meyve sebze demek suni gübre kullanılmadan, kimyevi tarım ilaçları kullanılmadan yetiştirilmiş bir ürün demek. Hatta bir ürünün organik olduğunun resmi olarak tespit edilebilmesi için ilgili yetiştiriciyi ve toprağını denetleyen kurumlar var. Benimde sebze yetiştirdiğimiz bahçemiz için arzu ettiğimiz bir denetim. Bu kurumlar oldukça ciddi çalışıyorlar, ve örneğin İstanbul’da Şişli-Feriköy’de her Cumartesi günü kurulan pazarda, ki adı halk arasında Şişli Organik Pazarı olarak biliniyor, ürünlerinizi satabilmek için resmi organik üretici sertifikanız olması gerekiyor. Yani sizin ürünüm organik demeniz ile organik sayılmıyor. Sertifikanız varsa ürün satış tezgâhı yeri alabiliyorsunuz. Şişli’de güzel bir düzen ve sistem var. Gönlüm bu pazarın daha çok tanınmasını ve Türkiye’de farklı yerlerde de açılmaya başlayan bu organik ürün satan pazarların artmasını diliyor.
Organik üretim kavramı, organik ürünler ve organik pazarlar hakkında detaylı bilgisi olan çok kişi var. Ancak bulunduğum farklı şehirlerde, farklı ortamlarda küçük çiftçinin yetiştirdiği ve yerel pazarlarda sattığı ürünlerin de satışta ve halk arasında "organik" olarak adlandırıldığını duyuyorum. Satıcılar tarafından da, alıcılar tarafından da. Ürünün çiftçiden direkt olarak pazara gelmesi ürünü organik yapmıyor. O çiftçi o sebzeyi üretirken suni, kimyevi gübre kullanmış mı, zirai ilaç kullanmış mı? Yoksa doğal olarak bir kimyasal ilave yapmadan mı yetiştirmiş? Önemli olan bu bilgiler.

İlaç kullanıyorsa, marketten, manavdan alınan organik olmayan normal sebze ve meyvelerden çok farkı olmuyor. Tabii daha taze olabilir bize ulaşma süresi nedeni ile. Daha fazla özen ve sevgi ile yetiştirilmiş olabilir. Kullanılan tohumlar farklı olabilir, ürünlerin cinsleri farklı olabilir. Ama sağlığınıza etkisi anlamında nasıl yetiştirildiği önemli.
Ve küçük ölçekli üreticiyi teşvik etmek isteyebilirsiniz; ben bunu yapmaya gayret ediyorum. Yalnız burada bizi bekleyen bir sıkıntı daha var: kimi küçük ölçekli çiftçiler maddi imkânsızlıklar nedeni ile teknik bilgi alamadığından etraftan duydukları bilgiler ile ilaç kullanıyorlar. Ve bu ölçüyle ve teknik bilgiyle kullanılmayan ilaçlar miktar olarak gerekenden çok daha fazla olabiliyor.

Çok bilinçli ama küçük çaplı olarak üretim yapan çiftçilerimizin olduğunu da görüyorum ve hem gurur duyuyorum hem de mutlu oluyorum. Örnek oluyorlar.

Zirai ilaçların insan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri artık yıllardır biliniyor. 1962 yılında Rachel Carson’un Sessiz Bahar-Silent Spring kitabının dünyayı o günlerde gündemde olan DDT ve benzeri ilaçların bilinmeyen tehlikelerine karşı uyaran ve dünyada çevre koruma konusunda bir devrim başlatan ilk kitap olduğunu hatırlatmak isterim. Bu anlamda organik üretim insanın, toprağın, suyun, kısaca dünyada yaşamın korunması için önemli ve olumlu bir yaklaşım.
Eğer organik olduğundan emin olduğumuz bir ürün almak istiyorsak yetiştiricinin üretim sertifikası olup olmadığını, paketli bir ürün alıyorsak paketin üzerinde organik üretime dair gerekli bilgilerin olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Üretici firmayı araştırmak, gördüğümüz hatalı uygulamaları paylaşmak gerekiyor.

Görüşme şansı bulduğum kimi çiftçilerin gerek teknik gerek pazarlama konularında bilgi ve destekleri olmadığı için organik üretim yerine bilebildikleri eski usüllerle üretim yapmaya devam ettiklerini öğreniyorum. “Nasıl yapacağımızı bilmiyoruz,” diyorlar. “Öyle üretirsek masrafımız artacak” (çünkü zirai mücadele yapılmayacağı için insan gücü gerektiren çalışmalar yapmaları gerekecek, zararlılar nedeni ile verimleri eskisine göre daha düşük olabilecek), “daha pahalıya satmak lazım, kime nasıl satabiliriz bilmiyoruz,” diyorlar. Haklılar. Haklılar. Haklılar. Kabahat üreticide değil. Dünyanın beslenme sorumluluğu sayıları gittikçe azalan üreticilerin omuzlarına yüklenmiş durumda, ve ülkemizde bir çoğu destek konusunda çok yalnız.

Küçük üreticilerin bazen de doğal üretim yapsalar da sertifikasyon işlemleri ve masraflarının altında kalkmaları kolay olmadığından, böyle bir girişimde bulunmadıklarını da görüyoruz. Bizler bilinçli tüketiciler olarak bilinçli üreticilere destek olup aynı zamanda tüketicilerin ve üreticilerin bu konudaki farkındalıklarını da arttırabiliriz. Organik ürünlerin öneminin vurgulanması şart. Hepimizin ve dünyanın sağlığı için.

Ziraat gerçekten çok zor bir iş. İki yıldır amatör olarak yetiştirmeye çalıştığımız sebzeler için toprağın hazırlanması, yabani otların ayıklanması ve bahçenin bakımının ne kadar çok zaman ve emek gerektirdiğini görüyorum. Hele organik üretim yapmak üretici açısından maddi manevi çok daha zahmetli.

Umuyorum ki tüketicilerin bilinçlenmesi doğayı ve insan sağlığını koruyan bu yaklaşım ile üretim yapan çiftçilerin kıymetinin bilinmesini sağlayacak. Tüm çiftçilere kuvvet, sağlık ve bereket diliyorum.

Sağlık, sevgi ve huzur dolu günlere…

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ya Bahar Gerçekten Sessiz Kalırsa, O Zaman Ne Olacak?





Üzülüyorum, sevdiğim ve çok faydalı olduğunu düşündüğüm kitapların ya Türkçesi yok ya da Türkçe baskıları tükenmiş. Nasıl olacak bu? Marshall Rosenberg ’in belki dünya için en kıymetli kitaplardan biri olan Şiddetsiz İletişim kitabının Türkçe baskısı tükenmiş. Konuya gönül vermiş arkadaşlar nasıl tekrar basılmasını sağlayabiliriz diye uğraşıyorlar. Yüreğim onlarla. Çünkü benim içinde önemli. Brian L. Weiss ’ın bazı kitaplarının baskının tükendiğini ve yeniden basılmadıklarını görüyorum; yüreğim bittikleri anda basılmaları gerekiyor diyor. Ama kitapta ticari bir madde. Farklı kıymetleri var. Ama yüreğim duyulması gereken seslerin canlı kalmasını istiyor.

Bir de bu topraklarda hiç duymadığımız sesler var. Mümkün olmayabilir, evet kabul ediyorum her kitabın Türkçesinin olması belki mümkün değil. Ama yüreğim daha çok ve farklı sesleri duymayı istiyor işte.

Bir kitap var, 1962 yılında yazılıp dünyayı çevre koruma kavramları hakkında uyandırmış, bugün önemini anlamaya başladığımız çevre konularını 47-48 yıl önce cesurca ve ilk defa dile getirmiş ve sessiz bir devrim yaratmış. DDT gibi tarım ilaçlarının yarattığı tehlikeyi keşfetmiş, bunu dünyaya duyurmak için gayret etmiş ve dünyada çevre koruma kavramını doğurmuş. Yazarı bu kitabın yayılmasından iki yıl sonra hayatını kaybetmiş ama çevreyi koruma konusunda büyük farkındalık yaratmış. Hem kitap hem de yazarı hala aynı tazelikte anılıyor ve bence bu sesten haberimiz olması gerekiyor.

Rachel Carson ’un “Sessiz Bahar-Silent Spring” kitabı ile ben 2009 yılında tanıştım, ve bir kere daha, bir kere daha yüreğimi bir endişe kapladı - 1962’den 2009’a … Ve bu sesi hala duymamış olanlar o kadar çok ki - nasıl başarabileceğiz - çevre ile ilgili yapmamız gerekenleri nasıl yapabileceğiz? Nereden başlayacağız? Geniş kitlelerin bilgilenmesini nasıl sağlayacağız? Okunması gerekiyor, bilinmesi gerekiyor. Çevrenin, çevre korumanın artık yürekten bir samimiyet ile ele alınması gerekiyor. Çok geç kalmadan. Ben kitabı İngilizcesinden okudum ama sonra 2004 yılında yayınlanan Türkçesini olduğu öğrendim ve çok sevindim.

Yalnız değilim; dünyanın gidişatının farkında olan çok insan var. Bir yandan da hiç farkında olmayan, bilgisi olmayanlar var. Umursamayan çok daha az diye düşünüyorum. Bilip umursamayan çok az. Esas olarak bilmiyoruz.

Mesela geri dönüşüm konusunu ele alalım. Neler geri dönüşüyor ve ne kadar? Biliyor musunuz? Mesela biriktirdiğiniz alüminyum içecek kutularını geri dönüşüm kutularına atıyorsunuz? Peki, bu kutular ne oluyor. Biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, tam olarak bilmiyorum, ama artık öğrenmeye niyetliyim. Yabancı kaynaklardan öğrendiğim kadarı ile bu alüminyum kutuların dış yüzeyleri boyalı olduğu için ve geri dönüşüm sırasında bu boya alüminyum maddesinden ayrılamadığı tekrar içecek kutusu olarak kullanılamıyor. Ben bugüne kadar sanki bu kutuların yeni kutuların yapımında kullanılabileceğini düşünmüştüm. Sağlığa zararlı olduğu için kullanılamıyor. Ama bunu paylaştığımda annem sordu: “Peki bu malzemeler nelerde kullanılıyor?

Bilmiyorum. Gerçekten ne geri dönüşür, ne dönüşmez ve nereye kadar kullanılabilir, ben bilmiyorum. Bilgilerim var ama tam olmadığını fark ediyorum. Siz hangi malzemelerin geri dönüşümde kullanılabildiğini biliyor musunuz? Ben bu kadar çalıştaylara katıldığım, çevre yerli ve yabancı hocalar ile çalışma ortamlarında bulunduğum halde tam olarak bilmiyorum. Nereden öğrenebileceğimi de bilmiyorum.

Mesela bundan bir ay kadar önce İstanbul’da bir belediye başkanlığının danışma hattını arayarak geri dönüşüm kutularının yerleri ve ilgili bir iki konu hakkında bilgi istedim. Telefonda bana bu bilgi verilemedi, telefon numaram alındı ve ilgili birimin bana geri döneceği söylendi, ama dikkatlice telefon beklediğim bir hafta boyunca cevap gelmedi. Hemen geri arayabilirdim, ama beklemek istedim, ne olacak diye. Bu arada bir ay boyunca da geri aranmadım, ama bekledim. İstanbul’da geri dönüşüm konusunda neler oluyor merak ediyorum? Yüzlerce binlerce işyeri, imalathane, fabrika, lokanta geri dönüşüm konusunda neler yapıyor merak ediyorum? Belediyeler bu konuda neler yapıyor merak ediyorum? Ve merak ederken bir yandan çok üzülüyorum. Üzülürken bir yandan yine içeceklerin alüminyum ve pet şişelerini geri dönüşüm için biriktiriyorum. Ne yapacağımı bilmediğim malzemelerin geri dönüşüp dönüşemeyeceği ile ilgili şiddetli bir bilgi açlığı içindeyim. Ve bu soruların cevaplarına bu kadar zor ulaşılıyorsa, İstanbul geri dönüşüm konusunda çok gerilerde sanırım.

Geri dönüşüm çok önemli ama şu an ki işleyiş şekliyle tam bir çözüm değil. Geri dönüşüme tabi olan plastiğin hammadde özelliği düşüyor ve nitelikli ürünlerde kullanılamıyor. Ama bir dolgu sahasında toprağa gömmekten daha iyidir diyorum bir yandan. Diğer yandan birçok insanın gazete kağıdına alerjik olmaya başladığını duyuyorum, eniştelerimden bir tanesi onlardan biri, ve bunun nedeninin geri dönüşüm işlemi sırasında kağıdın mürekkepten ağartılması için kullanılan kimyasallardan olabileceğini okuyorum. Ve yine kimi ürünlerde, o ürünü geri dönüşümde işleyerek kullanmanın zararından dolayı toprağa gömülmesinin insan ve çevre açısından daha sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Beşikten Beşiğe tasarım düşüncesi ile yaratılmayan bir ürünün malzemesini yeniden kullanmanın ne kadar zor ve kimi zaman çok da zararlı olduğunu öğreniyorum.

Bazen o kadar imkânsız görünüyor ki çevre bilinci konusunda yaşanması gereken farkındalık devrimi, “Boş ver diyorum, sen de boş ver Zeynep.” Sonra ertesi sabah yine başlıyorum bu konuda okumaya, ne yapılabilir, Türkiye’de ne yapılabilir, diye düşünmeye. Yazıyorum, bilebildiğim kadarı ile. Ama aksiyon gerekiyor, eylem gerekiyor. Bilginin geniş kitlere yayılması gerekiyor.

Rica ediyorum, diliyorum, sesleniyorum, haykırıyorum. Özellikle Ülkemin Meclisine, sonra Belediyelerine: İstiklal Madalyası sahibi bir dedenin torunu olarak, bu ülkeye tüm köşelerinde hizmet vermiş bir mühendisin kızı olarak sesleniyorum. Bir okuma yazma seferberliği gerekiyor bu ülkeye, hem gerçekten okuma yazma bilmeyen kalmaması için, hem de dünyanın bu hesabının verilmesi zorlaşan gidişatı içinde Türkiye’nın anlının ak çıkabilmesi için.

Benim vicdanım rahat değil. Siz ne durumdasınız?

25 Haziran 2009 Perşembe

Terazi Denge'de mi?


Geçtiğimiz günlerde bir haftalığına Bolu’daydım. Bolu’da Abant İzzet Baysal Üniversitesi ’nde. Mimarlık Bölümü’nün misafirliğinde III. Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı gerçekleştirildi.

Daha önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bu çalışma bu defa Bolu’daydı.

Bu gezi benim için hala çok taze. Ama bana bunu şimdi düşündüren masamın üzerinde önümde duran bir kupa. Bir sınıf arkadaşım, hatta adaşım, eğitimin son günü hediye etti bunu bana. Bu eğitimin ilk gününde bu eğitimden beklediklerimizi belirten bir niyet belirlemiş ve buna destek olacak bir kart çekmiştik. Bana Balance-Denge kartı çıkmıştı. Eğitimin son günü yaptığımız kişisel sözlü değerlendirmelerimiz sırasında bunu paylaşmıştım arkadaşlarımla.

Bu eğitim çevre koruma ile yakından ilgili olduğu için bizden gelirken kahve ve çay içmek için kendi kupalarımızı getirmemiz istenmişti. Terazi burcu olan arkadaşım Zeynep’in de eğitim için Bolu’ya getirdiği kupa, burcunu temsil eden bir kupaydı ve bir tarafında bir terazi resmi vardı. Benim paylaşımımı duyunca bana kendi kupasını hediye etmek istemiş. Çok sevindim. Ancak Zeynep’in bilmediği bir şey vardı - Benim en sevdiğim şeylerden bir tanesi kupa koleksiyonu yapmaktır. Dünyanın gittiğim her yerinden kupa alırım. Bana göre gittiğim gördüğüm yerleri ve yaşadıklarımı hatırlatan mükemmel bir hatıradır kupalar. Hatta beni tanıyan aile üyeleri ve arkadaşlar beni en çok mutlu eden üç şeyin kitaplar, defterler ve kupalar olduğunu bilirler.

Bolu’da olmak gerçekten çok güzeldi. Hem orada yaşamaya başlayan bir kuzenimi ve eşini görme şansına kavuştum hem de son birkaç yıldır benim için çok önemli olan sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar yapmak şansına kavuştum. Özellikle sosyal sürdürülebilirlik üzerine.


Şiddetsiz İletişim benim zaman zaman bahsettiğim bir konu. Bu çalıştayın içinde bir gün şiddetsiz iletişim-nonviolent communication konusuna ayrılmıştı. Sosyal sürdürülebilirlik konusu Gaia Eğitim direktörü ve 1992 yılında beri İskoçya Findhorn Ekoköyü’nde yaşayan Brezilyalı aktivist May East tarafından verildi. Bolu’da May East ile üçüncü defa karşılaşma şansına kavuştum. May bu defa son yıllarda sıkça konuşulan Spiral Dinamikler konusu ile, dünyada son bir buçuk yıldır gelişmekte olan Transition Towns – Geçiş Şehirleri hareketinden bahsetti.

Dünyada çevrenin ve kaynakların korunması kavramları ve sürdürülebilirlik bilincinin oluşması ekoköylerden dünyaya yayılırken, dünyanın şehirleşme süreçleri artık çözümlerin şehirlerde hızla oluşmasını ve şerhlerde buna destek olacak sosyal grupların şehirlerde organize olması gereğini doğuruyor. Transition Towns dünyaya hızla yayılan bir hareket. Dünyada birçok şehir iklim değişikliği, dünyanın doğal kaynaklarını tükenmesi ve dünyayı bekleyen şartlara karşı seyirci kalmak yerine çözümün parçası olmak üzere harekete geçiyor.

Dünyada kendini bir Geçiş Şehri, bir Transition Town olarak açıklayana şehirlerden bazıları İngiltere’de Bristol, Totnes, Leichester, Glastonbury, Bath, Exeter ve daha birçokları. Avustralya’da, Amerika’da, Kuzey İrlanda, Japonya, Şili, İtalya, Hollanda, Finlandiya ve Kanada gibi birçok ülkede şehirler artık bu hareketin içinde yer alıyorlar. Şehirler yaşayanları ile iklim değişikliğine karşı seyirci kalmak yerine harekete geçmeyi seçiyor. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere www.transitiontowns.org sitesini inceleyebilirler.

Bu hareketin temel düşüncelerinden bir tanesini çözümün grup olarak beraber çalışmaktan geçtiği. İdarecilerin harekete geçmesini beklersek çok geç olabilir diyen bir düşünce. Ve sadece birey olarak hareket ettiğimizde başarmamız zor olabilir. Birlik olarak, bilinçli bir topluluk olarak hareket edersek çözüm üretmek mümkün olabilir. Dünya karbon salınımlarının ve insanın dünya üzerinde gittikçe büyüyen ayak izi altında eziliyor. İnsanlığın yaşama alışkanlıklarında büyük değişimler gerekiyor. Transition Towns hareketi bu değişimi en gerekli olduğu yerlerden, şehirlerden başlatmaya gayret ediyor.

Türkiye’de henüz bir Geçiş Şehri yok, ama Türkiye’de Bolu’daki gibi çalıştaylar katılımcıları dünyanın yaşamı tehdit eden gidişine dur demek için heyecanlandırıyor. Türkiye’de büyük bir çoğunluk gündelik dertlerin sıkıntıları ile uğraşıyor olsa da, ilgili gruplar Türkiye’nin ve dünyanın kaynaklarının korunması için çalışıyor. Ve bu gayretler bana tüm haberlere rağmen umut veriyor.

Sürdürülebilirlik dünyada daha çok bilinen ve bizde yeni yeni tanınmaya başlanan bir kavram. Dünyada ekoköyler sürdürülebilir yaşam birimleri oluşturmak ve yaşamı ve dünyayı sürdürülebilir kılmak için son 20-30 yıldır girişimlerde bulunuyorlar. Şimdi şehirler sosyal girişimler ile bu değişim hareketine katılıyorlar.

İzzet Baysal Üniversitesi’nde denge’yi dikkate almamı söyleyen bir kart çektim. Bu kart bana çok şey söyledi. Sürdürülebilir olmak dengede olmayı gerektiriyor. Dünya ekolojik anlamda dengesini birçok yönden yitirmiş durumda ve bizler gündelik uğraşların içinde bunların farkında değiliz, ya da farkında olacak gücü bulmakta zorlanıyoruz. Ve belki de dünyanın dengede olması için bizim artık bilinçli olarak büyük bir gayret gösterme zamanımız geliyor. Karbon salınımlarımızı azaltmak zorundayız. Yeryüzü kaynaklarını tüketimimizi denetlemeliyiz. Tüketim alışkanlıklarımızı yeniden ele almalıyız. Sadece geri dönüşüm konusunu bile hakkıyla ele almaktan çok uzağız. İstanbul’da hala geri dönüşebilecek tonlarca malzeme her gün çöp alanlarında toprağa gömülüyor. İstanbul’un içinde geri dönüşüm toplama noktaları adeta elin parmağı ile gösteriliyor. Geri dönüşüm atıkların toplanması ve yeniden kullanılmaya çalışılması demek ama bu süreçte büyük emek ve enerji gerektiriyor. Yani esas çözüm atıkların azaltılması. Ama zaten oluşmuş olan atıkların geri dönüştürülmesi çok önemli ama bu konuda büyük eksiklik var.

Siz atıklarınızı geri dönüşüm noktalarına götürüyor musunuz? Götürebiliyor musunuz? Geri dönüşebilecek atıklarınızın yüzde kaçını sisteme geri kazandırabiliyor sunuz? Büyük tesislerde, otellerde, lokantalarda, alışveriş merkezlerinde geri dönüşüm adına neler oluyor? Avrupa’da ve Japonya’da gördüğüm geri dönüşüm yaklaşımları ve ülke insanlarının bu konulara yaklaşımı beni derinden düşündürüyor. Sokaklarda, yollarda gezinen binlerce plastik şişenin atılacağı geri dönüşüm kutularını arıyor gözlerim. Benzin istasyonlarında, alışveriş merkezlerinde geri dönüşüm kutularını arıyorum. Güzel ülkemin topraklarında aradığımı çok az yerde bulabiliyorum.

İstanbul en azından geri dönüşüm adına bir transition town olsun diliyorum. Bunun çok yetersiz olduğunu bilerek. Türkiye’de yaşayan Avrupalı dostlarım ülkelerinde geri dönüşüm için toplanan malzemeleri Türkiye’de çöpe attıkları zaman yüreklerinin sızladığını söylerler hep. Geri dönüşüm malzemelerini ayırdıklarını ama bunları mahallerinde buna dair bir sistem yoksa ulaştırmakta zorlandıklarını anlatırlar. İstanbul’da ben de bunu yaşıyorum. Yaşadığım ikinci şehir olan Fethiye bu konuda çok daha başarılı. Ama ne geri dönüşür ne dönüşmez – bu konuda çok daha iyi bir bilgilendirme gerektiğini düşünüyorum. Bu bilgi bizim tüketim alışkanlıklarımızı da değiştirebilir. Dünyaya zarar veren ambalaj ve malzemeleri kullanmak konusunda dikkatli olmak istiyorum – ama birey olarak tüm bilgilere ulaşmam mümkün olmuyor. Yerel ve merkezi hükümetlerin dünyayı bekleyen zorlu iklim değişikliği ve kaynak kıtlığı şartlarının farkında olması ve harekete geçmesi gerekiyor.

Dünyanın kaynakları tüketimimizin hızına yetişemiyor. Dünyanın terazisi dengesini yitirmiş, problemlerinin kaynağı insanoğlundan çözüm bekliyor.